Bebek Patlaması kuşağı, X Kuşağı, Y Kuşağı, Z Kuşağı… safsatası üzerine

05.09.2020
A+
A-

Hüseyin Ali

Bir süreden beri “Bebek Patlaması Kuşağı”ymış, “X Kuşağı”ymış, “Y Kuşağı”ymış, “Z Kuşağı”ymış kavramları aldı yürüdü. Özellikle de Tayyip’in gençlerle yaptığı sohbet sırasında sosyal medyadan gençlerin; “size oy moy yok!” çıkışı, bu kavramları daha bir öne çıkarttı. Bunlar ele avuca sığmayan “Z Kuşağı”ymış, hatta dinci Tayyip Diktatörlüğünü yıkarsa Z Kuşağı yıkacakmış gibi…

Ne yazık ki, bu bilim dışı safsatayı koca koca bilim insanları, bazıları biraz temkinli yaklaşmakla birlikte, ünlü köşe yazarları da benimsedi.

Bunu yapabilmek için biraz dil bilmek yeterlidir. Böyle, onlar için “yeni” bir fırsat yakalamaya görsünler, “mal bulmuş Mağribi gibi” saldırırlar. Batılı yazarların yazdıklarını, hiçbir etik değer tanımaksızın çalıp, toplumumuza uysun uymasın, böbürlenerek bizim halkımıza yeni bir keşif yapmışlar gibi yutturmaya çalışırlar. Bu yolculuklarında “Hür Basın” da tabiî destek sağlar. İyi niyetli bazı gazete yazıcıları ise olayın farkında olmaksızın, bu safsataları genel kabul görmüş doğrular gibi düşünerek yayarlar.

Önce “kuşak” kavramına bakalım. Türk Dil Kurumu, kuşak sözünü şöyle tanımlıyor:

“Yaklaşık olarak aynı yıllarda doğmuş, aynı çağın şartlarını, dolayısıyla birbirine benzer sıkıntıları, kaderleri paylaşmış, benzer ödevlerle yükümlü olmuş kişilerin topluluğu.”

Doğru bir tanım…

Batı dillerinde ise “kuşak” sözünün karşılığı “generation”. Latince başlamak anlamına gelen “generare” sözünden geliyor.

Şimdi olayın özüne bakalım:

Olayın özü şudur: Amerikan Emperyalizmi, kendi nüfusunu emperyalizm döneminde kendi toplumsal ve ekonomik yapısına göre sınıflandırıyor. Nüfusunu zaman içinde ana gruplara bölüyor. Bunlar temelde 4 kuşak olarak tanımlanıyor:

Bebek Patlaması (Baby Boom) Kuşağı: İkinci Emperyalist Savaş sonrasında bir yandan ekonomi canlanırken, bir yandan da Amerikan Emperyalizmi ekonomiyi büyütmek için nüfus artışını teşvik eder. Öylesine ki, bebek sahibi olmakla hiç ilgisi olmayan reklamlarda bile bebek sahibi olmak özendirilir (Resim 1 ve Şekil 1). Bu dönemde, 1946 ile 1964 yılları arasına “Bebek Patlaması” dönemi, bu zamanda doğan çocuklara “Baby Boomer” adını vermişler.

X Kuşağı: 1965 ile 1979 arasında doğanlara da X kuşağı diyorlar.

Y Kuşağı: 1980 ile 1995 yılları arasında doğanlara Y Kuşağı demişler. Bunlar iş hayatına atıldıklarında yeni bin yıl (2000’li yıllar) gelmiş olacağından, kendilerine Milennial (Bin Yıllık) adını da takmışlar.

Z Kuşağı: 1996’dan günümüze kadar doğanlara ise Z kuşağı diyorlar.

Bunların dışında 1945 öncesi, 1925-1945 arasında doğanlara “Sessiz Kuşak” adını vermişler. İleride, günümüzün yeni doğanlarına, 2010 sonrasında doğanlara ise “Alfa Kuşağı” diyorlar.

Bu sınıflandırmayla yetinmeyip, bu kuşakların her birine farklı karakterler, farklı yaşam biçimleri, farklı tüketim alışkanlıkları biçiyorlar.

Elbette, Efesli Herakleitos’un dediği gibi, “Her şey akar”. İnsan toplumları da kaçınılmaz olarak değişim halindedir. Tarih düz bir çizgi gibi seyretmez. Ancak, değişimi belirleyen ana unsur maddi yaşam şartlarıdır, başka deyişle ekonomi temelidir.

Bu sınıflandırmada ekonomik temel ya da “sınıfsal” bir bakış yoktur. Bu kuşakların tanımlandığı zaman periyoduna baktığımızda, 1925-2020 arasında, örneğin ABD’de ekonomik düzende bir değişiklik yoktur. O zaman da kapitalist sömürü düzeniydi, şimdi de… Sadece, İkinci Emperyalist Savaş sonrasında “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” İngiliz Emperyalizminin yerini ABD Emperyalizmi almıştır. Ekonomik öz aynıdır.

Bizde ise 1950 sorasında Finans-Kapital+Tefeci-Bezirgân ittifakı siyasi iktidarı ele almış olup sürdürmektedir. 27 Mayıs Devrimi’nin getirdiği siyasal özgürlükler ile kitlelerde bir uyanış oluşsa da, bu uyanış sürdürülememiştir. 27 Mayıs Devrimi’nin getirdiği özgürlükleri yok etmek için 12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbeleri yaptırılmıştır. Bu sayede bugünkü emperyalist uşağı din bezirgânları yaklaşık 20 yıldır iktidarlarını sürdürmektedirler.

