Site rengi

Tasarım

Hikmet Kıvılcımlı: Vatan Partisi Savunması

04.08.2022
961
A+
A-

İstanbul 2. Ağır Ceza Başkanlığına

MÜDAFAAMDIR

Sayın Yargıçlarım,

Vatan Partisi’nin kurulduğu 1954’ten beri tecavüz kampanyasına uğradık. 1957’den beri adlî tatbikat altındayız. Üç yıl süren türlü işkencelerden sonra, çok şükür bizi 141/1 TCK ile suçlandıran kat, şimdi VP’nin suçsuzluğunu belirliyor. Lâkin mahkeme iddia ile bağlı değil. TCK’nin 142. ve 141. maddelerinin 1. bentleri aynı suçu kapsar. Ve biz, VP içinde olduğu gibi, [miting] alanlarında dahi VP Programı’ndan başka şey konuşmadık. Onun için 141/1 atfı, yaniVP hakkında [bir savunma] yapmadıkça, 142/1,yani Propagandaya dair söyleyeceklerimiz temelsiz kalırdı.

Acaba savunmaya hacet var mı?

Çünkü, ilk günden beri 2. Ağır Ceza Mahkemesi önünde defalarca tekrarladığımız gibi:

1- VPdavasında biz davalı değil, DAVACI’yız. Çünkü bu dava, cinayetlerinin hesabı Yassıada’da görülenlerin şeni [alçakça, utanç verici] TERTİP’lerinden ilkidir. Sabık Sapıkların Hükümet değil Şekavet [Haydutluk] yaptıkları artık yalnız VP’nin iddiası olmaktan çıktı. Sapıklar tek dayandıkları Türk Ordusu generallerini beyaz zehir kaçakçısı gibi gösterdiler.

“Zamanın KaraKuvvetleri Kumandanı, şimdiki Devlet Başkanı Cemal Gürsel, şikâyetçi General Aydınalp’e şunu söylüyor:

“Bu arama hadisesi, Türk Ordusu’nun şerefine tecavüz etmiştir. Bunu yapanlar şu veya bu kimse değil, bizzat hükümetin kendisidir.”(Cumhuriyet Gazetesi, 30 Ağustos 960)

Böyle bir hükümetin siyasî polisi ne yapmaz?

İstanbul 1. Şube komiserlerinden Mehmet Bal: “Suikast tertibinin zamanın Başbakanı, İçişleri bakanı ve Valisinin emri üzerine, 1. Şube Müdür vekili Muzaffer Yılmaz tarafından hazırlandığını”, yargıç önünde ifşa eder. (Cumhuriyet 22.10.960)

VP davasının bu 1. Şube’de tezgâhlandığını unutabilir miyiz?

2- İSTİKLÂL kadar, İÇTİHAT da adaletin şanındandır. Fransa’nın muhafazakârlığı ile meşhur Chateaubriand’ı der ki:

“Adliyenin yüksek vazifesi, sadece adalet dağıtmak değildir. Daha ziyade toplumsal ve ekonomik hayattan doğan ve toplumların çalışmalarını felce uğratan anlaşmazlıkları düzenlemek suretiyle, milletin yürüyüşünü sağlamaktır.”

Bugün toplumumuzu inmeli kılan anlaşmazlıkların başında ne gelir?

Bir sözle: Ülkemizin Modernleşmesi ile Ortaçağ’da kalması konularındaki kör dövüşü!..

VP faciasının içyüzü: Siyasetimizi (ve milletimizi) boğan derebeyice kafasız işgüzarlıklara karşı modern bilimin sesini duyurmasından ileri gelmiştir…

“Nasıl?” denilecek, “VP’den başkası bilim siyasetinden anlamaz mı?”

O ciheti, 27 Mayıs Devrimi üzerine bir Üniversite profesörü söylesin: (4 Temmuz 960 günlü Cumhuriyet, Cahit Tanyol: “Fikir Yoksulluğu”)

“Hürriyeti niçin istiyorduk? Düşünmek için değil mi? İşte hürriyet… Çıkını çözülmemiş dertler yığın yığın… Hanı düşünce? Öğrenilmiş, alışılmış fikirlerden ve kalıplardan kurtulduğumuz ve kendi kendimize itiraf cesaretini duyduğumuz gün, söyleyecek pek az şeyimiz olduğunu anlayacağız.”

Başka bir Profesör (Yeni Sabah Gazetesi’nde, 26 Temmuz 960, Ali Fuat Başgil) diyor:

“Bizde azgın bir zümre tahakkümü altında fikir adamının hayatı huzursuz ve emniyetsiz bir hayat olmuştur. Sorarım size, sayısı 7000’i geçen kanunlardan hangisi tepeden inme, yıldırım kanun değildir?”

