net anlayabilmek için Susurluk Olayı henüz sıcakken kaleme alınmış bu yazıyı, Kurtuluş Yolu’nda da yayımlamak aydınlatıcı olacaktır.
S. Demirel, dört aydan beri şu tezi tekrarlıyor:
“Devlet cinayet işlemez. Devlet kimseye, “Cinayet işle!” demez. Benim dönemimde, bilgim dahilinde, kimseye kanun dışı bir görev verilmemiştir. Bu nedenle devletin Susurluk Olayıyla bir ilgisi yoktur. Ortada bir suç varsa, bu ferdi bir suçtur.”
Gerçek ise, Demirel’in savunduğunun tam tersidir. Bütün cinayetler devletin bilgisi dahilinde işlenmiştir. Hatta emri bizzat devlet vermiştir. Çünkü Kontrgerilla denilen cinayet örgütünü devlet kurmuştur. Kontrgerilla devletin bir parçasıdır. Hem de ayrılmaz bir parçasıdır artık. Devlet, bu örgütünü, CIA’nın emirleri doğrultusunda, CIA ajanlarıyla el ele vererek kurmuştur. İşte kanıtı:
“Şuursuz terörizmden maksat, ayaklanma hareketleri ve sebepleri için fazla alaka toplamak ve halkın dikkati bir tarafa çekildikten sonra, gizli olarak bulunan tarafları cezbetmektir. Bu da gelişigüzel yapılan terör hareketleri ile, bombaların patlaması ile yangın çıkarmakla, suikastlar yapılmakla ve mümkün olduğu kadar fazla seyirci cezbedilecek bir şekilde, toplu olarak koordîne edilerek ve ayarlı bir şekilde yapılır.
“Memleketin muhtelif yerlerinde, halkla en yakın teması olan küçük rütbeli hükümet memurlarını, polis, postacı, belediye reisi, belediye meclisi azası ve öğretmen gibi insanları, öldürerek terörizm sürdürülür.” (David Galula, Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri-Teori ve Tatbikatı. Aktaran: M. Emin Değer, CIA Kontrgerilla ve Türkiye, s. 152-153)
David Galula, bir CIA teorisyenidir. Onun adı geçen kitabı 1965’le Türkçeye çevrilmiş, Genelkurmay Basımevi’nde basılmış ve 1750 adedi ordu içinde dağıtılmıştır.
Bununla da yetinilmemiş; D. Galula’nın insanlık dışı teorisi, Türk Kontrgerillacıları tarafından Türkiye koşullarına uyarlanmıştır. Bu aşağılık işi ilkin, 1971’de Özel Harp Dairesi Başkanı Tümgeneral M. Cihat Akyol yapmıştır. M. Emin Değer bu konuyu şöyle anlatır:
“Ayaklanma Kuramı, (1975-1977 arasında emekli olarak Sivil Savunma Genel Sekreterliği görevinde bulunan) Tümgeneral M. Cihat Akyol tarafından, “Gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Harekat” adlı bir broşürde incelenmiş ve Silahlı Kuvvetler Dergisi ek’i olarak 1971 Mart ayında yayınlanmıştır.
“M. Cihat Akyol bu broşürü yayınladığı sırada özel Harp-Savaş Dairesi Başkanı idi. (Özel Savaş Dairesi, ABD Yardım Kurulu ile aynı binayı paylaşır.)
“M. Cihat Akyol, Galula’nın kuramını, ülkemiz koşullarına göre yorumlamakta ve kuramın somuta indirgenişini ve terörün nasıl yönlendirileceğini örneklemektedir.
“Akyol’a göre:
“Halkı mukavemetçilerden ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi müdahale kuvvetlerince, zulme kadar varan haksız muamele örnekleri ile sahte operasyonlara başvurulması tavsiye edilir.” (M. Cihat Akyol, a.g.y., Aktaran: M. Emin Değer, a.g.y., s. 145)
Apaçık olarak görüldüğü gibi Cihat Akyol, emrindeki Kontrgerilla elemanlarına; halka zulmedin, halkı hedef alan operasyonlar yürütün, sonra da suçu devrimcilerin üzerine atın, bu eylemleri devrimciler yaptı deyin, diyor. Bu “sahte operasyonlar”la halkı devrimcilerden uzaklaştırırsınız, diyor.
Bu konuda, Türk Kontrgerillasının bir yöneticisinin daha kitabı yayımlanır.
Bunu da 2 Şubat 1978 tarihli Milliyet’ten öğreniyoruz. Şöyle yazar Milliyet:
“THA muhabirlerinin elde ettiği kitap, Piyade Kıdemli Albay Cahit Vural tarafından yazılmış ve 1972 yılında aralık ayında Ankara’da basılmıştır. Kitabın basıldığı matbaa ve fiyatı kitapta belirtilmemektedir. Kapaktan sonraki ilk sayfada “Hizmete Özel” damgası taşımaktadır.”
“12 Mart döneminde basılarak dağıtılan “Gerillaya Giriş” adlı kitapta, gerilla ile mücadele için gerekli fikre sahip, bedeni eğitim görmüş birliklerin bir “Karşı-Gerilla” birliği olarak kurulması ve mücadeleye geçmesi gerektiği savunulmaktadır.” (Milliyet, 2 Şubat 1978)
“Karşı-Gerilla”, Kontrgerilla kavramının Türkçesidir. Gördüğümüz gibi, Piyade Kıdemli Albay Cahit Vural; bir Kontrgerilla birliğinin kurulmasını ve savaşa girişmesini önermektedir. Tabii bu “birlik”, devletin içinde kurulacaktır. Bir devlet gücü olacaktır.
Cahit Vural, bu “Karşı-Gerilla” (Kontrgerilla) birliğinin neler yapması gerektiğini de şöyle anlatır:
“Silahlı kışkırtıcı ajan tipi şehir gerillasının tatbikatlarından elde edilen tecrübe ile ortaya çıkmıştır. Kalabalık şehirlerde kışkırtıcı ajanlar organize edilip üniversite ve fabrikalara sokulurlar, endüstri ve eğitim müesseselerini ele geçirirler. Bu ajanlar sabotaj malzemeleri ile yıkıcı harekette bulunurlar. Tedhiş hareketleri düzenleyerek “ gaye uğruna” soygunlar yaparlar ve cinayet işlerler.” (Cahit Vural, agy, Aktaran: Milliyet, 2 Şubat 1978)
Görüldüğü gibi Cahit Vural da Kontrgerilla üyelerine; yıkıcı harekette bulunmalarını, tedhiş hareketleri düzenlemelerini, cinayetler işlemelerini öneriyor. Daha doğrusu emrediyor. Çünkü kendisi, Kontrgerillanın yöneticilerindendir. “Endüstri ve eğitim müesseselerini ele geçiri”n diyor bir de, Cahit Vural.
Dikkat edelim; bu kitapların yazarları sıradan insanlar değildir. Ve kitaplar sıradan matbaalarda basılmamıştır. Devletin matbaasında basılmıştır. Ordu, MİT ve polis teşkilatı içinde dağıtılmıştır.
Kontrgerilla denen örgütün Türkiye’deki merkezi Özel Harp Dairesi’dir. Bu kurumun bugünkü adı Özel Kuvvetler Komutanlığı’dır.
Bu örgüt de herkesin bildiği gibi, başta Genelkurmay Başkanı gelmek üzere Genelkurmay yetkililerinin doğrudan yönetimi altında çalışır. Yani bu örgütün her düşünce ve davranışından Genelkurmay sorumludur. Genelkurmay ve Özel Harp Dairesi’nin, teorik ve pratik eylemlerini; Cumhur-başkanının, Başbakanın, Milli Savunma Bakanının, İçişleri Bakanının da bilmesi gerekir. Zaten bilirler de...
2 Şubat 1978 tarihli gazetelere yansıyan (gazetelerde yayımlanan) konuşmasında, Kontrgerillanın üzerine gitmek isteyen B. Ecevit’e karşı, şöyle savunuyordu bu aşağılık, insanlık düşmanı cinayet örgütünü, S. Demirel:
“İspat et, Kontrgerilla diye bir teşkilat var mıdır? Hangi cinayetleri işlemiştir? Sorumluları kimlerdir? Bunları bilmiyorum demek mümkün değildir. Sen hükümetin başısın. Senin görevindir bunları bilmek.”
Demirel’in sorduğu soruların çoğunun yanıtları bugün apaçık bir biçimde ortaya çıkmıştır. Ve bu yanıtları pek çok insan artık netçe görebilmektedir.
