Bilişim Teknolojisinin Kapitalist Dünyaya Etkisi: Kim Suçlu?

10.12.2019
A+
A-

Hüseyin Ali

Kapitalist düzenin kanunlarından birisi de Kapitalizmin Eşitsiz Gelişim Kanunudur. Zaman içinde kapitalist dünyada bazı ülkeler öne çıkar ya da kapitalist üretimde bazı işkolları diğerlerine göre önem kazanır.

Örneğin, Birinci Emperyalist Savaş öncesinde İngiltere, “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” olarak adlandırılıyordu. Başka deyişle kapitalist sistemin ya da emperyalizmin amiral gemisi İngiltere idi. İkinci Emperyalist Savaş sonrasında İngiltere’nin yerini Amerikan Emperyalizmi aldı. Aslında her iki emperyalist savaş da kapitalizmin eşitsiz gelişiminin ürünüydü. Her ikisinde de savaşın nedeni palazlanan Alman, Japon ve İtalyan emperyalistlerinin güneşin altında yerlerini istemelerinden kaynaklanıyordu. Günümüzde ise Çin ve Hindistan gibi doğu ülkelerinin üretim gücü kapitalist dünyayı silkeliyor.

Kapitalist üretimde son 40-50 yıla baktığımızda, özelikle iki önemli işkolunun öne çıktığını görüyoruz: Bilişim Teknolojisi ve İletişim Teknolojisi. Her iki teknoloji de hem birbirlerini, hem de kapitalist üretimin diğer alanlarını doğrudan etkileyen teknolojiler, dolayısıyla kapitalist üretimin vazgeçilmez unsurları.

Bilişim teknolojisinin nasıl seyrettiğine baktığımızda 1950-1980’lerde bilgisayarlar sayesinde sanayide otomasyonun; 1990-2000 arasında kişisel bilgisayarların ve internetin devreye girişiyle kapitalist üretimde planlama, satın alma, araştırma, satış, pazarlama, finansman, insan kaynakları gibi unsurların bütünleştirilmesinin; 2000-2010 arasında sınırsız veri saklanabilmesinin ve bu büyük verilerin analiz edilebilmesinin (buna dijital dönüşüm deniliyor) mümkün olduğunu; 2010’dan günümüze kadarsa yapay zekâ ve makine öğrenmesi gibi bilgi teknolojisi elemanlarının kapitalist üretim sürecini etkilediğini görüyoruz.

Amerikan Emperyalizmi, emperyalist kapitalist sistemin bugünkü lideri olarak, konumunu sürdürebilmek için bilişim teknolojisinin kapitalist üretimi nasıl etkileyeceğini araştırıyor. Aralık 2016’da Beyaz Saray tarafından hazırlanan bir rapor bu konuya yoğunlaşmış. Raporun adı: Yapay Zeka, Otomasyon ve Ekonomi (Artificial Intelligence, Automation, and the Economy) (https://obamawhitehouse.archives.gov/sites/whitehouse.gov/files/documents/Artificial-Intelligence-Automation-Economy.PDF).

Rapor, Amerikan Emperyalizminin en baba kuruluşlarının ABD Başkanlığı çatısı altında yaptıkları bir çalışma. Raporda adı geçen kuruluşlar şöyle: Beyaz Saray Ekonomi Danışmanları Konseyi, İç Politika Konseyi, Ulusal Ekonomi Konseyi, Yönetim ve Bütçe Dairesi, Bilim ve Teknoloji Politikası Dairesi. Bu rapor, daha önce 2016 Ekimi’nde “Ulusal Bilim ve Teknoloji Konseyi”nin “Makine Öğrenmesi ve Yapay Zeka Alt Komisyonu” tarafından hazırlanan “Yapay Zekanın Geleceğine Hazırlık” (Preparing for the Future of Artificial Intelligence) adlı raporun bir devamı niteliğinde.

Raporun yapay zekâ güdümlü otomasyonun ekonomiye etkisine ve buna cevap olarak oluşturulacak politikaya daha derinlemesine odaklandığı belirtiliyor (Artificial Intelligence, Automation, and the Economy, s. 5).

Raporda, özellikle yapay zekâ ve makine öğrenmesinin (makine öğrenmesi, gelişmiş bilgisayarlarla bilim, teknoloji, sanayi, ticari, idari bilgileri, sosyal medya bilgilerini otomatik olarak analiz edilerek yeni çıkarımlar yapılması olup yapay zekâ uygulamalarının en önemli elemanıdır) yanı sıra otomasyonun Amerikan ekonomisine etkileri araştırılıyor. Bu etkiler kuşkusuz tüm emperyalist-kapitalist sistem için geçerli.