Bu “AZGIN ZÜMRE”: Derebeyi artıklarımızdır. O “ALIŞILMIŞ KALIP FİKİRLER”: Derebeyi artıklarının düşünüş tarzı: SKOLASTİK’tir. Lâkin meseleyi bu toprakta böylece açık koyan VP’den başka kimse çıkmadı. Onun için başımıza gelenler önünde hâlâ “O mâhiler ki derya içredir, deryayı bilmezler!” durumundayız. DP rezaletini âlimlerimiz dahi ağzı açık karşılıyorlar: (Profesör Ahmet Hamdi Tanpınar, 19 Ağustos 1960 günlü Cumhuriyet’te TBMM için şöyle yazıyor):

“Bu kadar seçkinler kalabalığına herhangi bir Garp Meclisinde ancak rastlanabilir. O halde nasıl oldu da, bu okumuş yazmış, işin tecrübesini geçirmiş adamlar fakir bir milletin tarihinden sorumlu olduklarını birdenbire unuttular? Sadece hususi tahsil görmüş Celâl Bayar’ı ciddiye aldılar ve itisaf [doğru yoldan sapma, yolsuzluk, haksızlık] hastası Adnan Menderes’in şefliğini kabul ettiler? Onların yalanlarına ve safsatalarına inandılar, cinayet projelerine iştirak ettiler? Türkiye’de nasıl bir hava esmiştir ki, kendimize göre yaşadığımız 20. Asır’da bizi 17. Asrın ortasına hiçbir vicdan azabı duymadan geçirdiler?”

Bu soruya âlimin karşılığı yok. VP’ye göre: Bir doktrin değil, bir şefin emrinde olan partiler, Ortaçağ AŞİRET’leri durumunda olduklarından, siyaset bir kör dövüşüdür. İnönü PAŞA’nın CHP’si, bir doktrin partisi olmamakla övünüyor. Bölükbaşı AGA’nın CKMP’si [Cumhuriyetçi Köylü millet Partisi], daha yeni oturdu: kendisine Program arıyor! Ve bütün “düşünür” görünenlerimiz “Bizde doktrin olamaz”(!) fehvâsınca [sözü gereğince] sözbirliği etmiştirler. Bu siyasî körler memleketinde doktrin partisi olan VP’nin başına gelecekleri tahmin güç olmasa gerekti. İşte Adliyemizin bugünkü “yüksek vazifesi” bu çıkmazı “ düzenlemek suretiyle, milletin yürüyüşünü sağlamaktır.”

Sayın Devlet Başkanı General Cemal Gürsel diyor ki:

“Ben şu memleketin kalkınması için bir türlü düşünebilirim, sen de başka türlü düşünebilirsin. Bu düşünceler bizim birbirimize düşman olmamız için bir sebep midir? Bu asla olmamalıdır.”

Bu açıdan VP’nin DOKTRİN’ini açıklamadıkça, aşiret entrikalarını siyaset zannedenler, bizim en masum sözümüzden cinayet kokusu çıkarabilirler. VP, bir fikriyat [düşünceler] sistemidir. Her sözümüzün gelişigüzel yarım cümlesi alınıp hüküm verilemez. Fikirlerimizin bütünü tartışılırsa, HAK ve HAKİKAT ortaya çıkar. Ne yazık ki, bu tartışmayı, mahkeme önünde yapıyoruz. Oysaki yıllar evvel CHP’ye teklif ettiğimiz gibi, tartışmalarımız bir siyasî FORUM’da, hiç değilse Basın veya Üniversitede yapılmalıydı. Ama bu, ancak her gün hep özendiğimiz MODERN Batı toplumunda böyledir. Biz gene mahkemenin başını ağrıtmaya mecburuz.

 

TCK 141/1’e dair GENEL SAVUNMA

Türkiye’de Osmanlı çöküşünden beri, İktisadî gerilikle Siyasî istibdat [despotizm] başlıca sosyal hastalığımızdır. Bu hastalığın doğru TEŞHİS’i (sebeplerinin açıklaması) yapılmadıkça, TEDAVİ’sine dair öne sürülecek bütün denemeler karanlığa kubur sıkmaktır. Tek mi, çift mi oynarca: Çok parti mi, tek veya çift parti mi gerek? yollu tartışmalar, skolâstik şekil kumarı oynamaktır. Siyasetimizin özü, sosyal, politik ve ekonomik hastalıklarımıza modern bilim kafasıyla teşhis ve tedavi bulmaktır. Bu doktrinle olur. Doktrin dendi mi, ecnebi [yabancı] ülkede imal edilmiş hazır elbise ararız. Levanten bezirgânların kolayına gelen bu hazırcılık, son DP skandalıyla bir kere daha belirdi ki, toplum yapımızı sıkıntıdan kurtaramaz.

İşte VP bu düşünce ile: bir TEORİK DOKTRİN ve bir de PRATİK SİYASET inancı ile doğdu.

 

VP’NİN TEORİK DOKTRİNİ

Tarihî, Ekonomik ve Toplumsal üç bölümde özetlenebilir.

I- TARİHİ DOKTRİN: Türkiye Cumhuriyeti’ne kaynak olan Osmanlılık niçin yıkıldı?

Tarihi gelişmemiz Batı ile taban tabana zıttır.

Birinci Çelişki: Batı’da Modern Sermaye kadim Tefeci-Bezirgân Sermayeyi inkâr ederek doğdu. Bizde ilk adil DİRLİK DÜZENİ derebeyleşti: KESİM (MUKATAA’lar) DÜZENİ, Tefeci-Bezirgân ilişkileri azgın hale getirdi.

İkinci Çelişki: Modern sermaye ile sanayileşen Batı önünde Türkiye önce KAPİTÜLASYONLAR, sonra DIŞ BORÇLAR yoluyla YARISÖMÜRGE’liğe sürüklendi. Batı alacaklı-sömürücü, Türkiye borçlu-sömürülen oldu.

Üçüncü Çelişki: Batıda TARİHSEL DEVRİMLER’in yerine, SOSYAL DEVRİMLER geçti. Türkiye’de içeride saltanat irticaına, dışarıda istilâcı metropollere karşı MİLLÎ İNKILÂP [ULUSAL DEVRİM]: İstiklâl Savaşı şeklinde MİLLÎ KURTULUŞ hareketi oldu.

