Görevli Tarımda da görevini yerine getiriyor

01.02.2017
A+
A-

Malum Kişi’nin, kendi deyişiyle “bir görevi”nin olduğunu, bu görevin “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)”u hayata geçirmek olduğunu biliyoruz. Bu görev kapsamında Türkiye’nin tarımsal üretim gücünün düşürülmesi de yer alıyor.

Türkiye, eskiden tarımsal üretimde (bitkisel ve hayvansal üretimde) kendi kendine yeten bir ülkeydi. Zaten emperyalistler bizim gibi sanayi devrimini yapamamış, kapitalizmöncesi üretim biçimleriyle bağlarını koparamamış ülkelere, “siz tarım ülkesisiniz,  sanayi sizin neyinize” diyorlardı. Bizim tarımsal ürünlerimizi ve doğal kaynaklarımızı ise iştahla sömürüyorlardı.

Ancak, özellikle yetmişli yıllardan beri durum değişti. Emperyalistler artık tarımsal üretimimizi de kısıtlıyorlar. Çünkü sanayi tarıma da girmiş durumda. Ve emperyalist tekeller tarımsal üretimde de başı çekiyor, kaçınılmaz olarak.

Lenin, ulu eseri “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması”nda şöyle der:

“Emperyalizm tekel demektir” ve “Tekeller bir kez oluştuktan ve milyarları kontrolü altına aldıktan sonra, hükümet biçimine ve diğer ‘ayrıntılara’ bakılmaksızın, kaçınılmaz olarak kamu yaşamının her alanına sızar.” 

Tarımsal üretim de kamu yaşamının bir parçasıdır, dolayısıyla emperyalist tekeller tarımsal üretime nüfuz etmiştir. Lenin, yukarıda belirttiğimiz eserinde, kapitalist üretimin emperyalizm aşamasında her işkolunda 8-10 büyük firmanın, tekelin, dünya pazarını paylaştığını belirtir. İşte günümüzde tarımda da böyledir.  Dünkü kimya-ilaç tekelleri günümüzde tarım tekelleri haline gelmiştir. Artık tohum da, gübre de, tarım ilacı da aynı tarım tekelleri tarafından paketlenerek dünya çiftçilerine sunuluyor. Ve bugün Cargill, Archer Daniels Midland (ADM), Monsanto, DuPont, Novartis, Aventis, Ciba-Geigy, Syngenta, Bayer, Zeneca gibi, adlarını; kullandığımız ilaçlardan, kimyasal silahlardan veya savaşlardan bildiğimiz tekeller, dünya tarımsal üretiminin çok büyük bir kısmını karşılıyorlar. Bu tekellerden ilk altısı (Cargill, ADM, Monsanto, DuPont, Novartis, Aventis) tarımda dünya pazarının % 90’ını elinde tutuyor.  Bunların en irileri olan sadece Cargill ve ADM ise piyasanın % 60’ını elinde tutuyor. Bu iki devin hububat alanındaki payı ise % 80’i buluyor. Ürün listelerinde ilaç, kimyasal madde, tohum, gübre dışında; bitkisel yağ, tahıl ürünleri, gıda katkı maddeleri, meşrubat, tatlandırıcı, alkol vb. kalemler de yer alıyor.

Tarım tekellerinin bu saldırısı elbette tüm dünyada tekelleşme sürecini hızlandırıyor. Küçük çiftçi veya orta ölçekli üretim yapan çiftçi, tekellere teslim oluyor. Burjuva devrimini yapmış emperyalist metropollerde bile bu süreç devam ediyor. Zaman zaman Avrupa ülkelerinde çiftçilerin direnişlerini görüyoruz. Örneğin son olarak Ocak 2017’de Almanya’dan “Berlin’de çiftçiler traktörle protesto gösterisi düzenledi” başlığıyla şu haber geçildi: 

“Berlin’deki uluslararası tarım ve gıda fuarı Yeşil Hafta paralelinde düzenlenen gösteride tarımın sanayileşmesi protesto edildi.