Raporda yapay zekânın ekonomiye genel etkisi konusunda şöyle deniliyor:

“Yapay zeka pek çok yönden dünyadaki ülkeler için ekonomik büyüme getirecektir; 12 gelişmiş ekonominin (ABD de dahil) yeni yapılan bir incelemesine göre, yapay zeka bu ülkelerde yıllık ekonomik büyüme oranını 2035’e kadar iki katına çıkarma potansiyeline sahip.” (Adı geçen rapor, s. 6-7)

Bu iyimser tabloya göre, yapay zekâ ve otomasyonun hiç olmazsa bu 12 gelişmiş ülkede halka refah getirmesi gerek. Ancak, pek öyle görünmüyor. Yapay zekâ güdümlü otomasyon, emek piyasasını olumsuz yönde etkileyecek deniyor. Devam ediyorlar…

“Daha önceki teknolojik ilerleme dalgalarında olduğu gibi, yapay zekâ güdümlü otomasyon emek piyasasının tahribatını ve (yeniden) ayarlanmasını başlatacak. İktisat teorisine göre inovasyonlar ya kazanım getirir ya da kabul edilmez. Ancak, sadece piyasa inovasyonlardan gelen mali faydanın geniş ölçüde paylaşımını sağlayamaz.

“Piyasanın tahribatını belirlemek zor olabilir. Yeni yapılan ampirik bir araştırma uyum sürecinin maliyetini öne çıkarıyor. Son birkaç on yılda ABD emekçileri işlerinden edildiler -örneğin işyerinin kapanması ya da şirketin yer değiştirmesi gibi nedenlerle- ve bu önemli gelir kaybına yol açtı. Autor, Dorn ve Hanson adlı araştırıcılar yerel ekonomilerdeki negatif şokların işsizlik, işgücü katılımı ve ücretlerde önemli, negatif ve uzun süreli etkiler gösterebileceğini belirtiyorlar. Belki, işten çıkarılan emekçilerin tekrar iş bulmalarının yavaş seyirli ve yetersiz olması gerçeği daha da önemli. On yıl, hatta daha uzun süre bu emekçilerin gelirleri önceki gelirlerinin en az % 10 altında kalmaya devam etti. Bu sonuçlar gösteriyor ki, işsiz kalan pek çok emekçi, yeni bir iş bulmak için var olan yeteneklerini sürdürmekte ya da yeniden edinmekte zorlanıyorlar. Yapay zekâ güdümlü otomasyon, yerel emek piyasasında şoka yol açabilir -hatta şimdiden açıyor- ve uzun vadeli tahribatı başlatabilir. Bir transfer formu ya da güvenlik ağı olmadan yapay zekâ güdümlü otomasyonun ekonomik yararları herkes tarafından paylaşılamayabilir; bazı emekçiler, aileler ve topluluklar sürekli ve negatif olarak etkilenebilir.” (Rapor, s. 12-13)

Evet, görüldüğü gibi, durum emekçiler için hiç de parlak değil. Hatta kötü… İşsizlik, ücretlerin azalması gibi tehlikeler bekliyor emekçileri.

Peki, hangi kesimler yapay zekâ güdümlü otomasyondan etkilenecek?

Raporda buna da değiniliyor:

“(…) Yapay zekânın bu teknik özelliklerine, bu özelliklerle var olan işler ve bu işkollarındaki istihdam arasındaki ilişkilere dayanarak, bu dönemde ABD’deki iş alanlarının % 47’si, yerlerinin yapay zekâ teknolojileri ve bilgisayarlaşma tarafından alınması tehlikesiyle karşı karşıya…

“Toplam istihdama etkilerinin büyüklüğü yanı sıra, yayılmacı etkilerini de hesaba katmak gerekir. CEA (Beyaz Saray Ekonomi Danışmanları Konseyi), meslekleri ücretlere göre sıraladığında, Frey ve Osbourne analizine göre, saatte 20 dolardan az ücret alınan işlerin % 83’ünün otomasyon baskısı altında olduğunu gösterdiler; buna karşılık, saatte 20-40 dolar kazandıran işlerin % 31’inin, saatte 40 doların üzerinde kazandıran işlerinse % 4’ünün aynı tehlike altında olduğunu buldular (Şekil 1). Ayrıca, OECD çalışmasına göre daha az eğitim görmüş emekçiler, daha yüksek eğitim almış emekçilere oranla yerlerinin otomasyon tarafından alınması tehlikesiyle daha çok karşı karşıya (Şekil 2). Nitekim, OECD çalışmasının yazarları, lise eğitiminin altındaki Amerikan emekçilerinin % 44’ünün ileri düzeyde otomasyona maruz kalacak işlerde çalıştığını, lisans veya daha üstü eğitim alanlarınsa % 1’inin bu şekilde etkileneceğini tahmin ediyor. Eğitim ve ücretler beceriyle bağlantılı olduğuna göre, bu, becerisi az emekçilere ihtiyacın çok azalacağı, becerisi yüksek emekçiler için bu azalmanın daha çok küçük olacağı anlamına gelir. Bu tahminler kısa vadede beceriye dayalı teknik değişimin devam edeceğini göstermektedir.” (Rapor, s. 13-14)

