Site rengi

Tasarım

Martıların ve Zeytin’in ardından

11.07.2024
146
A+
A-

Prof. Dr. Özler Çakır

Özgür Doğa’nın çizgileriyle AKP’giller’in Sokak Hayvanları Katliam Yasa Tasarısı (6 Yaş)

 Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.

“Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”

Sait Faik, 1952 yılında yazdığı “Son Kuşlar” adlı eserini böyle sonlandırıyor.

İzmir’in Seferihisar ilçesine bağlı ve bu yıl mahalle olma statüsünü kazanmış olan Akarca’da oturuyoruz. Deniz kıyısında bir mahalle burası. Kıyıya yüzme mesafesinde küçük adalar da var burada. Bunlardan en büyüğü olanın resmi adı Çiçek Adası. Mahalleli Tavşan Adası da diyor. Adada insan yerleşimi yok. Kuşlara-çoğunlukla da martılara, tavşanlara, kaplumbağalara ve diğer börtü böceğe yaşam alanı oluyor, ev sahipliği yapıyor.

Günün belli saatlerinde Akarca’dan, martıların adadan havalanıp, gökyüzünü, ardından süzülerek ve çığlıklar atarak denizin üzerini kapladığı görüntüleri izlemek ne muhteşem bir duygudur. İnsanın doğanın bir parçası olduğunu o kanat çırpışlarda hissedebilmek ne büyük bir şanstır.

İşte o ada 16 Haziran 2024 gecesi yakıldı ve sabaha kadar alevlere müdahale edilmedi. Ertesi gün yangın söndürüldüğünde manzara içler acısıydı. Hele de martılar… Yanmış martılar… Uçamayan yavrularını terk etmemek için onlarla birlikte yanan anne martılar…

İşte o günden beridir bizim burada ne gökyüzünde ne de denizin üzerinde martı çığlıkları yok. Bu yaz Akarca’ya gelen çocuklar martıları, adadan havalanışlarını, denizin üstünde süzülüşlerini göremeyecekler, çıkardıkları sesleri duyamayacaklar, kötü olacak onlar için hem de çok kötü.

O yangının alevi bana bu duyguları yaşatırken, on gün sonra, 26 Haziran günü bir başka yangının alevi kapladı içimi. Anlatmasam olmaz. Bu bir Zeytin hikâyesi.

Zeytin kim mi?

O bizim, nereden baksanız 15 yıllık patili dostumuz, koca çocuğumuz. Ona bir veda yazısı yazmasam, bu dostluğu belgelemesem olmaz. Ondan öğrendiklerimin, benim insanlığıma kattıklarını, hele de sokaklardaki mazlum arkadaşlarının, zalimlerin zalimi bir iktidar tarafından katline ferman okunduğu bir süreçte Zeytin oğlumuzu sizlerle paylaşmasam olmaz.

 

Zeytin Oğlumuz

Zeytin, bir sokak köpeğinin dokuz yavrusundan birisi olarak Mersin’de Tece Mahallesi’nde doğmuştu yaklaşık 15 yıl önce. Biz de 1995 yılından 2018 yılına kadar Mersin’de yaşadık. Oturduğumuz mahalle olan Tece’de, kurucuları ve üyeleri olduğumuz Amatör Balıkçılar ve Çevreciler Derneği’nin köpeği olarak sahiplenildi Zeytin ilk önceleri. Simsiyah, kuyruksuz bir köpek olarak doğması dikkatini çekmişti insanların. Dernek binası biraz eski, bahçe içinde müstakil bir ev olduğundan, küçük bir köpek için ideal bir ortam oluşturmakta, derneğe gelip gidenler de sevimli küçük bir köpekle oyuncak misali oynamanın zevkine bakmaktaydılar. Eşim Arif ve benim için ise O, korunması, beslenmesi, özen gösterilmesi, sağlığına dikkat edilmesi gereken bir canlı, bir çocuktu. Hoş, derneğe gelip giden mahalleli, evdeki artık yiyecekleri getirmeyi ihmal etmiyordu ama bir sorumluluk alan yoktu. Ona karşı sorumluluk duyanın yalnızca eşim ve ben olduğumuz gerçekliğini çok acı bir olayla yaşadık. İleride anlatacağım.

