Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar

 

GÜVENLİK PAKETİ:

Tayyipgillerin “Paralel” Yargısından Sonra“Paralel” Soruşturma Rejimi ve

Faşist Polis Devletinde Son Dönemeç

Başlangıç olarak,  “Paralel”  kavramını düzelterek,  gerçek anlamlandırmasını yapmak gerekir. Kavramı ortaya atan Tayyip Erdoğan, bunu yalnızca devlet içerisinde bir gücü (Cemaati) ifade etmek için kullanmıştı.  Elbette,  idareyi,  yargıyı ve devlet aygıtının diğer uzamlarını bir başka derin örgütlenmenin yönetmesi “hukuk devleti” varsayımı içinde kabul edilemez. Ancak mevcut egemen devlet yapılanmalarının tümünün,  zaten bir sınıf ya da zümrenin  “paralel”i olduğu gerçeğini yok sayamayız.  Sınıflardan bağımsız ne bir devlet,  ne bir hukuk,  ne de devlet örgütlenmesi mevcut değildir.

Bu bilimsel gerçekliği tespit ettikten sonra,  bizzat burjuva sınıfının devrimleri sürecinde,  tüm kuvvetlerin tek bir hegemonyaya (Feodal sınıflara -kilise ya da derebeyi-) bağlanmasına karşıt bir ılımlandırıcı olarak “kuvvetler ayrılığı” prensibinin tasavvur edildiği, bu tasavvurun günümüzün tüm burjuva devletlerince kâğıt üzerinde kabul edildiğini ifade etmek gerekir. Böylece, gerçekte aynı sınıfa bağlı iktidar paradigmalarının  (yasama-yürütme-yargı),  görünürde bir illüzyon yaratılarak”ayrıldığını”, devletin kuvvetler ayrılığına uyma taahhüdü altına girdiğini görmekteyiz. Reel durum değilse de, ideal durum budur.

Türkiye’nin siyasal/hukuksal düzeni ise, (Finans-Kapital ve Tefeci-Bezirgân ittifakı ve onların sermaye hukuku diyebiliriz) AKP iktidarıyla birlikte tümüyle bu “taahhüdün” inkârı üzerine kurulmakta. Siyasi iktidarın “yürütme” kanadı, Fetullah cemaati orijinli “paralel” yargıya karşı olma iddiasıyla,  AKP orijinli bir “paralel” yargı yaratmış durumda. Bir paralele karşı,  daha tehlikeli bir başka paralel… “Kuvvetler ayrılığı”  tasavvuruyla adlandırırsak:  “Yürütmeye Paralel Yargı” inşa edilmekte ve bu inşa AKP’nin polis devleti restorasyonuyla tamamlanmakta.

Konu özeline gelince; yargının sacayağını oluşturan Savcılık kurumunun ve bu kurumun tekel yetkisi olan “Soruşturma” hukukunun da, bağımsız bir hukuksal rejime tabi olması gereklidir. Öyle ki, “Cumhuriyet” Savcıları yürütmeden tümüyle  “bağımsız” olmalı, kendi emirlerinde bağımsız bir soruşturmacı  “adli kolluk” kurumu olmalı;  soruşturma rejimi,  hukuk gerektirdiğinde yürütme organına da karşı harekete geçebilsin diye,  yürütmenin rejimi dışında tutulmalıdır. Dolayısıyla soruşturma rejimi, Yürütmenin siyasal gündemlerine göre, Yürütmenin değişen güvenlik algısına göre değişememeli, Yürütmenin güdümünde ve hiyerarşisinde düzenlenememelidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni üst hukuk normu olarak kabul etmiş bir “hukuk düzeni”nde, Ceza Yargısının başlangıç momenti olan Soruşturma Rejiminin belirleyici usul kurallarının tek ölçütü,  ancak Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmeleri olabilmeli, bilcümle İnsan Hakları metinleri olmalıdır. Dolayısıyla Ceza Muhakemesi Kanununun ve soruşturma hukukuna dönük özel kanunların da bu uluslararası üst normlara uyarlığı olmalıdır. Bu bağlamda devletin bağlandığını söylediği hukuk kurallarına uymasını istemek bizim de “hukuksal” hakkımızdır.