Bizim dilimizle bu şu anlama geliyor: Altta kalanın canı çıksın!

İşsizlik olacak, ücretler düşecek ve bu gidişten en fazla toplumun en alt kesimleri etkilenecek. Ayrıca, emperyalist kapitalizm, kendi anavatanında bizim gibi geri ülkeleri sömürerek elde ettiği fazlalığın bir kısmını kendi İşçi Sınıfının, emekçilerin en üst tabakasına sunarak düzenini sürdürmeye çalışır. Aristokrat işçi azınlığı dediğimiz bu zümre yapay zekâ ve otomasyonun yıkımından gene etkilenmeyecek ya da çok az etkilenecek gibi görünüyor.

İşin özüne gelirsek… Kapitalist ekonomi bunalım ekonomisidir. Eskiden 8-10 yılda bir periyotlarla gelen ekonomik bunalımlar, emperyalizm dönemiyle birlikte süreklilik kazanmıştır. Yani, emperyalist kapitalizm sürekli bunalım, sürekli işsizlik, sürekli pahalılık, sürekli yoksulluk, sürekli açlık anlamına gelir.

Oysa normalde teknik gelişmenin üretim ve verimlilik artışına, ucuzluğa, refaha, ücretlerde artışa, emekçilerin kendilerine ayrılan zamanın artmasına, başka deyişle çalışma sürelerinin kısalmasına yol açması gerekir.

Yapay zekâ ve otomasyonun ekonomiye etkisinin de böyle olması beklenir. Ne var ki, emperyalist kapitalizm tam tersine yol açıyor. Emekçiler yoksullaşırken, işlerini kaybederken, sadece emekçilerin kaymak tabakası teknik gelişmeden nasibini alıyor, durumunu koruyor. Böylece emperyalist kapitalizm kendi onmaz hastalığının faturasını halka yüklüyor. Bunu yaparken de suçu teknolojik gelişmeye yüklüyor. Raporda, Beyaz Saray Ekonomi Danışmanları Konseyi’nin tahminine göre, Amerikan ekonomisinde bile yapay zeka ve otomasyon nedeniyle 2,2 ila 3,1 milyon kişinin işini kaybedeceği belirtiliyor (Rapor, s. 15). Amerikan ekonomisinde bile durum böyleyse, emperyalist ana vatanların dışındaki ülkelerde tahribatın çok daha yüksek olacağı kesin. Nitekim bugün dünyada 1 milyar insan açlıkla boğuşuyor. Nerede refah?

Kapitalist üretim biçiminde, işçinin gündelik çalıştığını varsayalım. İşveren üretimden işçiye yaşamını idame ettirebilmesi, bir sonraki gün gene üretim yapabilmesi için bir ücret verir. Gerisi, masraflar düşüldükten sonra işverene kâr olarak kalır. Yeni teknoloji ile daha kısa zamanda, daha ucuza, daha çok üretim yapılması durumunda bu etkenlerin işçi ücretine aktarılması gerekir. Ama öyle olmaz, ya işçi ücretinde bir değişiklik yapılmaz ve işverenin artıdeğeri artar, ya da işveren işçiyi çıkarır. İşçi işsizler ordusuna katılır. İşsizler ordusunun büyümesiyse, ücret artışlarını önleyen bir etkendir.

