Yıl: 9     Sayı: 74     01 Nisan 2014 15 Günlük Siyasi Gazete İletişim | Bağlantılar | Arşiv  
               
 
Ana Sayfa
Güncel
Başyazı
Haberler
Makaleler
E-Posta
Susurluk’ta bütün yollar, devlete uğrayarak CIA’ya çıkar
Susurluk’ta bütün yollar, devlete uğrayarak CIA’ya çıkar resmi

Bu yazı, Susurluk Olayı patlak verdiğinde Devrimci Mücadele Dergisi’nin

Mayıs-Haziran 1997 tarihli 21’inci sayısında yayımlanmıştır.

Kontrgerillanın, dolayısıyla da CIA’nın piyonu Katil M. Ali Ağca’nın parababaları

tarafından salıverilmesi için yürürlüğe konulan senaryoyla, Kontrgerilla

ve CIA ilişkileri yeniden güncellik kazanmıştır. Bugünkü olayları daha

net anlayabilmek için Susurluk Olayı henüz sıcakken kaleme alınmış bu yazıyı, Kurtuluş Yolu’nda da yayımlamak aydınlatıcı olacaktır.

S. Demirel, dört aydan beri şu tezi tekrarlıyor:

“Devlet cinayet işlemez. Devlet kimseye, “Cinayet işle!” demez. Benim dönemimde, bil­gim dahilinde, kimseye kanun dışı bir görev verilmemiştir. Bu nedenle devletin Susurluk Olayıyla bir ilgisi yoktur. Ortada bir suç var­sa, bu ferdi bir suçtur.”

Gerçek ise, Demirel’in savunduğunun tam ter­sidir. Bütün cinayetler devletin bilgisi dahilinde işlenmiştir. Hatta emri bizzat devlet vermiştir. Çünkü Kontrgerilla denilen cinayet örgütünü dev­let kurmuştur. Kontrgerilla devletin bir parçasıdır. Hem de ayrılmaz bir parçasıdır artık. Devlet, bu örgütünü, CIA’nın emirleri doğrultusunda, CIA ajanlarıyla el ele vererek kurmuştur. İşte kanıtı:

“Şuursuz terörizmden maksat, ayaklanma hareketleri ve sebepleri için fazla alaka topla­mak ve halkın dikkati bir tarafa çekildikten sonra, gizli olarak bulunan tarafları cezbetmektir. Bu da gelişigüzel yapılan terör hare­ketleri ile, bombaların patlaması ile yangın çı­karmakla, suikastlar yapılmakla ve mümkün olduğu kadar fazla seyirci cezbedilecek bir şe­kilde, toplu olarak koordîne edilerek ve ayarlı bir şekilde yapılır.

“Memleketin muhtelif yerlerinde, halkla en yakın teması olan küçük rütbeli hükümet me­murlarını, polis, postacı, belediye reisi, beledi­ye meclisi azası ve öğretmen gibi insanları, öl­dürerek terörizm sürdürülür.” (David Galula, Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri-Teori ve Tatbikatı. Aktaran: M. Emin Değer, CIA Kontr­gerilla ve Türkiye, s. 152-153)

David Galula, bir CIA teorisyenidir. Onun adı geçen kitabı 1965’le Türkçeye çevrilmiş, Genel­kurmay Basımevi’nde basılmış ve 1750 adedi or­du içinde dağıtılmıştır.

Bununla da yetinilmemiş; D. Galula’nın insan­lık dışı teorisi, Türk Kontrgerillacıları tarafından Türkiye koşullarına uyarlanmıştır. Bu aşağılık işi ilkin, 1971’de Özel Harp Dairesi Başkanı Tümge­neral M. Cihat Akyol yapmıştır. M. Emin Değer bu konuyu şöyle anlatır:

“Ayaklanma Kuramı, (1975-1977 arasında emekli olarak Sivil Savunma Genel Sekreterliği görevinde bulunan) Tümgeneral M. Cihat Ak­yol tarafından, “Gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Harekat” adlı bir broşürde incelenmiş ve Si­lahlı Kuvvetler Dergisi ek’i olarak 1971 Mart ayında yayınlanmıştır.

“M. Cihat Akyol bu broşürü yayınladığı sı­rada özel Harp-Savaş Dairesi Başkanı idi. (Özel Savaş Dairesi, ABD Yardım Kurulu ile aynı binayı paylaşır.)

“M. Cihat Akyol, Galula’nın kuramını, ül­kemiz koşullarına göre yorumlamakta ve ku­ramın somuta indirgenişini ve terörün nasıl yönlendirileceğini örneklemektedir.

“Akyol’a göre:

“Halkı mukavemetçilerden ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi müdahale kuvvetlerince, zulme kadar varan haksız muamele örnekleri ile sahte operasyon­lara başvurulması tavsiye edilir.” (M. Cihat Akyol, a.g.y., Aktaran: M. Emin Değer, a.g.y., s. 145)

Apaçık olarak görüldüğü gibi Cihat Akyol, emrindeki Kontrgerilla elemanlarına; halka zul­medin, halkı hedef alan operasyonlar yürütün, sonra da suçu devrimcilerin üzerine atın, bu ey­lemleri devrimciler yaptı deyin, diyor. Bu “sahte operasyonlar”la halkı devrimcilerden uzaklaştı­rırsınız, diyor.

Bu konuda, Türk Kontrgerillasının bir yöneti­cisinin daha kitabı yayımlanır.

Bunu da 2 Şubat 1978 tarihli Milliyet’ten öğre­niyoruz. Şöyle yazar Milliyet:

“THA muhabirlerinin elde ettiği kitap, Pi­yade Kıdemli Albay Cahit Vural tarafından yazılmış ve 1972 yılında aralık ayında Anka­ra’da basılmıştır. Kitabın basıldığı matbaa ve fiyatı kitapta belirtilmemektedir. Kapaktan sonraki ilk sayfada “Hizmete Özel” damgası taşımaktadır.”

“12 Mart döneminde basılarak dağıtılan “Gerillaya Giriş” adlı kitapta, gerilla ile mücadele için gerekli fikre sahip, bedeni eğitim gör­müş birliklerin bir “Karşı-Gerilla” birliği ola­rak kurulması ve mücadeleye geçmesi gerekti­ği savunulmaktadır.” (Milliyet, 2 Şubat 1978)

“Karşı-Gerilla”, Kontrgerilla kavramının Türkçesidir. Gördüğümüz gibi, Piyade Kıdemli Albay Cahit Vural; bir Kontrgerilla birliğinin ku­rulmasını ve savaşa girişmesini önermektedir. Ta­bii bu “birlik”, devletin içinde kurulacaktır. Bir devlet gücü olacaktır.

Cahit Vural, bu “Karşı-Gerilla” (Kontr­gerilla) birliğinin neler yapması gerektiğini de şöyle anlatır:

“Silahlı kışkırtıcı ajan tipi şehir gerillasının tatbikatlarından elde edilen tecrübe ile ortaya çıkmıştır. Kalabalık şehirlerde kışkırtıcı ajan­lar organize edilip üniversite ve fabrikalara so­kulurlar, endüstri ve eğitim müesseselerini ele geçirirler. Bu ajanlar sabotaj malzemeleri ile yıkıcı harekette bulunurlar. Tedhiş hareketleri düzenleyerek “ gaye uğruna” soygunlar yapar­lar ve cinayet işlerler.” (Cahit Vural, agy, Ak­taran: Milliyet, 2 Şubat 1978)

Görüldüğü gibi Cahit Vural da Kontrgerilla üyelerine; yıkıcı harekette bulunmalarını, tedhiş hareketleri düzenlemelerini, cinayetler işlemeleri­ni öneriyor. Daha doğrusu emrediyor. Çünkü ken­disi, Kontrgerillanın yöneticilerindendir. “En­düstri ve eğitim müesseselerini ele geçiri”n diyor bir de, Cahit Vural.

Dikkat edelim; bu kitapların yazarları sıradan insanlar değildir. Ve kitaplar sıradan matbaalarda basılmamıştır. Devletin matbaasında basılmıştır. Ordu, MİT ve polis teşkilatı içinde dağıtılmıştır.

Kontrgerilla denen örgütün Türkiye’deki mer­kezi Özel Harp Dairesi’dir. Bu kurumun bugünkü adı Özel Kuvvetler Komutanlığı’dır.

Bu örgüt de herkesin bildiği gibi, başta Genel­kurmay Başkanı gelmek üzere Genelkurmay yet­kililerinin doğrudan yönetimi altında çalışır. Yani bu örgütün her düşünce ve davranışından Genel­kurmay sorumludur. Genelkurmay ve Özel Harp Dairesi’nin, teorik ve pratik eylemlerini; Cumhur-başkanının, Başbakanın, Milli Savunma Bakanının, İçişleri Bakanının da bilmesi gerekir. Za­ten bilirler de...

2 Şubat 1978 tarihli gazetelere yansıyan (gaze­telerde yayımlanan) konuşmasında, Kontr­gerillanın üzerine gitmek isteyen B. Ecevit’e karşı, şöyle savunuyordu bu aşağılık, insanlık düşmanı cinayet örgütünü, S. Demirel:

“İspat et, Kontrgerilla diye bir teşkilat var mıdır? Hangi cinayetleri işlemiştir? Sorumlu­ları kimlerdir? Bunları bilmiyorum demek mümkün değildir. Sen hükümetin başısın. Se­nin görevindir bunları bilmek.”