Bu süreçler elbette belli açılardan yeni kuşakların eskilere göre farklı olmasına yol açabilir. Örneğin 1980 sonrası gençlik, 1960 sonrası gençliğe göre çok daha apolitiktir.

Ne var ki, Amerikan İşi bu kuşak tanımlarında ve yaklaşımında hiçbir bilimsellik yok. Bilim kanıt gerektirir. Ancak ortada hiçbir kanıt yoktur.

Kuşakları böyle karakterleri bile etkileyecek şekilde, bıçakla keser gibi ayırmak mümkün değildir. Eski, yeni üzerinde etkisini kaçınılmaz olarak sürdürür. Koca Marks bu konuda şöyle yazıyor:

“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar ama bunu istedikleri gibi yapamazlar; (çünkü) kendi belirledikleri şartlar altında değil, var olan, geçmişten yadigâr kalan şartlar altında yaparlar. Bütün eski kuşakların geleneği yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker.” (Karl Marx. Louis Bonaparte’ın 18 Brumaier’i)

Demek ki, eskinin gücü kolay kırılamaz; ancak adam akıllı bir altüstlükle, zorlu bir süreçte, zor ile kırılabilir. Adam akıllı altüstlük, kapitalizm çağında sosyal devrimdir. Devrim ile kitleler eğitilir, bir yandan eskinin alışkanlıkları, gelenekleri kırılırken, bir yandan da sömürü kaldırılır, yeni düzen inşa edilir.

Bu sayılan periyotta Batı ülkelerinde (ABD, İngiltere, Avrupa Birliği’nin önde gelen ülkeleri vb.) böyle bir süreç yaşandı mı?

Hayır! Tersine, insanlığın Ekim Devrimi sayesinde elde ettiği kazanımlar büyük ölçüde yitirildi.

Kapitalist dünya, gene aynı kapitalist dünya. Gene dünya halkları sömürülüyor. Toplumdaki sınıf farklarını görmeden böyle homojen, hepsi birbirinin aynı özelliklerde bir kuşak tanımı yapılamaz.

Söz konusu sınıflandırma Amerikan iş hayatını esas alan bir sınıflandırmadır. Yanlışlığı bir yana, bir kalıp olarak alıp başka toplumlara uygulamak hiç mümkün değildir. Sadece safsatadır, laf kalabalıklığıdır.

Farklı ülkelerin şartları, başka ülkelere olduğu gibi taşınamaz. Bir ülke için doğru olan, bir başka ülke için de bire bir doğru demek değildir.

Üstelik kapitalizmin eşitsiz gelişim kanunu vardır. Zaman içinde kapitalist dünyada belli kapitalist ülkeler ya da belli sanayi kolları öne çıkar. Bu durum dengeleri bozar. Örneğin, bugün yaşadığımız ABD-Çin sürtüşmesi buna dayanmaktadır.

Bu sınıflandırmada kuşaklar homojen, aynı özellikte milyonlar gibi gösterilir. Oysa milyonlarca insanın aynı kişisel özelliklere, aynı düşüncelere sahip olması, mümkün değildir. Kapitalist sömürü toplumunda sınıflar vardır. Toplumun bireyleri, genel olarak toplumdaki konumlarına ve çıkarlarına göre düşünür ve davranırlar.

Ancak, yukarıda değindiğimiz kuşak tanımlamalarında sınıf kavramı kesinlikle yoktur, sömürü kavramı yoktur. Hatta tersine sınıf kavramı örtbas edilmeye çalışılır. Her bir kuşak, kendi içinde “imtiyazsız, sınıfsız bir kitle”dir.

Peki bu kapitalist sömürü düzeninde mümkün mü?

Kesinlikle mümkün değil. İşte ABD’de görüyoruz, Siyahlar, Latinler, yerliler, diğer renkli ırklar ya da Hıristiyan olmayan halklar, itilen kakılan toplum kesimlerini oluştururlar. Neredeyse insan yerine konulmazlar. Bu toplum kesimleri, söz konusu kuşaklarda zaten yok sayılmışlardır.

Kuşakların tanımı kalburüstü, iş sahibi, toplumda iyi konumda bulunan, mürekkep yalamış kesime göre yapılmıştır.

Daha önce 60’lı ve 70’li yılarda Vietnam Savaşı zamanında kitleler emperyalist politikaları bir nebze fark etmiş ve karşı çıkmıştı. “Vietnam Sendromu” böyle ortaya çıkmıştı. Ancak, sosyalist dünya yıkılalı beri emperyalistler köpeksiz köyde değneksiz dolaşıyorlar. Dünya halklarına kan kusturuyorlar.

COVID-19 pandemisi bu gerçekleri nispeten ortaya çıkardı. Koca emperyalist metropoller COVID-19 ile mücadelede yaya kaldılar. Takke düştü, kel göründü! “Refah Toplumu” yalanı söndü. Kitleler bu sahtekârlığa, ırkçılığa karşı eylemler şeklinde tepki gösterdi. Ancak tepki gösteren muhalif kitleler örgütlü olmadıklarından, bu tür çıkışlar saman alevi gibi harladı ve söndü. Gene de emperyalist düzenin “karizması çizildi”. Tıpkı bizdeki “Gezi Direnişi” gibi.

Ne var ki, emperyalistler geri ülkelerde bizdeki Din Bezirgânları gibi uşaklar buluyorlar ve taşeron olarak kullanıyorlar. Arkalarında duruyorlar bu uşakların. Örgütsüz olunca, Gezi Direnişi’miz gibi güçlü kitlesel eylemler bile sonuçsuz kalıyor.

O halde Türkiye’de de, dünyada da sömürüye karşı örgütlenmek şart.

Örgütsüz Halk Köle Halktır! Örgütlü Halk Yenilmez!