Teknolojik gelişme, üretimde işçinin daha kısa zamanda daha çok ürün üretmesini getiriyor. Zamanın geri kalanı işçiye verilmediğine göre artıdeğer olarak işverenin cebine kalıyor. Dolayısıyla teknik gelişme, kapitalist düzende patronun artıdeğerini çok daha artırır. Yapay zekâ için de aynı durum geçerlidir. Teknik gelişme ile İşçi Sınıfının durumu, malların ucuzlaması ve artıdeğer sömürüsü üzerine Koca Marks daha 19. Yüzyıl’da şöyle diyordu:

“İşgücünün üretkenliğinde diğer artışlarda olduğu gibi, makine de malları ucuzlatma eğilimindedir ve mesai süresi içinde işçinin kendine kalan sürenin kısaltılması, karşılıksız olarak kapitaliste verdiği kalan zamanın uzaması anlamına gelir. Kısacası, makine artıdeğer üreten bir araçtır.” (K. Marks, Kapital 1. cilt, bölüm1, Makinenin Gelişimi, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1867-c1/ch15.htm)

Demek ki, kapitalist düzende teknolojik gelişim sonucu elde edilen üretim artışı emekçiye değil patrona artıdeğer olarak gider, patron kârını oluşturur. İşçi aynı saat çalışsa bile, makineler sayesinde patrona daha fazla artıdeğer sağlayacaktır. Normalde bu artıştan işçinin yararlanması hakkıdır. Bu düzende yapay zekânın da farklı bir etki göstermeyeceği anlaşılıyor.

Teknolojik gelişme, kapitalist ekonominin tarihi boyunca hep benzer sonuç vermiş. İşçiler işsiz kalmış, yoksullaşmıştır. Hatta bilinçsiz işçiler kapitalist ekonominin hastalığını görmeyip suçu makinelerde aramışlar ve makineleri tahrip etmişlerdir. Ünlü makine kırıcılar (Ludditler) böyle ortaya çıkmıştır.

Koca Marks süreci çok güzel hikâye ediyor:

“Kapitalist ile ücretli işçi arasındaki mücadele, sermayenin başlangıç dönemine kadar gider. Bu (mücadele) manüfaktür dönemi boyunca şiddetlendi. Ancak, makinenin gelişiyle birlikte işçi, bizzat işgücünün aracına, sermayede vücut bulan materyale karşı savaşmaktadır. Kapitalist üretim biçiminin maddi temelini oluşturan üretim araçlarının bu özel formuna karşı isyan ediyor.

“(…) Yaklaşık olarak 1630’da bir Hollandalı tarafından Londra yakınında kurulan bir yel değirmeni halkın aşırı tepkisine yenik düştü. Hatta 18. Yüzyıl’ın başlangıcına kadar bu gelişme Parlamento tarafından büyük zorluklarla desteklendi. Everet 1758’de su gücüyle çalışan ilk yün kırpma makinesini geliştirdi, ancak çok geçmeden işsiz kalan 100.000’den fazla emekçi tarafından ateşe verildi.  Daha önce yün tarayarak geçimini sağlayan elli bin çalışan, Arkwright’ın ditme aracına ve yün tarama makinesine karşı Parlamentoya dilekçe verdi. Bu yüzyılın (19. Yüzyıl) ilk 15 yılında İngiliz imalat bölgelerinde Luddit hareketi denilen ve dokuma tezgâhlarının devreye girmesinin neden olduğu büyük makine kırımı, Jakoben karşıtı Sidmouth hükümetlerine (bir Castlereagh’tır) en gerici ve baskıcı önlemleri alması için bahane oldu. İşçilerin makine ile makinelerin sermaye tarafından kullanılması arasındaki farkı görmeleri ve saldırılarını üretim araçlarına değil de onların kullanım biçimine yöneltmelerini öğrenmeleri zaman aldı ve deneyim gerektirdi.” (Kapital 1. cilt, bölüm 1)

Ludditler, makinelerin kendi yerlerini alacaklarını, edindikleri becerilerin ve bunun için harcadıkları zamanın boşa gideceğini düşünüyorlardı. Luddit Hareketi İngiltere’de Nottingam’da 1811’de tekstil fabrikalarında başlamış ve 1816’da askeri güçle bastırılmıştı. Ama emekçiler sonrasında gerçek nedenin kapitalist sistem olduğunu görmüş ve bu yolda mücadele etmişti, ediyor.

Bugün emperyalist kapitalizm gene işsizliğin, yoksulluğun nedeni olarak teknolojik gelişmeyi, yapay zekâyı, makine öğrenmesini öne sürüyor. Böylece kapitalizmin hastalığını ve sömürüyü gizlemeye çalışıyor.

Oysa İşçi Sınıfı yaklaşık 170 yıldan beri Bilimsel Sosyalizm sayesinde gerçek sorunun kapitalist üretim biçiminden kaynaklandığını görüyor.

Emekçilerin kapitalizmin yerine kuracağı geleceğin toplumsal düzeninde teknolojik gelişme topluma sancı değil refah getirecektir.