Site rengi

Tasarım

Bahçelievler’de bahçesiz evler kendiliğinden yıkılıyor

11.07.2024
120
A+
A-

Dr. Mustafa Şahbaz

İstanbul Bahçelievler’de 27.06.2024 tarihinde aynı günde iki ev kendiliğinden yıkıldı. Daha doğrusu evin birinin son üç katı, diğer evin ise çatısı kendiliğinden çöktü, yıkıldı.

Bu basit gibi, eskilerin deyimiyle vaka-i adiyeden, görünen olay, Türkiye’nin Modern ve Antika Parababaları tarafından nasıl bir cehenneme dönüştürüldüğünün net bir fotoğrafını verdi.

Bahçelievler ilçesi, benim de İstanbul’a ilk gelişimde (1988’de) hasbelkader kiracı olarak bir süre oturduğum bir ilçeydi. Hem de Bahçelievler adının verilmesini hak eden bir semtinde oturdum. Oturduğum apartman, her katında üç daire bulunan üç katlı bir binaydı. Yani toplam dokuz daireden oluşuyordu. Daireler 2+1 diye adlandırılan yani iki oda bir salondan oluşuyor ve kullanım alanı da 55-60 metrekare kadardı. Zamanında işçi kooperatifleri tarafından sosyal konut olarak inşa edilmişti. Fakat tek bir bina değildi. Bugünkü anlamda olmasa da belki sekiz-on binadan oluşan bir siteydi. Ve her bina, konumuna göre 850-1000 m2 bir alana sahipti. Yani her binanın en az 600-700 m2 bahçesi vardı. Ve tabiî bu durum müteahhitlerin ağzını sulandırıyordu.

Ve beklenen oldu, bu önünde küçük-mütevazı bir bahçesi, arkasında ise hatırı sayılır büyüklükte (küçük bir çocuk bahçesini de içeren) meyve ağaçlarıyla hayat saçan sevimli ikinci bir bahçesi de olan bu evler, müteahhit yağmasına uğradı. Ev sahipleri, kendilerine yapılan cazip tekliflere daha fazla direnemediler. Öyle ya kendilerine eskimiş 55-60 metrekarelik evlerine karşılık 130-140 metrekarelik sıfır lüks daireler ve üstüne hatırı sayılır miktarda para teklif ediliyordu, nasıl dirensinler?..

Ve beklenen oldu; son direnen kişi de dayanamayıp yelkenleri indirince, o güzelim bahçeler betona dönüştü. Çünkü müteahhit, ev sahiplerine o evleri (ve üste paraları) verebilmek için oluşturduğu projenin gereği olarak, tek bina bulunan arsaya her biri iki daire üzerine kurulu beşer katlı iki blok dikti. Yani her blokta on daire olmak üzere toplamda yirmi daireden oluşan bir yapı oluştu, eski dokuz dairenin yerine. Artık ne bahçe ne meyve ağaçları ne de o ağaçlara konarak öten kuşlar kalmıştı. Hani Faruk Nafiz Çamlıbel’in güftesinden Alaaddin Yavaşça’nın besteleyip okuduğu o dokunaklı şarkısında denir ya;

Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok

Bir yer ki sevenler, sevilenlerden eser yok

İşte durum tam da budur…

 

Bahçelievler’in bahçesizleşmesi

Bahçelievler ilçesi maceramız devam etti; iki yıl kadar Haznedar semtinde ikamet ettim. Bulunduğum bölge her ne kadar Bahçelievler ilçesinin sınırları içinde yer alsa da Güngören ilçesinin başlangıcında yer alıyordu. Bahçelievler adı ne kadar kara mizah örneği ise Güngören ilçesi onu ikiye-üçe katlayacak oranda bir güngörmezlik abidesidir. Güngören faciasına daha sonra değinmek üzere şimdilik geçelim.

Haznedar’daki ev birleşik nizam binalardan oluşan, yalnızca doğu ve batı yönlerinden güneş görebilen bir konumdaydı. Ben şanslıydım çünkü en üst katta oturuyordum ve güneşi görebiliyordum. Alt katta oturan komşularım ise güneşe ve aydınlığa hasretti. Yani Bahçelievler’in bahçesiz ve güneşsiz bir semtiydi Haznedar.