Bu üç tarihi sebep Türkiye’yi Batı toplumu ile zıt bir duruma sokarken, bizim hâlâ Batı’dan taklit ve tercüme doktrin almamız yanlıştı. Onun için VP kendi doktrinine KUVAYİMİLLİYECİLİK adını vermiştir. Yalnız Birinci Kuvayimilliyecilik daha ziyade siyasi idi. VP’nin teklifi ekonomik seferberlik oldu. 1954 baharında VP Gerekçesi şunu yazdı:

“Vatanı yeni bir kuvayimilliyeci mukaddes hamle cennetleştirecektir.” Çünkü: “Batının 400 yılda aştığı basamakları biz 4 yılda atlamaya mecburuz.” 1954 güzünde VP Tüzüğünde (Madde 2): “İkinci Kuvayimilliye seferberliği… Mübarek iktisadî kuvayimilliye… millî istihsal [üretim] mücadelemiz…” gaye sayıldı. “Birinci Cihan Harbi’nden sonra İSTİKLÂL’imizi kurtarmak için nasıl demir çarık demir asa, Batılılara karşı Birinci Kuvayimilliye hareketini başardıysak, aynı imanla bugün de İSTİKBAL’imizi kurtarmak için, BATILILAR DERECESİNE yükselmeyi hedef tutan ekonomik bir mukaddes harbe [savaşa], İKİNCİ KUVAYİMİLLİYE hareketine mecburuz.” (Program, s. 25)

Ne mutlu veya ne yazık Vatan Partisi’ne ki 13 Eylül 1960 günü MBK’den bir üye Ankara’da şöyle haykırıyordu:

“Biz ikinci kuvayimilliye nesliyiz ve Atatürk inkılâplarının murakıbıyız [koruyucusuyuz].”

 

II- EKONOMİK DOKTRİN: Türkiye niçin geri bir ülkedir?

Osmanlı yıkıntısından çıkmış olmak yetmez. Çünkü aynı Osmanlılıktan çıkma Balkan ülkeleri bizden daha ilerideler. Sebep: SERMAYE ve KÂR konularında bütün taklit hırsımıza, hatta tercüme kanun konularımıza rağmen, Batı ile tam zıt kalışımızdır.

Genel olarak: Batı, Ortaçağ sermayesi olan Tefeci-Bezirgân ilişkileri yerine, Modern Sermayeyi geçirdi. Biz, bir yandan kapitalizmi ilân ettik. 2.10.1960 günlü Hürriyet’te Besim Üstünel yazıyor:

“Bilindiği gibi, Birinci Cumhuriyet devrinin daha ilk günlerinden itibaren Türkiye’nin kabul ettiği iktisadî düzen, esas itibariyle kapitalisttir.”

Lâkin buna rağmen Batı’da kapitalizmin kaldırdığı Tefeci-Bezirgân ilişkileri, gerek ecnebi [yabancı] sermayenin nüfuzu, gerekse kapitülasyon artığı yerli Levanten sermayenin tesiriyle, kanunlar yasak ettiği halde, hayat olduğu gibi muhafaza etti. Modern sermaye kısırlaştı.

Özel olarak: Avrupa’da yüksek bilim ve teknik uygarlık MUTLAK KÂR sisteminden İZAFÎ KÂR’a geçmekle gerçekleşti. Bu, Batı işverenlerinin akıllılığından değil, Batı işçilerinin mutlak istismara karşı direnmeleri sayesinde oldu. Bizde, çıkarılan en eksik İŞ KANUNU ve SENDİKA KANUNU ile çalışanlara verilen haklar bile gereği gibi kitaptan hayata geçmedi. Mutlak kâr sayesinde karunlaşan işverenlerimiz, ecnebi [yabancı] sermayenin de baskısı ile bir türlü tekniğin ve bilimin son sözü bir sanayiye özenmediler. Demek oluyor ki, Batı için işçi davası, bugün sadece sosyal adalet gereğidir; fakat Türkiye’de ilerlemek için bir millî kalkınma, ölüm dirim gereğidir.

 

III- SOSYAL DOKTRİN: Osmanlı çöküşü ile iktisat geriliğimiz, ister istemez bütün sosyal varlığımıza, hukuk, bilim, ahlâk, felsefe, edebiyat, hatta din ilişkilerimizekadar tepkiler yapar.

Bugüne kadar herkes ZİHNİYET değiştirmek için haykırıyor. Lâkin bu nasıl olur?

Öne sürülen bütün teklifler derebeyi kalıntıları yüzünden tersine döner. Bu terslikler ile VP’nin onları düzeltişlerine örnek verelim:

Düşünüş yücelmeleri: Bütün siyasî partilerimiz doktrinsizdirler. Bu toplumsal fikirsizlik iki felâket getirir:

1) Örgütte: meşhur edilip putlaştırılan derebeyi şef ile bu başbuğ çevresinde iktidar zaferinden pay çapulunu bekleyen Ortaçağ avenesi…

2) Propagandada: milli davaları prensip tartışması [yapmak] yerine gayriinsanî [insanlık dışı] “gövde gösterileri”…

VP Doktrini ile aşağılık hayvanca gösteriler yerine insanca yücelmiş…[1]

Davranış aşağıdan: Düşünce seviyesi o kadar düşük olan siyasetimizde davranışlar, tam tersine hep yukarıdan, “Tepeden inme” olur. Oysa tarihimizde en iyi niyetler bile halka dayanmadığı için, başarısız kaldı. Genç Osman ile Selim III, kendileri kurban gittiler. Mahmut II ile Abdülmecit, kendileri değilse bile, açtıkları ecnebi [yabancı] borçlar çığıyla imparatorluğu kurban ettiler. Abdülhamit, Enver Paşa’ya şöyle demişti:

“Avrupalıların medeniyetini takdir ederim. Sarayda temsiller verdirdim… maksadım saray halkına örnek olsun, garbın terakkiyatı [Batı’nın ilerlemeleri, gelişmeleri] yukarıdan aşağıya kontrollü girsin diye idi.”