Kedilere olan korkumu, yıllar önce, oğlum Cihan’ın çocukken eve aldığı ilk kedi ile yenmeyi başarmış olan ben, Zeytin’in dernek tarafından sahiplenildiği ilk zamanlarda hâlâ köpeklerden, özellikle de büyük ırk köpeklerden korkuyor, yakın temas kuramıyordum. İşte Zeytin benim bir korkumu daha aşmama, bu bakımdan özgürlüğümü kazanmama yardımcı oldu.  Köpeklerin başını okşamanın, patilerinden tutmanın, kucaklamanın insana nasıl zevk verdiğini, bu zevkten mahrum kalmanın ne büyük bir eksiklik olduğunu Zeytin sayesinde fark ettim.

Tabiî her canlı gibi Zeytin de çocuk olarak kalmadı, büyüdü. Üstelik O, büyük ırk bir köpekti. Irkının özelliklerine sahip olarak, sahiplendiği mekânı koruma içgüdüsü vardı. Bu nedenle havlıyordu, özellikle de dernekte kimsenin olmadığı gece vakitleri. Kulağımıza geliyordu çevre evlerde oturanların şikâyetleri, homurdanmaları. Bizim dışımızda derneğe gelip gidenler de Zeytin büyüdüğü ve onların nezdinde cicim ayları geçtiği için bu çevre baskısına teslim olacak sezdirmeler yapıyorlardı. “Yahu bu Zeytin de geceleri çok havlıyor, insanlar haklı, biz de rahatsız oluyoruz” kabilinden laflar atıyorlardı bize.

Bir gün iş dönüşü eşim Arif ile birlikte derneğe uğradığımızda Zeytin’i göremedik. Nerede olduğunu sorunca, bahçede masada oturan bir grup, yüzümüze bakamadan, kem küm ederek, belediyenin ekiplerinin gelip aldığını söyledi. Başımızdan aşağı kaynar sular döküldü. “Bu köpek derneğin, sahipli o, nasıl alabilirler siz izin vermezseniz?” dedik. İş anlaşılmıştı. Köpeğin barınağa gönderilmesi için çevre evler belediyeye başvurmuş, ekipler almaya gelmiş, dernekte oturan üyeler de hiç itiraz etmemişlerdi. Biz hemen harekete geçtik. Barınağı arayıp, durumu bildirip, köpeğin bizim tarafımızdan sahiplenilmiş olduğunu, sahipli bir köpeği izinsiz alamayacaklarını, köpeğimizin başına bir şey gelirse belediyeyi sorumlu tutacağımızı, onu hemen bulup bize teslim etmelerini söyledik. İki gün çalışan telefonlar, ilgili yetkili kişilerle görüşmeler derken Zeytin’den haber geldi. Barınakta kısırlaştırmaya alınmış, bir hafta orada kalması zorunluymuş, sonrasında gelip alabileceğimizi söylediler. Bulmuştuk ya, gerisi önemli değildi.

Bir hafta sonra Arif, arabamızla şehir merkezinden epey uzakta olan Gözne Yaylası yolu üzerindeki hayvan barınağına Zeytin’i almaya gitti. Eve döndüğünde Zeytin yanındaydı. Arif ve ben bir köpeğin yaşadığı terk edilme korkusunun ne demek olduğuna ilk kez o zaman tanık olduk. Arif, Zeytin ile barınağın kapısından çıkarıldığındaki ilk karşılaşma anını bana anlatırken, gözleri doluyor, sesi titriyordu. Zeytin hiçbir özel arabaya binmemişti o güne kadar, ne bizim ne de başkasının. Arif o karşılaşmayı tüm hissiyatıyla şöyle betimlemişti bana: “Barınağın kapısına, dışarıya çıkardı görevli Özler. Ben arabayı dış kapının tam önüne park etmiş, arabanın yanında ayakta duruyordum.. Arka koltuk kapısını da açık bırakmıştım. Beni görünce önce çok şaşırdı sonra da gözleri nasıl parladı bilemezsin, aynı insan gibi. Oğlum hadi gel, atla arabamıza dedim, hiç tereddütsüz arka açık kapıdan koltuğa zıpladı ve kuruldu. Eve gelinceye kadar da hiç sesi çıkmadı. O her şeyi anlamıştı.” Benzeri bir anı bir kez daha yaşayacaktık. İleride anlatacağım.