Bahçelievler’de üçüncü ikamet adresim bu ilçenin Siyavuşpaşa semti oldu. Benim evim yedi katlı bir apartmanın yedinci katında yer alıyordu. Tabiî ki sokağımız yine bitişik nizam binalardan oluşuyordu ve daracık sokakta yedi katlı binalar birbirlerine gün yüzü göstermeyecek biçimde yan yan ve bir arka sokaktaki binalarla sırt sırta yer alıyorlardı.

Fakat burada da Bahçelievler adının kaynağına tanıklık eden bir ev vardı. Hemen bizim apartmanın bitişiğinde yer alan ve “Paşanın Evi” diye isimlendirilen; bahçe içinde, iki katlı şirin mi şirin bir ev. Ama yedi katlı binaların arasında güngörmez hale gelmiş bir yalnızlıkla baş başa kalmış olarak. Yine bir çağrışım oldu: Güftesi ve bestesi Süleyman Ergüner’e ait şarkının sözleriyle dile getirirsek:

Gördüm ki, sarmış yârimin etrâfını, ağyâr

Cânân, kalmış hâr içinde, gonca-i râ’nâ gibi

Yâr mağrur, ağyâr mesrûr, kalb-i mahzûnum, kırık

Eyledim feryâd, o demde, bülbül-i şeydâ gibi

Günümüz Türkçesiyle söylersek:

Gördüm ki, sarmış yarimin etrafını yabancılar (rakipler)

Sevgili, kalmış diken içinde, sarı kırmızı ebruli gül gibi

Yar mağrur, yabancılar sevinçli, üzgün kalbim, kırık (yaralı)

Eyledim feryat, o anda, divane-çılgın aşık bülbül gibi

İşte bu “gonce-i rana”nın bir paşaya ait olabileceği, böylesi bir semtte bir paşanın ikamet edebileceği pek aklıma yatmamıştı. Tevatür ediliyor, diye düşünmüştüm. Fakat Paşa vefat edince naaşı evinden askeri törenle alınınca evin gerçekten bir paşaya ait olduğunu anlamış olduk. Hatta daha sonra orgeneral emeklisi olduğunu da acıklı bir biçimde öğrendik.

Paşa’nın ölümü üzerine anladık ki, bu sokaktaki tüm evler tıpkı Paşa’nın evi gibi, iki katlı,  bahçeli sevimli, yaşanılası evlermiş.

Tüm sokaktaki bu güzelim evler, bitişik nizam yedi katlı apartmanlara dönüştürülürken gözü kâr  hırsıyla dönmüş müteahhitlerce, parada gözü olmayan Paşa’mız direnmiş bu bilim dışı, insan yaşamına uygunsuz dönüşüme.

Paşa’nın eşi de direndi müteahhitlere, ölünceye kadar. Fakat o da vefat edince, İstanbul dışında yaşayan tek evlatları-kızları daha fazla direnemedi. Ve o güzelim “gonce-i rana” da sol yanını bizim binaya dayayarak yedi katlı bir binaya dönüştü. İşin daha komiği müteahhit, bu binanın altına yasa gereği bir kapalı otopark yaptı. Kendisiyle bir sohbetimizde, bu otoparkın kullanılıp kullanılamayacağını sordum. Verdiği cevap; “Kullanılması mümkün değil çünkü arabaların manevra yaparak girip çıkacakları kadar alan yok. Yasal zorunluluk olduğu için yaptık. Maliyeti, dolayısıyla da daire fiyatlarını arttırmaktan başka hiçbir işe yaramaz”, olmuştu.

Paşa’nın kızının tek olumlu davranışı Paşa Babasının adını apartmana vermesi oldu. Paşa’nın emekli orgeneral olduğu en kesin olarak ve böylesine acıklı bir biçimde kanıtlanmış oldu.

Bu mikro düzeyde anlattığımız ve bizzat yaşadığımız örnek çok daha büyük-makro düzeyde yaşandı elbette. Ve sonuç, bahçesiz evlerden ve daracık sokaklardan, kaldırımları otopark olarak kullanılan bir Bahçelievler oldu.