“Yeni Yüzyıl” yazarı Ahmet İnsel bu konuda şunları yazar:
“Devletin içinde ve çevresinde yasadışı faaliyetler sürdüren, resmi ve gayri resmi örgütler kurulduğunu artık adımız gibi biliyoruz. Bunların yıllardan beri faaliyette oldukları; önce Türkiye’de gerginlik stratejisi yaratmak için çalıştıkları; 1980 öncesi katliamlarını örgütledikleri; yarattıkları iç savaş ortamında “devleti kurtarmak” misyonunu tekellerine alıp, oluşturdukları şebekeler için kanunüstü, ayrıcalıklı konumlar elde ettikleri, artık tartışmaya yer vermeyecek biçimde ortaya çıktı. Bu örgütleri yönlendiren beyinlerin “kirli savaşı” körüklediklerini, savaş partisinin karanlık timlerini oluşturduklarını, devlet içinde devlet olarak faaliyet gösterdiklerini, “milliyetçi tosuncuklara” dayanan özel bir güç kurduklarını, şebekelerini besleyecek özel gelir kaynakları yaratmak için kaçakçılık dünyasına girdiklerini de yeteri açıklıkta öğrendik. Bu şebeke üyelerinin birçoğunun kanunüstü konumlarını şahsi çıkarları için kullandıklarını somut gördük, okuduk, işittik.”
Gördüğümüz gibi bir Finans-Kapital gazetesinin yazarı bile, Kontrgerillanın varlığı, insanlık dışı cinayetleri ve diğer pis işleri, “artık hiçbir tartışmaya yer vermeyecek biçimde ortaya çıktı” demektedir.
Demek ki Kontrgerilla ve cinayetleri artık ayan beyan ortadadır. Sekiz bin masum insanı katletmiştir bugüne dek Kontrgerilla. Yüz binlerce insanı da işkenceden geçirmiştir. Zindanlarda tutmuştur.
Şimdi bizim; Demirel’in 1978’de Kontrgerillayı korumak amacıyla, Ecevit’e söylediği bu sözleri, kendisine yöneltmemiz gerekmektedir, Çünkü buna hakkımız vardır:
Devlet Başkanı Demirel!
“Bunları bilmiyorum demek mümkün değildir. Sen hükümetin (biz devletin diyeceğiz) başısın. Senin görevindir bunları bilmek.”
“Bilmiyorum” dersen, yalan söylemiş olursun. Senin bu işleri adın gibi bildiğini, hemen hemen herkes bilmektedir...
Sen Demirel!
Siyasi hayatının her döneminde Kontrgerillanın savunuculuğunu yaptın. 1978’de yukarıda görüldüğü gibi bunu apaçık bir biçimde yaptın. Onun dışındaki zamanlarda da gizli gizli yaptın bu işi. Çünkü sen on yılı aşkın bir süre Başbakanlık yaptın. Dört yıldan beri de Devlet Başkanısın. Otuz yılı aşkın bir süreden beri de en önde gelen Finans-Kapital partisinin liderisin.
Sen Demirel!
Ortalama otuz yıldan beri Devletin hep üst kademelerinde bulundun. Yerli-yabancı Parababalarının sözcülüğünü-savunuculuğunu yaptın. Bu nedenle de Parababalarının çıkarlarının savunuculuğunu yapan Kontrgerilla ve eylemlerini iyi bilirsin.
S. Demirel ve K. Evren şu anda Kontrgerillanın en önde gelen suçlularıdır. Bu gerçekliği kim inkâr ederse, ya da görmezlikten gelirse o, aslında Kontrgerilla savunuculuğu yapmaktadır.
12 Mart ve 12 Eylül Faşizmlerini bildiğimiz gibi CIA yönetimindeki Kontrgerilla tezgâhlamıştır. Bu faşizmler D. Galula’nın kitabında emredilen şekilde yapılmıştır. O kitapta önerilen insanlık dışı yöntemler uygulanmıştır. K. Evren de o faşizmlerin en kanlısı ve acımasızı olan 12 Eylül Faşizminin lideridir. O bakımdan K. Evren, Kontrgerillanın en önemli iki suçlusundan biridir.
K. Evren’i, bugün Finans-Kapitalin basını, ekonomik-siyasi örgütleri el üstünde tutmaktadır. Finans-Kapital örgütlerinin toplantılarında ve televizyon programlarında, K. Evren’e hep övgüler düzülmektedir. S. Demirel’den, parti liderlerine dek sermayenin siyasi plandaki temsilcileri de, K. Evren’e sık sık övgüler yağdırmaktadırlar. Bu durum, onların tümünün aynı kadronun (yerli-yabancı sermayeye hizmet etmekle görevli kadronun) insanları olduğunu göstermekledir ya da kanıtlamaktadır.
Defalarca belirttiğimiz gibi, Devlet Başkanları da, Başbakanlar da, İçişleri, Dışişleri, Milli Savunma Bakanları da, MİT de, JİTEM de, Emniyet Genel Müdürlüğü de, sermayenin emrindeki siyasi partilerin lider kadroları da dolaylı ya da dolaysız olarak bu işin içindedir. Tüm milletvekilleri, devletin üst katlarındaki bürokratlar ve hemen hemen bütün polis şefleri; Kontrgerillanın varlığını da, çalışma yöntemlerini de, işlediği cinayetleri de, yaptığı uyuşturucu kaçakçılığını da bilmektedir. Bunların bir kısmı, Kontrgerillanın varlığını, yöntemlerini ve yaptığı işleri gerekli görmektedir. Bunlar, Kontrgerillanın suskun-sessiz savunucularıdır. ANAP, DYP, RP milletvekillerinin büyük çoğunluğu, hatta tamamına yakın bölümü bu kategoriye girer. BBP ve MHP ise Kontrgerillayı en aktif şekilde açıktan savunmaktadır, bildiğimiz gibi. Zaten bu iki parti Kontrgerilla ile kaynaşıktır da. Kontrgerillanın sivil kanadını bu partilerin yönetici ve taraftarları oluşturmaktadır.
Bu iki parti zaten, D. Galula teorisince gerekli görüldüğü için, yerli-yabancı Finans-Kapitalistlerin casus örgütleri tarafından ortaya çıkartılmıştır. A. Türkeş ve yandaşları, hatırlayacağımız gibi birçok kez tekrarlamışlardır; “ülkücüler devletin safında, devleti korumak için mücadele etmektedirler” diye. Mesut Yılmaz’ı, Budapeşte’de yumruklayan MHP’li faşist de; televizyon ekranlarından apaçık bir biçimde izlendiği gibi, aynen şöyle demiştir: “Devletin bir resmi koruyucuları vardır, bir de sivil koruyucuları... Biz, devletin sivil koruyucularıyız. Ben, Mesut Yılmaz’a, devleti korumak için o yumruğu attım.”
A. Türkeş, Susurluk Kazasından sonra da, kırk dokuz yıldan bu yana hep yaptığı gibi Kontrgerillayı savunmaya devam etmiştir. Çünkü kendisi de o kanlı örgütün en önemli kişilerinden birisidir.
Radikal gazetesinden Salim Alpaslan, A. Türkeş’in Kontrgerillayı savunması konusunda şunları yazar:
“Üç-dört ay kadar önce bir TV programı öncesi stüdyoda çekim sıramızı bekliyorduk. Alparslan Türkeş’le orada tanıştırdılar. Susurluk’u yazan herkes için ‘Yabancı güçlerin maşaları devleti yıkmak istiyor’ diyordu. Sertti. Benim de kan beynime sıçramış, ‘savunduğunuz devlet adam gibi devlet olsa, sözde milliyetçilerin eline silah verip vatandaşlarını vurdurtmaz’ benzeri laflar etmiştim.” (Radikal, 7 Nisan 1997)
Radikal yazarının “adam gibi devlet” sözüyle neyi kastettiğini bilmiyoruz. Yalnız çok iyi bildiğimiz bir şey var ki o da şudur; Sömürücü sınıfların, egemen sınıf durumunda bulunduğu bütün toplumlarda devlet “vatandaşlarını” bazen kurşunla, bazen darağaçlarıyla, bazen süngüyle katleder. İşkencelere uğratır, zindanlara tıkar. Yani devletin görevi zulüm uygulamaktır vatandaşlarına. Sömürücü sınıfın egemenliği ancak bu şekilde sürdürülebilir. Sömürücü sınıflar, halkları korkutarak, sindirerek, yalan ve demagojilerle kandırarak baskı altında tutmaya ve kendi sömürü ve vurgun düzenlerini sürdürmeye çalışırlar. Zulümsüz ve yalansız yaşayamaz onlar. Çünkü onlar, alın teriyle geçim sağlamazlar. Onlar, kitleleri sömürerek, soyarak, ülke kaynaklarını talan ederek yaşamak isterler. Yani onlar, on binlerce insan sağmal sürüler gibi kendilerine çalışsın isterler. Ve onlar, tüm ülkeyi babalarının çiftliği gibi gönüllerince yağmalamak ve yönetmek isterler. İşte bu yüzden onlar, halka gerçekleri söyleyemezler. Hatta yaptıklarının tam tersini söylerler halka. Ben kendim için bir şey istiyorsam namerdim, derler. Biz halk için varız. Biz memleketi düşünürüz, derler. Bizim amacımız, memlekete hizmet, memleketi kalkındırmaktır, derler...
Bu aşağılık yalanlarla, değer yaratan insanlarımızı kandırmak isterler. Kanmayanları ise, vururlar, asarlar, süngülerler, işkencelerler, hapsederler...