Bu ters zihniyetle kanunlar:

1) Bâbıali’de “TANZİM”,

2) Ayan’da [Osmanlı Devleti’nde I. ve II. Meşrutiyetlerin ilanından sonra üyeleri hükûmet tarafından seçilerek ilki 1877, ikincisi 1908’de çalışmaya başlayan ve millet meclisinin kararlarını incelemekle görevli olan meclis] “Müzakere”,

3) Mebusan’da [Millet Meclisi’nde] “Kabul” edildi.

Devlet: “LÂZIM”; Halk ve millet: “MELZUM” sayıldı.[2]

82 yıl evvelki Abdülhamit siyaseti ile şimdiki Menderes istibdadı bu ters davranış yüzünden benzeşti. Onun için VP Tüzüğü bu aşiret ağalığı ile modern siyaseti birbirinden ayırt etmek üzere 2. Gaye maddesini şöyle yazdı:

“Şahsi nüfuz yerine, mutlak surette kanun yolu ile:

  1. a) Devleti milletten üstün değil, milleti devletten üstün tutmak ve antidemokratik kanunları ayıklamak”,

“BU mübarek iktisadî kuvayimilliye seferberliğimizin ruhunu başta İşçi Sınıfımız gelmek üzere, cahil, âlim, köylü şehirli… bütün değer yaratan iyi niyetli vatandaşların tamamıyla aşağıdan gelme ve tamamıyla serbest (Teşebbüs-Teşkilât-Kontrol)larında bulmak ve bu emelle bütün organlarda bilfiil üretmenleri çoğunlukta görmek, yarımız olan Kadını ön safta bulmak, Gençliğe sonsuz inanmak.”

 

VP’NİN PRATİK DOKTRİNİ

Tüzüğümüz, Programımız, Gerekçemiz, “Siyasetimiz” adlı broşürümüz, Vatandaş gazetemizde olduğu kadar, polisçe Teyp cihazına alınan nutuklarımızda defalarca açıklanmış bulunan pratik tekliflerimizi burada özetlemek bile çok uzun olur. Yalnız 3 tezimize iki sözle işaret edelim:

 

  1. TEZ: Her parti pahalılıktan dem vurur. Fakat buna işsizliğin sebep olduğunu saklarlar. VP Tüzük Mad. 2: “Müzmin işsizlikle, azgın hayat pahası kanser haline gelmiştir” derken, pahalılığın üretim arttıkça azalabileceğini anlatır.

 

  1. TEZ: Her parti az çok sanayileşme taraftarı gibi gözükür. Ama CHP devletçiliği “iktisadî inkıbaz [ekonomik sıkıntı]” idi. Halk Partisi’nden çıkma DP’nin 4. Menderes kabinesi de; “Her şeyden önce ziraat”, dedi. DP’den çıkma CKMP; “Sanayi hareketinin sıkı bir seleksiyona tâbi edilmesi”ni istedi.

VP ağır sanayi ile sosyal adalet prensibini koydu.

 

III. TEZ: Sanayi nereden bulunacak?

CHP pahalı devletçi, DP kayıtsız yabancı sermayeci ve vurguncu idi. VP: (Ucuz Devlet+Şuurlu Ticaret+Toprak Reformu) prensibiyle milyarlar sağlar. Sonra yabancı sermaye gelir.

 

TCK 142/1’e dair ÖZEL SAVUNMA

Hakkımda suç isnat eden iddianame şekilce ve muhtevaca [içerikçe] yanlıştır.

ŞEKİLCE: İddianame bilim dışıdır. Atfedilen söz ve fikirlerden hiçbiri nerede, ne zaman, kim tarafından belirtilmiş belli değildir.

“Vatan Partisi’nin muhtelif şubelerinde, idare toplantılarında, bilimsel ve seçim için yapılan toplantılarda, muhtelif topluluklara karşı”,deniyor.

Bu iddia nasıl tespit edilmiş?

Gene sadece:

“Dosyalar münderecatı”: “Hazırlık tahkikatı sırasındaki ikrar ve itiraflar, ilk tahkikatta, diğer maznunların [sanıkların] ve şahitlerin ifadelerinde”, deniyor.

Ne dosyanın numarası, ne ifadenin sayfa numarası ve sahibi belli değil. Nitekim anılan cümlelerden hiçbirisi benim fikrim veya sözüm değildir. Kimin tarafından, nerede, nasıl söylendiği bilinmeyen o cümlelere ben niçin cevap vereyim?