Bakın Bahçelievler kaymakamlığı, resmi sitesinde ilçenin tarihçesini anlatırken ne diyor:

1978’lerden itibaren ilçede, devletin yapılaşma politikası yüzünden bugünkü görünümü olan yüksek binalar inşa edilmiştir. Buna rağmen Bahçelievler İstanbul’un diğer ilçelerine göre daha az gecekonduya sahip ve yerleşim daha planlıdır.”

 

De Te Fabula Narratur

Karl Marks “Das Kapital” adlı anıt eserini oluşturur ve kapitalizmin yüzünü örten peçeyi yırtıp atarak onun gerçek yüzünü bütün çıplaklığıyla gözler önüne sererken o zamanlar kapitalizmin en gelişkin olduğu İngiltere’nin verilerini kullanır. Fakat kendi ülkesi Almanya başta olmak üzere tüm kapitalist ülkelerin bu gerçeklikten bağımsız-bağışık olmadıklarını “Kapital”in “Önsöz”ünde şöyle belirtir:

“Fizikçi, doğa süreçlerini ya en belgin [açık, kesin olarak belirgin] biçimleriyle ve bozucu etkilere en az maruz kalmış olarak göründükleri yerlerde gözlemler ya da, mümkün olduğunda, sürecin saf hâliyle işlemesini sağlayan koşullar altında deneyler yapar. Benim bu eserde inceleyeceğim şey, kapitalist üretim tarzı ve onunla uyuşan üretim ve dolaşım ilişkileridir. Bunların bugüne kadarki klasik yurdu İngiltere’dir. Teorimi geliştirirken başlıca örnek olarak İngiltere’den yararlanmamın sebebi budur. Ama Alman okuyucu, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumları karşısında ikiyüzlüce omuz silkecek ya da Almanya’da işler hiç de o kadar kötü gitmiyor diye kendisini iyimser bir havaya bırakacaksa, ona şöyle seslenmeliyim: De te fabula narratur!”

Marks’ın Latin şair Horatius’tan aktardığı bu sözü Sol Yayınları dipnotta şöyle Türkçeleştirir:

“Bu öyküde senin sözün ediliyor.”

Horatius’un sözünün tamamı şu şekildedir:

“Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur.”

Yani Türkçesiyle:

“Neye gülüyorsun? Adı değiştir; anlatılan senin hikayendir.”

Demek istiyoruz ki, ey başta İstanbul olmak üzere tüm Türkiye, bu mikro ölçekte anlattığımız Bahçelievler faciası, Bahçelievler kaymakamlığının da; “Bahçelievler İstanbul’un diğer ilçelerine göre daha az gecekonduya sahip ve yerleşim daha planlıdır”, diyerek belirttiği gibi ehven-i şerdir. Halkımızın deyişiyle beterin beteri vardır.

İşte bir örnek:

İstanbul’un Güngören İlçesinin felaket durumu.

BirGün Gazetesi’nden İsmail Arı’nın 21 Haziran 2024 tarihli yazısının başlığı ve altbaşlığı:

Siyasal İslamcıların eseri: Güngören

“1992’den beri Refah ve Fazilet Partisi ile AKP tarafından yönetilen Güngören, siyasal İslamcılar eliyle betona gömüldü. Belediye, ilçede boş arazi kalmadığını, nüfusun da kapasitenin üzerinde olduğunu itiraf etti.”

Demek ki 1992’de Bakırköy Belediyesinden ayrılarak ilçe statüsüne geçirilen Güngören’i ilçe olduğundan bugüne yani 32 yıldır hep Tefeci-Bezirgân Sermaye temsilcisi siyasiler yönetmiş; daha doğru bir söyleyişle yağmalamış. Gelinen sonuç şudur:

“İstanbul özellikle son 30 yılda adeta betona gömüldü. Hatta 2017 yılında AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da ‘Biz bu şehrin kıymetini bilmedik. Biz bu şehre ihanet ettik. Hâlâ da ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum’ diyerek itiraf niteliğinde açıklama yapmıştı. Ancak Erdoğan’ın bu itirafına rağmen kent her gün daha da fazla betona gömüldü.