İşte bu nedenlerden ötürü uluslararası Finans-Kapitalistler (Parababaları), Kontrgerilla ya da Süper NATO denilen aşağılık cinayet örgütünü kurmuşlardır. Artık hepimizin bildiği gibi, insanlık dışı yöntemlerle çalışan bu kanlı örgüt tüm NATO ülkelerinde vardır. Ve bu örgütün teorik-pratik yönetimi de CIA’nın dolayısıyla da ABD’nin elindedir.
A. Türkeş, D. Galula’nın Kontrgerilla teorisi; öyle bir liderin bulunmasını emrettiği için ortaya çıkartılmıştır, yerli-yabancı sermayenin casus örgütleri tarafından. Tabiî MHP de...
Bu konuda, namuslu ve yurtsever yazar M. Emin Değer’den şu satırları aktaralım;
“Burada, hemen daha önce de incelediğimiz bir ABD kaynağına eğilelim ve Mc Namara’nın Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesinde yaptığı konuşmanın bir bölümüne bakalım:
“Daha kesin olarak belirtmek gerekirse, Latin Amerika’ya yapılan yardımlarda güttüğümüz temel amaç, gerekli olduğu yerlerde, polis ve diğer güvenlik kuvvetleriyle birlikte, ihtiyaç duyulan iç güvenliği sağlayacak yetenekte yerli askeri ve yarı-askeri güçlerin yetiştirilmesine yardımcı olmaktır.” (Aktaran: Harry Magdof, Doğan Şafak, Emperyalizm Çağı, s. 155)
“Bu yerli yarı-askeri güç, hiç kuşkusuz güvenlik kuvvetlerine yardımcı olduktan 1969’lardan buyana, başta, zamanın Cumhurbaşkanı Sunay olmak üzere, yetkililerce söylenen, ülkücü komandolardır. Bunların özel eğitimle yetiştirildikleri de kamuoyunca bilinir Siyasal partilerin bu tür silahlı güç kurmaları Siyasi Partiler Yasası’na aykırıdır. Fakat yasa bu olay için uygulanmaz. Neden? Bu sorunun yanıtı da, “ayaklanmaları bastırma hareketleri” kuramında verilmiştir.
“Aşağıdaki satırlar bu görüşün kanıtıdır.
“Bu vazifelerden ekserisi, halkın desteğinin liderler tarafından kazanılması olacaktır. Bu vazifeliler de, halkı uyaranlara karşı aktif bir mücadeleye sokmak için hazırlanmış olacaktır. Meşru müdafaa birliklerinin hazırlanması, daimi kuvvetler için devamlı yardımcı kuvvetler temin etmek, haber alma ve kontrol şebekeleri ve propaganda grupları kurmak gibi.” (Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri Teori ve Tatbikatı, David Galula-Hasan Lembet, Genkelkurmay Basımevi, Ankara, 1965, s. 109)
“MHP lideri Türkeş, Ülkü Ocaklarını meşru müdafaa yaptığını söyler. Ülkü Ocakları Genel Başkanı da, “bizim istihbarat örgütümüz devletin örgütünden güçlüdür” demektedir.” (M. Emin Değer, CIA Kontgerilla ve Türkiye, s. 119)
Gördüğümüz gibi, A. Türkeş, D. Galula’nın ağzıyla konuşmaktadır. Başka türlü söylersek; Galula’nın ağzını kullanmaktadır, A. Türkeş. Çünkü efendisi D. Galula’dır.
Ülkü Ocakları Başkanı’nın, istihbaratlarının gücü konusundaki iddiası da bir yönüyle doğrudur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, MHP’nin, Ülkü Ocakları’nın ve benzerlerinin gerçek sahibi ABD’dir-CIA’dır. Dolayısıyla da CIA, bu cinayet örgütlerini, kendilerini ilgilendiren konularda her türlü bilgiyle donatmaktadır. Yani kimleri nasıl katledeceklerini, C1A, bu halk düşmanı, satılmış örgütlere ayrıntılarıyla bildirmektedir.
Emin Değer şöyle devam eder:
“... Sokakta, vapurda Cumhuriyet, Milliyet, Vatan, Politika gazetelerini okuyanlara saldırı, okullara giriş çıkışları kontrol... Ülkü Ocaklılara verilen görevler arasında mıdır acaba? Ve görevi kimler, nereden kaynaklanarak vermişlerdir?
“Öğrenci ve halk topluluklarına saldırmak, terörü yaygınlaştırmakta da görevli midirler? Olaylar, bu soruların yanıtının EVET olmasını gerektirmektedir.
“Ve, gerçekte ülkücü-komandolar, bu eylemleri kendiliklerinden değil, ayaklanmayı bastırmakla görevli gizli örgütün -KONTRGERİLLA’nın- emriyle, ve onun denetiminde yapmaktadır. Söz konusu kitapta, ayaklanmayı bastırmakla görevli olan kuvvetlerden söz edilir. Bunların nitelik ve niceliği belli değildir. Görev yeri bilinmez.
“Şimdi bu görüşümüzü, yine Galula’nın kitabından alacağımız bir paragrafla kanıtlayalım.
“Ayaklanmayı bastırmakla görevli kuvvetlerin bu liderleri bulduğu gibi, bunlar da, halk arasından muharip kimseleri bulmalıdırlar. Bulunan muharip kimseleri bir arada tutabilmek için bu liderlerin yardıma, desteğe ve bir siyasi partinin rehberliğine ihtiyaçları vardır.” (A. B. H. -T. Ve T.- s. 111)
“Mc Namara’nın sözünü ettiği yarı-askeri güç, hiç kuşkusuz işte bunlardır.” (M. Emin Değer, agy, s. 120)
A. Türkeş, MHP, Ülkü Ocakları ve binlerce MHP’li faşist; D. Galula’nın teorisinin, yukarıda açık olarak görülen bu emri yüzünden Türkiye’nin siyasi ortamına sürülmüştür. Tabiî A. Türkeş’in ve onun etrafındaki örgütlerin gerçek sahibi CIA’dır-ABD’dir. Türkeş de sahibinin ABD olduğunu siyasi hayatının hiçbir döneminde unutmamıştır. ABD’ye hep sadık kalmıştır. 1974’lerde B, Ecevit; ABD’nin baskısıyla konulan afyon ekim yasağını ortadan kaldırdığında, buna ilk karşı çıkan A. Türkeş olmuştur. A. Türkeş; “Afyon ekimini serbest bırakarak ABD’yi kızdırmamalıyız” demiştir. Sahte Başbuğ, böylesine kişiliksiz, ulusal onurdan yoksun bir ABD uşağıdır. A. Türkeş, 21 Mayıs 1963’te Talat Aydemir-Fethi Gürcan önderliğindeki ilerici harekâtı da devlete ihbar etmiştir. Hatırlanacağı gibi, yenilgiyle sonuçlanan bu ilerici harekâtın iki yiğit önderi idam edilmiştir. O zamanlar devletin tepesinde bulunan İ. İnönü (Başbakan) ve Cevdet Sunay (Genelkurmay Başkanı), bu iki ilerici yurtsever subayı astırarak, ordunun ilerici geleneğinden kaynaklanan vuruşların (hareketlerin) önünü almak istemişlerdir.
A. Türkeş, ihbarcılığını, 21 Mayısçıların yargılandığı askeri mahkemede de açıkça itiraf eder. Bu itirafı izleyen Talat Aydemir, anılarında, o an A. Türkeş hakkında neler düşündüğünü şöyle anlatır:
“İhtiras insanları böyle küçültüyor işte. Milletin yüzüne, kendisine bel bağlayanların yüzüne bir muhbir olarak nasıl bakacak diye düşünüyorum. Ama o hiç oralı bile olmuyordu.” (Talat Aydemir’in Hatıraları, s. 340)
A. Türkeş’in, o zamanlar, asker arkadaşlarına ettiği ihanet, daha sonra Türkiye insanına yapacağı ihanetin yanında çok küçük kalacaktır...
A. Türkeş, Kontrgerilla’nın faaliyetlerinin S. Demirel ve Kenan Evren’den sonra, siyasi plandaki en önemli sorumlusudur. Başka türlü dersek, A. Türkeş, Kontrgerillanın eylemlerinin siyaset sahnesindeki üç numaralı sorumlusudur. Dört numaralı sorumlu T. Özal, beş numaralı olanı da Tansu-Özer Çiller’dir. M. Ağar ve S. Bucak, önem sırasında bunlardan sonra gelen sorumlulardır. Aylardır Kontrgerillanın (Gladio’nun) ya da Süper NATO’nun üzerini örtmeye çalışan Başbakan N. Erbakan da, bu aşağılık cinayet örgütünün suç ortakları arasındadır.
