Demagojinin bu kadarına da pesssss

22.09.2017
A+
A-

“Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde (Kaçak ve de Haram Saray’da denmek isteniyor. –Kurtuluş Yolu) 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla düzenlenen resepsiyonda bir konuşma yaptı.” (Dünya Gazetesi, 30 Ağustos 2017)

Hazret konuşmasının bir yerinde şöyle de veciz bir söylemde bulunuyor:

“Türkiye, dostlarına sadece faydası dokunmuş, kendisine husumet besleyenleri ise hep hayal kırıklığına uğratmış bir ülkedir. Bizim amacımız dostlarımızın sayısını artırmaktır. Tüm samimiyetimizle dostluk elimizi uzatıyoruz. Bu eli tutan hiç kimse bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da pişman olmayacaktır. (https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/83314/arakanda-zulum-goren-mazlumlari-yalniz-birakamayiz.html)

Burada bir şeyi eksik söylemiş: “Bu eli tutan hiç kimse” biz ve bizim öncüllerimiz olan satılmışlar iktidara gelinceye kadar “pişman olma”mıştır, demeliydi. Yani cümlenin tırnaklar dışında kalan bölümünü atlamış. Çünkü cümlede: “biz ve bizim öncüllerimiz olan satılmışlar iktidara gelinceye kadar” ibaresi eksik olunca; söylenenin yaşananlarla en ufak bir denkliği olmuyor. Ya da bir başka söyleyişle bu söylenenin gerçeklerle uzaktan yakından bir ilgisi bulunmuyor.

Sözü uzatmadan gerçeklere bir bakıverelim:

AKP Genel Başkanı Kaçak Saraylı’ya elini uzatan, onunla kucaklaşan, hatta “İnsan Hakları Ödülü” vererek onurlandıran, Türkiye dostu Şehit Muammer Kaddafi’ye ne yaptığını hatırlayalım.

 

Emperyalistler, NATO aracılığıyla Libya’ya saldırmak isteyince; “Ne işi var NATO’nun Libya’da”, demişti. El hak doğru da söylemişti. Ama ağababası ABD, kendisine ayar çeker çekmez, hemen ağız değiştirip Kaddafi karşıtı olmuştu. Bununla da yetinmeyip İzmir’deki NATO Karargâhının Libya’ya karşı yürütülen emperyalist saldırının Merkezi olarak kullanılmasını kabul etmişti.

Kaddafi’ye ihaneti bununla da bitmemişti. Libya’ya müdahale eden emperyalist güçlere lojistik destek vermeyi üstlendi:

 “Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Uğur Yiğit, Deniz Kuvvetlerine bağlı 2 savaş gemisinin Libya açıklarında olduğunu, 2 geminin de Libya’ya doğru yola çıktığını açıkladı. Oramiral Yiğit gemilerin tezkere çıkar çıkmaz göreve başlaması için bugün bölgeye hareket ettiğini belirtti.

“Oramiral Yiğit, Pakistan Milli Günü kutlamasında gazetecilere yaptığı açıklamada, Libya’daki operasyon konusunda, tezkere çıktığında göreve başlamak için gerekli önlemleri aldıklarını kaydetti. Deniz Kuvvetleri Komutanı Yiğit, “2 gemimiz zaten Libya’da, diğer 2 gemi ve denizaltı da hazırlıklarını tamamlayarak yola çıktı” dedi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da bölgedeki Türk savaş gemilerinin insani amaçlı görev  yürüteceğini belirtti.” (Hürriyet, 03 Mart 2011, http://www.hurriyet.com.tr/turk-gemileri-libya-aciklarinda-17351628)

İhanetin bu kadarı da onun hızını kesememişti bilindiği gibi.

Kendisinin başbakanlığında kurulan hükümetin Dışişleri bakanı olan Ahmet Davutoğlu’nu bizzat cebine 200.000.000 (yazıyla iki yüz milyon) nakit, toplamda ise 300.000.000 (yazıyla üç yüz milyon) dolar para koyarak Libya’ya göndermişti. Davutoğlu bu parayı, emperyalistlerin örgütleyip, silahlandırarak ayaklandırdığı ve Kaddafi’ye bağlı güçler tarafından püskürtülüp yok edilmesinler diye hava kuvvetleriyle, teknolojinin son sözü uçakları ve bombalarıyla büyük destek verdikleri sözüm ona muhaliflere, gerçekte ise ipten kazıktan kurtulmuş emperyalist uşaklarına götürdü. O günlerin gazetelerinde haber şöyle yer aldı: 

“Dışişleri Bakanı, Pazar günü isyancıların Trablus’un büyük bir bölümünü kontrol altına almalarının ardından Somali, Güney Afrika ve Etiyopya’yı kapsayan gezisinin ardından yolunu değiştirip, Libya’ya geldi.