“1992 yılında Bakırköy’den bölünerek kurulan Güngören ilçesi de tam 32 yıldır siyasal İslamcılar tarafından yönetiliyor. Belediye başkanlığı seçimlerini 1992 ile 2004 yılları arasında Refah ve Fazilet Partisi’nin, 2004’ten itibaren de AKP’nin kazandığı Güngören Belediyesi’nin hazırladığı resmi yazı, ilçenin beton şehre dönüştürüldüğünü ifade etti.”

Bu Güngören faciasını anlamak için fazla söz gerekmiyor. Aşağıdaki fotoğraf gerçekliği tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor:

 

Bu da Bağcılar İlçesi:

1950 yılından bu yana, kısa süreli 27 Mayıs dönemi ve yine kısa süreli Ecevit Hükümetleri dönemleri ayrı tutulursa, Türkiye’yi Parababalarının has partileri, sağcı partiler yönetti. Ve bu Parababaları iktidarlarının tümünün yapıp ettikleri; iktidarlarını sürdürebilmek için halka ve ülkeye ihanet etmek pahasına ABD çıkarlarına hizmet etmek, bunun karşılığında küplerini doldurmak olarak özetlenebilir.

Bu ihanetlerin en belli başlılarından biri de kentlerimize yaptıkları imar ihanetleridir. Başta büyük şephirlerimiz gelmek üzere tüm şehirlerimiz, bu Modern Parababaları olan Finans-Kapitalistler ve Antika Parababaları olan Tefeci-Bezirgânlar tarafından hep yağma Hasan’ın böreği olarak, rant alanı olarak görülmüş ve hayasızca yağmalanmış, talan edilmiştir. Nerede bir yeşil alan görseler hemen oraya dikecekleri binaları ve vuracakları vurgunları düşünmüşler ve o yönde davranmışlardır. Bunun sonucu olarak bu alt yapısı yetersiz, hiçbir çağdaş şehircilik anlayışına sığmayan, sağlıksız, yaşanmaz şehirlere dönüştürmüşlerdir şehirlerimizi, hatta ilçelerimizi, beldelerimizi, köylerimizi. Tabiî kıçı kırık sanayimizi de ülke düzeyinde dağıtmayıp hep başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlere yığınca ve tarımı her geçen gün baltalayarak karın doyurmaz hale getirince köylerimizden şehirlerimize nüfus akınını da körüklediler. Böylece büyük bir yedek işsizler ordusu yarattılar. Ücretleri istedikleri düzeyde tutmak için bu işsizler ordusunu kullanageldiler. Yani büyük şehirlerimiz bir de böyle ölçüsüz bir insan akınıyla baş başa kaldılar ve gecekondulaşma aldı başını gitti. Büyük şehirlerimizin özellikle varoşları şehir olmaktan çıktı adeta mega köylere dönüştü.

 

Hepsine Eyvallah da…  

Parababalarının bütün bu ihanetlerini geçtik diyelim fakat 1999 İzmit Depremi bir kez daha gösterdi ki, Türkiye bir deprem ülkesidir. Ve yine gösterdi ki, Türkiye sanayisinin kalbi olan Marmara Bölgesi ve özellikle İstanbul’da oluşacak büyük bir deprem, Türkiye ekonomisinin kaldıramayacağı kadar ağır bir yük yaratacaktır. Ülkenin “bağımsızlığı” bile tehlikeye girecektir.

Bu gerçeklik en kör göze batar hale gelince, halk düşmanlığında bu Tayyipgiller’le karşılaştırılınca yurtsever, halksever kalan Ecevit ve Hükümeti bir deprem vergisi koydu. Amaç belliydi her gün daha da yaklaşmakta olan bir İstanbul (Marmara) Depremine ülkeyi hazırlamak… Tabiî tüm Türkiye için de geçerliydi bu. Bu “Deprem Fonu”nda toplanacak mali kaynak başta İstanbul olmak üzere şehirlerimizi, köylerimizi depreme dayanıklı hale getirmek için kullanılacaktı. Ve bu kaynak 2002 yılında AKP’nin, Tayyipgiller avanesinin eline geçti.