Mahkemenin bu konkret [somut] ve objektif olmayan, zaman, mekân ve şahıstan münezzeh umumî kavli mücerretleri [yer ve kişiden bağımsız genel soyut sözleri]  toptan yok sayması gerekir. Bana öyle geliyorki, savcı dalgın anında okuduğu polis fezlekesinden aklında kalmış iki üç beş sözü gelişigüzel sıralamıştır. Bir zühuldür [iş çokluğu veya dalgınlık sebebiyle yanılma, geciktirme, ihmal etmedir] bu.

Bir tek cümleye sığdırılan 18 kaziyeye [iddiaya] bakalım:

 

MUHTEVACA [İÇERİKÇE]:

1) “VP’nin sırf İşçi Sınıfının partisi olduğunu”,

2) “Bütün işleri İşçi Sınıfı ile yapacaklarını”…söylemek suç değildir. Ama benim fikrim de hiç değildir. GEREKÇE s. 33’te yazılı kanaatim aynen şudur:

“VP, işçi kanadını başa geçirmeyi, milletçe yükselişimizin tek yolu saymakla beraber, asla dar ameleci [işçici] değildir. Tek başına İşçi Sınıfı içine gömülmek ölüm kadar uğursuz bir mahpusluktur.”

O halde iddianame bu isnadı nereden çıkarmış, uydurmuş?..

Devam edelim:

3) “Köylünün de aralarına katılacağını”,

4) “Partiyi ancak bu iki sınıf temsilcilerinin temsil edeceğini”…söylemek de gene suç değil, ama yanlış bence. Zira köylü bir sınıf değil, birçok tabakalardan derleme bir kütledir. Sonra ben böyle iki sınıfın tekelini asla kabul etmem. GEREKÇE s. 33-34’te aynen şöyle derim:

“Örgüt bilinçli işçilere başrolü vermekle beraber, milletimizin her sınıf, zümre ve tabakasına açıktır. Vatanını canından çok seven işçi, köylü, aydın, esnaf gibi, iyi niyetli sanayiciler, hatta fert olarak gerilikten iğrenmiş samimî tefeci, bezirgânlar dahi VP Tüzük ve Programı’na inanarak gelirler ise bundan iftihar duyarak sıcak ilgi gösterilir.”

O halde VP’yi en iğrendiği kapalı tekkeye benzetmek niçin?

Yanılmaktan.

5) “İşçi Sınıfını iktidarda görmek istediklerini”… söylemek suç mu?

Her siyasî parti gibi, işçi partileri de iktidara gelmek için kurulur. Bu, demokrasinin alfabesidir.

6) “İşletme sahiplerinin elinden toprağın kendisine yeteri kadarı bırakılıp geri kalanının köylüye dağıtılacağını”…söylemek, CHP’nin Toprak Kanunlarından MBK’nin bu sıra hazırladığı Toprak Reformuna kadar, her devirde ele alınmış konudur.

Yalnız “İşletme sahibi” sözü yersiz. Modernce işletilmeyen, derebeylerin fazla toprakları için yapılacak kanuni işlem, iddianamenin beraatını istediği VP Programı’nda dahi detaylarıyla anlatılır.

7) “Başka sınıfların ve zenginlerin lüzumu olmadığını”…ben söylemedim. Ama her sosyalistin her günkü lafıdır. Türkiye’de resmen birkaç tane sosyalist parti var. Devlet Başkanı C. Gürsel de sık sık, Türkiye’de bir Sosyalist partisinin lüzumunu ve desteklenmesini ve müsamaha görmesini söyler.

8) “VP iktidara geldiği takdirde dış ticareti, kapitalist fabrika ve işyerlerini sahiplerine bir hisse bırakılarak devletleştirileceğini”…ağzıma almış değilim. Çünkü Devletleştirme bugün artık, serbest rekabetin beşiği olan İngiltere’de bile parti programıdır. TC Anayasasında ise, altı umdeden [ilkeden] biri: Devletçiyiz’dir. Bu, CHP’nin bayrağında oktur.

10) “Dış ticareti elinde tutan ekalliyetin [azınlığın] elinde bulunan her şeyin alınarak, müstahdem durumuna sokulacağını”…söylediğimi savcılık ispat edemez. Ancak bu da devletleştirmenin bir şekli olabilir. Ayrıca 142’nci madde “sosyal SINIF”tan bahseder. AZINLIK, sosyal bir sınıf değildir, birçok sınıflardan birleşiktir. Azınlık düşmanı Hitler’dir.

11) “Millî gelirin bütün millete eşitçe taksim edileceğini”… Eflâtun’dan beri sayıklayan kötü hayalci esnaf sosyalizmleri geviş getirirler. Bence, bir yüksek mühendisle bir kaba işçiye eşit gelir vermek, kültür düşmanı olmaktır. Patrona Halil değilim.

12) “İktidar partilerinin millî gelirin paylaşım şekliyle meşgul olmaktan ziyade verim şekliyle meşgul olduklarını”…söylediğim gibi iddianameye geçen tek sözüm budur. Doğrudur. Aksini öteki partiler ispat etsinler. C. Müddeiumumisi [Cumhuriyet Savcısı] değil…

13) “Fatih Sultan Mehmet’in ordularının İstanbul’u fethinden bahs ile bu orduların toplandığı yerde gecekondularda oturan işçilerin surları aşarak hakiki demokrasiyi kuracaklarını”…nasıl söylediğimi hazırlık, ilk ve son tahkikatta defalarca açıkladım:

Hakikî demokrasi:“Halk için, halkla beraber, halk tarafından idare”dir. Bu yukarıdan gelmez. Atatürk’ün, Pasinler kaymakamına haykırdığı gibi: “Tamim ile olmaz”. Fakir halkın refahı ile gelişir. Yoksa elbet gecekondularda işçilerden başkaları da oturur. İşçilerse her sabah Surları aşarlar. 21 Şubat 1960 günü CHP mebusu Hıfzı Oğuz Bekata, Mecliste: “DP’yi idare edenler gerçek demokrasiyi istemiyorlar.”, demişti.