 

Yolsuzluk Soruşturması sebebiyle değişen soruşturma usullerinden geri dönülüyor

AKP iktidarı aleyhinde yürütülen yolsuzluk soruşturmalarını zorlaştırmaya dönük CMK rejimiyle, 2014 Şubatında aslında temel özgürlüklerin kısıtlanması olan arama, el koyma, dinleme, teknik takip, yakalama, tutuklama gibi müesseselerde, değişikliklere, iyileştirmelere gidilmişti. AKP iktidarı, kendisini soruşturmadan kurtarırken, hakları iyileştirmek zorunda kalıyordu özetle… Gelinen noktada, “Yürütmeye Paralel Yargı” inşası HSYK seçimleriyle şimdilik sağlanmış, soruşturma dosyaları takipsizliğe bağlanmış ve görünen o ki AKP iktidarı ceza yargılamasından bağışık olmayı bir süreliğine başarabilmiştir. Dolayısıyla,  AKP hegemonyasıyla yürütülecek “adli soruşturma”ların yoğunlaştırılması momenti gelmiştir. Hazırda Kobanê eylemlerinde yaşanan -esasen kolluk şiddetinden kaynaklandığı anlaşılan- görüntülerle toplum da ikna edilmiştir. Şubat 2014 (6526 sayılı Kanunun) öncesine dönme zamanı gelmiştir.

 

Pakette neler var?

Güvenlik ve Yargı paketinde, bir süreliğine zorlaşan soruşturma tedbirlerine yeniden “kolaylık” getirildiğini görüyoruz. Örneğin, “devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak” suçundan teknik takip yapılabilecek artık.

Tedbirlerden çıkarılan “Katalog Suçlar”ın bir kısmı yeniden getiriliyor.

Katalog suç uygulaması, siyasi iktidarın soruşturma rejimiyle  “paralel”liğinin en iyi göstergesidir. Çağdaş ceza hukukunda anlamlandırılması mümkün olmayan katalog suç uygulaması, suça özgü soruşturma ve kovuşturma düzenlemeleri yaratmak biçiminde özetlenebilir. Bu rejim ise Evrensel “hukuk güvenliği” ilkesiyle bağdaştırılamaz. “Yürütmeye Paralel Yasama”nın, kendi suç ve cezalandırma algısıyla, suç tiplerinde, dolayısıyla “suçlu”da bir seçim (öncelik) ya da makullük görmesi, Ortaçağın “mubah” cezalandırma algısından farksızdır. Tüm suç tiplerine uygulanabilir, bilinebilir, isnada göre değişmeyen objektif bir ceza muhakemesi rejimi şarttır.

17 Aralık soruşturmasında takipsizlik kararı veren savcının karar gerekçesinde ikrar etmek zorunda kaldığı gibi “Son yıllarda ne yazık ki bir suç soruşturmasının başlangıcında örgütün varlığını iddia ederek, soruşturmaya başlamak delil toplamanın bir yolu gibi kullanılmaktadır. Hemen her suç soruşturmasında, suçun işlenmesi için örgüt kurulduğu iddia edilip, mahkemelerden iletişimin tespiti ve dinlenilmesi kararları alınmaktadır.”

Savcının bahsettiği bu durumu, yıllardır “zorlama katalog suç isnadı” olarak ifade ediyoruz. AKP’nin paketi bu rejimi aynen sürdürüyor ve yolsuzluk operasyonu öncesine döndürüyor… Devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlarda gizli soruşturmacı görevlendirilmesini, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarda Cumhuriyet savcısının soruşturmanın yapıldığı yer sulh ceza hâkiminden de karar alabilmesini düzenleyen maddelerin tekliften çıkarıldığını görüyoruz. Bunun siyasal sebeplerini ileride göreceğiz. Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlarda teknik takip yapılmasına ve malvarlığına el konulmasına imkân veren düzenlemeler ise benimseniyor. Bir katalog suç uygulaması daha…

Makul şüphe halinde üst ve yer aramasında,  tümüyle Şubat 2014 öncesinde dönülüyor. Zaten “makul şüphe” düzenlemesi  “SOMUT DELİLLERE DAYALI KUVVETLİ ŞÜPHE”  olarak bu tarihte değiştirilmişti, eski düzenlemeye dönülüyor. AKP’lilerin kendilerinin aranacakları korkusunu aştıkları görülüyor.