İşte böylece Zeytin’i dernek bahçesinden alıp, oturduğumuz sitenin oldukça geniş bir alana yayılan bahçesine taşımış olduk. İşimiz burada da kolay olmayacaktı, biliyorduk. Yıllar önce, oturduğumuz siteye taşındığımızda, evde yıllardan beridir kedi canlarımızla yaşayan bizler, sitenin bahçesine gelen sokak patililerine de sırtımızı dönemezdik. Onları da kısıtlı bütçemizden aldığımız kuru mamalarla etrafı kirletmeden, gözden uzak alanlarda besliyorduk. Ama böylesi bile birçok site sakinin tepkisine yol açıyordu. Çok mücadele verdik onları benimsetebilmek için. Siteye başka hayvanseverler ve sonrasında bizim veterinerimiz olacak genç hanım da taşındı, sitenin çocukları bizim kedilerle kurduğumuz ilişkinin tadına varıp, özellikle yavru kedilere kol kanat germeye başladılar ve mücadeleyi bizler kazandık, vicdan kazandı, iyilik kazandı. Peki kedilere ikna olan site, köpeği nasıl karşılayacaktı? Gerçi site ile dernek yakın olduğu için, siteden de derneğe gelip gidenler vardı. Zeytin bu nedenle onlara çok yabancı sayılmazdı ama, sonuçta o bir köpekti.

Site yönetimine “Tüm sorumluluk bize ait, zaten kısır, aşılarını yaptırıyoruz, sitemizde oturan Kübra Hanım veterinerimiz” dedik. Sitenin yerleşim olmayan, yüksek ağaçlarla çevrili, kimsenin pek uğramadığı arka bahçesinin siteyi çevreleyen duvarlarına yakın bir alanda kulübesini yaparız, hem siteyi de korur, sahiplenir dedik. İkna ettik.

Zeytin, geniş omuzlu, cüsseli ve çok cesur, cengâver bir köpekti. Ama haybeden cengâverlik yapmadı hiçbir zaman. Yürüyüşe çıkardığımızda, başka köpekler kendisine saldırmaya kalkarsa hiç sakınmaz üzerlerine atılır ve hemen püskürtürdü. Bir de köpek altıncı hissiyle kendisine ve bize zarar vereceğini hissettiği insanlara karşı gardını alırdı. Onun dışında hareketli bir köpek olmasına karşın, bir o kadar sevecen ve uysaldı. Her köpek gibi iyiliğe sonsuz sadakatle bağlıydı. Ama Zeytin’in sitenin bahçesine taşınmasına itiraz edenler, homurdananlar da çok oldu. Biz tüm bunlara göğüs gerdik.

 

İşte böylece Zeytin, ben de emekli olup, İzmir’e yerleşmeye karar verinceye kadar sitenin bahçesinde Arif’in yaptığı kulübede yaşadı. Sitenin kedilerle tanışan çocukları, Zeytin sayesinde doğanın bir parçası olan bir varlığı daha yakından tanıdılar. Onunla bahçede ilgilenirken yanımıza gelip o kadar çok soru sorarlardı ki!

Vicdan, insanı insan yapan ne kadar önemli bir cevherdir. Bizler devrimci insanlar olduğumuz için bu duyguların, bu değerlerin, ahlâkın, sınıfsal niteliği olduğunu çok iyi bildiğimizden ve birer eğitimci olarak, Genel Başkan’ımız Nurullah Efe Ankut’un da üstüne basa basa vurguladığı gibi bu değerlerin çocuk yaşta aşılanması gerektiğinin bilincinde olduğumuzdan, Zeytin ve kedileri çocuklarla buluşturmayı çok önemsiyorduk. Onlar da bize sitedeki diğer büyüklerden daha farklı bakıyorlar, sohbet etmeyi seviyorlardı. İşte bu çocuklar, Zeytin sayesinde bir başka karşılıksız sevgiyi daha gözlemlediler, korkularını yenmeyi öğrendiler, Zeytin büyüdükçe onlar da büyüdüler, merhamet duyguları gelişti, insanın en önemli hazinelerinden olan vicdan zenginliğine kavuştular. Zeytin’i hiç incitmediler.

