‘Daha nen olayım isterdin Onursuzunum senin’

03.12.2014
A+
A-

AKP’nin 12 yıllık iktidarı boyunca en fazla haksızlıkla karşı karşıya kalan meslek örgütlerinden biri muhakkak ki Basın Emekçileridir. Ergenekon süreciyle başlayıp KCK, Odatv, Balyoz gibi operasyonlar ile devam eden süreçte onlarca basın emekçisi cezaevlerine gönderildi. Mahkûmiyetler aldı. Hapisler yattı. İtibar kaybeden, meslek hayatları biten, can güvenliği kalmayanlar da cabası.

(Bu yazıda “Öteki Basın” yani “Devrimci-Sosyalist Basın” konu dışıdır. Zira onlar ülkedeki her hükümet döneminde cezaevleri, işkenceler, para cezaları ile cezalandırılıyor zaten)

Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesinde ve sağlam adımlarla hedeflerine yürümesinde çok büyük katkısı olan gazetecilerin, gazete ve TV sahiplerinin olduğunu biliyoruz. Ergenekon Operasyonları öncesi adının önünde “Gazeteci” olan iktidar kalemşorları, Cemaatin hazırladığı bavullarla, “gazetecilik başarısı” adına görüntüler vermişti medyaya. Bazı gazeteler 1970’lerde devrimci gençleri adresleriyle ihbar eden öncülleri gibi manşetlerinden krokiler yayınlamıştı. TÜBİTAK’ın bile sahte olduğunu onayladığı belgelerle darbe senaryoları uydurulmuş, binlerce asker, gazeteci, profesör, siyasetçi cezaevlerine gönderilmişti. Elbette bu “Gazeteler” ve “Gazeteciler” birer kahramandılar, kimsenin yapmaya cesaret edemediği haberleri yapmış, kimsenin atamadığı başlıkları atmışlardı(!)

İktidara, Pensilvanya’ya karşı en ufak ses çıkaran, haber yapan gazeteci örgüt üyesi ilan edilmişti. Bizzat Erdoğan tarafından basın kartları olmadığı savıyla.

Erdoğan yerli yersiz katıldığı her toplantıda, mikrofonu eline her aldığında medya patronlarına şantajlar yapmış ve bu konuşmaları neredeyse her gün ana haber bültenleriyle tüm Türkiye kamuoyuna yayılmıştır. Bu konuşmalarında bir taraftan “vergi borçları”yla tehdit ederken bir taraftan da darbecilere destek olmakla suçluyordu büyük medya patronlarını. Ayrıca onların aldıkları ya da alacakları ihalelerin iptal edileceği şantajı da ayrı bir silah olarak kullanılıyordu Erdoğan tarafından. Erdoğan memnuniyetsizdi. İktidarı ile ilgili en cılız sese bile tahammülü yoktu. Oysa yazılı ve görsel medya AKP iktidarının “can simidi”ydi. Erdoğan, iktidarı süresinde karşısında duracak bütün güçleri öyle veya böyle tasfiye etti. Yakın zamanda ortaya çıkan tapelerden de dinlediğimiz gibi bizzat televizyon kanallarının, gazetelerin en üst düzey yetkililerini aradı ve ayar çekti.  Tam her şey yoluna girmişti ki Cemaatle-Pensilvanya’yla ipler koptu. 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu ile de saflar kesince ayrılmaya başladı. Cemaate ait gazeteler, cemaate yakın gazeteciler tek tek hedef haline geldi bu defa. Erdoğan çeşitli beyanlarında dillendirdiği gibi “İhanetin” sebebini anlayamıyor, “ne istediler de vermedik?” diyerek sitem ediyordu. AKP’li Mehmet Metiner,  Erdoğan- Gülen sorununu Sezar-Brütüs hikâyesine benzetmişti. En güvenilir müttefik en ağır darbeyi vurmuştu. Hükümetin artık güvenecek içeriden bir müttefiki yoktu. Kendi göbeğini kendi kesmeliydi.

İşe; Reyhanlı, Soma, Torunlar, Cilvegözü Patlaması, Ermenek, Yolsuzluk operasyonları vb. gibi faciaların hepsine yayın yasağı koymakla başladı. Son birkaç gündür gündemde olan AKP’nin medyası haline gelmiş gazetelerin yayın yönetmenlerinin, yazarlarının vb. kovulması, görevden alınması her ne kadar Erdoğan’ın jöleli danışmanı Yiğit Bulut ve Bakan Ali Babacan arasındaki gerginlikten kaynaklı gibi görünse de “Yeni Türkiye İçin Yeni Medya” dizaynı söz konusu.