Demokrasi temel düzenimiz olduğuna göre Demokrasinin sahtesini reddetmek, hakikisini kurmak suç olur mu?

14) “Amerikan sömürgesinden kurtaracağını”…kim, nerede söylemiş?

Bilinmez. Ancak Amerika bizim ne temel düzenimiz ne de sosyal bir sınıfımızdır. Amerika’ya ait bütün söylediğim: Thornburg’un bizi tarımsal bir ülke yapan tavsiyelerini eleştirmekten ibarettir. Türkiye’nin Atina Büyükelçisi yazıyor:

“Halen Amerikan Enformasyon (casusluk) büroları başkanı, eski Atina büyükelçisi M. R. Allan’den bir mektup aldım. Fatin’in [Fatin Rüştü Zorlu] hariciye vekilliğine getirileceğinden bahsediliyor. Buna inanmak istemiyorum, diyor.”

27 Eylül 1960 günü, Vatan Gazetesi’nde MBK üyesi; “İktisadî durumumuzdan bahsederken”, diyor ki: “Amerika’nın bir eyaleti haline geldik. Onların müsaadesi olmadan hiçbir şey yapamıyoruz.” Ve arkasından ilâve ediyor: “Yavaş yavaş istiklâlimizi elde etmemiz gerekiyor.”

 

TEMEL DÜZENİ KALDIRMA ve TAHAKKÜM:

15) “İktidara gelmiş olan partilerin derebeyi artıklarının ve bezirgân zümreyi temsil eden sınıflara istinat ettiğini[dayandığını],

16) “Millî gelirin imtiyazlı bir zümrenin ve dış ticaretin %95’inin ekalliyetlerin elinde toplandığını”,

17) “Memleketi Tefeci-Bezirgân ve derebeyi artıklarının idare etmekte olduklarını”,

18) “Bunun için de Tefeci-Bezirgânve Derebeyiartıklarının yok edileceğini ve ortadan kaldırılacaklarını”

Yukarıdaki cümleler benim şu üç fikrimden galattır [yanılmadır]:

1) Türkiye’de millî gelir Âdilâne dağıtılmıyor;

2) Kanunlarımızın yasak ettiği derebeyi artığı tefecilikle vurguncu bezirgânlık maalesef hayatımızatahakküm ediyor;

3) İktidar partileri bu geriliği ve kanunsuzluğu bilerek, bilmeyerek destekliyor.

4) Bu zümre tahakkümü, gerilik ve derebeyice kanunsuzluklar ortadan kaldırılmalıdır.

Bizce doktrinsiz parti, sınıf kökünü saklayan bir maskeli haydut çıkabilir: DP gibi… (VP doktrinli, alnı açık kanun partisidir.) Pahalılık 10 yılda şehirde 5 beş misli, köyde 10 misli arttı. Tütün üreticiden 300’e alınıp 10 bin kuruşa satıldı. 27 Mayıs’ın Devlet Bakanıradyoda şöyle dedi:

“Bankalarımız âdeta tefeci hâlini almışlardı. İktidar partisinin mensubu, iktidar başlarının yakını ve yâranı olan kodaman tüccar ve sanayiciler hariç, hiçbir tüccar ve sanayici bankalardan %7 faizle para alamamıştır… Seçimlerde parayla oy satın almak, adam kandırmak için milyonlarca lira toplanıyordu… İthal müsaadesiyle dışarıdan mal getiren karaborsa fiyatına satardı.”

MBK üyesi (23 Eylül); “Bu mütegallibenin [zorbaların] elleri kırılacaktır. Eğer bunlar ısrar ederlerse sert bir şekilde kırılacaktır.”, dedi.

VP’nin bütün suçu, bunları kanun yolu ile gidermek teklifi midir?

Mütegallibenin ellerini kırmak TCK’nin 141,142. maddelerindeki suç mudur?

 

HUKUKÎ TARTIŞMA

USULÎ ve KANUNÎ DELİL YOK: İddianamenin atıfla yetindiği DOSYA’larda; hepsi suçlu olarak 6 ay Engizisyon mezalimi altında ezilmiş 2 yıl mevkuf  [tutuklu] kalmış kimselerin polisçe tazyik altında imzalamak zorunda kaldıkları son tahkikatta ikrar etmiş kimselerin ifadelerinden başka Şehadet [Tanıklık] yok. Bu ifadelerde Komünistliğe dair konuşan polis ajanı İsmet Soydan gibilerle tek söz konuşmadığım anlaşıldı.

Polisin banda aldığısözlerimin plakları tek vesika iken, polisçe imha edildiklerinden, mahkeme bu vesikalardan da mahrum bırakıldı.

Toplantılarda bulunan polis ajanları gizli raporlarına gelince, bunlar her şeyden önce (raporcunun cahil olması, bilgin bile olsa, ancak hatırında kaldığı kadarını çok sonra not ettirmesi, notların daima eksik ve yanlış bulunacağı gibi sübjektif sebeplerle) İhticaca Salih [delil olarak kullanılacak nitelikte] RESMÎ ZABIT vasfında değildirler; sonra, dosyadaki gizli polis zabıtları ise ilkinden sonuna kadar zaten bir suç tespit edemediğini müttehiden [birlikte] belirtmektedirler.