“Avukatların soruşturma dosyalarına erişiminin kısıtlanması” yeniden getiriliyor.

Şubat 2014 öncesi CMK’nin 153. maddesinde vardı,  Şubat’ta kaldırılmıştı, şimdi geri getirildi. Avukatın soruşturmanın gizliliğini ihlal eden süje olduğu yönündeki “devlet algısı” değişmemişti zaten, yasal değişiklik de bu algıya yeniden uyarlanıyor.  Oysa CMK’nin 157. maddesinde “savunma haklarına zarar vermemek koşuluyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir” denilmektedir. AKP’ye Paralel Soruşturma rejiminden “savunma hakkı”na saygı beklemek mümkün müdür?

Elbette Hayır…

 

Polise Gözaltı Yetkisi Tanımak Kabul Edilemez!

Mevcut CMK’nin 91. Maddesi, gözaltı kararı verme yetkisini Cumhuriyet Savcısına vermektedir. Hemen belirtelim, günlük dilde “yakalama” ve “gözaltı” kavramları yanlış kullanılmaktadır. Esasen kolluğun yaptığı eylemin adı gözaltı değil, “yakalama”dır. Yakalanan kişiyle ilgili başlatılacak soruşturma işlemleri sebebiyle gözaltına alınmasına  (yani 24 saat süre ile hürriyetinden mahrum bırakılmasına -toplu suçlarda bu süre 48 saate kadar uzatılabilmektedir-) ancak Savcı karar verebilir.

Getirilecek düzenlemede, savcı kararı olmadan da yakalama yapan polisin yakaladığı kişiyi 24 saat süre ile gözaltında tutabilmesi olanağı yaratılmaktadır. Ve bu süre, savcı kararıyla 48 saate kadar uzatılabilecek. Polisin bu 24 saatlik gözaltı yetkisini keyfi olarak kullanması ve bu 24 saat süre içinde yakalanan şâhısa ulaşılamaması gibi doğrudan pratik sorunlar taşıyan taslak, “faili meçhuller” ve”işkence davaları” gözümüzün önüne getirildiğinde, 12 Eylül Faşizminin soruşturma rejimi uygulamasına dönüş görmekteyiz. Hürriyetten yoksun bırakma hali, temel hakkın istisnası niteliğinde olduğundan, ancak mahkeme kararıyla sınırlanabilecekken, “ehven-i şer” olan savcı yetkisi, kolluğa devredilmekle “polis devleti” inşasına hız verilmektedir.

Medyada anılan,  toplumsal olaylarda  “Alman modeli”  ve diğer kolluk yetkileri tartışması hararetinin, bilgisizlikten kaynaklandığını zannediyoruz. Zira toplumsal olaylara yönelik aşırı kolluk yetkisi,  esasen Anayasaya aykırı olan 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununda fazlasıyla mevcuttur. Şu kadarını söylemeliyiz ki, 2911 sayılı kanunun 32. Maddesi, kolluğa mevcut toplantıyı “dağılma ikazı” ile yasa dışı ilan etme yetkisi vermektedir.  Bu ikaza uymayıp dağılmayanı polis dağıtır ve zorla dağıtılan kişi “suç işlemiş” sayılır.

Alman yasalarına göre ise polisin toplumsal olaya mahkeme kararı olmadan müdahale etme yetkisi istisnalara bağlanmış durumda. Dolayısıyla bu karşılaştırma,  negatif bir korelasyona delalet etmektedir,  manasızdır, bir burjuva medya yanılsamasıdır.

Güvenlik Paketi ile adli kolluk kavramının inkârı üzerine, adli soruşturmanın bir anlamda mülki amirlerce bypass edildiğini görüyoruz. İl Özel İdaresi kanunu değişikliği ile Mülki amirlere suç unsurunu belirleme yetkisi veriliyor. Böyle AKP diktatörlüğü yargıyı buradan da kuşatıyor.