Demirel’in sorduğu soruların çoğunun yanıtla­rı bugün apaçık bir biçimde ortaya çıkmıştır. Ve bu yanıtları pek çok insan artık netçe görebilmek­tedir.

“Yeni Yüzyıl” yazarı Ahmet İnsel bu konuda şunları yazar:

“Devletin içinde ve çevresinde yasadışı faa­liyetler sürdüren, resmi ve gayri resmi örgüt­ler kurulduğunu artık adımız gibi biliyoruz. Bunların yıllardan beri faaliyette oldukları; önce Türkiye’de gerginlik stratejisi yaratmak için çalıştıkları; 1980 öncesi katliamlarını ör­gütledikleri; yarattıkları iç savaş ortamında “devleti kurtarmak” misyonunu tekellerine alıp, oluşturdukları şebekeler için kanunüstü, ayrıcalıklı konumlar elde ettikleri, artık tartış­maya yer vermeyecek biçimde ortaya çıktı. Bu örgütleri yönlendiren beyinlerin “kirli savaşı” körüklediklerini, savaş partisinin karanlık tim­lerini oluşturduklarını, devlet içinde devlet ola­rak faaliyet gösterdiklerini, “milliyetçi tosun­cuklara” dayanan özel bir güç kurduklarını, şebekelerini besleyecek özel gelir kaynakları yaratmak için kaçakçılık dünyasına girdikleri­ni de yeteri açıklıkta öğrendik. Bu şebeke üye­lerinin birçoğunun kanunüstü konumlarını şahsi çıkarları için kullandıklarını somut gördük, okuduk, işittik.”

Gördüğümüz gibi bir Finans-Kapital gazetesi­nin yazarı bile, Kontrgerillanın varlığı, insanlık dışı cinayetleri ve diğer pis işleri, “artık hiçbir tar­tışmaya yer vermeyecek biçimde ortaya çıktı” de­mektedir.

Demek ki Kontrgerilla ve cinayetleri artık ayan beyan ortadadır. Sekiz bin masum insanı katletmiştir bugüne dek Kontrgerilla. Yüz binler­ce insanı da işkenceden geçirmiştir. Zindanlarda tutmuştur.

Şimdi bizim; Demirel’in 1978’de Kontrgerillayı korumak amacıyla, Ecevit’e söylediği bu sözleri, kendisine yöneltmemiz gerekmektedir, Çünkü buna hakkımız vardır:

Devlet Başkanı Demirel!

“Bunları bilmiyorum demek mümkün değildir. Sen hükümetin (biz devletin diyeceğiz) başısın. Senin görevindir bunları bilmek.”

“Bilmiyorum” dersen, yalan söylemiş olursun. Senin bu işleri adın gibi bildiğini, hemen hemen herkes bilmektedir...

Sen Demirel!

Siyasi hayatının her döneminde Kontrgerillanın savunuculuğunu yaptın. 1978’de yuka­rıda görüldüğü gibi bunu apaçık bir biçimde yap­tın. Onun dışındaki zamanlarda da gizli gizli yap­tın bu işi. Çünkü sen on yılı aşkın bir süre Başba­kanlık yaptın. Dört yıldan beri de Devlet Başkanı­sın. Otuz yılı aşkın bir süreden beri de en önde gelen Finans-Kapital partisinin liderisin.

Sen Demirel!

Ortalama otuz yıldan beri Devletin hep üst ka­demelerinde bulundun. Yerli-yabancı Parababalarının sözcülüğünü-savunuculuğunu yaptın. Bu nedenle de Parababalarının çıkarlarının savunucu­luğunu yapan Kontrgerilla ve eylemlerini iyi bilir­sin.

S. Demirel ve K. Evren şu anda Kontrgerillanın en önde gelen suçlularıdır. Bu gerçekli­ği kim inkâr ederse, ya da görmezlikten gelirse o, aslında Kontrgerilla savunuculuğu yapmakta­dır.

12 Mart ve 12 Eylül Faşizmlerini bildiğimiz gibi CIA yönetimindeki Kontrgerilla tezgâhlamıştır. Bu faşizmler D. Galula’nın kitabında emredi­len şekilde yapılmıştır. O kitapta önerilen insanlık dışı yöntemler uygulanmıştır. K. Evren de o fa­şizmlerin en kanlısı ve acımasızı olan 12 Eylül Faşizminin lideridir. O bakımdan K. Evren, Kontrgerillanın en önemli iki suçlusundan biridir.

K. Evren’i, bugün Finans-Kapitalin basını, ekonomik-siyasi örgütleri el üstünde tutmaktadır. Finans-Kapital örgütlerinin toplantılarında ve te­levizyon programlarında, K. Evren’e hep övgüler düzülmektedir. S. Demirel’den, parti liderlerine dek sermayenin siyasi plandaki temsilcileri de, K. Evren’e sık sık övgüler yağdırmaktadırlar. Bu du­rum, onların tümünün aynı kadronun (yerli-yabancı sermayeye hizmet etmekle görevli kadro­nun) insanları olduğunu göstermekledir ya da ka­nıtlamaktadır.

Defalarca belirttiğimiz gibi, Devlet Başkanları da, Başbakanlar da, İçişleri, Dışişleri, Milli Sa­vunma Bakanları da, MİT de, JİTEM de, Emniyet Genel Müdürlüğü de, sermayenin emrindeki siya­si partilerin lider kadroları da dolaylı ya da dolaysız olarak bu işin içindedir. Tüm milletvekilleri, devletin üst katlarındaki bürokratlar ve hemen he­men bütün polis şefleri; Kontrgerillanın varlığını da, çalışma yöntemlerini de, işlediği cinayetleri de, yaptığı uyuşturucu kaçakçılığını da bilmekte­dir. Bunların bir kısmı, Kontrgerillanın varlığını, yöntemlerini ve yaptığı işleri gerekli görmektedir. Bunlar, Kontrgerillanın suskun-sessiz savunucu­larıdır. ANAP, DYP, RP milletvekillerinin büyük çoğunluğu, hatta tamamına yakın bölümü bu kate­goriye girer. BBP ve MHP ise Kontrgerillayı en aktif şekilde açıktan savunmaktadır, bildiğimiz gibi. Zaten bu iki parti Kontrgerilla ile kaynaşıktır da. Kontrgerillanın sivil kanadını bu partilerin yönetici ve taraftarları oluşturmaktadır.

Bu iki parti zaten, D. Galula teorisince gerekli görüldüğü için, yerli-yabancı Finans-Kapitalistlerin casus örgütleri tarafından ortaya çıkartılmıştır. A. Türkeş ve yandaşları, hatırlayacağımız gibi birçok kez tekrarlamışlardır; “ülkü­cüler devletin safında, devleti korumak için müca­dele etmektedirler” diye. Mesut Yılmaz’ı, Buda­peşte’de yumruklayan MHP’li faşist de; televiz­yon ekranlarından apaçık bir biçimde izlendiği gi­bi, aynen şöyle demiştir: “Devletin bir resmi ko­ruyucuları vardır, bir de sivil koruyucuları... Biz, devletin sivil koruyucularıyız. Ben, Mesut Yılmaz’a, devleti korumak için o yumruğu attım.”

A. Türkeş, Susurluk Kazasından sonra da, kırk dokuz yıldan bu yana hep yaptığı gibi Kontrgerillayı savunmaya devam etmiştir. Çünkü ken­disi de o kanlı örgütün en önemli kişilerinden bi­risidir.

Radikal gazetesinden Salim Alpaslan, A. Türkeş’in Kontrgerillayı savunması konusunda şunla­rı yazar:

“Üç-dört ay kadar önce bir TV programı öncesi stüdyoda çekim sıramızı bekliyorduk. Alparslan Türkeş’le orada tanıştırdılar. Susurluk’u yazan herkes için ‘Yabancı güçlerin ma­şaları devleti yıkmak istiyor’ diyordu. Sertti. Benim de kan beynime sıçramış, ‘savunduğu­nuz devlet adam gibi devlet olsa, sözde milli­yetçilerin eline silah verip vatandaşlarını vur­durtmaz’ benzeri laflar etmiştim.” (Radikal, 7 Nisan 1997)

Radikal yazarının “adam gibi devlet” sözüyle neyi kastettiğini bilmiyoruz. Yalnız çok iyi bildi­ğimiz bir şey var ki o da şudur; Sömürücü sınıfla­rın, egemen sınıf durumunda bulunduğu bütün toplumlarda devlet “vatandaşlarını” bazen kurşun­la, bazen darağaçlarıyla, bazen süngüyle katleder. İşkencelere uğratır, zindanlara tıkar. Yani devle­tin görevi zulüm uygulamaktır vatandaşlarına. Sö­mürücü sınıfın egemenliği ancak bu şekilde sür­dürülebilir. Sömürücü sınıflar, halkları korkuta­rak, sindirerek, yalan ve demagojilerle kandırarak baskı altında tutmaya ve kendi sömürü ve vurgun düzenlerini sürdürmeye çalışırlar. Zulümsüz ve yalansız yaşayamaz onlar. Çünkü onlar, alın teriy­le geçim sağlamazlar. Onlar, kitleleri sömürerek, soyarak, ülke kaynaklarını talan ederek yaşamak isterler. Yani onlar, on binlerce insan sağmal sü­rüler gibi kendilerine çalışsın isterler. Ve onlar, tüm ülkeyi babalarının çiftliği gibi gönüllerince yağmalamak ve yönetmek isterler. İşte bu yüzden onlar, halka gerçekleri söyleyemezler. Hatta yap­tıklarının tam tersini söylerler halka. Ben kendim için bir şey istiyorsam namerdim, derler. Biz halk için varız. Biz memleketi düşünürüz, derler. Bizim amacımız, memlekete hizmet, memleketi kal­kındırmaktır, derler...