“Davutoğlu ile Libya’da muhaliflerin temsilcisi Ulusal Geçiş Konseyi’nin Başkanı Mustafa Abdülcelil baş başa bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmenin ardından basın toplantısı düzenlendi.

“Basın toplantısına yabancı basın büyük ilgi gösterdi. Uluslararası basın kuruluşlarının Bingazi’deki muhabirleri basın toplantısında hazır bulundu.

“YARDIM ELDEN VERİLİYOR

“Abdülcelil, Türkiye’ye vermiş olduğu destekten dolayı teşekkür etti. Abdülcelil, “Türkiye, tüm bürokratik engelleri aşarak, Libya’ya verdiği taahhütlerin hepsini yerine getirdi. Türkiye’nin bize yardım göndermek için yeni bir metot buldu. Buna artık ‘Türk modeli’ diyoruz” dedi.

“Türkiye, Libya’ya 300 milyon dolarlık yardım taahhüdünde bulunmuştu. Bunun 100 milyon doları hibe, 100 milyon doları nakit kredi ve kalan 100 milyon doları da proje kredisi olarak planlanıyor.

“Abdülcelil ve Davutoğlu, Türk yönteminin ayrıntılarına girmedi. Bir gazetecinin “para elden mi gönderildi” şeklindeki sorusuna ise Davutoğlu, “Libya’nın bu yardıma acil ihtiyacı var. Ulusal Geçiş Konseyi’nin mali işler sorumlusu Ali Tarhuni Türkiye’ye geldi ve tüm yöntemleri gözden geçirip en uygununa karar verdik” yanıtını verdi.

“Konuya yakın kaynaklar, hibe ve nakit krediden oluşan 200 milyon doların büyük bir kısmının Ulusal Geçiş Konseyi’ne verildiğini söyledi. Paranın Libya’ya gelen ve görüşmeler yapan Türk yetkililer tarafından peyderpey getirilerek, elden verildiği belirtildi.” (http://www.hurriyet.com.tr/libyaya-yardimda-turk-modeli-para-elden-veriliyor-18560084)

Bu ciğeri beş para etmezler güruhu, Türkiye’nin içinde yer aldığı emperyalistlerin çağdaş Haçlı saldırıları sonunda hunharca katlederek şehit etti Kaddafi’yi.

Kaddafi’nin şehit edilmesine tek sebep antiemperyalist olmasıydı. AKP’giller’in bu katliamda rol almalarının, Kaddafi’nin temiz kanını pis ellerine bulaştırmalarının tek sebebi ise emperyalistlerin kayıtsız şartsız uşağı olmalarıdır. Kaddafi ile AKP Genel Başkanı Tayyip, emperyalistler karşısında, böylesi ak ile kara kadar farklıdırlar. AKP’nin kendine “AK Parti” dedirtmek istemesinin altında bir de bu aşağılık kompleksi yatmaktadır.

Kaddafi, 1969 yılında İngilizlerin kuklası Kral İdris Sunusi’yi askeri bir harekâtla devirerek iktidara geldi. Ve ilk işi Libya petrollerini emperyalistlerin elinden alarak millileştirmek oldu. O günden itibaren de emperyalistler tarafından yok edilmesi gerekenler listesine alındı.

İşte sözün en kısa söylenişiyle, şair söyleyişiyle, Ahmet Arif’in dediği gibi:

“Budur katline sebep suçu” Kaddafi’nin.