22 yıldır iktidarlar.

Türkiye’yi depreme dayanıklı hale getirdiler mi?

Bu sorunun cevabı, 6 Şubat 2023 tarihinde yaşadığımız ve 11 ilimizi vuran deprem felaketiyle verildi: Hazırlanmak bir yana 2002’deki durumdan daha felaket hale getirilmişti güzelim ülkemiz.

Yapılan hesaplamalarda sadece bu kaynakta toplanan parayla bir milyon üç yüz bin konut inşa edilebilirdi. Kaldı ki, ülkeyi depreme hazırlamak için yalnızca bu kaynakla yetinilemezdi. Belediyelerin, ilgili kamu kuruluşlarının, kurumların ve kişilerin katkılarıyla bunca yılda Türkiye tümüyle depreme hazırlıklı hale getirilebilirdi.

Öyleyse Tayyipgiller bu kaynağı ne yaptı?

Şimdi de Maliye Bakanı olan Mehmet Şimşek (İngiliz Mehmet), zamanında açıklamıştı:

“2011 Van depreminden sonra yaptığı açıklamada toplanan paraların duble yollar, havalimanları ve sağlık harcamalarında kullanıldığını söylemişti. Şimşek şu ifadeleri kullanmıştı: “Sonuçta bunlar 74 milyonun servetidir. Deprem vergisi adı altındaki vergiden çok sürekli hale gelmiş ÖTV vs. var. Bu vergiler bizim sağlığımıza gidiyor. Diyorsunuz ki bu çerçevede 44 milyar liralık vergi topladınız, nereye gitti. Sadece bir yıllık vatandaşın sağlığı için yaptığımız harcama 44 milyar lira. Bu, duble yollara gidiyor, demiryollarına, havayollarına, çiftçimize, eğitime gidiyor.”     

Şimşek’in diğer lagalugalarına boş verelim… Demek ki bu kaynak AKP’li üçlü, beşli, onlu müteahhit firmalarına ballı kaymaklı vurgun olarak aktarılmış. Bildiğimiz gibi bu firmalar bire yapılacak bir işi üçe, beşe, ona yapan firmalardır. Tabiî bu vurgunların aslan payı her zaman Tayyip ve avanesine aktarılmaktadır. Yoksa hazret Abdüllatif Şener’in deyişiyle nereden biriktirecek 300 milyar dolar serveti?..

Bu vurgunlar da yetmemiştir Tayyipgiller’e. TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Cemal Gökçe açıklıyor:

“İstanbul’da ne yazık ki deprem sonrası toplanılacak boş alan kalmamıştır. 1999 Gölcük Depremi sonrası İstanbul’da İl Afet Merkez Kurulu tarafından belirlenen 493 toplanma alanı ve çadır kurulacak yerin 3/4’ü ranta teslim edilmiştir. İstanbul AVM’lere, yerli yersiz gökdelenlere teslim edilmiştir.” (https://emlakkulisi.com.tr/turkiyede-20-milyon-konut-depreme-dayaniksiz/400423)

Adamlar İstanbul’u depreme hazırlamadıkları gibi, gelecek İstanbul Depreminden sağ kurtulan insanlarımızın toplanabileceği alanları bile ranta çevirmişler. Tayyip’in; “Butik arsalar benim bilgim dışında satılmayacak”, vecizesinin ne anlama geldiği bir kez daha anlaşılıyor değil mi?

Sonuç olarak:

Özellikle 22 yıllık Tayyipgiller iktidarı sürecinde Bahçesiz, caddesiz, sokaksız, kaldırımsız, altyapısız hale getirilmiş Bahçelievler’in kendiliğinden yıkılan binaları, Tayyipgiller İktidarının “Yüzyılın Felaketi” olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Önümüzdeki en acil görev, halklarımızı, ülkemizi bu “Yüzyılın Felaketi”nden kurtarmaktır. Bu iş erken seçim istemeyen muhalefete bırakılamayacak kadar acildir, hayat memat meselesidir.