“Covid Ekonomisi”

02.06.2020
A+
A-

Hüseyin Ali

COVID-19 salgını kapitalist dünyayı silkeledi. Kapitalist ekonominin ya da düzenin bazı gerçeklerini gün yüzüne çıkarttı. Özellikle de toplumdaki sınıfsal farklılıkları…

Koronavirüsünün ırk, milliyet, din, mezhep, dil, cinsiyet ayırt etmeden herkes için eşit bir risk olduğu belirtilse de, virüs bu tür belalarda hep olduğu gibi, doğrudan ve dolaylı olarak kitlesel anlamda yoksulları, emekçileri etkiliyor. Başta ABD’de görüyoruz, Siyahlar, Latinler, İspanikler sağlık hizmetinden yararlanamıyor, ölüme terk ediliyorlar.

Çünkü kapitalist ülkelerin çoğunda sağlık hizmeti, devletin vatandaşına sağladığı bir kamu hizmeti değil, bir kâr aracı. Dolayısıyla parası olan sağlık hizmetinden yararlanır kapitalist sistemde.

Bu durum bir yana, salgına karşı önlemler nedeniyle zaten bunalımda olan kapitalist ekonomiler hızla derin bir ekonomik krize girdiler. Ve bu krizin öngörülenden daha sert ve uzun geçeceği anlaşılıyor. Örneğin bu konuda IMF Başkanı Kristalina Georgieva’nın sözleri şöyle aktarılıyor:

“Birleşmiş Milletler’in düzenlediği bir yüksek düzey katılımlı toplantıda konuşan Georgieva, IMF olarak nisan ayında küresel ekonomik daralmayı yüzde 3.0 olarak öngördüklerini anımsattı ve ‘O günden sonra elimize gelen verilere baktığımızda, bu daralmanın öngördüğümüz düzeyin de üzerinde olacağını gösteriyor’ dedi.” (Cumhuriyet, 29 Mayıs 2020)

Ve bu kriz uzun da sürecek… Daha önce 2008 krizini önceden haber veren Amerikalı ekonomist Nouriel Roubini, kapitalist sistemin; “En az 10 yıl sürecek bir durgunlukla (depresyonla) karşı karşıya”, olduğunu belirtiyor ve şöyle devam ediyor:

“Kaybolan işler kısmen geri dönebilecek. Maaşlar düşecek, sosyal güvenceler azalacak, işlerin bir kısmı part-time olacak. İşini elinde tutabilenler için ise iş güvencesi daha da azalacak.” (https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-52792685)

Biliyoruz, kapitalist dünyada ekonomik kriz yeni değil. Kapitalizm, emperyalizm döneminde zaten sürekli kriz demektir. Çünkü plansız ekonomiye dayanır. Ve bu yüzden bolluk içinde kıtlık vardır kapitalizmde.

Örneğin COVID-19 salgını öncesindeki şu verilere bakalım (https://www.thp.org/knowledge-center/know-your-world-facts-about-hunger-poverty/):

* Bugün dünya nüfusu 7.7 milyar. Bunun 821.6 milyonu kronik açlık halinde. Yani dünya nüfusunun % 9.37’si sürekli açlık çekiyor.

* Bu insanların % 99’u emperyalistlerin deyişiyle “gelişmekte olan” ülkelerde. Asya’da 513.9 milyon, Sahra Altı Afrika’da 239.1 milyon, Latin Amerika’da 34.7 milyon insan aç.

* Tabiî, açlıktan en fazla etkilenenler daha çok kadınlar ve kızlar; tüm açların % 60’ını oluşturuyorlar.

* Tüm açların % 75’i kırsal bölgelerde yaşıyor ve %50’si tarımla uğraşıyor.

* Başlıca açlık nedeni yoksulluk: Dünya nüfusunun yaklaşık onda biri günde ancak 1.90 dolar kazanabiliyor.

Bunun nedeni kapitalist üretimin ve günümüz kapitalizmi emperyalizmin yol açtığı plansız, eşitsiz, sömürüye dayanan, acımasız düzen. Bu yüzden dünya nimetlerinin eşitçe üretilememesi ve paylaşılamaması.

Bir de “gizli açlık” var. Gizli açlık, kötü ya da yetersiz beslenme nedeniyle bazı mikrobesinlerin (bazı vitaminler ve mineraller) eksikliği.