“Almanya’nın başkenti Berlin’de bugün düzenlenen “Artık doyduk” adlı protesto gösterisinde tarım ve gıda politikasında değişiklik talebi dile getirildi. Almanya’nın çeşitli kentlerinden Berlin’e gelen 130 traktörün yanı sıra yaklaşık 18 bin kişinin katıldığı gösteri ile tarımın endüstrileşmesi protesto edildi.

“Berlin’de dün başlayan uluslararası tarım ve gıda fuarı Yeşil Hafta paralelinde düzenlenen gösteride, “tarım tröstleri, yiyeceklerimizden elini çek” ana sloganlardan birini oluşturdu.

“Gösteriyi organize edenlerin verdiği bilgilere göre, Almanya’daki yanlış tarım politikaları nedeniyle geçen 10 yıl içinde yaklaşık 100 bin küçük ölçekli tarım işletmesi kapanmak zorunda kaldı. Bu çerçevede çoğunluğunu çiftçilerin oluşturduğu katılımcılar dokuz maddeden oluşan taleplerini Federal Tarım Bakanlığı’na sundu.

“Gösterinin organizatörlerinden Jochen Fritz, “tarım endüstrisine sağlanan sübvansiyonlara son verilmesini ve tarım sektöründeki büyük işletmelerin füzyonunun durdurulmasını istiyoruz” dedi.” (Deutsche Welle, 21 Ocak 2017, http://www.dw.com/tr/berlinde-çiftçiler-traktörle-protesto-gösterisi-düzenledi/a-37224240)

Emperyalist sömürü sonucu küçük ve orta büyüklükteki çiftçilerin tekellere yem olması, emperyalist kapitalizmin kaçınılmaz bir sonucudur. Bankalar, kredi kuruluşları da bu sömürüye destek olurlar. Bu işin bir yanı… Emperyalist metropollerde bile çiftçilerin ya da köylülerin durumu buysa, geri ülkelerde nicedir?

Geri ülkelerde çok daha “acı reçeteler” tarım üretmenlerine sunulur. Bu emperyalist reçetelerindeki acı ilaçları şöyle sıralamak mümkün:

* Gümrük duvarlarının, yerli ürün üzerindeki her türlü korumanın kaldırılması, ticaretin “serbestleştirilmesi”. (Ülke kapılarının tarım tekellerine sonuna kadar açılması!)

* Tarımsal üretim girdilerinde (mazot, gübre, ilaç vb.) sübvansiyonların kaldırılması. (Küçük tarım üretmenlerinin tarımdan tasfiyesi!)

* Destekleme alımlarının sınırlandırılması ve giderek kaldırılması. (Tarım küçük üretmenlerinin itilip kakılması!)

* Taban fiyat uygulamalarının kaldırılması. (Tarım küçük üretmenlerinin emperyalist tekellerin insafına bırakılması!)

* Ülkenin geleneksel tarımsal üretiminin sınırlandırılması ve emperyalist tekellerin isteği doğrultusunda yönlendirilmesi. (Emperyalist tarım tekellerinin “Allah, Allah” demesi!)

* Ülkenin geleneksel ama tekeller için gerekli tarımsal üretiminin işlenmeden tekellere peşkeş çekilmesi (örneğin bizde fındık, diğer bazı geri ülkelerde kahve ve kakao gibi). (Emperyalist tarım tekellerinin ucuza girdi alıp sömürüyü katmerlendirmesi!)

* Tarımsal girdilerin ve ürünlerin ithalatının özendirilmesi  ve kolaylaştırılması. (Yerli tarımsal üretimin sonlandırılması!)

* Tarım kredi faizlerinin  yükseltilmesi. (Küçük tarım üretmenlerinin tefeci eline teslim edilmesi!)

* Tarımsal üretim ve dağıtımda destek oluşturan kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi, dolayısıyla yok edilmesi. (Küçük tarım üretmenlerinin tümüyle sahipsiz bırakılması!)