Bahçenin Zeytin’in mekânı olan kısmını çevreleyen duvarın hemen arkasında dar bir toprak yol vardı ve bu toprak yol duvarın arkasındaki site ile bizim siteyi ayırıyordu. Bizi çevreleyen duvar çok yüksek olmadığı için karşı sitenin çocukları çok rahatlıkla duvarın üstüne çıkabiliyor, bizim tarafa geçebiliyorlardı. Hemen her gün bir bağrış çağrışın yükseldiği o sitede büyük bir çoğunluğu Ortaçağcı gerici olan aileler oturmaktaydı ve bunların çocuklarına da şiddet uyguladıkları da aşikârdı.  Bu çocuklar da içinde yaşadıkları gerici ve baskıcı ortamın sonucu olarak şiddete eğilimliydiler.

22 yıllık AKP’giller iktidarı da başta kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet olmak üzere, tüm toplumda şiddeti beslemedi mi? Ortaçağcı gericiliğin sınıfsal kökeninden besleniyor şiddet. İşte o nedenle, o sitenin çocukları da çok saldırganlardı. Yavrum Zeytin de bundan nasibini aldı ve o saldırılardan birinin bıraktığı izi yaş aldıkça bedeninde büyüttü. Uğranılan şiddetin izinin bir biçimde hep taşındığını ben Zeytin ile çok somut biçimde gördüm.

İşte bu çocuklar bir gün duvarın üstüne çıkıp Zeytin’i taş yağmuruna tutmuşlar. Zeytin o sırada bağlı olduğu için kaçamamış ve taşların birisi sol ön bacağı ile karnının birleştiği yere gelmiş. Orada ilkönce küçük bir darbe izi, yara oluşmuştu. Onu tedavi ettik. Ama bedeninde o darbenin bıraktığı yuvarlak bir sertlik oluştu. Ve hiç kaybolmadı. Yıllar içinde, Zeytin yaşlandıkça, o dumura uğrayan hücreler, dışarıdan fark edilecek kadar büyüdü,  tenis topu büyüklüğünde zararsız bir ura dönüştü. Veterinerlerimiz dokunmayalım, gerek yok dediler. Ama son zamanlarında dış derisi çok hassaslaştı, tüyleri döküldü, en ufak bir sürtünmede kanar hale geldi. İşte Zeytin de bedeninde Ortaçağcı gericiliğin açtığı yarayı yaşamının sonuna dek böyle taşıdı.

Emekli olunca yerleşmeye karar verdiğimiz İzmir’e taşınırken en büyük sorunumuz biri köpek olmak üzere altı patili yavrumuzu nasıl getireceğimiz olmuştu. Sonunda imdadımıza veterinerimizin teknikeri yetişti. Kargo minibüsü vardı, veterinerlik hizmetlerinde de kullandıkları. Ben getiririm onları, dedi. Taşınmadan bir gün önce geldi, kedileri kedi kutularına koyduk, köpeği de arka koltuğa aldı ve kendi yayla evine götürdü hepsini. Ertesi gün biz eşyaları kamyona yükledikten sonra, arabamızla İzmir’e doğru yola çıkınca ona telefon açtık. Ona da yola çıkabileceğini ve ağır ağır gelmesini söyledik. İzmir’de evde buluşacaktık.

Ama evdeki hesap çarşıya uymadı.  Teknikerin arabası önce Uşak civarında yolda kaldı. Uzun uğraşlardan sonra araba yapıldı ve tekrar yola çıktı. Ama Turgutlu’ya yakın bir yerde araba tekrar bozuldu. Bir çekici bulunarak araba Turgutlu sanayiye çektirildi. Bütün bu uzun süreci hiç hesap etmemiştik. Yaz mevsimiydi, hava sıcaktı, hayvanlar saatlerdir yoldaydılar. Turgutlu’ya gelindiğinde gece yarısı olmuştu. Ve araba ertesi güne ancak tamir edilebilecekti. Dolayısı ile patililerimizin hepsini bizim o gece Turgutlu’ya gidip İzmir’e getirmemiz gerekiyordu. Nasıl olacaktı?