 

  1. ve 142. MADDELERİN SUÇ UNSURLARI:

1) “Sosyal bir SINIF’ın diğer sosyal SINIF’lar üzerinde tahakkümünün tesisi.”

Daha ziyade Nazi ve faşist fikridir. Bize böyle atıf yapılmadı.

“Başta İşçi Sınıfı” sözümüz, doktrin partisi oluşumuzdandır. Baş, idarecilik ve güdücülüktür. Birinci Kuvayimilliyecilik daha ziyade askerî savaş şeklinde olduğundan başta askerler gelmişti. Ona rağmen savaş içinde bile Birinci Büyük Millet Meclisi Türkiye’nin gelmiş geçmiş en demokratik meclisi idi. Tahakküm, zülüm yapmadı. VP’nin doktrinine göre İkinci Kuvayimilliye, iktisadi bir seferberlik olacağı için, millet içinde de en İKTİSADİ İNSAN olan işçiler başa geçerlerse en verimli ilerleme elde edilir. VP’nin bütün tezi demokratik yoldan TAHAKKÜM’ün kalkmasıdır. 27 Mayıs’ta askerler iktidara geldiler. Tahakkümü kaldırdılar.

2) “SOSYAL bir SINIFI ortadan kaldırmak.”

Bu parlamento yolu ile yapılırsa SOSYALİZM, cebir ve şiddetle yapılırsa KOMÜNİZM adını alır. Batı Avrupa’da sosyalist partileri kurulduğuna göre, 142. Maddenin yasağı CEBİR’e karşı demektir. VP’nin GEREKÇE s. 25’de geçen; “Her sosyal sınıf, zümre ve tabakanın en vatansever, en namuslu, en canlı ve en ileri unsurlarını feragatleiçine alan genel bir millî seferberlik açmak”, tabiri herhangi bir sosyal sınıfa karşı ne cebir, ne tahakküm, ne de ortadan kaldırma ithamı [suçlaması] yapılamayacağını gösterir.

3) “Memleket içinde müesses [kurulu] iktisadî ve sosyal TEMEL NİZAM’lardan herhangi birini devirmek”

141 ve 142. Maddelerin bu unsuru da “DEVİRMEK” sözünün belirttiği gibi cebir ve şiddetle yapılacak değişikliklere karşıdır. Temel düzenlerimizin başında Anayasa gelir. Anayasamızın her maddesi değişebilir: yeter ki cebir değil, Meclisin üçte iki çoğunluğu ile yapılsın. Anayasanın değişmeyecek tek maddesi CUMHURİYET prensibidir. Düşük Başbakan Menderes Meclis grubuna alenen: “Siz padişahı da geri getirebilirsiniz” dediği halde, VP’ye göre “Millete inanmak, evvelâ [ilk olarak] Anayasamızı çiğnememek, saniyen [ikincil olarak] demokrasiyi bütünü ile kullanmaktır.” (Program, s. 12)

Demek 141 ve 142’inci maddelerin ruhu CEBİR’e karşı olmaktır.

Bu maddelerde sarahatle [açıklıkla] SOSYAL SINIF tabiri tesadüfen kullanılmaz. Kanun, SINIF’ın ortadan kaldırılmasını yasak eder. Bilindiği gibi her sosyal sınıfın içinde birçok ZÜMRE’ler vardır. Örneğin, İşveren Sınıfında (Sanayici, Bankacı, Tüccar gibi) modern zümreler ve (Tefeci, Bezirgân, Maraba gibi) Ortaçağ artığı zümreler bulunur. Nitekim İşçi Sınıfı içinde de (Ustabaşı, Uzman, Kaba İşçi, Ziraat İşçisi, Fikir İşçisi gibi) modern zümreler yanında (Maraba Ameliyesi gibi) Ortaçağ artığı zümreler de vardır. Bunlardan tefeci ve vurguncu bezirgânları kanunlarımız yasak etmiştir. Keza işçilerden gayrimüstahsil [üretim dışı] ve kaba işçi zümrelerinin azalması, maraba ameliyesinin büsbütün kalkması istenir. Modern Medeniyetin şartı budur. 141 ve 142. Maddeler ZÜMRE’yi değil, SINIF’ı murat ettiklerinden, bir kimse sosyal sınıfların içinden herhangi bir zümreyi kaldırmak istese suç işlemiş sayılmaz. Nitekim Refik Saydam: A’dan Z’ye kadar memur tasfiyesi veya ıslah olmayan Tüccar zümresini kaldırma kararını ilân etmişti. Bir takibata uğramamıştı.