Ve bugün dünyada 2 milyar insan gizli açlık halinde (Global Food Security 2018;17:21-29).

Bir yanda ise tüketilemeyen aşırı üretim söz konusu. İşte böylesine eşitsiz, vahşi bir dünyada yaşıyoruz. Bir yanda açlık, bir yanda aşırı tüketim ve tüketilemeyen aşırı ürün…

COVID-19 salgını öncesindeki bu rezil tablo şimdi çok daha kötüleşmiş olsa gerek.

Kuşkusuz gerek açlığın, gerekse gizli açlığın nedeni de kapitalist sömürü düzeni.

COVID var olan eşitsizliği, ekonomik krizi daha da derinleştirdi.

Ancak, COVID-19’un derinleştirdiği krizin faturası bir toplum içinde yoksullara, emekçilere, dünyada ise yoksul halklara yıkılacak.

Bunu Türkiye’de zaten yaşıyoruz. Salgın öncesinde TÜİK verilerine göre bile ülkede 4.5 milyon işsiz vardı, işsizlik oranı ise % 13.8’di. Salgın başladıktan sonra işsiz sayısı 10 milyonun üzerine çıktı. Türkiye’de çalışma durumundaki insan sayısı 32 milyon olarak veriliyor. Demek ki, bugün işgücünün üçte biri işsiz. Genç nüfusta bu oran % 50’den az değil. TÜİK’in hesaba katmadığı “umudunu kaybetmiş işsiz”leri de hesaba katarsak işgücünün en az yarısı işsizlik baskısı altında. Kayıtsız ve günübirlik iş bulursa çalışan yüz binlerce emekçi de cabası…

Krizin faturası hep olduğu gibi yoksullara, emekçilere!

Dünyada ise fatura geri ülkelere binecek. Sözde G-20 ülkesi olan Türkiye de bu ülkeler arasında yer alıyor. Financial Times, IMF’nin danışmanlarından ve Dünya Bankası’nın yeni Baş Ekonomisti, “kriz uzmanı” Carmen Reinhart hakkında; “O (Carmen Reinhart, baş ekonomist olarak), pandemi nedeniyle ağır stres altında olan, yoksullukta ve sermaye çıkışlarında sıçramanın ve emtia fiyatlarındaki düşüşün görüleceği gelişmekte olan birçok ekonomiyle karşı karşıya kalacaktır”, dedikten sonra, Carmen Reinhart’ın ağzından şunları yazdı:

“Gelişmekte olan piyasalara darbe çok büyük. Nijerya korkunç durumda. Güney Afrika korkunç durumda. Türkiye korkunç durumda. Ekvador, Arjantin ile birlikte bilinen durumunda. Bunlar gelişmekte olan büyük piyasalar. Bunun maliyeti büyük olacak.” (https://www.ft.com/content/3f14aa7c-298d-4fab-b876-b10ea1ee0faa)

Görülüyor, içeride Damat Berat sürekli hayali pembe tablolar çizse de, gerçekte Türkiye için durum çok kötü. Dünya Bankası Baş Ekonomistinin deyişiyle “korkunç”.

Zaten halkımız yaşıyor bu büyük sıkıntıyı. Bu yüzden COVID-19 için alınan önlemleri alelacele kaldırıyorlar. Yani, henüz ortada etkili bir ilaç, bir çare, aşı yokken “sürü bağışıklığı”na götürüyorlar insanlarımızı. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!

Ne yazık ki, sözde bazı bilim adamları da buna çanak tutuyorlar. Bunlardan birisi, basında en çok görünenlerden birisi, Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, şöyle demişti kısa bir süre önce, 25 Mart’ta:

“ Gıda kaynakları aritmetik artar, insan nüfusu geometrik artar. Bu artış böyle devam ederse insanlar yiyecek bulamaz.

“Allah nasıl bir mekanizmayla ayarlamış bunu?

“İnsanlar ortalama belli bir yaştan daha fazla yaşayamaz.

“Bu neyle sağlanır?

“Bakteri yaratmış Allah, siz buna karşı ilaçlar, antibiyotikler buluyor, öldürüyorsunuz. Bu sefer bakteriler bu dengeyi koruyabilmek için direnç geliştiriyor.

“Virüsleri Allah neden yaratmış?

“Çünkü insanların belli bir sayının üzerinde çoğalamaması gerekir.”