Kontrgerillanın yönetimindeki MHP’li ülkücü faşistler, masum insanları öldürerek, sokaklarda, vapurlarda Cumhuriyet, Milliyet, Vatan, Politika gibi gazeteleri okuyanlara saldırarak, 12 Eylül Faşist Diktatörlüğü için uygun ortam yaratmışlardır ya da hazırlamışlardır. Kanlı eylemleriyle halkımızı can kaygısına ya da canının derdine düşürmüşlerdir. Tüm Türkiye’yi bir can pazarına dönüştürmüşlerdir. Yani 12 Eylül yılanına sarılabilmesi için halkımızı denize düşürmüşlerdir. Sonra da 12 Eylül’ün satılmış faşist generalleri, kurtarıcı pozunda arz-ı endam etmişlerdir. “Sizi anarşi ve terörden biz kurtaracağız, huzur ve güveni yeniden tesis edeceğiz” demagojileriylc çıkagelmişlerdir. D. Galula’nın kitabında da aynen bunlar emredilmekteydi.
Gerçeğin böyle olduğunu devlet yetkilileri bilmektedir. DGM ve ağır ceza mahkemelerinin savcıları-yargıçları bilmektedir. Burjuva partilerinin yöneticileri bilmektedir. TBMM Susurluk Komisyonu üyeleri bilmektedir. Fakat bunların tümü bilmezlikten gelmektedir. Başka türlü dersek, “üç maymunu” oynamaktadır. Çünkü öyle davranmak işlerine gelmektedir. Böylece bu insanlar, daha doğrusu bu devlet yetkilileri, böyle davranarak Kontrgerilla’ya arka çıkmış olmaktadırlar.
TBMM Susurluk Komisyonunun “çete”yi tanımlayışına bir bakın:
“Yasadışı bölücü terör örgütlerine destek veren kişilerle hukuki yollarla mücadele edebilmek imkanı bulunmadığını düşünen, bu nedenle emniyet, MİT ve jandarma teşkilatında bazı görevliler tarafından bu mücadele yöntemi çalışmaları başlatılmıştır. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Özel Harekât Dairesi’nde bazı üst düzey görevliler ve yine Özel Harekât Dairesi’nde görev yapmış bir kısım polis memurları ile görevliler tarafından önceki tarihlerde bilinen ve tanınan ancak muhtelif suçları sebebiyle aranan bir kısım sivil kişilerden oluşan teşekkül meydana getirilerek terör örgütlerine destek sağladığı düşünülen kişilere yönelik eylem ve faaliyette bulunulmuştur.” (Aktaran Radikal, 7 Nisan 1997)
TBMM Susurluk Komisyonu, raporunda, Kontrgerillaya “Çete” ya da “Devlet Çetesi” bile diyemiyor, “teşekkül” diyor. Sonra Kontrgerillanın 1990 sonrasında kurulduğunu ileri sürüyor.
Komisyon, Kontrgerillanın eylemlerinin de; “Yasadışı bölücü terör örgütlerine destek veren” “kişilere yönelik eylem ve faaliyette bulunulmuştur” diyerek, birkaç Kürt işadamının öldürülmesinden ibaret olduğunu söylüyor. Bu tutum ya da yaklaşım, Kontrgerillaya destek vermektir. Karşıymış gibi görünerek, Kontrgerillayı savunmaktır. Çünkü bu tanımlamada, Kontrgerillanın esası konu edilmemektedir. Daha doğrusu işin özü bilinçlice gizlenmekledir. Kanlı örgütün üzeri örtülmeye çalışılmaktadır.
Kontrgerilla konusunda araştırma yapan her namuslu aydın bilmektedir ki, bu iğrenç cinayet örgütü, Türkiye’nin NATO’ya girişinden bir yıl sonra kurulmuştur. Ve o günden beri de çalışmasını sürdürmektedir. TBMM Susurluk Komisyonu, Kontrgerillanın, ortalama 40 yıl boyunca yapmış olduğu insanlık dışı eylemleri yok ya da olmamış saymaktadır. 12 Mart’ın ve 12 Eylül’ün, CIA yönetimindeki Kontrgerilla tarafından tezgâhlandığını bilmezlikten, görmezlikten gelmektedir. 12 Eylül öncesinde katledilen beş bin kişinin katilinin Kontrgerilla olduğunu da gizlemeye çalışmaktadır bu komisyon. Kontrgerilla, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşından sonra ABD ve İngiltere’nin başını çektiği emperyalist büyük devletler tarafından; komünizme karşı, kanun ve insanlık dışı yöntemlerle mücadele edebilmek için kurulmuştur. Bu örgütün yöneticisi CIA’dır. Merkezi ABD’dedir. Tüm NATO ülkelerinde de şubeleri vardır.
Kontrgerilla, Kürt Ulusal Hareketiyle, 1980 sonrasında uğraşmaya başlamıştır. Ve 1980’den bugüne dek de çoğunluğu Kürt olan üç bin masum insanın canına kıymıştır. Böylece de toplam sekiz bin masum insanı katletmiştir Kontrgerilla. Bu gerçek de hemen hemen tüm devletlular ve onların “komisyon”ları tarafından bilinmektedir. Fakat yukarıda belirttiğimiz gibi bilmemezlikten gelinmektedir. Çünkü onlar da işin içindedir.
A. İPEKÇİ’NİN ÖLÜM FERMANINI PAUL HENZE ÇIKARMIŞTIR
Kontrgerillanın işlediği binlerce cinayetten hangisini ele alırsak alalım; ipuçlarını doğru olarak izlersek, önce devlete varırız, karşımıza ilkin devlet çıkar. İzlemeyi sürdürürsek de CIA ile karşılaşırız. Yani yolun ya da izlerin sonu mutlaka CIA’ya çıkar.
Bir örnekle konuyu daha somut ve anlaşılır hale getirelim. A. İpekçi’nin 1979’da öldürülmesini ele alalım: Olayı incelemeye geçmeden önce, A. İpekçi’nin kimliği üzerinde biraz duralım:
A. İpekçi, bizce MİT’in önemli bir elemanıydı. Fakat sosyal demokrat bir dünya görüşüne sahipti. Desteklediği siyasi örgüt CHP’ydi. A. İpekçi bir MİT görevlisi olduğu için devrimcilere düşmandı. Ve Kontrgerillanın bazı önemli eylemlerini de görmezlikten gelerek yani dolaylı yoldan savunmaktaydı. ABD Emperyalizmini ve onun casus örgütü CIA’yı da yazılarında yine dolaylı yoldan savunurdu. Yazıları genelde MİT’in sosyal demokrat kanadının görüşlerini yansıtırdı.
A. İpekçi’nin bu tutumunu bir örnekle somutlaştıralım: A. İpekçi’nin l Mayıs 1977’deki Kontrgerilla katliamına yaklaşımını inceleyelim. A. İpekçi 2 Mayıs 1977’de bu konuda şunları yazar:
“GÖZÜ KARARMIŞ ÇILGINLAR
“DİSK’in mitingine, o mitingi oluşturan işçi topluluğuna öldürmek kastiyle ateş açanlar, işçisiyle, kadınıyla, genciyle 34 masumun canını alanlar solcu olamaz. Bunlar ya çılgındır, ya da meşum bazı planları uygulayan gözü kararmış kişiler...
“Türk toplumunun demokratik gelişmesi kendini solcu sananlarla milliyetçi sananların, ya da birtakım tertiplere alet olanların bu çılgınlıklarına kurban gidecekse yazıklar olsun....” (Milliyet, 2 Mayıs 1977)
İpekçi’nin 2 Mayısta, katliama ilişkin yazdıklarının tümü bu satırlardır. İpekçi katliamın sorumluluğunu ya da suçunu üç kesimin üzerine yıkmaktadır. Bunları da; “kendini solcu sananlar”, “milliyetçi sananlar” ve “birtakım tertiplere alet olanlar” biçiminde dile getirmektedir.
İpekçi, birinci paragrafta ise; “Bunlar ya çılgındır ya da meşum bazı planları uygulayan gözü kararmış kişiler” diyerek üstü örtülü, dolaylı biçimde de olsa katliamın Kontrgerilla tarafından yapılmış olduğunu itiraf etmektedir. İkinci paragrafta da, “birtakım tertiplere alet olanlar” sözüyle, olayda Kontrgerillanın rolü olduğunu kapalı bir anlatımla da olsa öne sürmüş olmaktadır. Ancak bu yarım itiraflar ilk anın tepkisidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İpekçi bu tür katliamlara karşıdır. O sosyal demokrattır. O nedenle, katliamı duyunca, kapalı bir biçimde de olsa tepkisini dile getirmekten kendini alamaz. Fakat İpekçi bir MİT mensubudur. Paçasını bir kez kaptırmıştır bu CIA tarafından güdülen örgüte. Bu yüzden de CIA’yı da ABD’yi de savunmak zorundadır artık. Bu nedenden dolayı İpekçi sonraki günlerde tavır ya da görüş değiştirir. 4 Mayıs’taki yazısında ABD ve CIA’yı temize çıkarır; olayın sorumluluğunu ise tümüyle devrimcilerin üzerine yıkar. Olayı, devrimcilerin birbirleriyle çatışması ya da hesaplaşması olarak değerlendirir. Yazı şudur:
“Meşrebe göre yargılar ve gerçekler...
“TAKSİM alanındaki faciayı kendi meşrebine, eğilimine ve amacına göre değerlendirenler, kesin yargılara varmakta güçlük çekmiyorlar. Kimi okyanusun ötesinde, kimi de Asya’nın ucunda buluyorlar suçluları... Birçoğu da yurt içindeki siyasal karşıtlarını, işin faili ilan ediveriyor.