VP, en çok Ortaçağ artığı Tefeci-Bezirgân zümrelerin aleyhindedir. Bunlar önce sosyal sınıf değildirler, sonra bütün Cumhuriyet TEMEL DÜZEN’lerimiz tarafından gayrimeşru ve gayrikanunî sayılmaktadırlar. Nihayet VP bu zümreler karşısında herhangi bir cebir düşünmemiştir. Bizzat ben kendim, en şiddetle tenkit ettiğim Eyüp seçim nutkumda Tefeci-Bezirgân zümreler için, polis teyp cihazı ile banda alınmış olan şu sözleri söylemiştim:

“Bunlar da mamafih İNSAN olarak böyle görmüşler, böyle gidiyorlar. Belki onlara bizler siyasetle, dürüstlükle bu kabil [türden] işleri bırakın, bu sermayenizi bu memlekete vatandaşlara iş ekmek temin edecek fabrikalara yatırın, diye söylesek, o zaman onlar da daha hayırlı iş görürler. Fakat bugünkü şartlar altında kaldıkça şu meşhur, vb…”

“Siyasetimiz” adlı eserimiz gene aynen şunları yazmıştı:

“Atom çağındayız. Bir gramlık maddenin çekirdeği bir şehri asırlarcaışığa boğar. İnsanca çözülmeyecek dava BİLKUVVE [potansiyel olarak] kalmadı. Geri, fakir milletiz. Sen ben kavgasıyla kısırlaşmamalıyız. Fakat kabahatlerimizi savunmakla da çıkmazdan kurtulamayız. Millete ve birbirimize NASILSAK ÖYLECE görünmek fazilet ve şerefini göstermekliğimiz mümkün ve zorunludur. Hem zorbalık çağı can çekişiyor. Dünyanın en eski medeniyetlerinde yoğrulmuş çelebiliği ile ağır başlı, uslu ve candan milletimiz; muhalif, muvafık, bütün partilerden horoz dövüşü, kayıkçı dövüşü, kör dövüşü beklemiyor. Milletimize yaraşır ve yarar olmak için: partiler arası bir “SİYASÎ FORUM” yaratılmalı, o siyasî ermeydanında milletle beraber, her şeyin açıklaması, çaresi aranmalı, bulunmalıdır. Demokrasi lâftan işe geçirilmeli, bütünü ile gerçekleşmelidir.”

Demek, VP son facialara kapı açan horoz dövüşleri yerine her türlü zorbalığı giderecek fikir dövüşü istemekte her partiden daha ileridir.

İddianame; “Sınıf mücadelesinin maddî ve manevî cebirle zımnen dahi olsa telkin edilmesinin komünizm propagandasının teşekkülü için kâfi lâzım geldiğine dair bilirkişilerin 24/XII ve 10/VII/959 tarihli raporlarının propagandayı tarif eden kısımlarından ve raporlar münderecatından [içeriğinden] anlaşılmıştır.”, derken (Lâ takrabu) fıkrası gibi[3], lehimizde olan raporları aleyhimize çevirmek istiyor. Hâlbuki rapor aynen şunu yazar:

“Sınıf mücadelesi doktrini bazı mahiyet ve derece farkları ile Komünist ve sosyalist cereyanlarında mevcut olup, sadece sınıf mücadelesini amaçlayan gayretler Komünist propagandasını diğer propagandalardan ayırmak bakımından kâfi değildir.” dedikten sonra, “cebrizımnen [zoru üstü kapalı şekilde] telkin,” etmeyi şöyle tarif eder: “Tahakkuk ettirilmek istenen neticenin sağlanması cebir [zor] ve kuvvet ihtimali bulunmadan mümkün olamayacaksa cebir mevcudiyeti mefruz telakki edilmek icap eder [zorun varlığını varsaymak gerekir].”

Bu kriterle dosyada mevcut bütün delilleri birer birer inceler. Bilirkişinin incelediği evrak içinde benim bütün sözlerim, hatta mahrem [kişisel] yazılarım da var. Hepsi için raporun vardığı kanunî sonuçlar şunlardır:

“Bunların hiçbirinde müsnet [atılı] suçla ilgili kısımlar bulunmamaktadır.” (10/VII)

“Hiçbir maznunun [sanığın] eşya ve evrakı arasında suçla ilgili bir evraka rastlanmamıştır. Bütün tetkik edilen eşya ve evrakın suçla ilgisiz olduğu anlaşılmıştır.”

Bu kadar açık ve kesin suçsuzluk vesikaları önünde, iddianamenin hâlâ benim söylemediğim, nereden alındığı belirsiz, birkaç manaya gelen, eksik ve bozuk cümlelerle beni suçlandırmaya kalkması usulsüz ve kanunsuzdur.

Yüksek mahkemenizin zühul [İş çokluğu veya dalgınlık sebebiyle yanılma] eseri olan bu davaya artık son verip, bihakkın [tam anlamıyla] beraatıma karar vereceğinden eminim.

 

Dr. Hikmet Kıvılcımlı

[1] Paragraf tamamlanmıyor. Eksiklik var. – KY.

[2] Lazım ve Melzum: Lâzım, birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki şeyden birinci derecede geleni; meselâ Güneş lazımdır, gündüz melzumdur. Kur’an lazımdır, onun açıklaması olan tefsir melzumdur. Melzum, birbirinden ayrılmayan iki şeyden ikinci derecede geleni; meselâ, oğul melzumdur, babası lazımdır.

[3] Hikmet Kıvılcımlı burada bir Bektaşi fıkrasına gönderme yapıyor:

Hocanın biri Bektaşi’ye; “Niçin namaz kılmıyorsun?”, diye sorar. Bektaşi; “Kur’an öyle emrediyor”, cevabını verir. Hoca, “Kur’an nerede emrediyor?”, diye sorunca, Bektaşi Kur’an; “Lâ takrabu’s-salat” (namaza yaklaşmayın) demiyor mu?”, der. Hoca itiraz eder; “Devamını da okusana?” Bektaşi’nin cevabı; “Ben hafız değilim.”, olur.