* Kamu arazilerinin yerli ve yabancı Parababalarına satılması. (İşte ülkenin doğrudan pazarlanması!)

* Her türlü üretmen örgütlenmesinin dağıtılması, kooperatifçiliğin öldürülmesi. (Küçük tarım üretmenlerinin tüm umutlarının yok edilmesi!)

Tabiî ki, tarımda küçük üretimin tasfiyesi geri ülkelerde çok daha şiddetli, çok daha ağır, çok daha hızlı seyrediyor. Ve tabiî ki, emperyalist tarım tekellerinin bu saldırısına karşı koymak gerekir.

Türkiye’ye gelince… Ülkemizde, üstüne üstlük açıkça “Ben adeta ülkemi pazarlamakla mükellefim” diyebilen bir görevli var. Denebilir ki, “adeta” demiş, burada “ülkemi tanıtmak” demek isteniyor. Ama işte durum ortada! Zaten sonuç başka nasıl olabilir? Yukarıda bizlere dikte edilen maddeler aynen uygulanıyor.

Bizce şişirme rakamlar da olsa TÜİK verileri üzerinden bakalım:

Tablo 1. Yıllara Göre Ekili Alanlar (birim: bin hektar)

Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)

Tablodan, ekilen alanların da, toplam tarım alanlarının da nasıl sürekli azaldığı ortada. Bu azalışın nedenlerini yukarıda belirttik. Bizdeki uşak yöneticilerin emperyalist tarım politikalarını bire bir, tereddüt etmeksizin uygulamaları!

Anadolu aslında tarım için bir cennettir. Coğrafya hemen her türlü tarımsal üretim için çok uygundur. Dört mevsim de yaşanır. Kasırgalar, doğal afetler, aşırı soğuk, aşırı sıcak, aşırı yağış, dünyanın diğer bölgelerine göre yok denecek kadar azdır.  Zaten insanlık ilk tarımsal üretimi bu topraklarda yerine getirdi. Örneğin, buğdayın anavatanı Anadolu’dur. Buna rağmen uygulanan uşakça tarım politikalarıyla tarım bitirilmektedir.

Şimdi buğday, arpa, pamuk ve şeker pancarı için ekilen alanların istatistiğine bakalım (Tablo 2):

Görüldüğü gibi, Anadolu Yaylası’nda yetişen ve iyi verim alınan bu ürünlerin ekildiği alanlar gittikçe küçülüyor. Topraktan kovulan, üretimden çekilen küçük üretmenlerse güzelim topraklarını bırakıp, çirkin kentleşme ürünü beton bloklara gömülüyorlar.

Tablo 2. Buğday, Arpa, Pamuk ve Şeker Pancarı İçin Ekili Alanlar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şimdi de AKP dönemindeki su ürünleri üretimine bakalım, gene TÜİK verileriyle:

Tablo 3. AKP Döneminde Su Ürünleri Üretimi

Kaynak: TÜİK

Görüldüğü gibi üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde deniz ürünleri üretiminde AKP döneminde artış değil, tersine % 14 azalış olmuş. Tatlısu ürünlerinde ise bu azalış çok daha yüksek: % 23.5.

Veriler böyle olunca, üretimde yer alan “çiftçi” sayısı da düşüyor. AKP İktidarı başlarken, 2002’de 2 milyon 588 bin 666 olan çiftçi sayısı 2013’te 2 milyon 183 bin 270’e gerilemiş durumda. Buna karşılık, aynı dönemde 2 milyon 573 bin futbol sahası büyüklüğünde bir alan, 27 milyon 825 bin 64 dekar tarım arazisi betonlaştırılmış  (Cumhuriyet, 24 Kasım 2014)

Bu, Anadolu Köylüsünün betona gömülmesidir!