Vah ki vah! Yirmi birinci yüzyılda bir bilim adamı, yaklaşık iki yüz yıl önce ileri sürülen ama hemen geçersiz olduğu kanıtlanan gerici ve geçersiz bir teoriye sarılıyor.

Bu anlayış, insan nüfusu geometrik olarak artar (2-4-8-16-32… gibi), üretim ise aritmetik olarak artar (1-2-3-4-5-6-… gibi) tezi, 1766-1834 yılları arasında yaşamış bir İngiliz din adamı ve ekonomist Thomas Robert Malthus tarafından öne sürülmüştü. Buna göre dünyada bir “aşırı nüfus” vardı ve bu aşırı nüfus açlıkla, yoksullukla, savaşlarla, hastalıklarla verilen kayıplar sayesinde dengelenecekti. Tabiî bu “dengelenme” için verilecek kayıplar hep yoksul, emekçi halk sınıf ve tabakalarından olacaktı.

Ama Marks-Engels, bu kanıtsız teoriye, saçmalığa hemen son verdiler. Çünkü, üretici güçler sonsuz geliştirilebilir, üretim sonsuz artırılabilir. İnsanlık bunu yapabilecek yetenektedir. Basitçe bunu vurguladılar:

“Bizim için sorunu açıklamak kolay. İnsanlığın elinde bulunan üretici güç ölçüsüzdür. Toprağın üretkenliği sermaye, emek ve bilimin uygulanmasıyla ad infinitum (sonsuz) artırılabilir.” (Marks-Engels. Nüfus Sorunu ve Malthus, Sol Yayınları, s. 64)

Yaşam Marks-Engels’i doğruladı, Malthus’un teorisini çürüttü.

Bundan 200 yıl önce, 1802’de 1 milyar olan dünya nüfusu bugün yaklaşık 8 milyar. Kapitalizmin beşiği İngiltere’de 1801’de nüfus 10.5 milyon, bugünse 66.8 milyon. Aynı dönemde, İngiltere’de kişi başı gayrı safi milli hasıla 1802’de 2348 Sterlin iken, 2016’da 28.982 Sterlin olmuş. Görüldüğü gibi, üretim nüfustan daha büyük oranda artmış.

Bu bilgiler Marks-Engels’in doğruluğunu kanıtlıyor.

Elbette bu kişi başı üretim miktarı ve gelir artışı İngiltere nüfusunun tümünde eşitlik anlamına gelmez. İngiltere gibi metropollerde de emekçi sınıflar sömürülmektedir. Sorun kapitalist üretimin temelinde yatmaktadır: Sermaye birikimi!

Marks-Engels gene basit, en kör gözün görebileceği netlikte özetliyorlar durumu:

“İşçi Sınıfının en çalışkan tabakalarının çektiği açlık sancısı ile zenginlerin kapitalist birikime dayanan, kaba ya da ince aşırı tüketimleri arasındaki yakın ilişki, ancak ekonomik yasalar bilinince kendini ortaya koyar.” (Kapital 1.  cilt, Sol Yayınları, s. 626)

Evet, ekonomik yasalara göre, üretim artışı olur, kapitalistler zenginleşir ama ona paralel olarak yoksulluk da artar. Evet, üretim artıyor ama üretim ve zenginlik ancak dünya nüfusuna eşit bölünürse açlık, kıtlık gibi sorunlar kalmayacak.

Ne var ki, kapitalist sistemin yapısı ve sermayenin bakışı buna elvermez. Onlar için tek dürtü daha çok kârdır. Onlar için başarısız olanın, altta kalanın varsın canı çıksın; böylece dünya nüfusu dengeleniyordur. Yeter ki kârımız hep artsın. Böyle bakarlar…

Bu yüzden yaşam geçersiz kılsa da Malthus’un safsatasına bel bağlarlar. Yetmedi, bu teoriyi evrime de bağlayarak ırkçılığa varırlar. Malthus teorisinin bir yüzünü “aşırı nüfus” kavramı oluşturuyorsa, diğer yüzünü insanların soyuna sopuna ya da genetik yapısına göre kategorize edilmesi, yani ırkçılık oluşturur. Dolayısıyla “başarısız halklar”, “başarısız insanlar” ölmeyi hak ederler. Bu da sağlıklı bir dünya veya toplum için daha iyidir, gereklidir. Doğrudan ya da dolaylı olarak dünya halklarına bu saçma ve gerici görüşü verirler.