“Aslında hazır önyargıların, hiç bir kanıta dayanmadan ortaya sürülmesinden başka bir şey değil bu... Amaç da doğru bir teşhis koymaktan çok, olayı sömürmek... Çok kimse, Taksim faciasını siyasi rakiplerini yıpratmak için iyi bir fırsat olarak kullanmak peşinde...
“Bunları ciddiye almak olanağı yok.
*
“Kasıtlı önyargıları bir yana bırakıp olaya objektif açıdan bakmaya çalışalım.
“Önce, bütün dünyada ortaya çıkan bir gelişmeyi dikkate almakta yarar var:
“Sol akımlar çağımızda değişen ve değiştikçe bölünen gruplar tarafından temsil ediliyor. Bırakınız sosyal demokratları ve sosyalistleri, fakat komünistler de artık tek çatı altında değil... Komünizmin legal olduğu birçok özgür ülkelerde şimdi birkaç komünist partisi var. Avrupa komünist partilerinde beliren değişme, bu çeşitlenmeye yeni boyutlar kazandırıyor. Öte yandan, özellikle gençlik kesimleri artık klasik anlamdaki komünist partilerini yeterli bulmuyorlar. “Goşist” denen, komünist partilerinin karşısına çıkan, daha aşırı sayılan yeni akımları oluşturuyorlar.
“Bir önemli etken de komünizmi uygulayan iki büyük devlet, Sovyetler Birliği ile Çin arasında çıkan ideolojik bölünme... Bu da bütün dünyaya yansıyor ve yeni bölünmeleri oluşturuyor.
“Şimdi bu kümeler, birbirlerini “Revizyonist”, “Emperyalist”, “Provokatör”, “Sosyal faşist”, “Yeni çarist” gibi etiketlerle suçlayarak savaşmaktadırlar.
“Çağımız iletişim çağıdır. Hiç bir ülke, kendi dışındaki gelişmelerden habersiz, etkisiz kalamıyor. O olaylar, belirli, sınırlı da olsa bazı kesimlere yansıyor.
“Türkiye’de de böyle olmuştur. Hatta belki de her yerden fazla olmuştur. Çünkü şimdi ülkemizde sol uçta sayısı her gün değişecek kadar çoğalan bölünmeler, gruplaşmalar bulunduğu sezilmektedir. İşi güçleştiren husus, Türkiye’de komünizmin kanun dışı tutulması ve soldaki örgütlerin legal olarak ortaya çıkmamasıdır. Ama buna rağmen sol dünyadaki bölünmelerin ülkemize yansıdığı ve değişik kümeler arasında bir savaşın başladığı bellidir, bilinmektedir.
“Demokratik sol ya da sosyal demokrat bir parti olarak CHP’nin yeri açıktır. CHP, kendi dışındaki sol gelişmeler karşısındaki durumunu da açıklamıştır. Fikir düzeyinde onların her türü için saygı göstereceğini, fakat şiddete başvurma özgürlüğünü tanımadığını, hele ulusu ve ülkeyi bölücü nitelik taşıyan akımlara kesinlikle karşı çıkacağını her fırsatta belirtmiştir. Öte yandan, kendi dışındaki sola saygı duysa da onların CHP’ye sızmasına izin vermeyeceğini ve o örgütlerle ilişkileri hoş görmeyeceğini ilan etmiştir.
“CHP dışında, Türkiye’de değişik sol akımları temsil eden legal partiler gibi, özellik taşıyan iki büyük kuruluş vardır:
“DİSK ve TÖB-DER...
“İşçiler ve öğretmenler tarafından kurulan bu örgütler de soldaki kümelenmeler karşısında belirli bir tutum gütmektedir. Maocu olarak anılan -gerçekte Mao’nun öğretisi ile ilişkisi tartışılabilir bulunan- gruplarla, goşistlerle, sol akımları Kürtçülük davası ile birleştirenlerle ilişki kurmak istememektedirler. Bundan dolayı o grupların kendi aralarına sızmasına karşı koymakta ve onların tepkisini çekmektedirler.
“Bu savaşın ilk açık ve somut görünümü, TÖB-DER’in Ankara’daki mitinginde ortaya çıkmıştı. İkincisi ile DİSK’in Taksim mitinginde karşılaşıldı. Gerek TÖB-DER, gerekse DİSK, kendi dışlarında tutmak istedikleri grupların saldırısına uğradılar. Ve sonuncu saldırı yüzünden Türkiye büyük bir faciaya sahne edildi.
“Bildiğimiz kadarıyla objektif gerçek budur. Kesin yargılara varmadan, onu bunu suçlu ilan etmeden önce o gerçeği dikkate almak gerek.” (Milliyet, 4 Mayıs 1977)
A. İpekçi’nin “objektif gerçek” dediği şeyi görüyorsunuz değil mi?
Kontrgerillanın satılmış, insanlıktan çıkmış, canavarlaşmış elemanlarının yaptığı tüyler ürpertici katliamın sorumluluğunu devrimcilerin üzerine yıkıyor. Buna da “objektif gerçek” diyor. A. İpekçi, CIA’nın ve o aşağılık örgütün Türkiye’deki uşaklarının Ahmet Kabaklıların, A. Türkeşlerin ağzıyla konuşmaktadır. O günlerde, bu satılmışlar da aynı şekilde yorumlamışlardı olayı. A. İpekçi’nin onların ya da Tercüman ya da Orta Doğu gazetelerinin çizgisine düşmesi acıdır ama şaşırtıcı değildir. Çünkü İpekçi bir MİT mensubudur. Ve MİT’in ağababası da CIA’dır. İşte bu nedenden dolayı İpekçi de faşist yazarlar ve liderlerle, gazetelerle aynı değerlendirmeyi yapar, l Mayıs Katliamı konusunda.
O günlerde A. İpekçi’yle aynı gazetede yani Milliyet’te çalışan ya da yazan bir yazar daha vardı. Namuslu, yiğit, yüreği halk sevgisiyle dolu bir yazar: Örsan Öymen. Şimdi de O’nun değerlendirmesini görelim:
“Bilinçli emekçi yığınlarının korkunç bir disiplin altında tüm heybetiyle Taksim alanına girişlerini izlerken duygulanmamak elde değildi. Sızmalara karşı öylesine titizlik gösteriliyordu ki, DİSK’in bir hafta önceden verdiği özel basın kartları dışında, normal basın kartıyla bile yürüyüş kollarına katılmak, ya da Taksim’deki kalabalığın arasına karışmak, olası değildi.
“Ama, 20 bin görevliye rağmen bu çember yarıldı.
“Nasıl yarıldı?
“İpleri Atlantik ötesine kadar uzanan haince bir plan sayesinde yarıldı...
“Dikkat ederseniz bu sütunların gülümserliği bir haftadır yok...
“Bir haftadır ortaya serdiğimiz belgelerle anlatmaya çalışıyoruz ki, Türkiye’de özgürlükçü demokrasi üzerinde gizli pençelerce bazı oyunlar oynanmaktadır.
“(...)
“MC basınındaki meslektaşlarımız, olacakları bitecekleri tüm detaylarına varıncaya kadar yazdılar...
“Taksim’de kan gövdeyi götürecek, arabalar yakılacak, diye zevk içinde oynattılar kalemlerini.
“Bunun için kaldırdılar kadehlerini.
“Sanki planın senaryosunu önceden ellerine geçirmişçesine...
“(...)
“.. şimdi bir başkaları, bir başka yola ulaşmanın sevinci içinde kına yakıyorlar.
“(...)
“Kimler mi bu başkaları?
“200’den fazla gencin masum cesetleri üzerinde taht kurarak oturan ve tahtlarından gitmekten korkanlar...
“Özgür seçim yerine, süngülü devleti oturtmak için olmadık planlar kuranlar...
“Türkiye’yi, Atlantik ötesinden elektronik beyinlerle yönetmek isteyenler...” (Milliyet, 3 Mayıs 1977)
Örsan Öymen, aynı yazıda, “yabancı yönetmenler” tarafından bir faşizmin hazırlanmakta (ya da tezgâhlanmakta) olduğunu da belirtir. Ve Katliamın, alçakça sürdürülen o hazırlığın bir parçası olduğunu dile getirir.
Ö. Öymen 4 Mayıs’taki yazısında da yukarıdakine benzer görüşleri savunur. Katliamın, “Atlantik ötesinden” basılan düğmelerle kan kusan “mazohistler” tarafından yapıldığını söyler.
Ö. Öymen, 5 Mayıs’ta da ABD Emperyalizminin, ikiyüzlü, iğrenç dış politikasını, belgeleriyle gözler önüne seren bir yazı kaleme alır. Şöyle yazar bu konuda:
“BELGELER (Made in USA)
“l Mayıs olaylarının MC organlarındaki yankılarına değinmek istiyorum...
“Bu vahşi provokasyonun tam seçim arifesinde CHP ve onu seçimlerde destekleyeceğini açıklayan DİSK’e karşı, nasıl saptırılarak “malzeme” haline getirilişinden de söz etmeyeceğim.