Yandaş bütün medya şaşkın. Görevden alındığı ile ilgili çelişkili bilgiler olan Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül; ‘’Türkiye son dönemde bu yönde iki büyük tehlike atlattı. Biri Gezi olayları diğeri de 17 Aralık müdahalesi. Gezi olayları tam da şehir savaşları örneğini çağrıştırıyordu. Maalesef bu olayların sorgulaması, analizi yeterince yapılamadı, gerekli dersler çıkarılamadı. Olay sadece çatışma alanlarıyla sınırlandırıldı. 17 Aralık ise çok daha örgütlü ve sistem içi bir müdahaleydi. Açık söyleyeyim, iki olayda da geleneksel yöntemler yeterli olmadı. Olamayacaktı. Kamuoyu etkileme gücü yüksek çevreler harekete geçirilerek tehdidin önüne geçildi. Siyasi iktidara verilen kitlesel destek ve medya bilgilendirmesi olmasaydı tablo pek iç açıcı olmayabilirdi.” diyerek medyanın,  iktidarın “can simidi” olduğunu itiraf etmiş ve gazetecilerin işten çıkarılmasına karşı sitemini şu satırlarla dile getirmişti:

Siyasi iktidar için, medya desteğinin bu iki olayda da belirleyici olduğuna, rüzgarı tersine çevirdiğine inanıyorum. Medya desteği olmasaydı, medyanın Türkiye toplumunu bilgilendirme yeteneği olmasaydı nasıl bir sonuç ortaya çıkardı, durumun vahametini bilenler bunu düşünmek bile istemeyecektir.

“Ancak bunun yeterince iyi anlaşılabildiğinin, bu mucizevî desteğin ne anlama geldiğinin yeterince kavranabildiği kanaatinde değilim. Bütün bu olaylardan sonra medyanın hâlâ “ucuz” ve kolay gözden çıkarılabilir bir alan olarak görülmesinin talihsizlik olduğunu düşünüyorum.” (http://www.odatv.com/n.php?n=biz-olmasak-sonunuz-iyi-olmayabilirdi-2611141200)

İktidarın kadın yazarlarından Nihal Bengisu Karaca, haksızlık yapıldığını; bunun bu gazetecileri “Yiyin birbirinizi çetesinin önüne atıl”ması olduğunu söylüyordu.

Görevden almalar ve kovulmalara tepki gösteren yandaş gazeteciler seslerini yükseltmeye başladı. Hem de yıllarını gazeteciliğe vermiş insanlar mesleklerini icra etmelerinden ötürü cezaevlerine atılırken ses etmedikleri zamanları unutarak… Bilmiyorlar ki (hepsi de cin gibi adamlar, bal gibi biliyorlar ki) Erdoğan artık ne olduğunu, nasıl çalıştığını bilmediği hiç kimseyi tutmayacak makamlarda. Hizmetine emin olduğu gazetecileri danışman yaptığı andan itibaren bu böyleydi. Artık Erdoğan, kalesinin içini kendi tuğlalarıyla tek başına örüyordu.

Bir dönem Erdoğan Meclis kürsüsünden 17 yaşında yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’e ithafen yine idamla yargılanan ve yıllarca cezaevinde kalan Şair Nevzat Çelik’in “Şafak Türküsü” şiirini okumuştu. Arınç da, Nazım’ın dizelerini…

Belli ki eski AKP gazetecileri de Cemal Süreya’dan; “Daha nen olayım isterdin, Onursuzunum Senin” dizelerini tekrar ede ede boşaltıyorlar makamlarını.

Halk,  Gezi sürecinde Penguen belgesellerini oynatan televizyon kanallarını gördü. Katledilen gencecik çocukları çirkefçe resmeden karikatürcüleri, Kabataş’ta üstü çıplak erkeklerin saldırısına uğradığını iddia eden (ki olayın öyle olmadığı kamera kayıtlarıyla netleşti iyice) kadınla röportaj yapıp, yalan beyan olduğunu bile bile bunu haberleştirip AKPli “Türbanlı Bacı”lardan Gezi Mağdurları yaratan gazetecileri, program yapımcılarını.  Halk “Ateşi ve ihaneti gör”müştü.

Velhasıl önerim; Yandaş medya gazetecileri, yeni danışman eski gazeteci ağabeylerine veya toplumdaki patlamaları görüp kenara çekilen “benim görevim burada biter”ci ağabeylerine bir danışsınlar.  Onlar bir yol gösterir elbet.  Mağdur edebiyatını da bıraksınlar bir zahmet. Tarafsız ve doğru haberciliği ilke edinmemiş olanlar İktidar çarkının dişlilerinde ezilmeye mahkûmdur.