Polis Vazife ve Salahiyet Kanununda öngörülen değişiklikle ile “acele hallerde” polise mahkeme kararı olmaksızın yurttaşın üstü ve arabası aranabilecek. AKP polisinin bu “acele” hali nasıl yorumlayacağı bilinebilir mi?

Elbette keyfi yoruma açık bir düzenlemedir söz konusu olan.

 

Binalara Zarar Verilmesini Engellemek İçin Silah Kullanma Yetkisi!

Tasarının ceberrut devlet inşasına dönük en faşist hükümlerinden biri de “işyerlerine, konutlara, kamu binalarına, okullara, yurtlara, ibadethanelere, araçlara” vb. yerlere saldıran veya saldırmaya teşebbüs eden kişilere karşı polise silah kullanma yetkisi verilmesidir.

“Mala karşı meşru müdafaa olmayacağı” kuralı böylece yok edilmiş, mala zarar verme hatta ihtimaline karşı halkın yaşam hakkını ortadan kaldırma, öldürme yetkisi tanınmış olacaktır.

Ayrıca AKP polisinin muhtemel adam öldürme eylemlerine yasal kılıf hazırlanmış olmaktadır. “camiye molotof atacaktı” diyen bir polis, herhangi bir eyleme katılmış yurttaşı silahını çekip vurabilecektir, bu “teşebbüs” hali düzenlemesiyle…

Toplantı Ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa “YASADIŞI TOPLULUK” kavramı getirilmektedir. Bu kavramın hiçbir ceza normunda tanımlaması yoktur. Kimdir bu Yasadışı Topluluklar?

Metin Terör Örgütü demiyor, dolayısıyla daha önce “terör örgütü” ilan edilmiş olmaya gerek yok. Bir araya gelen herhangi bir küme “yasa dışı topluluk” ilan edilebilecektir böylece polis tarafından. Elbette biz devrimciler, yurtseverler, “yasadışı” ilan edilecek topluluklar olacağız.

 

Mevcut rejimde hiç mi çözüm yok?

Mevcut Soruşturma Hukuku rejiminde derhal yapılması gereken, kavram olarak düzenlenen “adli kolluk”u aynı zamanda idari kolluk olarak düzenleyen ve idareye  (yani yürütmeye)  bağlayan CMK’nin 164.  maddesinin yeniden düzenlenmesidir. Adliyeye bağlı bir adli kolluk,  soruşturma rejiminin hukuksallaşmasına dönük atılacak ilk adımdır. Ardından 2911 sayılı yasanın Anayasaya aykırı maddeleri iptal edilmelidir.  Bunun için verdiğimiz hukuk mücadelesinin önemli bir aşamaya getirdik.

Ama bunları AKP iktidarından beklemek ölü gözünden yaş beklemekle eşdeğerdir. Esaslı hukuksal değişiklikler ise, ancak demokratik bir siyasal sistemle, Demokratik Halk İktidarı ile olabilecektir. Halkın Hukuku,  ulaşılmış tüm evrensel insan hakları kazanımlarının en adil Proletarya uygulamasıyla sentezlenmesini sağlayacak ve insancıl bir hukuk düzeni ancak bu insancıl iktidar ile mümkün olabilecektir.

Küba’da polisler yıllardır silah kullanmadılar. Küba’nın gaz bombası stoku da yok. İnsanlar kardeşçe-eşit-adil bir yaşamı paylaşmaktalar. Dolayısıyla, sosyal-ekonomik düzeni görmeden, bir hukuksal model de tasarlanamaz.

AKP’nin tercih ettiği hukuksal modelin baskı ve şiddete dayanması, giderek artacak Faşizminin gidişin göstergesidir. Türkiye Halklarını daha çetin mücadele süreçleri beklemektedir. Lakin insanlık, Faşizmi eninde sonunda yenmiştir. Türkiye Halkları da bunun ispatlayıcısı olacaktır.

 

Kurtuluş Partili Hukukçular