“Başka bir konuyu almak istiyorum bugünkü Politika Kazanına.
“2 Mayıs tarihli ve “Washington” mahreçli bir dökümandan söz edeceğim...
“Bu doküman, ABD Dışişleri Bakanı Vance’in Georgia Üniversitesi’nde “İnsan Hakları Amerikan Dış Siyaseti” konulu konferansta yaptığı konuşma metnidir.
“Aşağıda siyah harflerle dizilmiş olan satırlar, ABD Dışişleri Bakanı’nın bu konferanstaki sözleridir.
“Aralarındaki beyaz dizili satırlar ise, gene Amerikan kaynaklı başka belgelerden alınmıştır.
“Yorumu okuyucuya bırakıyorum...
“Evet, ABD Dışişleri Bakanı Vance’in İnsan Hakları ve Amerikan Dış Siyaseti konulu konferansından başlayalım:
“VANCE
“Kamu siyasal özgürlüklerine sahip olma hakkı. Fikir, din, toplanma özgürlüğü, söz özgürlüğü, basın özgürlüğü, hükümete katılma özgürlüğü. Bizim siyasetimiz işte bütün bu hakları geliştirmektir. Uluslararası örgütler vasıtasıyla daima diğer ülkelerle ahenkli bir şekilde harekete çalışacağız... Amacımız başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmek değildir.
“CIA
“Şimdi de bir başka döküman, Amerikan Temsilciler Meclisi’nin CIA’nın çalışmaları hakkındaki resmi raporundan satırlar:
“ - CIA’nın haber alma çalışmaları yanında (örtülü eylem) adı verilen başka görevleri de bulunmaktadır. Örtülü eylemler belli bir siyasal, ekonomik ya da askeri sonuç almak için uygulanır. Bu konuda karar verme yetkisi Kırklar Komitesi denilen bir üst kuruluşa aittir. Bu kuruluşun başkanı ulusal güvenlik işleri konusunda Cumhurbaşkanının yardımcısıdır. Kırklar Komitesinin üyeleri arasında Savunma Bakanı Yardımcısı, Dışişleri Siyasal İşler Başkan Yardımcısı, Genelkurmay Başkanı ve CIA Direktörü bulunmaktadır. Temsilciler Meclisi Komisyonu, Kırklar Komitesi’nin 1965 yılından başlayarak onayladığı bütün (örtülü eylem) projelerini gözden geçirmiş ve şu sonuca varmıştır:
“Komitenin 1965’ten günümüze kadar onayladığı örtülü eylem projelerinin yüzde 32’si yabancı partilere ve bireylere bir çeşit seçim desteği sağlamak olmuştur. Bu destek olumlu ya da olumsuz olmuştur. En geniş örtülü eylem alanı budur ve çoğunlukla gelişme halindeki ülkelerde uygulanmıştır. Destekler bazı istisnalar hariç çoğunlukla iktidardaki ılımlı partilere yapılmıştır. Komitenin onayladığı örtülü eylem projelerinden yüzde 29’u basın ve propagandaya ayrılan projelerdir. Dost basını desteklemek, geniş propaganda yapmak gibi...
“Örtülü eylemlerin yüzde 23’ü de askeri ayaklanmaları desteklemek, silah, araç ve gereç yardımı yapmak, askeri danışmanlar göndermek biçiminde olmuştur. Bunların dışında bir yığın yabancı sivil, dini, mesleki kuruluşlar, işçi örgütleri, CIA tarafından mali destek görmüşlerdir. Bu arada azgelişmiş bir ülkede bir işçi konfederasyonu uzun yıllar yılda 30 bin dolar mali destek görmüştür. Batı yanlısı siyasi partilerle bunlara bağlı örgütler CIA belgelerine göre son yirmi yıl içinde 65 milyon dolar yardım almışlardır. Bunun dışında bazı etnik örgütler ve gruplar da yardım almışlardır. Ülkede otonomi kazanmak için çarpışan bir etnik topluluk liderine yapılan yardım, üç yıl sonra binlerce ölü ve 16 milyon dolardan sonra birdenbire kesilmiştir... (Raporun dip notunda bu etnik grubun liderinin Barzani olduğu belirtiliyor.)
“VANCE
“Şimdi Amerikan Temsilciler Meclisi Özel Komisyonu’nun CIA ile ilgili raporunu bırakıp, yeniden 2 Mayıs tarihli ABD Dışişleri Bakanı’nın İnsan Hakları Konferansı’na dönelim:
“İnsan haklarının geliştirilmesinde bölgesel örgütler de çok önemli rol oynamaktadır. Uluslararası Kalkınma Teşkilatı’nın insan haklarında yeni inisiyatifler programını, yardımımızın yararlarını yabancı ülkelerde en muhtaç olanlara ulaştırmak hususunda bugünkü çabalarımızı desteklemek üzere geliştiriyoruz.
Birleşik Amerika, ekonomik yardım için ortak programlar ve insan haklarını geliştirmek için daha genel çabalar harcamakta, diğer ülkelerle fazla istişarede bulunmaya çalışmaktadır.”
“ASKER
“Ve gene başkaca Amerikan kaynaklarından satırlar:
“ - Askeri yardımların ilk hedefi, mahalli silahlı kuvvetlerin eğitimi ve silah donatımı olmalı. Mahalli güvenlik kuvvetlerinin bütün komuta ve idare organları Amerikan uzmanları tarafından kontrol edilmeli, fakat bu kontrol işleri o ülke kamuoyundan gizli tutulmalı. (Amerikan harp doktrinleri belgeleri).
“OPERASYON
“- Daimi kuvvetler için devamlı yardımcı kuvvetler temin etmek... Haber alma ve kontrol şebekeleri ve propaganda kuvvetleri kurmak. Durum ve şartlar ne olursa olsun mücadeleye iştirak eden halkı teşkilatlandırmaya başlamak. Mahalli liderleri mesuliyetli makamlara getirmek. Bu liderlere halk arasından muharip kimseleri buldurmak. Halkı, mukavemetçilerden ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi müdahale kuvvetlerince zulme kadar varan haksız muamele örnekleriyle sahte operasyonlara başvurulması tavsiye edilir. (Ayaklanmaları Bastırma Harekâtı Teori ve Tatbikatı adlı CIA kaynaklı rapor. Bak: 26 Nisan 1977 Politika Kazanı).
“TELEFON
“- Ulusal Güvenlik örgütü NSA düzenli olarak uluslararası haberleşmeyi, telsiz ve telefon konuşmalarını izlemektedir. (CIA Direktörü Toru Colby’nin Temsilciler Meclisi Özel Komisyonu tutanaklarındaki ifadesi).
“POLİS
“- CIA 1950 yılının ilk aylarından 1973 yılının son aylarına kadar Washington bölgesinde Uluslararası Polis Servisi (IPS) adıyla bir kuruluşu da yönelmiştir. Bu kuruluş iki amaç gütmekteydi. Bir yandan müttefik ülkelerin iç güvenliklerini geliştiriyor ve bir yandan da daha sonra istihbaratta çalışmak üzere CIA’nın kullanmasını sağlamak üzere, buradaki eğitilenlerden Amerikan yanlılarını değerlendiriyordu. 1960’ın ilk aylarından itibaren AID (Uluslararası Kalkınma Teşkilatı) Kamu Güvenliği Dairesi (OPS) yabancı ülke polislerinin eğitiminde rol oynamaya başlamıştır.
“OPS’nin 14 haftalık eğitim programı, IPS’de yapılan dört haftalık ek eğitimle geliştirilmiştir. Burada eğitim görenler, CIA’nın bir kolu tarafından eğitildiklerinden haberdar edilmemişlerdir. 100’den fazla ülkeden 5000 kadar polis memuru ciddi bir biçimde CIA tarafından eğitilmiş, bunlardan bir kısmı sonradan ülkelerinde yüksek mevkilere gelmişlerdir.
“(Amerikan Temsilciler Meclisi CIA Özel Araştırma Komisyonu Raporu).
“VANCE
“Evet bu belgelerden sonra gene gelelim, ABD Dışişleri Bakanı’nın geçen hafta sonundaki “İnsan Hakları ve Amerikan Dış Siyaseti” konulu konferansına:
“İnsan haklarından ne demek istediğimizi anlatayım. Birincisi kişisel dokunulmazlıkların hükümet tarafından ihlal edilmemesi gerekir. Bu gibi ihlaller arasında işkence, gaddarca, gayri insani, ya da insanı küçük düşürücü muamele ve ceza gelir. Keyfi tutuklama ve hapis gelir. Bu gibi ağır yasa ihlallerine süratle son vermeye çalışmalıyız. Daha geçen hafta, Birleşmiş Milletler’deki Büyükelçimiz Andrew Young bütün dünyada işkence yapılmasını önlemek için birçok yollar önermiştir.”