Bu aşağılık yalanlarla, değer yaratan insanları­mızı kandırmak isterler. Kanmayanları ise, vurur­lar, asarlar, süngülerler, işkencelerler, hapseder­ler...

İşte bu nedenlerden ötürü uluslararası Finans-Kapitalistler (Parababaları), Kontrgerilla ya da Süper NATO denilen aşağılık cinayet örgütünü kurmuşlardır. Artık hepimizin bildiği gibi, insan­lık dışı yöntemlerle çalışan bu kanlı örgüt tüm NATO ülkelerinde vardır. Ve bu örgütün teorik-pratik yönetimi de CIA’nın dolayısıyla da ABD’nin elindedir.

A. Türkeş, D. Galula’nın Kontrgerilla teorisi; öyle bir liderin bulunmasını emrettiği için ortaya çıkartılmıştır, yerli-yabancı sermayenin casus ör­gütleri tarafından. Tabiî MHP de...

Bu konuda, namuslu ve yurtsever yazar M. Emin Değer’den şu satırları aktaralım;

“Burada, hemen daha önce de incelediği­miz bir ABD kaynağına eğilelim ve Mc Namara’nın Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komite­sinde yaptığı konuşmanın bir bölümüne baka­lım:

“Daha kesin olarak belirtmek gerekirse, Latin Amerika’ya yapılan yardımlarda güttü­ğümüz temel amaç, gerekli olduğu yerlerde, polis ve diğer güvenlik kuvvetleriyle birlikte, ihti­yaç duyulan iç güvenliği sağlayacak yetenekte yerli askeri ve yarı-askeri güçlerin yetiştirilmesi­ne yardımcı olmaktır.” (Aktaran: Harry Magdof, Doğan Şafak, Emperyalizm Çağı, s. 155)

“Bu yerli yarı-askeri güç, hiç kuşkusuz gü­venlik kuvvetlerine yardımcı olduktan 1969’lardan buyana, başta, zamanın Cumhurbaşkanı Sunay olmak üzere, yetkililerce söylenen, ülkücü komandolardır. Bunların özel eğitimle yetiştirildikleri de kamuoyunca bilinir Siyasal partilerin bu tür silahlı güç kurmaları Siyasi Partiler Yasası’na aykırıdır. Fakat yasa bu olay için uygulanmaz. Neden? Bu sorunun yanıtı da, “ayaklanmaları bastırma hareketleri” kuramında verilmiştir.

“Aşağıdaki satırlar bu görüşün kanıtıdır.

“Bu vazifelerden ekserisi, halkın desteğinin liderler tarafından kazanılması olacaktır. Bu vazifeliler de, halkı uyaranlara karşı aktif bir mücadeleye sokmak için hazırlanmış olacaktır. Meşru müdafaa birliklerinin hazırlanması, daimi kuvvetler için devamlı yardımcı kuvvetler temin etmek, haber alma ve kontrol şebekeleri ve propaganda grupları kurmak gibi.” (Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri Teori ve Tatbikatı, David Galula-Hasan Lembet, Genkelkurmay Basımevi, Ankara, 1965, s. 109)

“MHP lideri Türkeş, Ülkü Ocaklarını meşru müdafaa yaptığını söyler. Ülkü Ocakları Genel Başkanı da, “bizim istihbarat örgütümüz        devletin         örgütünden güçlüdür” demektedir.” (M. Emin Değer, CIA Kontgerilla ve Türkiye, s. 119)

Gördüğümüz gibi, A. Türkeş, D. Galula’nın ağzıyla konuşmaktadır. Başka türlü söylersek; Galula’nın ağzını kullanmaktadır, A. Türkeş. Çünkü efendisi D. Galula’dır.

Ülkü Ocakları Başkanı’nın, istihbaratlarının gücü konusundaki iddiası da bir yönüyle doğrudur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, MHP’nin, Ülkü Ocakları’nın ve benzerlerinin gerçek sahibi ABD’dir-CIA’dır. Dolayısıyla da CIA, bu cinayet örgütlerini, kendilerini ilgilendiren konularda her türlü bilgiyle donatmaktadır. Yani kimleri nasıl katledeceklerini, C1A, bu halk düşmanı, satılmış örgütlere ayrıntılarıyla bildirmektedir.

Emin Değer şöyle devam eder:

“... Sokakta, vapurda Cumhuriyet, Milliyet, Vatan, Politika gazetelerini okuyanlara saldırı, okullara giriş çıkışları kontrol... Ülkü Ocaklılara verilen görevler arasında mıdır acaba? Ve görevi kimler, nereden kaynaklanarak vermiş­lerdir?

“Öğrenci ve halk topluluklarına saldırmak, terörü yaygınlaştırmakta da görevli midirler? Olaylar, bu soruların yanıtının EVET olmasını gerektirmektedir.

“Ve, gerçekte ülkücü-komandolar, bu ey­lemleri kendiliklerinden değil, ayaklanmayı bastırmakla görevli gizli örgütün -KONTRGERİLLA’nın- emriyle, ve onun denetiminde yapmaktadır. Söz konusu kitapta, ayaklanma­yı bastırmakla görevli olan kuvvetlerden söz edilir. Bunların nitelik ve niceliği belli değildir. Görev yeri bilinmez.

“Şimdi bu görüşümüzü, yine Galula’nın ki­tabından alacağımız bir paragrafla kanıtlaya­lım.

“Ayaklanmayı bastırmakla görevli kuvvet­lerin bu liderleri bulduğu gibi, bunlar da, halk arasından muharip kimseleri bulmalıdırlar. Bulunan muharip kimseleri bir arada tutabil­mek için bu liderlerin yardıma, desteğe ve bir siyasi partinin rehberliğine ihtiyaçları vardır.” (A. B. H. -T. Ve T.- s. 111)

“Mc Namara’nın sözünü ettiği yarı-askeri güç, hiç kuşkusuz işte bunlardır.” (M. Emin De­ğer, agy, s. 120)

A. Türkeş, MHP, Ülkü Ocakları ve binlerce MHP’li faşist; D. Galula’nın teorisinin, yukarıda açık olarak görülen bu emri yüzünden Türkiye’nin siyasi ortamına sürülmüştür. Tabiî A. Türkeş’in ve onun etrafındaki örgütlerin gerçek sahibi CIA’dır-ABD’dir. Türkeş de sahibinin ABD oldu­ğunu siyasi hayatının hiçbir döneminde unutma­mıştır. ABD’ye hep sadık kalmıştır. 1974’lerde B, Ecevit; ABD’nin baskısıyla konulan afyon ekim yasağını ortadan kaldırdığında, buna ilk karşı çı­kan A. Türkeş olmuştur. A. Türkeş; “Afyon eki­mini serbest bırakarak ABD’yi kızdırmamalıyız” demiştir. Sahte Başbuğ, böylesine kişiliksiz, ulu­sal onurdan yoksun bir ABD uşağıdır. A. Türkeş, 21 Mayıs 1963’te Talat Aydemir-Fethi Gürcan önderliğindeki ilerici harekâtı da devlete ihbar et­miştir. Hatırlanacağı gibi, yenilgiyle sonuçlanan bu ilerici harekâtın iki yiğit önderi idam edilmiş­tir. O zamanlar devletin tepesinde bulunan İ. İnö­nü (Başbakan) ve Cevdet Sunay (Genelkurmay Başkanı), bu iki ilerici yurtsever subayı astırarak, ordunun ilerici geleneğinden kaynaklanan vuruş­ların (hareketlerin) önünü almak istemişlerdir.

A. Türkeş, ihbarcılığını, 21 Mayısçıların yar­gılandığı askeri mahkemede de açıkça itiraf eder. Bu itirafı izleyen Talat Aydemir, anılarında, o an A. Türkeş hakkında neler düşündüğünü şöyle an­latır:

“İhtiras insanları böyle küçültüyor işte. Milletin yüzüne, kendisine bel bağlayanların yüzüne bir muhbir olarak nasıl bakacak diye düşünüyorum. Ama o hiç oralı bile olmuyor­du.” (Talat Aydemir’in Hatıraları, s. 340)

A. Türkeş’in, o zamanlar, asker arkadaşlarına ettiği ihanet, daha sonra Türkiye insanına yapaca­ğı ihanetin yanında çok küçük kalacaktır...

A. Türkeş, Kontrgerilla’nın faaliyetlerinin S. Demirel ve Kenan Evren’den sonra, siyasi planda­ki en önemli sorumlusudur. Başka türlü dersek, A. Türkeş, Kontrgerillanın eylemlerinin siyaset sahnesindeki üç numaralı sorumlusudur. Dört nu­maralı sorumlu T. Özal, beş numaralı olanı da Tansu-Özer Çiller’dir. M. Ağar ve S. Bucak, önem sırasında bunlardan sonra gelen sorumlular­dır. Aylardır Kontrgerillanın (Gladio’nun) ya da Süper NATO’nun üzerini örtmeye çalışan Başba­kan N. Erbakan da, bu aşağılık cinayet örgütünün suç ortakları arasındadır.