Kapitalizm için kâr ve sermaye önemlidir. Çalışanlar, emekçiler ölmüş, önemi yoktur. Onlar zaten ölmeyi hak eden kalabalıklardır, aşırı nüfustur. Nitekim Trump Delisi, daha salgının başında rahatlıkla; “100 bin 200 bin kişinin ölümüyle atlatırsak iyidir”, diyebilmiştir. Ve bugün ABD’de ölüm sayısı100 bini geçti. Onlar için insanın, insanlığın hiçbir önemi yoktur.

Bugün ABD’de yaşananlar, kapitalizmin insanlığa nasıl baktığının iyi bir örneği. Ölümle sonuçlanan bir ırkçı saldırı, hafızalardaki diğer ırkçı saldırılarla ve COVID-19 ekonomisinin getirdiği sıkıntılarla da birleşince ABD Emperyalizminin hiç beklemediği sonuçlar doğurdu. ABD tarihinde görülmedik bir kitlesel hareket alevlendi. ABD yönetimi, ilk kez kendi topraklarında böylesine yaygın kitle eylemleriyle karşı karşıya ve neredeyse ülke çapında sokağa çıkma yasağı uyguluyor.

Türkiye de bunlara gebe…

Ne var ki, bizim din bezirgânları zaten var olan “korkunç” ekonomik krizi COVID-19’a bağlayacaklardır. Hem COVID-19 vaka sayısını ve buna bağlı ölümleri düşük gösterecekler, hem de ekonomik sıkıntıları salgına yıkacaklardır.

Ancak halk krizi yaşıyor, görüyor. Ülkenin neredeyse tüm zenginliklerini sattılar, cukkaladılar ya da Varlık Fonu diyerek el koydular, yetmedi, İş Bankası’nın peşine düştüler. En son Katar ile yaptıkları swap (para takası) anlaşması ancak günü kurtarmaya yetecek kadar iş görür. Yetmeyecektir… Ekonomik kriz gittikçe derinleşecektir. Din bezirgânlarını din sömürüsü de kurtarmayacaktır.

Türkiye şu anda gelir dağılımı en kötü ülkelerden biridir. COVID’den önce nüfusun en zengin % 20’si, ülke gelirinin neredeyse yarısını, % 47.5’ini götürmektedir. En alt % 20’lik dilime düşen ise % 6.5’dur. COVID sonrasında ise bu farkın daha da açılacağı, en zengin % 20’lik dilimin % 48.2’ye ulaşacağı, en yoksul % 20’nin payının ise % 5.6’ya gerileyeceği öngörülmektedir (https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/yoksul-daha-da-yoksullasacak-5756233/).

Verdikleri bilgilere, haritalara bakıldığında en çok vaka sıklığı görülen semtler, AKP’nin en fazla oy aldığı, en yoksul semtler. İstanbul’da Esenler, Bağcılar gibi; Ankara’da Mamak gibi… Bu durum din sömürüsünü nispeten zayıflatacaktır.

Diğer ülkeler milli gelirlerinin % 10’u kadarını COVID-19 ile mücadele döneminde ihtiyacı olanlara dağıtıyor. Tayyip Diktatörlüğü ise % 2’de kaldı. Oysa vergileri emekçilerden en acımasız bir şekilde alıyor. Ama halkımız bunun karşılığı olması gereken parasız sağlık, beslenme, eğitim ve dürüst güvenlik ve adalet hizmetini ne yazık ki alamıyor.

Böyle tüm dünyayı etkileyen bir ekonomik kriz ortamında öz kaynaklar, özellikle de tarım öne çıkar. Ne var ki, bunlar tarımı da bitirdiler. İnsanlığın tarımı ilk kez öğrendiği ve bin yıllardan beri üreten bu toprakları üretemez kıldılar.

Bütün bunlar aslında siyaseten bizim hasta kapitalizmimizin başındaki Din Bezirgânlarının artık “edemediğini”, hükümet olamadıklarını gösteriyor. Huzursuzluğu din bezirgânlığı ile ve baskıyla önlemeye çalışıyorlar.

Ama din bezirgânlığı da sökmeyecektir. Ekonomik kriz ve gerçekler halkımızın gözünü eninde sonunda açacaktır.

Bu devrimin objektif şartlarına giden yoldur.

Biz devrimcilere düşen, devrimin sübjektif şartlarını da hayata geçirip güçlendirerek, bir an önce halkımızı sömürüden kurtarmak olacaktır.