“İŞKENCE
“Bir başka belgeye göz atalım... Bu belge, Temsilciler Meclisi CIA raporunun yabancı polislerin eğitilmesiyle ilgili bölümün dip notunda adı geçen Don Mitrioni hakkındadır. Uruguaylı bir polis Uruguay’daki polis hüviyetli AID görevlisi Mitrioni hakkında şunları söylüyor:
“Kendisinin işkence yaptığını görmedik. Ama bazı sorguları bizzat yönetirdi. Ayrıca birini sorguya çekmeden önce bu kişinin direncini kırmak için neler yapmak istediği konusunda öğütler verirdi. Bir gün grevde olan banka memurları sendikasının yöneticisini tutukladılar. Bunun direncini kırmak için Mitrioni şu öğüdü verdi:
“ - Onu önce soymalı, bir duvara dayamalı, sonra genç bir polis bulmalı, arkasına değdirmeli. Hiç su vermeden üç gün bekletmeli. Ardından içinde idrar olan bir su vermeli. Biz Mitrioni gelinceye kadar tutuklular üzerinde Arjantin yapısı kaba bir elektrik iğnesi kullanıyorduk. Mitrioni diplomatik çantayla çok ince ve çok mükemmel iğneler getirtti. Bazıları o kadar inceydi ki dişleri arasına bile sokuluyordu...” (Etat de Siege.. Documcnts p. 235).
“VANCE
“Ve Amerikan Dışişleri Bakanı Vance’in 2 Mayıs 1977 tarihli İnsan Hakları Konferansının son cümlelerini okuyoruz:
“Bizim diğer ülkeler ve insanlara yaptığımız teşvik ve verdiğimiz ilham hiçbir zaman askeri kuvvetimizin gücü ya da ekonomimizin zenginliği ile sınırlanmamıştır. Bunlar devrimimizin mesajı, kişi olarak insan hürriyetinin mesajı ile yükseltilmiştir. O mesaj geçmişte en büyük ulusal değerimiz olmuştur ve yine olmalıdır.” (Milliyet, 5 Mayıs 1977)
Namuslu ve yurtsever aydın Örsan Öymen’in, dünya halklarının baş düşmanı ABD Emperyalizminin iğrenç dış politikasını böyle açık bir biçimde sergilemesi A. İpekçi’yi rahatsız eder. O, kendini ABD ve CIA’yı savunmakla görevli saymakladır. Sabredemez, 6 Mayıs’ta ABD’yi ve CIA’yı savunan bir yazı yazar. Şunları öne sürer:
“ŞÜPHELER ÜZERİNE
“Taksim alanındaki facia insafsız ve mantıksız suçlamalarla sömürülmek istenmektedir. Bu tür suçlamaların başında DİSK’e yöneltilen ithamlar geliyor.
“DİSK, olayın mağduru durumundadır. Aylardır büyük titizlikle hazırladığı, sızmaları önlemek için her türlü önleme başvurduğu, düzenini sağlamak için olağanüstü çaba gösterdiği miting, saldırıya uğramıştır. Yandaşları ölmüş, öldürülmüştür. Buna rağmen DİSK’i o olayların suçlusu olarak ilan etmek hangi mantığa sığar? Bir olayın hem mağduru hem suçlusu olmak mümkün müdür? Böylesine bir facia, DİSK’in çıkarlarına uygun mudur ki onu düzenlemiş olsun?
“Aslında cinayetten de, mantıktan da, insaftan da yoksunluğu belli olan bu suçlamaların hangi kasıtla yapıldığı ortadadır. Amaç, bu olayı sol tanınan kurumları yıpratmak için kullanmak, DİSK’i kanlı olayların tertipçisi göstermek, CHP ile DİSK arasında ilişki kurmak ve bundan seçim arifesinde yararlanmaktır. Yani gerçek hedef CHP’dir ve CHP’nin rakipleri şimdi bütün oklarını o hedefe yağdırma peşindedir. Bu görüntü, gerçek tertipçilerin onlar olduklarını iddia edenlere kuvvet kazandırmaktadır. Aslında belki tertipçi değildirler ama, istismarcı oldukları ve bunu en insafsız ölçülerle yaptıkları ortadadır.
“Doğruluğundan şüphe duyulacak bir başka iddia da CIA ile ilgili olanlarıdır. Bu iddiayı alışkanlıkla ileri sürenler ya bazı bilgilerden yoksundurlar ya da bunu bile bile yapmaktadırlar.
“Evet CIA karanlık İşler peşinde koşmak ününe sahiptir. Yabancı ülkelerde hükümetler devirmiş, hükümetler kurdurmuştur. Ayaklanmalar kışkırtmış, suikastlar düzenlemiş, beğenmediği rejimleri ve kişileri gidermekte ustalık göstermiş, beğendiklerini maaşa bağlamıştır. Bunların çoğunu solcu akımların gelişmesini önlemek için yapmış ve bunu yaparken de devlet içinde devlet gibi davranmıştır.
“Ama CIA bugün her yerden çok Amerika’da ipliği pazara çıkarılmış bir örgüttür. Ve bunu bizzat bugünkü Amerikan yönetimi yapmaktadır. Carter’ın iktidara gelmesiyle birlikte rezaletler bir bir ortaya dökülmüştür. Yeni başkan örgütte büyük bir temizlik operasyonu yapmış, stratejisini tamamen değiştirmiştir. İşin başına güvendiği adamlarını getirmiş ve CIA’yı devlet içinde devlet olmaktan çıkartıp kendi denetimine almış, kendi doğrultusunda çalışan bir örgüt haline getirmek istemiştir.
“Nedir Carter’ın doğrultusu?
“Yargıya varırken bu soruyu da yanıtlamakta yarar var.
“Amerika’da Demokrat Parti, ortanın solunda bir partidir. Özgürlükçüdür ve sosyal adaleti gerçekleştirecek sosyal reformlardan yanadır. Sol akımlara fanatik bir biçimde karşı çıkmaz. Aksine onların demokratik olanlarını benimser, destekler.
“Carter, öyle bir partinin üyesidir ve öyle bir politika izlemektedir. İnsan haklarına ve o hakların getirdiği özgürlüğe fark gözetilmeden uyulmasına ağırlık vermiş, bu arada sola karşı tutumunu belirli bir örnekle ortaya koymuştur.
“Kendinden önceki Amerikan yöneticileri İtalya ve Fransa gibi yabancı ülkelerde komünist partilerinin iktidara gelmelerine seyirci kalmayacaklarını söyledikleri halde, o buna katılmadığını açıklamıştır.
“Bu ve buna benzer birçok hususlar dikkate alındığında pazar günkü faciada Amerika’nın, CIA’nın parmağını görmek güçleşir. Kaldı ki, şu soru da ortadadır:
“Türkiye’nin kanlı iç savaşlara, anarşiye, totaliter rejimlere sahne olması mı Amerikan çıkarlarına uygundur, yoksa istikrarlı bir hükümet tarafından yönetilen sağlam bir demokrasiye kavuşması mı?
“Biz özellikle bugünkü Amerikan hükümetinin kendi çıkarlarını ikinci şıkta aradığı inancındayız.
“Aslında her şeyden şüphelenmek, ihtiyatlılık gereğidir. Ama şüpheleri acele kesin yargılara dönüştürmek ihtiyatlılık gereği değildir, çok kez aldatıcı olabilir.” (Milliyet, 6 Mayıs 1977)
CIA’nın, kanun dışı, insanlık dışı, iğrenç ve kanlı eylemlerinin çapı ve sayısı zaman zaman öylesine artar ki, sıradan Amerikalılar bile, bu aşağılık örgüte ve yaptıklarına karşı çıkmaya başlar. Amerikan devleti, böyle durumlarda hiç vakit yitirmeden günah çıkarır ve CIA’yı ıslah edeceğini açıklar. Göstermelik bir ıslahat hareketi başlatır. CIA yönetimi değiştirilir. Tabiî bu yapılanlar kandırmacadan, düzenbazlıktan başka bir şey değildir. Çünkü ABD’nin emperyalistlikten vazgeçmesi düşünülemez. Emperyalizm, tekelci kapitalizmdir. Tekeller ise özgürlük değil, egemenlik isterler. Tüm dünyanın doğal kaynaklarını, pazarlarını ele geçirmek isterler. Bütün insanlığın yarattığı maddi değerleri gönüllerince yağmalamak isterler. Bu onların, kötü niyetli oluşlarından değil, ulaşmış oldukları ekonomik yoğunlaşma derecesi yüzünden olur. Yani emperyalizm, tekellerin ve onların elindeki devletlerin doğasından kaynaklanır. Onların başka türlü davranmaları asla mümkün olamaz. CIA da onların çıkarlarına hizmet eden bir casus örgütüdür. CIA da kanlı, insanlık dışı eylemlerinden vazgeçemez. Onun doğası da böyle bir şeye elvermez.
A. İpekçi yukarıdaki yazısında, J. Carter zamanında (başkanlığı döneminde) yapılan bu türden kandırmacayı bize yutturmaya çalışmaktadır. Biz, öncelikle, A. İpekçi’nin kendisinin bile buna inandığını ya da kandığını sanmıyoruz. Bize kalırsa İpekçi de içten değil. O, inandığından değil, görev gereği bunları yazmaktadır.