Kontrgerillanın yönetimindeki MHP’li ülkücü faşistler, masum insanları öldürerek, sokaklarda, vapurlarda Cumhuriyet, Milliyet, Vatan, Politika gibi gazeteleri okuyanlara saldırarak, 12 Eylül Fa­şist Diktatörlüğü için uygun ortam yaratmışlardır ya da hazırlamışlardır. Kanlı eylemleriyle halkı­mızı can kaygısına ya da canının derdine düşür­müşlerdir. Tüm Türkiye’yi bir can pazarına dö­nüştürmüşlerdir. Yani 12 Eylül yılanına sarılabil­mesi için halkımızı denize düşürmüşlerdir. Sonra da 12 Eylül’ün satılmış faşist generalleri, kurtarıcı pozunda arz-ı endam etmişlerdir. “Sizi anarşi ve terörden biz kurtaracağız, huzur ve güveni yeni­den tesis edeceğiz” demagojileriylc çıkagelmişler­dir. D. Galula’nın kitabında da aynen bunlar em­redilmekteydi.

Gerçeğin böyle olduğunu devlet yetkilileri bil­mektedir. DGM ve ağır ceza mahkemelerinin sav­cıları-yargıçları bilmektedir. Burjuva partilerinin yöneticileri bilmektedir. TBMM Susurluk Komis­yonu üyeleri bilmektedir. Fakat bunların tümü bil­mezlikten gelmektedir. Başka türlü dersek, “üç maymunu” oynamaktadır. Çünkü öyle davranmak işlerine gelmektedir. Böylece bu insanlar, daha doğrusu bu devlet yetkilileri, böyle davranarak Kontrgerilla’ya arka çıkmış olmaktadırlar.

TBMM Susurluk Komisyonunun “çete”yi ta­nımlayışına bir bakın:

“Yasadışı bölücü terör örgütlerine destek ve­ren kişilerle hukuki yollarla mücadele edebil­mek imkanı bulunmadığını düşünen, bu ne­denle emniyet, MİT ve jandarma teşkilatında bazı görevliler tarafından bu mücadele yönte­mi çalışmaları başlatılmıştır. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Özel Harekât Dairesi’nde bazı üst düzey görevliler ve yine Özel Harekât Dai­resi’nde görev yapmış bir kısım polis memur­ları ile görevliler tarafından önceki tarihlerde bilinen ve tanınan ancak muhtelif suçları sebe­biyle aranan bir kısım sivil kişilerden oluşan teşekkül meydana getirilerek terör örgütlerine destek sağladığı düşünülen kişilere yönelik ey­lem ve faaliyette bulunulmuştur.” (Aktaran Ra­dikal, 7 Nisan 1997)

TBMM Susurluk Komisyonu, raporunda, Kontrgerillaya “Çete” ya da “Devlet Çetesi” bi­le diyemiyor, “teşekkül” diyor. Sonra Kontrgerillanın 1990 sonrasında kurulduğunu ileri sü­rüyor.

Komisyon, Kontrgerillanın eylemlerinin de; “Yasadışı bölücü terör örgütlerine destek ve­ren” “kişilere yönelik eylem ve faaliyette bulu­nulmuştur” diyerek, birkaç Kürt işadamının öl­dürülmesinden ibaret olduğunu söylüyor. Bu tu­tum ya da yaklaşım, Kontrgerillaya destek ver­mektir. Karşıymış gibi görünerek, Kontrgerillayı savunmaktır. Çünkü bu tanımlamada, Kontrgerillanın esası konu edilmemektedir. Daha doğ­rusu işin özü bilinçlice gizlenmekledir. Kanlı ör­gütün üzeri örtülmeye çalışılmaktadır.

Kontrgerilla konusunda araştırma yapan her namuslu aydın bilmektedir ki, bu iğrenç cinayet örgütü, Türkiye’nin NATO’ya girişinden bir yıl sonra kurulmuştur. Ve o günden beri de çalışma­sını sürdürmektedir. TBMM Susurluk Komisyo­nu, Kontrgerillanın, ortalama 40 yıl boyunca yap­mış olduğu insanlık dışı eylemleri yok ya da ol­mamış saymaktadır. 12 Mart’ın ve 12 Eylül’ün, CIA yönetimindeki Kontrgerilla tarafından tezgâhlandığını bilmezlikten, görmezlikten gelmek­tedir. 12 Eylül öncesinde katledilen beş bin kişi­nin katilinin Kontrgerilla olduğunu da gizlemeye çalışmaktadır bu komisyon. Kontrgerilla, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşından sonra ABD ve İngiltere’nin başını çektiği emperyalist büyük devletler tarafından; komünizme karşı, kanun ve insanlık dışı yöntemlerle mücadele edebilmek için kurulmuştur. Bu örgütün yöneticisi CIA’dır. Merkezi ABD’dedir. Tüm NATO ülkelerinde de şubeleri vardır.

Kontrgerilla, Kürt Ulusal Hareketiyle, 1980 sonrasında uğraşmaya başlamıştır. Ve 1980’den bugüne dek de çoğunluğu Kürt olan üç bin ma­sum insanın canına kıymıştır. Böylece de toplam sekiz bin masum insanı katletmiştir Kontrgerilla. Bu gerçek de hemen hemen tüm devletlular ve onların “komisyon”ları tarafından bilinmektedir. Fakat yukarıda belirttiğimiz gibi bilmemezlikten gelinmektedir. Çünkü onlar da işin içindedir.

 

A. İPEKÇİ’NİN ÖLÜM FERMANINI PAUL HENZE ÇIKARMIŞTIR

Kontrgerillanın işlediği binlerce cinayetten hangisini ele alırsak alalım; ipuçlarını doğru ola­rak izlersek, önce devlete varırız, karşımıza ilkin devlet çıkar. İzlemeyi sürdürürsek de CIA ile kar­şılaşırız. Yani yolun ya da izlerin sonu mutlaka CIA’ya çıkar.

Bir örnekle konuyu daha somut ve anlaşılır ha­le getirelim. A. İpekçi’nin 1979’da öldürülmesini ele alalım: Olayı incelemeye geçmeden önce, A. İpekçi’nin kimliği üzerinde biraz duralım:

A. İpekçi, bizce MİT’in önemli bir elemanıydı. Fakat sosyal demokrat bir dünya görüşüne sahip­ti. Desteklediği siyasi örgüt CHP’ydi. A. İpekçi bir MİT görevlisi olduğu için devrimcilere düş­mandı. Ve Kontrgerillanın bazı önemli eylemleri­ni de görmezlikten gelerek yani dolaylı yoldan sa­vunmaktaydı. ABD Emperyalizmini ve onun ca­sus örgütü CIA’yı da yazılarında yine dolaylı yol­dan savunurdu. Yazıları genelde MİT’in sosyal demokrat kanadının görüşlerini yansıtırdı.

A. İpekçi’nin bu tutumunu bir örnekle somutlaştıralım: A. İpekçi’nin l Mayıs 1977’deki Kontr­gerilla katliamına yaklaşımını inceleyelim. A. İpekçi 2 Mayıs 1977’de bu konuda şunları yazar:

“GÖZÜ KARARMIŞ ÇILGINLAR

“DİSK’in mitingine, o mitingi oluşturan işçi topluluğuna öldürmek kastiyle ateş açanlar, iş­çisiyle, kadınıyla, genciyle 34 masumun canını alanlar solcu olamaz. Bunlar ya çılgındır, ya da meşum bazı planları uygulayan gözü karar­mış kişiler...

“Türk toplumunun demokratik gelişmesi kendini solcu sananlarla milliyetçi sananların, ya da birtakım tertiplere alet olanların bu çıl­gınlıklarına kurban gidecekse yazıklar ol­sun....” (Milliyet, 2 Mayıs 1977)

İpekçi’nin 2 Mayısta, katliama ilişkin yazdık­larının tümü bu satırlardır. İpekçi katliamın so­rumluluğunu ya da suçunu üç kesimin üzerine yıkmaktadır. Bunları da; “kendini solcu sanan­lar”, “milliyetçi sananlar” ve “birtakım tertip­lere alet olanlar” biçiminde dile getirmektedir.

İpekçi, birinci paragrafta ise; “Bunlar ya çıl­gındır ya da meşum bazı planları uygulayan gözü kararmış kişiler” diyerek üstü örtülü, do­laylı biçimde de olsa katliamın Kontrgerilla tara­fından yapılmış olduğunu itiraf etmektedir. İkinci paragrafta da, “birtakım tertiplere alet olanlar” sözüyle, olayda Kontrgerillanın rolü olduğunu kapalı bir anlatımla da olsa öne sürmüş olmakta­dır. Ancak bu yarım itiraflar ilk anın tepkisidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İpekçi bu tür katliamlara karşıdır. O sosyal demokrattır. O nedenle, katliamı duyunca, kapalı bir biçimde de olsa tep­kisini dile getirmekten kendini alamaz. Fakat İpekçi bir MİT mensubudur. Paçasını bir kez kap­tırmıştır bu CIA tarafından güdülen örgüte. Bu yüzden de CIA’yı da ABD’yi de savunmak zorun­dadır artık. Bu nedenden dolayı İpekçi sonraki günlerde tavır ya da görüş değiştirir. 4 Mayıs’taki yazısında ABD ve CIA’yı temize çıkarır; olayın sorumluluğunu ise tümüyle devrimcilerin üzerine yıkar. Olayı, devrimcilerin birbirleriyle çatışması ya da hesaplaşması olarak değerlendirir. Yazı şu­dur:

“Meşrebe göre yargılar ve gerçekler...