Bizim gibi burjuva devrimini yapamayan, Antika kapitalizmöncesi üretim ilişkileri ve sınıflarla bağını koparamayan ülkelerde sanayi gelişemez. Çünkü kapitalizmöncesi üretim biçimleri ve ilişkileri kapitalizmin gelişimini önler. Kaldı ki, Türkiye’nin kapitalizmle tanışması geç olmuştur. Kapitalizm gericileştiği emperyalizm aşamasında, tekellerle Türkiye’ye girmiş ve egemenliği almıştır. Bügün ülkeyi yöneten Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgan ittifakından gelişkin bir kapitalizm beklenemez. Bu bakımdan, bizim gibi ülkeler için tarımsal üretim çok daha değerlidir. Çünkü, işin ucunda açlık da vardır.

Emperyalist politikalar, tarımın beşiği Anadolu’daki yerli ürünleri de yok etmeyi amaçlıyor. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, “2018’den itibaren sertifikalı tohum kullanmayan destek alamayacak” diyor. (https://www.gidahatti.com/bakan-celik-sertifikali-tohum-kullanmayan-destek-alamayacak-72610/)

Oysa yerli tohumlar, türler, binyıllardan beri süzüle süzüle gelmiş değerler. Bunları, bu zenginliği bir tarafa atıyorlar; halkımızı tarım tekellerine teslim ediyorlar. Şu anda bile tohuma bağımlı hale gelmiş durumdayız. Tarımda kullanılan tohumların ortalama % 70’i tarım tekellerinin kontrolünde. Mısırda ve patateste tohum bağımlılığı % 95’e ulaşmış durumda. Ayçiçeğinde % 82, pamukta % 80 bu oran. (http://odatv.com/kuru-fasulyeyi-patlican-kebabini-tahin-pekmezi-artik-unutun-0801171200.html).

“Sertifikalı Tohum” süreci, binyılların mirası yerli tohumların yitip gitmesi, biyoçeşitliliğin azalması ile sonuçlanacaktır. Bu da, ne yazık ki, Anadolu Köylüsünün tarihsel ve ekonomik değerlerinden koparılması anlamına geliyor.

Anadolu insanı tarımla özdeşleşmiştir aslında. Üstelik, tarımsal üretimde Anadolu Köylüsünün, kadınlı erkekli yer aldığı, kökleri Hititler’e kadar giden imece gibi bir kollektif aksiyon geleneği vardır. Anadolu köylüsünü bitirerek imece gibi, insanlığın en güzel özelliklerinden birini de yok ediyorlar. Aynı şekilde, tarımsal üretimi yok ederek köy kadınımızı da üretimden koparıyorlar ve özgürlüğünü elinden alıyorlar. Aslında köy kadınlarımız, üretimde yer aldığı ölçüde özgürdür. Üretimden koptuğu ölçüde özgürlüğünü yitirir, tümüyle erkeğe teslim olur. AKP’nin tarım politikaları arkada böyle bir plan da içeriyor. Vaktiyle Köy Enstitülerinin kapatılması da benzer art niyetler taşımıştır. Çünkü Anadolu İnsanının uyanması, aydınlanması, üretimini artırması istenmez, Anadolu Kadını eve hapsedilmek istenir, özellikle de din bezirganlarınca.

Din Bezirgânları, bugün Malum Kişi’nin önderliğinde, Cumhuriyet’in kurduğu tüm işletmeleri kapatarak veya satarak ülkenin cılız da olsa sanayi üretimini bitirmekle kalmıyorlar. Bizim için altın değerindeki tarımsal üretimi de bitirerek halkımızı tümüyle dışarıya, emperyalizme bağımlı hale getiriyorlar. Dolayısıyla bu süreç de BOP’un hayata geçirilme sürecinin bir parçası. Halkımızın tüm değerlerini yitirmesi emperyalizmin stratejik hedefi çünkü.  

Bu gidişe son vermek mümkün mü?

Mümkün! Önce Malum Kişi önderliğindeki AKP iktidarını İkinci Kurtuluş Savaşı’mız ile devirip, sonra İşçi Sınıfı önderliğinde Halk İktidarını kurmakla mümkün.