ABD’yi, Başkan Carter’ı ve CIA’yı böylesine savunan bir başyazarın; Carter döneminde CIA’nın Ankara Şubesi Şefi Paul Henze’in verdiği ölüm emriyle, Kontrgerillanın faşist cellatları M. Ali Ağcalar, Oral Çelikler tarafından öldürülmesi ne kadar enteresandır, değil mî? Bu, kaderin İpekçi’ye oynadığı trajik bir oyun değildir. Bu, ABD’nin, CIA’nın bir acıklı oyunudur. ABD ve CIA budur işte. İpekçi Olayı, çok iyi açıklamaktadır ABD’yi ve CIA’yı. O insanlık düşmanı örgütler hatır-gönül bilmez. Onlar, kendilerine kölecesine hizmet edilmesini isterler. Yaptıkları her aşağılık, insanlık dışı eylemin savunulmasını İsterler. Kendilerine karşı çıkıldığı anda da, karşı çıkanların can düşmanı olurlar…
CIA’nın, İpekçi’yi öldürtmesiyle 12 Eylül faşist darbesini yaptırtması; İpekçi’nin yukarıda, ABD ve CIA’yı savunmak amacıyla öne sürdüğü düşüncelerin, beş paralık değer taşımadığının en açık ve kesin kanıtlarıdır.
İpekçi’nin CIA tarafından, 12 Eylül faşist darbesinin yapılmasına karşı çıktığı için öldürüldüğü, bugün burjuva yazarları tarafından bile kabul edilmektedir.
Şimdi Yeni Yüzyıl gazetesinin bu konuya ilişkin haberini okuyalım:
“İpekçi cinayetinde 18 yıl sonra yeni bir iddia:
“Abdi İpekçi’nin katili kontrgerilla
“İstanbul - Milliyet Gazetesi Başyazarı Abdi İpekçi’nin öldürülmesinden tam 18 yıl sonra yeni bir iddia ortaya atıldı. Gazeteci-yazar Çetin Altan’ın Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı da yapmış, emekli Tümamiral Sezai Orkunt’a dayanarak yaptığı iddiaya göre, İpekçi, kontrgerillayı keşfedip bunu CIA’nın Türkiye sorumlusuna söylediği için öldürüldü. Bu hafta Aktüel Dergisi’nde yer alan habere göre, İpekçi’den bir yıl önce öldürülen savcı Doğan Öz’ün de öldürülmeden bir ay önce kontrgerilla raporu hazırladığı ve dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e sunduğu anlaşıldı.
“İpekçi’nin kontrgerilla tarafından öldürüldüğünü öne süren Altan, bu iddiasını şöyle dile getiriyor:
“Abdi vurulduktan bir süre sonra gazeteye uğradım. O sırada gazeteye yazılar da yazan emekli amiral Sezai Orkunt’la rastlaştık.
“Haber vermedi
“Paşam bizim Abdi’yi niye vurdular” dedim. O da bana, “Abdi, askerlerin geniş arazilerde bazı sivillere kontrgerilla eğitimi verdiğini öğrenmiş. Sonra da Ankara’ya gidip CIA şefiyle bunu konuşmuş. Ardından da vuruldu. Halbuki Genelkurmayın haberi olmadan böyle talimlerin yapılamayacağını bilmesi lazımdı” dedi. Abdi’nin böyle bir tarafı da vardı. Rahmetli bir şey öğrendiğinde önce yazmak yerine, düzeltilsin diye gidip ilgililerle konuşurdu.”
“Altan’ın aktardığı bu görüşme, Orkunt tarafından yalanlanırken, İpekçi’nin dönemin CIA Sorumlusu Paul Henze ile görüştüğü tespit edildi.
“O günlerde MİT İstanbul Takip Şubesi Müdürü olan M. G. ise, verdiği demeçte, İpekçi cinayetini çalışmaları sonucu aydınlattığını belirterek şunları söyledi:
“Ama öyle bir manzarayla karşılaştım ki, bir değil 50 Abdi İpekçi’nin öleceğini bilsem yine de söylemem üstüne gitmem.” (agy, 16 Ocak 1997)
Yukarıdaki satırlarda çok önemli gerçekler ortaya konmaktadır. İtiraf edilmektedir.
Bunlardan biri şudur: İpekçi, askerlerin sivillere Kontrgerilla eğitimi verdiğini öğreniyor. Fakat bunu yazmıyor. Bundan vazgeçilmesi için Paul Henze ile konuşuyor. Bu davranışı, İpekçi’nin yalnızca bir gazeteci olmadığının kanıtıdır.
Bir diğer önemli gerçek şudur: İpekçi, Genelkurmay’a gitmiyor, CIA’nın Türkiye Sorumlusuna gidiyor. Demek ki İpekçi, Kontrgerillanın gerçek sahibinin CIA olduğunu biliyor. Paul Henze’in CIA’nın Türkiye’deki patronu olduğunu da biliyor.
Yukarıda açıklanan bir başka gerçek de şudur: Sezai Orkunt, “Genelkurmay’ın haberi olmadan böyle talimlerin yapılamayacağını” söylüyor. Bu da gösteriyor ki, Genelkurmay da Kontrgerilla eylemlerinin içindedir. Ve Kontrgerillayla iç içedir, etle tırnak gibidir. Sezai Orkunt sıradan bir amiral değildir. Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı yapmış biridir. Genelkurmay da istihbarat örgütleri de Kontrgerilla örgütüyle kaynaşıktır.
Bir diğer çok önemli gerçek şudur:
O günlerin MİT İstanbul Takip Şubesi Müdürü M. G., “İpekçi cinayetini çalışmaları sonucu aydınlattığını söyl”üyor. Yani artık bu cinayette bilinmeyen bir yön kalmamıştır. Tetikçiler, M. Ali Ağcagiller-Oral Çelikgiller’dir. Fakat ölüm emrini veren CIA’dır-ABD’dir. Gerecek suçlu ABD emperyalistleridir.
M. G.’nin şu sözleri de çok anlamladır:
“Ama öyle bir manzara ile karşılaştım ki, bir değil 50 İpekçi’nin öleceğini bilsem söylemem üstüne gitmem.”
M.G., Kontrgerillanın sırtlan yüzüyle karşılaşıyor. Ve paniğe kapılıyor. CIA yönetimindeki Kontrgerillanın devleti sarıp sarmaladığını görüyor. Ona, hiçbir devlet yetkilisinin hükmünün geçmediğini görüyor. Yani gerçek devletin o olduğunu görüyor M.G. O nedenle de panikliyor. “Söylemem üstüne gitmem” diyor.
Kontrgerilla, CIA şefleri emrettiği için, Türkiye’nin binlerce gencini, C. O. Tütengil, Ü. Kafan-cıoğlu, B. Cömert, D. Öz gibi namuslu, yurtsever, ilerici aydınlarını, hatta bununla da yetinmeyerek A. İpekçi gibi ABD Emperyalizmine karşı olmayan yazarlarını bile öldürüyor. Sezai Orkunt, Kenan Evren, Nurettin Ersin, Cihat Akyol ve benzerleri gibi generaller de bu alçakça işe aracılık ediyor, maşalık ediyor. Onlar, Türkiye insanının düşmanı olmuşlardır. ABD’nin emrine girmişlerdir onlar... Kendi ülkesinin insanlarına ihanet eden generallere insan denebilir mi?..
Askerlerin Kontrgerilla eğitimi verdiği siviller, A. Çatlı, O. Çelik, M. Ali Ağca, M. Şener, İ. Şahin ve benzerleridir herhalde.
M. Ali Ağca da geçtiğimiz aylarda, Güneri Civaoğlu’na bu konuda şunları söylemişti hatırladığımız gibi:
“A. İpekçi bir şeyler öğrenmiş. Bunları yazacak mıymış ne? Bu sebepten susturulması gerekiyormuş. Bunun için yukarıdan emir gelmiş. Ben de bu organizasyon içinde yer aldım.”
M. Ali Ağca’nın itirafıyla Çetin Altan’ın açıklaması harfi harfine aynıdır. Demek ki, İpekçi’yi CIA’nın öldürttüğü hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak denli açık ve kesin bir gerçektir.
Paul Henze’in M. Ali Ağca’yı İtalya’da serbest bırakıldıktan sonra ailesiyle beraber Amerika’ya davet ettiği (götürmek istediği), bu konuyla ilgilenen hemen hemen herkesçe bilinmektedir bugün. Çünkü, M. Ali Ağca’nın da sahibi (efendisi) odur. P. Henze, M. Ali Ağca’yı ABD’ye götürerek onun konuşmasını engellemek istemektedir...
Gördüğümüz gibi İpekçi’nin katledilmesi olayında sır diye bir şey kalmamıştır. Fakat devlet ısrarla olayın üstünü örmeye çabalamaktadır. Bu, devletin de olayın suçlularından olduğunu göstermektedir. Yani hep söylediğimiz gibi; Kontrgerilla, devletin içindedir, hatta merkezindedir. Ağababası ise CIA’dır-ABD’dir.
(Devrimci Mücadele, 1997, sayı: 21)