“TAKSİM alanındaki faciayı kendi meşre­bine, eğilimine ve amacına göre değerlendiren­ler, kesin yargılara varmakta güçlük çekmi­yorlar. Kimi okyanusun ötesinde, kimi de As­ya’nın ucunda buluyorlar suçluları... Birçoğu da yurt içindeki siyasal karşıtlarını, işin faili ilan ediveriyor.

“Aslında hazır önyargıların, hiç bir kanıta dayanmadan ortaya sürülmesinden başka bir şey değil bu... Amaç da doğru bir teşhis koy­maktan çok, olayı sömürmek... Çok kimse, Taksim faciasını siyasi rakiplerini yıpratmak için iyi bir fırsat olarak kullanmak peşinde...

“Bunları ciddiye almak olanağı yok.

*

 “Kasıtlı önyargıları bir yana bırakıp olaya objektif açıdan bakmaya çalışalım.

“Önce, bütün dünyada ortaya çıkan bir ge­lişmeyi dikkate almakta yarar var:

“Sol akımlar çağımızda değişen ve değiştik­çe bölünen gruplar tarafından temsil ediliyor. Bırakınız sosyal demokratları ve sosyalistleri, fakat komünistler de artık tek çatı altında de­ğil... Komünizmin legal olduğu birçok özgür ülkelerde şimdi birkaç komünist partisi var. Avrupa komünist partilerinde beliren değişme, bu çeşitlenmeye yeni boyutlar kazandırıyor. Öte yandan, özellikle gençlik kesimleri artık klasik anlamdaki komünist partilerini yeterli bulmuyorlar. “Goşist” denen, komünist parti­lerinin karşısına çıkan, daha aşırı sayılan yeni akımları oluşturuyorlar.

“Bir önemli etken de komünizmi uygulayan iki büyük devlet, Sovyetler Birliği ile Çin ara­sında çıkan ideolojik bölünme... Bu da bütün dünyaya yansıyor ve yeni bölünmeleri oluştu­ruyor.

“Şimdi bu kümeler, birbirlerini “Revizyo­nist”, “Emperyalist”, “Provokatör”, “Sosyal faşist”, “Yeni çarist” gibi etiketlerle suçlaya­rak savaşmaktadırlar.

“Çağımız iletişim çağıdır. Hiç bir ülke, ken­di dışındaki gelişmelerden habersiz, etkisiz ka­lamıyor. O olaylar, belirli, sınırlı da olsa bazı kesimlere yansıyor.

“Türkiye’de de böyle olmuştur. Hatta belki de her yerden fazla olmuştur. Çünkü şimdi ül­kemizde sol uçta sayısı her gün değişecek ka­dar çoğalan bölünmeler, gruplaşmalar bulun­duğu sezilmektedir. İşi güçleştiren husus, Tür­kiye’de komünizmin kanun dışı tutulması ve soldaki örgütlerin legal olarak ortaya çıkma­masıdır. Ama buna rağmen sol dünyadaki bö­lünmelerin ülkemize yansıdığı ve değişik kü­meler arasında bir savaşın başladığı bellidir, bilinmektedir.

“Demokratik sol ya da sosyal demokrat bir parti olarak CHP’nin yeri açıktır. CHP, kendi dışındaki sol gelişmeler karşısındaki durumu­nu da açıklamıştır. Fikir düzeyinde onların her türü için saygı göstereceğini, fakat şiddete baş­vurma özgürlüğünü tanımadığını, hele ulusu ve ülkeyi bölücü nitelik taşıyan akımlara ke­sinlikle karşı çıkacağını her fırsatta belirtmiş­tir. Öte yandan, kendi dışındaki sola saygı duy­sa da onların CHP’ye sızmasına izin vermeyeceğini ve o örgütlerle ilişkileri hoş görmeyece­ğini ilan etmiştir.

“CHP dışında, Türkiye’de değişik sol akım­ları temsil eden legal partiler gibi, özellik taşı­yan iki büyük kuruluş vardır:

“DİSK ve TÖB-DER...

“İşçiler ve öğretmenler tarafından kurulan bu örgütler de soldaki kümelenmeler karşısın­da belirli bir tutum gütmektedir. Maocu ola­rak anılan -gerçekte Mao’nun öğretisi ile ilişki­si tartışılabilir bulunan- gruplarla, goşistlerle, sol akımları Kürtçülük davası ile birleştiren­lerle ilişki kurmak istememektedirler. Bundan dolayı o grupların kendi aralarına sızmasına karşı koymakta ve onların tepkisini çekmekte­dirler.

“Bu savaşın ilk açık ve somut görünümü, TÖB-DER’in Ankara’daki mitinginde ortaya çıkmıştı. İkincisi ile DİSK’in Taksim mitingin­de karşılaşıldı. Gerek TÖB-DER, gerekse DİSK, kendi dışlarında tutmak istedikleri grupların saldırısına uğradılar. Ve sonuncu saldırı yüzünden Türkiye büyük bir faciaya sahne edildi.

“Bildiğimiz kadarıyla objektif gerçek bu­dur. Kesin yargılara varmadan, onu bunu suç­lu ilan etmeden önce o gerçeği dikkate almak gerek.” (Milliyet, 4 Mayıs 1977)

A. İpekçi’nin “objektif gerçek” dediği şeyi gö­rüyorsunuz değil mi?

Kontrgerillanın satılmış, in­sanlıktan çıkmış, canavarlaşmış elemanlarının yaptığı tüyler ürpertici katliamın sorumluluğunu devrimcilerin üzerine yıkıyor. Buna da “objektif gerçek” diyor. A. İpekçi, CIA’nın ve o aşağılık ör­gütün Türkiye’deki uşaklarının Ahmet Kabaklıla­rın, A. Türkeşlerin ağzıyla konuşmaktadır. O gün­lerde, bu satılmışlar da aynı şekilde yorumlamış­lardı olayı. A. İpekçi’nin onların ya da Tercüman ya da Orta Doğu gazetelerinin çizgisine düşmesi acıdır ama şaşırtıcı değildir. Çünkü İpekçi bir MİT mensubudur. Ve MİT’in ağababası da CIA’dır. İşte bu nedenden dolayı İpekçi de faşist yazarlar ve liderlerle, gazetelerle aynı değerlen­dirmeyi yapar, l Mayıs Katliamı konusunda.

O günlerde A. İpekçi’yle aynı gazetede yani Milliyet’te çalışan ya da yazan bir yazar daha var­dı. Namuslu, yiğit, yüreği halk sevgisiyle dolu bir yazar: Örsan Öymen. Şimdi de O’nun değerlen­dirmesini görelim:

“Bilinçli emekçi yığınlarının korkunç bir disiplin altında tüm heybetiyle Taksim alanına girişlerini izlerken duygulanmamak elde değil­di. Sızmalara karşı öylesine titizlik gösterili­yordu ki, DİSK’in bir hafta önceden verdiği özel basın kartları dışında, normal basın kar­tıyla bile yürüyüş kollarına katılmak, ya da Taksim’deki kalabalığın arasına karışmak, olası değildi.

“Ama, 20 bin görevliye rağmen bu çember yarıldı.

“Nasıl yarıldı?

“İpleri Atlantik ötesine kadar uzanan hain­ce bir plan sayesinde yarıldı...

“Dikkat ederseniz bu sütunların gülümserliği bir haftadır yok...

“Bir haftadır ortaya serdiğimiz belgelerle anlatmaya çalışıyoruz ki, Türkiye’de özgürlük­çü demokrasi üzerinde gizli pençelerce bazı oyunlar oynanmaktadır.

“(...)

“MC basınındaki meslektaşlarımız, olacak­ları bitecekleri tüm detaylarına varıncaya ka­dar yazdılar...

“Taksim’de kan gövdeyi götürecek, araba­lar yakılacak, diye zevk içinde oynattılar ka­lemlerini.

“Bunun için kaldırdılar kadehlerini.

“Sanki planın senaryosunu önceden elleri­ne geçirmişçesine...

“(...)

“.. şimdi bir başkaları, bir başka yola ulaş­manın sevinci içinde kına yakıyorlar.

“(...)

“Kimler mi bu başkaları?

“200’den fazla gencin masum cesetleri üze­rinde taht kurarak oturan ve tahtlarından git­mekten korkanlar...

“Özgür seçim yerine, süngülü devleti oturt­mak için olmadık planlar kuranlar...

“Türkiye’yi, Atlantik ötesinden elektronik beyinlerle yönetmek isteyenler...” (Milliyet, 3 Mayıs 1977)

Örsan Öymen, aynı yazıda, “yabancı yönet­menler” tarafından bir faşizmin hazırlanmakta (ya da tezgâhlanmakta) olduğunu da belirtir. Ve Katliamın, alçakça sürdürülen o hazırlığın bir par­çası olduğunu dile getirir.

Ö. Öymen 4 Mayıs’taki yazısında da yukarıdakine benzer görüşleri savunur. Katliamın, “Atlan­tik ötesinden” basılan düğmelerle kan kusan “mazohistler” tarafından yapıldığını söyler.

Ö. Öymen, 5 Mayıs’ta da ABD Emperyalizmi­nin, ikiyüzlü, iğrenç dış politikasını, belgeleriyle gözler önüne seren bir yazı kaleme alır. Şöyle ya­zar bu konuda:

“BELGELER (Made in USA)

“l Mayıs olaylarının MC organlarındaki yan­kılarına değinmek istiyorum...