Libya’nın tarihini yazacak olanlar, Kaddafi için “Yurtsever, Halksever,  Antiemperyalist, Şehit”, diye yazacaklar. Bunda hiçbir şüphe yoktur. Ama bizim hainleri de ABD, AB emperyalistleriyle birlikte lanetle anacaklardır. Emperyalistlerden farklı olarak bizimkiler için bir de, “hain, uşak, dost görünüp arkadan hançerleyen”, el uzatmaya gelmeyen, el uzatanın “pişman” olacağı insanlar olarak yazacaklar. Ve de Libya Halkı, yüzyıllar boyu bunların arkasından ne rahmetler okuyacaktır(!..) Tabiî başta Türkiye Halkları olmak üzere tüm Dünya Halkları da…

 

***

Şimdi de zamanca ve yerce daha yakına gelelim, komşumuz Suriye’ye:

Bilindiği gibi, bir zamanlar bizim hazret, Davidson Ahmet’le birlikte; “komşularla sıfır problem” diye yola çıkmıştı. Hatta bu isteklerinde samimiydiler belki de, emperyalist ağababaları ABD’nin onları nerelere sürükleyeceğini hesap edemedikleri için. Malum, Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın da dediği gibi Tefeci-Bezirgân, “Burnunu ucunu bile göremez, burnunu havuç sanıp kesebilecek kadar” çağdan kopuktur. İşte bizim hazretler de emperyalistlerin kayıtsız şartsız uşağı olduklarına bakmaksızın kendi iradeleriyle “komşularla sıfır sorun” politikasını yürütebileceklerini sanabiliyordu.

Ne zamana kadar?

Ağababaları ABD tersini emredene kadar. Hani bir söz vardır; “Emir, demiri keser.”, diye. İşte emperyalist uşaklarının durumu tam da bu halk deyişi kapsamındadır. ABD’nin emri, bu uşaklar için bütün değerlerin yerle bir edilmesi pahasına da olsa yerine getirilmesi şart olan, kaçınamayacakları bir görevdir.

Bu gerçekliğin en net göstergesi Suriye üzerine yaşananlardır.

Tayyip önce; “komşularla sıfır sorun” kapsamında Suriye Devletiyle ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esat’la çok sıcak ilişkiler kurdu. İki ülke arasında, pasaporta bile gerek kalmaksızın, serbest geçişi sağlayan antlaşmalar yapıldı. İki ülke Bakanlar Kurulu ortak toplantılar yaptı. Tayyip, ailesiyle birlikte, Beşşar Esat ailesini misafir etti Türkiye’de. Çok sıcak pozlar verdi. Hatta o kadar ileri gitti ki, kendisinin deyişiyle “bu eli tutan” Beşşar Esat için; “Biz kardeşten de öteyiz.”, dedi.

 

Ama emperyalistlerin yok edilmesi gerekenler listesinde Beşşar Esat da vardı. Babası Hafız Esat’tan başlayarak Suriye hep antiemperyalist bir hat ve İsrail Karşıtı bir politika izlemişti. Beşşar Esat’ın bu politik çizgisi BOP haritasında Suriye’yi de bölünecek, parçalanacak ve emperyalistlere tabi kılınacak ülkeler listesine sokmaya yetmişti.

Ve emperyalistler düğmeye bastı. Onlar düğmeye basar basmaz Tayyip’in “kardeşten öteyiz” dediği Beşşar Esat, bir anda “Diktatör Esed” oluverdi. Emperyalistler birkaç hafta sonra Şam’daki Emevi Camii’nin bitişiğindeki Selahaddin-i Eyyubi’nin mezarı başına gidip O’na hakaret etmenin hesabını yaparken, tıpkı 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası Şam’a giren İngiliz komutan Allenby’nin yaptığı gibi, bu haçlı ritüelini yerine getirmeyi umarken, bizim hazret de; “Birkaç hafta sonra Emevi Camii’nde Cuma namazı kılmak”, rüyası görüyordu. (Birinci Dünya Savaşı’nda Filistin ve Suriye’deki İngiliz harekâtını yöneten İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Allenby, 9 Aralık 1917'de Kudüs’ü zapt ettiği için kendisine Hıristiyanlar tarafından “Kudüs Fatihi” unvanı verilmiştir. Böylece Kudüs’ü kan dökücü, zalim Haçlılardan kurtardığı için Müslümanlar tarafından “Kudüs Fatihi” olarak anılan Selahaddin-i Eyyubi’nin Kudüs’ü fethinden 730 yıl sonra Kudüs, yeniden Hıristiyanların geçmiş oldu. İki gün sonra, 11 Aralık’ta Selahaddin Eyyubi’nin mezarını ziyaret eden Allenby, bir ayağını Selahaddin Eyyubi’nin mezarının üzerine koydu ve büyük bir kinle şöyle dedi: “Kalk Selahaddin! Biz yine geldik!”)