“Bu vahşi provokasyonun tam seçim arifesin­de CHP ve onu seçimlerde destekleyeceğini açık­layan DİSK’e karşı, nasıl saptırılarak “malzeme” haline getirilişinden de söz etmeyeceğim.

“Başka bir konuyu almak istiyorum bugünkü Politika Kazanına.

“2 Mayıs tarihli ve “Washington” mahreçli bir dökümandan söz edeceğim...

“Bu doküman, ABD Dışişleri Bakanı Vance’in Georgia Üniversitesi’nde “İnsan Hakları Ameri­kan Dış Siyaseti” konulu konferansta yaptığı ko­nuşma metnidir.

“Aşağıda siyah harflerle dizilmiş olan satırlar, ABD Dışişleri Bakanı’nın bu konferanstaki söz­leridir.

“Aralarındaki beyaz dizili satırlar ise, gene Amerikan kaynaklı başka belgelerden alınmıştır.

“Yorumu okuyucuya bırakıyorum...

“Evet, ABD Dışişleri Bakanı Vance’in İnsan Hakları ve Amerikan Dış Siyaseti konulu konfe­ransından başlayalım:

“VANCE

“Kamu siyasal özgürlüklerine sahip olma hakkı. Fikir, din, toplanma özgürlüğü, söz öz­gürlüğü, basın özgürlüğü, hükümete katılma özgürlüğü. Bizim siyasetimiz işte bütün bu hakları geliştirmektir. Uluslararası örgütler vasıtasıyla daima diğer ülkelerle ahenkli bir şekilde harekete çalışacağız... Amacımız başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmek değildir.

“CIA

“Şimdi de bir başka döküman, Amerikan Tem­silciler Meclisi’nin CIA’nın çalışmaları hakkında­ki resmi raporundan satırlar:

“ - CIA’nın haber alma çalışmaları yanında (örtülü eylem) adı verilen başka görevleri de bu­lunmaktadır. Örtülü eylemler belli bir siyasal, ekonomik ya da askeri sonuç almak için uygula­nır. Bu konuda karar verme yetkisi Kırklar Komi­tesi denilen bir üst kuruluşa aittir. Bu kuruluşun başkanı ulusal güvenlik işleri konusunda Cumhurbaşkanının yardımcısıdır. Kırklar Komitesinin üyeleri arasında Savunma Bakanı Yardımcısı, Dı­şişleri Siyasal İşler Başkan Yardımcısı, Genelkur­may Başkanı ve CIA Direktörü bulunmaktadır. Temsilciler Meclisi Komisyonu, Kırklar Komitesi’nin 1965 yılından başlayarak onayladığı bütün (örtülü eylem) projelerini gözden geçirmiş ve şu sonuca varmıştır:

“Komitenin 1965’ten günümüze kadar onayla­dığı örtülü eylem projelerinin yüzde 32’si yabancı partilere ve bireylere bir çeşit seçim desteği sağla­mak olmuştur. Bu destek olumlu ya da olumsuz olmuştur. En geniş örtülü eylem alanı budur ve çoğunlukla gelişme halindeki ülkelerde uygulan­mıştır. Destekler bazı istisnalar hariç çoğunlukla iktidardaki ılımlı partilere yapılmıştır. Komitenin onayladığı örtülü eylem projelerinden yüzde 29’u basın ve propagandaya ayrılan projelerdir. Dost basını desteklemek, geniş propaganda yapmak gi­bi...

“Örtülü eylemlerin yüzde 23’ü de askeri ayak­lanmaları desteklemek, silah, araç ve gereç yardı­mı yapmak, askeri danışmanlar göndermek biçi­minde olmuştur. Bunların dışında bir yığın yaban­cı sivil, dini, mesleki kuruluşlar, işçi örgütleri, CIA tarafından mali destek görmüşlerdir. Bu ara­da azgelişmiş bir ülkede bir işçi konfederasyonu uzun yıllar yılda 30 bin dolar mali destek görmüş­tür. Batı yanlısı siyasi partilerle bunlara bağlı ör­gütler CIA belgelerine göre son yirmi yıl içinde 65 milyon dolar yardım almışlardır. Bunun dışın­da bazı etnik örgütler ve gruplar da yardım almış­lardır. Ülkede otonomi kazanmak için çarpışan bir etnik topluluk liderine yapılan yardım, üç yıl sonra binlerce ölü ve 16 milyon dolardan sonra birdenbire kesilmiştir... (Raporun dip notunda bu etnik grubun liderinin Barzani olduğu belirtili­yor.)

“VANCE

“Şimdi Amerikan Temsilciler Meclisi Özel Komisyonu’nun CIA ile ilgili raporunu bırakıp, yeniden 2 Mayıs tarihli ABD Dışişleri Bakanı’nın İnsan Hakları Konferansı’na dönelim:

“İnsan haklarının geliştirilmesinde bölgesel örgütler de çok önemli rol oynamaktadır. Uluslararası Kalkınma Teşkilatı’nın insan haklarında yeni inisiyatifler programını, yardı­mımızın yararlarını yabancı ülkelerde en muh­taç olanlara ulaştırmak hususunda bugünkü ça­balarımızı desteklemek üzere geliştiriyoruz.

Birleşik Amerika, ekonomik yardım için ortak programlar ve insan haklarını geliştirmek için daha genel çabalar harcamakta, diğer ülkeler­le fazla istişarede bulunmaya çalışmaktadır.”

“ASKER

“Ve gene başkaca Amerikan kaynaklarından satırlar:

“ - Askeri yardımların ilk hedefi, mahalli si­lahlı kuvvetlerin eğitimi ve silah donatımı olmalı. Mahalli güvenlik kuvvetlerinin bütün komuta ve idare organları Amerikan uzmanları tarafından kontrol edilmeli, fakat bu kontrol işleri o ülke ka­muoyundan gizli tutulmalı. (Amerikan harp doktrinleri belgeleri).

“OPERASYON

“- Daimi kuvvetler için devamlı yardımcı kuvvetler temin etmek... Haber alma ve kontrol şebekeleri ve propaganda kuvvetleri kurmak. Du­rum ve şartlar ne olursa olsun mücadeleye iştirak eden halkı teşkilatlandırmaya başlamak. Mahalli liderleri mesuliyetli makamlara getirmek. Bu li­derlere halk arasından muharip kimseleri buldur­mak. Halkı, mukavemetçilerden ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi mü­dahale kuvvetlerince zulme kadar varan haksız muamele örnekleriyle sahte operasyonlara başvu­rulması tavsiye edilir. (Ayaklanmaları Bastırma Harekâtı Teori ve Tatbikatı adlı CIA kaynaklı ra­por. Bak: 26 Nisan 1977 Politika Kazanı).

“TELEFON

“- Ulusal Güvenlik örgütü NSA düzenli ola­rak uluslararası haberleşmeyi, telsiz ve telefon ko­nuşmalarını izlemektedir. (CIA Direktörü Toru Colby’nin Temsilciler Meclisi Özel Komisyonu tutanaklarındaki ifadesi).

“POLİS

“- CIA 1950 yılının ilk aylarından 1973 yılı­nın son aylarına kadar Washington bölgesinde Uluslararası Polis Servisi (IPS) adıyla bir kurulu­şu da yönelmiştir. Bu kuruluş iki amaç gütmek­teydi. Bir yandan müttefik ülkelerin iç güvenlikle­rini geliştiriyor ve bir yandan da daha sonra istih­baratta çalışmak üzere CIA’nın kullanmasını sağ­lamak üzere, buradaki eğitilenlerden Amerikan yanlılarını değerlendiriyordu. 1960’ın ilk ayların­dan itibaren AID (Uluslararası Kalkınma Teşkila­tı) Kamu Güvenliği Dairesi (OPS) yabancı ülke polislerinin eğitiminde rol oynamaya başlamıştır.

“OPS’nin 14 haftalık eğitim programı, IPS’de yapılan dört haftalık ek eğitimle geliştirilmiştir. Burada eğitim görenler, CIA’nın bir kolu tarafından eğitildiklerinden haberdar edilmemişlerdir. 100’den fazla ülkeden 5000 kadar polis memuru ciddi bir biçimde CIA tarafından eğitilmiş, bun­lardan bir kısmı sonradan ülkelerinde yüksek mevkilere gelmişlerdir.

“(Amerikan Temsilciler Meclisi CIA Özel Araştırma Komisyonu Raporu).

“VANCE

“Evet bu belgelerden sonra gene gelelim, ABD Dışişleri Bakanı’nın geçen hafta sonundaki “İnsan Hakları ve Amerikan Dış Siyaseti” konulu konferansına:

“İnsan haklarından ne demek istediğimizi anlatayım. Birincisi kişisel dokunulmazlıkların hükümet tarafından ihlal edilmemesi gerekir. Bu gibi ihlaller arasında işkence, gaddarca, gayri insani, ya da insanı küçük düşürücü mu­amele ve ceza gelir. Keyfi tutuklama ve hapis gelir. Bu gibi ağır yasa ihlallerine süratle son vermeye çalışmalıyız. Daha geçen hafta, Birleş­miş Milletler’deki Büyükelçimiz Andrew Young bütün dünyada işkence yapılmasını önle­mek için birçok yollar önermiştir.”

“İŞKENCE

“Bir başka belgeye göz atalım... Bu belge, Temsilciler Meclisi CIA raporunun yabancı polis­lerin eğitilmesiyle ilgili bölümün dip notunda adı geçen Don Mitrioni hakkındadır. Uruguaylı bir polis Uruguay’daki polis hüviyetli AID görevlisi Mitrioni hakkında şunları söylüyor:

“Kendisinin işkence yaptığını görmedik. Ama bazı sorguları bizzat yönetirdi. Ayrıca bi­rini sorguya çekmeden önce bu kişinin direnci­ni kırmak için neler yapmak istediği konusun­da öğütler verirdi. Bir gün grevde olan banka memurları sendikasının yöneticisini tutukladılar. Bunun direncini kırmak için Mitrioni şu öğüdü verdi:

“ - Onu önce soymalı, bir duvara dayamalı, sonra genç bir polis bulmalı, arkasına değdirmeli. Hiç su vermeden üç gün bekletmeli. Ar­dından içinde idrar olan bir su vermeli. Biz Mitrioni gelinceye kadar tutuklular üzerinde Arjantin yapısı kaba bir elektrik iğnesi kulla­nıyorduk. Mitrioni diplomatik çantayla çok in­ce ve çok mükemmel iğneler getirtti. Bazıları o kadar inceydi ki dişleri arasına bile sokuluyor­du...” (Etat de Siege.. Documcnts p. 235).

“VANCE

“Ve Amerikan Dışişleri Bakanı Vance’in 2 Mayıs 1977 tarihli İnsan Hakları Konferansının son cümlelerini okuyoruz:

“Bizim diğer ülkeler ve insanlara yaptığımız teşvik ve verdiğimiz ilham hiçbir zaman askeri kuvvetimizin gücü ya da ekonomimizin zenginli­ği ile sınırlanmamıştır. Bunlar devrimimizin me­sajı, kişi olarak insan hürriyetinin mesajı ile yük­seltilmiştir. O mesaj geçmişte en büyük ulusal de­ğerimiz olmuştur ve yine olmalıdır.” (Milliyet, 5 Mayıs 1977)

Namuslu ve yurtsever aydın Örsan Öymen’in, dünya halklarının baş düşmanı ABD Emperyaliz­minin iğrenç dış politikasını böyle açık bir biçim­de sergilemesi A. İpekçi’yi rahatsız eder. O, ken­dini ABD ve CIA’yı savunmakla görevli saymak­ladır. Sabredemez, 6 Mayıs’ta ABD’yi ve CIA’yı savunan bir yazı yazar. Şunları öne sürer:

“ŞÜPHELER ÜZERİNE

“Taksim alanındaki facia insafsız ve man­tıksız suçlamalarla sömürülmek istenmektedir. Bu tür suçlamaların başında DİSK’e yöneltilen ithamlar geliyor.

“DİSK, olayın mağduru durumundadır. Aylardır büyük titizlikle hazırladığı, sızmaları önlemek için her türlü önleme başvurduğu, dü­zenini sağlamak için olağanüstü çaba gösterdi­ği miting, saldırıya uğramıştır. Yandaşları öl­müş, öldürülmüştür. Buna rağmen DİSK’i o olayların suçlusu olarak ilan etmek hangi man­tığa sığar? Bir olayın hem mağduru hem suçlu­su olmak mümkün müdür? Böylesine bir facia, DİSK’in çıkarlarına uygun mudur ki onu dü­zenlemiş olsun?

“Aslında cinayetten de, mantıktan da, in­saftan da yoksunluğu belli olan bu suçlamala­rın hangi kasıtla yapıldığı ortadadır. Amaç, bu olayı sol tanınan kurumları yıpratmak için kullanmak, DİSK’i kanlı olayların tertipçisi göstermek, CHP ile DİSK arasında ilişki kur­mak ve bundan seçim arifesinde yararlanmak­tır. Yani gerçek hedef CHP’dir ve CHP’nin ra­kipleri şimdi bütün oklarını o hedefe yağdırma peşindedir. Bu görüntü, gerçek tertipçilerin onlar olduklarını iddia edenlere kuvvet kazan­dırmaktadır. Aslında belki tertipçi değildirler ama, istismarcı oldukları ve bunu en insafsız ölçülerle yaptıkları ortadadır.

“Doğruluğundan şüphe duyulacak bir başka iddia da CIA ile ilgili olanlarıdır. Bu iddiayı alışkanlıkla ileri sürenler ya bazı bilgilerden yoksundurlar ya da bunu bile bile yapmakta­dırlar.

“Evet CIA karanlık İşler peşinde koşmak ününe sahiptir. Yabancı ülkelerde hükümetler devirmiş, hükümetler kurdurmuştur. Ayaklan­malar kışkırtmış, suikastlar düzenlemiş, be­ğenmediği rejimleri ve kişileri gidermekte us­talık göstermiş, beğendiklerini maaşa bağla­mıştır. Bunların çoğunu solcu akımların geliş­mesini önlemek için yapmış ve bunu yaparken de devlet içinde devlet gibi davranmıştır.

“Ama CIA bugün her yerden çok Ameri­ka’da ipliği pazara çıkarılmış bir örgüttür. Ve bunu bizzat bugünkü Amerikan yönetimi yap­maktadır. Carter’ın iktidara gelmesiyle birlik­te rezaletler bir bir ortaya dökülmüştür. Yeni başkan örgütte büyük bir temizlik operasyonu yapmış, stratejisini tamamen değiştirmiştir. İşin başına güvendiği adamlarını getirmiş ve CIA’yı devlet içinde devlet olmaktan çıkartıp kendi denetimine almış, kendi doğrultusunda çalışan bir örgüt haline getirmek istemiştir.

“Nedir Carter’ın doğrultusu?

“Yargıya varırken bu soruyu da yanıtla­makta yarar var.

“Amerika’da Demokrat Parti, ortanın so­lunda bir partidir. Özgürlükçüdür ve sosyal adaleti gerçekleştirecek sosyal reformlardan yanadır. Sol akımlara fanatik bir biçimde kar­şı çıkmaz. Aksine onların demokratik olanları­nı benimser, destekler.

“Carter, öyle bir partinin üyesidir ve öyle bir politika izlemektedir. İnsan haklarına ve o hakların getirdiği özgürlüğe fark gözetilmeden uyulmasına ağırlık vermiş, bu arada sola karşı tutumunu belirli bir örnekle ortaya koymuş­tur.

“Kendinden önceki Amerikan yöneticileri İtalya ve Fransa gibi yabancı ülkelerde komü­nist partilerinin iktidara gelmelerine seyirci kalmayacaklarını söyledikleri halde, o buna katılmadığını açıklamıştır.

“Bu ve buna benzer birçok hususlar dikka­te alındığında pazar günkü faciada Ameri­ka’nın, CIA’nın parmağını görmek güçleşir. Kaldı ki, şu soru da ortadadır:

“Türkiye’nin kanlı iç savaşlara, anarşiye, totaliter rejimlere sahne olması mı Amerikan çıkarlarına uygundur, yoksa istikrarlı bir hü­kümet tarafından yönetilen sağlam bir demok­rasiye kavuşması mı?

“Biz özellikle bugünkü Amerikan hüküme­tinin kendi çıkarlarını ikinci şıkta aradığı inancındayız.

“Aslında her şeyden şüphelenmek, ihtiyatlılık gereğidir. Ama şüpheleri acele kesin yargı­lara dönüştürmek ihtiyatlılık gereği değildir, çok kez aldatıcı olabilir.” (Milliyet, 6 Mayıs 1977)

CIA’nın, kanun dışı, insanlık dışı, iğrenç ve kanlı eylemlerinin çapı ve sayısı zaman zaman öylesine artar ki, sıradan Amerikalılar bile, bu aşağılık örgüte ve yaptıklarına karşı çıkmaya baş­lar. Amerikan devleti, böyle durumlarda hiç vakit yitirmeden günah çıkarır ve CIA’yı ıslah edeceği­ni açıklar. Göstermelik bir ıslahat hareketi başla­tır. CIA yönetimi değiştirilir. Tabiî bu yapılanlar kandırmacadan, düzenbazlıktan başka bir şey de­ğildir. Çünkü ABD’nin emperyalistlikten vazgeç­mesi düşünülemez. Emperyalizm, tekelci kapita­lizmdir. Tekeller ise özgürlük değil, egemenlik is­terler. Tüm dünyanın doğal kaynaklarını, pazarla­rını ele geçirmek isterler. Bütün insanlığın yarattı­ğı maddi değerleri gönüllerince yağmalamak is­terler. Bu onların, kötü niyetli oluşlarından değil, ulaşmış oldukları ekonomik yoğunlaşma derecesi yüzünden olur. Yani emperyalizm, tekellerin ve onların elindeki devletlerin doğasından kaynakla­nır. Onların başka türlü davranmaları asla müm­kün olamaz. CIA da onların çıkarlarına hizmet eden bir casus örgütüdür. CIA da kanlı, insanlık dışı eylemlerinden vazgeçemez. Onun doğası da böyle bir şeye elvermez.

A. İpekçi yukarıdaki yazısında, J. Carter za­manında (başkanlığı döneminde) yapılan bu tür­den kandırmacayı bize yutturmaya çalışmaktadır. Biz, öncelikle, A. İpekçi’nin kendisinin bile buna inandığını ya da kandığını sanmıyoruz. Bize kalır­sa İpekçi de içten değil. O, inandığından değil, görev gereği bunları yazmaktadır.