Yani, tıpkı “Kanlı Pazar” katillerinin, Dolmabahçe’de demirlemiş, Devrimci gençlerin protesto ettikleri ve askerlerini denize döktükleri ABD’nin 6. Filo’sunu desteklemek için gemilerin karşısında namaza duruşları gibi, Selahaddin-i Eyyübi nezdinde tüm İslam Alemine hakaretler yağdıran emperyalist ordu komutanlarının önünde Cuma Namazı kılmak istiyorlardı.

2011 yılının Mart ayından başlayarak, emperyalistlerin silahlandırıp, örgütleyip Suriye Halklarının üzerine saldırttığı dinci-cihatçı, emperyalist uşağı katiller sürüsü, tüm dünyadan devşirilerek ve bizzat başta Tayyip olmak üzere bizim işbirlikçilerin bu sürece aktif katılımıyla, çoğunluğu Türkiye üzerinden  Suriye’ye geçirilerek, sözüm ona isyan başlatıldı.

Libya olaylarında-trajedisinde Rusya ve Çin, emperyalist büyük devletlerin oyununa gelerek, BM Güvenlik Konseyi’nde Libya’ya müdahale için gereken izni veto etmemişlerdi. Çekimser kalmakla yetinmişlerdi. Bu ülkeler, emperyalistlerin Suriye’ye müdahale etmek için Güvenlik Konseyi’nden geçirmek istedikleri müdahale kararını, Libya’dan aldıkları dersle, veto ettiler. Libya kararındaki  hataya düşmediler. Böylece emperyalistlerin Suriye’ye müdahalesi esasında gayrimeşru duruma düştü. Ama emperyalistler için kanun manun sadece güç demektir. Tüm güçleriyle Suriye’ye saldırdılar. Daha doğrusu Ortaçağcı güçleri, her türlü desteği vererek, Suriye Halkının üstüne yürüttüler.

Bu saldırılar karşısında Rusya’nın ve çok daha zayıf  biçimde de olsa Çin’in Suriye Halkının ve Devletinin  yanında yer alması, bu emperyalist oyununu ve tabiî bizimkilerin de kalleş, arkadan hançerleme girişimini sekteye uğrattı. Hayal kırıklığı yarattı onlarda.

Suriye’de oyunu bozan ikinci etken ise Beşşar Esat ve onun etrafında kenetlenmiş olan Suriye Halkının kararlı direnişi oldu. Ve 2011’den bu yana süren savaşta Beşşar Esat etrafında kenetlenmiş Suriye Halkı çok büyük bedeller ödemesine rağmen başarıya doğru emin adımlarla ilerliyor. Emperyalist Cephe ise kaybediyor. Onların beslemesi, IŞİD, El Kaide, El Nusra vb. vb. Ortaçağcı kan içiciler yok olmaya doğru gidiyorlar. Artık daha çok, yaratıcıları olan emperyalistlerin ve ne yazık ki Türkiye’nin başına bela olmaya yöneliyorlar, daha da fazla yöneleceklerdir.

Yani Suriye’de; “Bağımsızlık benim karakterimdir.”, diyen Mustafa Kemal’i, kendine rehber edinenler ya da aynı şiarı benimseyenler kazandı. Çünkü teslim olmayanlar yenilmez. Halklar da kolayca teslim alınamazlar. Ancak onları satan yöneticileri, halkları Sevr’de olduğu gibi satarlarsa teslim olmuş gibi görünürler. Ama bizim Birinci Kurtuluş Savaşı’mızda olduğu gibi o halk, önderini bulup kurtarır o “bahtı kara maderini (annesini)”.

 

***

Söz buraya gelince…

Hazret aynı konuşmasında bir söz daha etmiş ki, insan sözün bittiği yer burasıdır demekten başka söz bulamıyor:

“Terör örgütlerinin ve onları bu milletin üzerine salan güçlerin, hain emellerine asla ulaşamayacağını vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Çünkü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz ifadesiyle, bağımsızlık bizim milletimizin karakteridir. Ülkemizi işgale kalkışanlar için söylenmiş ‘ya istiklal, ya ölüm’ parolası, aslında özgürce yaşama irademizin beyanıdır” diye konuştu.” (https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/83314/arakanda-zulum-goren-mazlumlari-yalniz-birakamayiz.html)

Gerçekten burası sözün bittiği yerdir…