ABD’yi, Başkan Carter’ı ve CIA’yı böylesine savunan bir başyazarın; Carter döneminde CIA’nın Ankara Şubesi Şefi Paul Henze’in verdiği ölüm emriyle, Kontrgerillanın faşist cellatları M. Ali Ağcalar, Oral Çelikler tarafından öldürülmesi ne kadar enteresandır, değil mî? Bu, kaderin İpekçi’ye oynadığı trajik bir oyun değildir. Bu, ABD’nin, CIA’nın bir acıklı oyunudur. ABD ve CIA budur işte. İpekçi Olayı, çok iyi açıklamakta­dır ABD’yi ve CIA’yı. O insanlık düşmanı örgüt­ler hatır-gönül bilmez. Onlar, kendilerine kölecesine hizmet edilmesini isterler. Yaptıkları her aşa­ğılık, insanlık dışı eylemin savunulmasını İsterler. Kendilerine karşı çıkıldığı anda da, karşı çıkanla­rın can düşmanı olurlar…

CIA’nın, İpekçi’yi öldürtmesiyle 12 Eylül fa­şist darbesini yaptırtması; İpekçi’nin yukarıda, ABD ve CIA’yı savunmak amacıyla öne sürdüğü düşüncelerin, beş paralık değer taşımadığının en açık ve kesin kanıtlarıdır.

İpekçi’nin CIA tarafından, 12 Eylül faşist dar­besinin yapılmasına karşı çıktığı için öldürüldü­ğü, bugün burjuva yazarları tarafından bile kabul edilmektedir.

Şimdi Yeni Yüzyıl gazetesinin bu konuya iliş­kin haberini okuyalım:

“İpekçi cinayetinde 18 yıl sonra yeni bir id­dia:

“Abdi İpekçi’nin katili kontrgerilla

“İstanbul - Milliyet Gazetesi Başyazarı Ab­di İpekçi’nin öldürülmesinden tam 18 yıl sonra yeni bir iddia ortaya atıldı. Gazeteci-yazar Çe­tin Altan’ın Genelkurmay İstihbarat Başkanlı­ğı da yapmış, emekli Tümamiral Sezai Orkunt’a dayanarak yaptığı iddiaya göre, İpekçi, kontrgerillayı keşfedip bunu CIA’nın Türkiye sorumlusuna söylediği için öldürüldü. Bu hafta Aktüel Dergisi’nde yer alan habere göre, İpekçi’den bir yıl önce öldürülen savcı Doğan Öz’ün de öldürülmeden bir ay önce kontr­gerilla raporu hazırladığı ve dönemin Başba­kanı Bülent Ecevit’e sunduğu anlaşıldı.

“İpekçi’nin kontrgerilla tarafından öldürül­düğünü öne süren Altan, bu iddiasını şöyle dile getiriyor:

“Abdi vurulduktan bir süre sonra gazeteye uğradım. O sırada gazeteye yazılar da yazan emekli amiral Sezai Orkunt’la rastlaştık.

“Haber vermedi

“Paşam bizim Abdi’yi niye vurdular” de­dim. O da bana, “Abdi, askerlerin geniş arazi­lerde bazı sivillere kontrgerilla eğitimi verdiği­ni öğrenmiş. Sonra da Ankara’ya gidip CIA şefiyle bunu konuşmuş. Ardından da vuruldu. Halbuki Genelkurmayın haberi olmadan böy­le talimlerin yapılamayacağını bilmesi lazım­dı” dedi. Abdi’nin böyle bir tarafı da vardı. Rahmetli bir şey öğrendiğinde önce yazmak yerine, düzeltilsin diye gidip ilgililerle konu­şurdu.”

“Altan’ın aktardığı bu görüşme, Orkunt ta­rafından yalanlanırken, İpekçi’nin dönemin CIA Sorumlusu Paul Henze ile görüştüğü tes­pit edildi.

“O günlerde MİT İstanbul Takip Şubesi Müdürü olan M. G. ise, verdiği demeçte, İpek­çi cinayetini çalışmaları sonucu aydınlattığını belirterek şunları söyledi:

“Ama öyle bir manzarayla karşılaştım ki, bir değil 50 Abdi İpekçi’nin öleceğini bilsem yi­ne de söylemem üstüne gitmem.” (agy, 16 Ocak 1997)

Yukarıdaki satırlarda çok önemli gerçekler or­taya konmaktadır. İtiraf edilmektedir.

Bunlardan biri şudur: İpekçi, askerlerin siville­re Kontrgerilla eğitimi verdiğini öğreniyor. Fakat bunu yazmıyor. Bundan vazgeçilmesi için Paul Henze ile konuşuyor. Bu davranışı, İpekçi’nin yal­nızca bir gazeteci olmadığının kanıtıdır.

Bir diğer önemli gerçek şudur: İpekçi, Genelkurmay’a gitmiyor, CIA’nın Türkiye Sorumlusuna gidiyor. Demek ki İpekçi, Kontrgerillanın gerçek sahibinin CIA olduğunu biliyor. Paul Henze’in CIA’nın Türkiye’deki patronu olduğunu da bili­yor.

Yukarıda açıklanan bir başka gerçek de şudur: Sezai Orkunt, “Genelkurmay’ın haberi olma­dan böyle talimlerin yapılamayacağını” söylü­yor. Bu da gösteriyor ki, Genelkurmay da Kontr­gerilla eylemlerinin içindedir. Ve Kontrgerillayla iç içedir, etle tırnak gibidir. Sezai Orkunt sıradan bir amiral değildir. Genelkurmay İstihbarat Baş­kanlığı yapmış biridir. Genelkurmay da istihbarat örgütleri de Kontrgerilla örgütüyle kaynaşıktır.

Bir diğer çok önemli gerçek şudur:

O günlerin MİT İstanbul Takip Şubesi Müdü­rü M. G., “İpekçi cinayetini çalışmaları sonucu aydınlattığını söyl”üyor. Yani artık bu cinayette bilinmeyen bir yön kalmamıştır. Tetikçiler, M. Ali Ağcagiller-Oral Çelikgiller’dir. Fakat ölüm emrini veren CIA’dır-ABD’dir. Gerecek suçlu ABD emperyalistleridir.

M. G.’nin şu sözleri de çok anlamladır:

“Ama öyle bir manzara ile karşılaştım ki, bir değil 50 İpekçi’nin öleceğini bilsem söyle­mem üstüne gitmem.”

M.G., Kontrgerillanın sırtlan yüzüyle karşıla­şıyor. Ve paniğe kapılıyor. CIA yönetimindeki Kontrgerillanın devleti sarıp sarmaladığını görü­yor. Ona, hiçbir devlet yetkilisinin hükmünün geçmediğini görüyor. Yani gerçek devletin o ol­duğunu görüyor M.G. O nedenle de panikliyor. “Söylemem üstüne gitmem” diyor.

Kontrgerilla, CIA şefleri emrettiği için, Türki­ye’nin binlerce gencini, C. O. Tütengil, Ü. Kafan-cıoğlu, B. Cömert, D. Öz gibi namuslu, yurtsever, ilerici aydınlarını, hatta bununla da yetinmeyerek A. İpekçi gibi ABD Emperyalizmine karşı olma­yan yazarlarını bile öldürüyor. Sezai Orkunt, Ke­nan Evren, Nurettin Ersin, Cihat Akyol ve benzer­leri gibi generaller de bu alçakça işe aracılık edi­yor, maşalık ediyor. Onlar, Türkiye insanının düş­manı olmuşlardır. ABD’nin emrine girmişlerdir onlar... Kendi ülkesinin insanlarına ihanet eden generallere insan denebilir mi?..

Askerlerin Kontrgerilla eğitimi verdiği sivil­ler, A. Çatlı, O. Çelik, M. Ali Ağca, M. Şener, İ. Şahin ve benzerleridir herhalde.

M. Ali Ağca da geçtiğimiz aylarda, Güneri Civaoğlu’na bu konuda şunları söylemişti hatırladığımız gibi:

“A. İpekçi bir şeyler öğrenmiş. Bunları ya­zacak mıymış ne? Bu sebepten susturulması ge­rekiyormuş. Bunun için yukarıdan emir gel­miş. Ben de bu organizasyon içinde yer aldım.”

M. Ali Ağca’nın itirafıyla Çetin Altan’ın açık­laması harfi harfine aynıdır. Demek ki, İpekçi’yi CIA’nın öldürttüğü hiçbir kuşkuya yer bırakmaya­cak denli açık ve kesin bir gerçektir.

Paul Henze’in M. Ali Ağca’yı İtalya’da serbest bırakıldıktan sonra ailesiyle beraber Amerika’ya davet ettiği (götürmek istediği), bu konuyla ilgile­nen hemen hemen herkesçe bilinmektedir bugün. Çünkü, M. Ali Ağca’nın da sahibi (efendisi) odur. P. Henze, M. Ali Ağca’yı ABD’ye götürerek onun konuşmasını engellemek istemektedir...

Gördüğümüz gibi İpekçi’nin katledilmesi ola­yında sır diye bir şey kalmamıştır. Fakat devlet ısrarla olayın üstünü örmeye çabalamaktadır. Bu, devletin de olayın suçlularından olduğunu göster­mektedir. Yani hep söylediğimiz gibi; Kontr­gerilla, devletin içindedir, hatta merkezindedir. Ağababası ise CIA’dır-ABD’dir.

(Devrimci Mücadele, 1997, sayı: 21)

Kurtuluş Yolu 
  
 
Bu siteyi en iyi 1024*768 çözünürlük ve IE 6.0, Netscape 7.x+ bir tarayıcı ile görüntüleyebilirsiniz.
© 2005 Kurtuluş Yolu Gazetesi internet Baskısıdır.