Yoldaşlık ne güzel şey! O saatlerde çalıştığını bildiğimiz Değer Yoldaş’ı aradık. Durumu anlattık. Hemen “Tamam” dedi ve o Bayraklı’dan, biz Seferihisar’dan yola çıktık.

Turgutlu sanayide bize verilen adrese gecenin karanlığında ulaştığımızda ilk Zeytin’i gördük. Bir köpeğin terk edilme duygusunu yaşamasının ne demek olduğuna bir kez daha tanık olacaktık ve bunu ileride anlatacağım demiştim. İşte o an, bu andı. Zeytin’i toprak bir alanda bir ağaca bağlamışlardı. Biz uzaktan onun kara gövdesini fark ettiğimizde, o yan durmaktaydı. Biz yanaştıkça birden başını çevirdi ve “Nasıl ya? Onlar mı? Evet, evet, yanlış görmüyorum, işte onlar, geliyorlar!” dedi.  Ön ayaklarıyla tüm heyecanıyla zıplarken, gözlerinin içi gülüyordu. İlk gördüğümüzde, yere doğru eğilmiş olan başını hemen özgüvenle kaldırdı, şöyle bir silkindi, cengâver duruşunu aldı.  Hemen bağını çözdük ve o, artık ona tanıdık olan arka koltuğa anında gelip uzandı. Kedileri Değer Yoldaş taşıdı. Seferihisar’a geldiğimizde saat gecenin üçüydü. Biz çok yorgun ama mutluyduk.

Oğlumuz Seferihisar’daki son altı yılını evimizin bahçesinde geçirdi. Arif burada da ona kendi elleriyle salon salomanje bir yuva yaptı. Kendi kedilerimiz dışında, dışarıda baktığımız kedilerle de arkadaş oldu. Hele de Karakız ile. Zeytin’imizin kuması Karakız. Onunla birlikte kendini köpek sanan Karakız. Zeytin’in kulübesinde yatan, yemeğini yemeye çalışan, dolaşmaya çıktığımızda nereden çıkıp geliyorsa anında bizi bulan, Zeytin’in yanında onun vücuduna sürtünerek yürüyen ve onun gibi dolaştırılmadığı için kıskançlığından yürüyüş esnasında Zeytin’in önünü kesen, ara sıra çok hırçın olmasa da patiler atan Karakız ile. Yavrum Zeytin önünün kesildiği anlarda “Git kızım ya işine” ağır abi tavrı ile yolunu değiştirir ama yine de pati yemekten kurtulamazdı.

 

Zeytin ve Karakız

Yaşlandıkça ağırlaştı Zeytin. Kalbi ve eklemleri zayıfladı. Aynı yaşlı insanlar gibi ilaçlara ve takviyelere başladık veterinerimizin önerdiği. Son bir yılını sabah akşam aldığı ilaçlarla geçirdi. Ama bize hiç sıkıntı çıkarmadı halden anlayan oğlum. Onunla yaptığımız günlük yürüyüşlerimizi, parti görevlerimizin dışında hiç aksatmadık. Ama mesafeler kısaldı. Bu kadar kısa bir mesafeyi kat ederken bile nefes nefese kalıyor, sıkça duruyor, soluklanıyordu. Son aylarda arka bacakları üzerinde çok zor durmaya başlamıştı. Kaç kere düştü, tutup kaldırarak devam ettik. Ama o hep yürümeyi istedi. Yaşlılığına, çektiği acılara, tutmayan bacaklarına karşın ayakta kalmayı başardı. O sonuna kadar direnmeyi seçti. Gezme zamanları geldiğinde, görmeyen gözlerini dikip “Hadi gidelim” derdi. Biz de o isteğini son güne kadar hiç geri çevirmedik. Böyle bir direnişe nasıl saygı duyulmazdı ki!

Veterinerimiz, çok zamanının kalmadığını söylüyordu ama biz her sevilen varlıkta olduğu gibi kondurmak istemiyorduk. Bir de uyarısı olmuştu: “Dilerim felç olmaz, öyle olursa büyük köpek, sizi çok zor günler bekler, o da çok acı çeker, farklı kararlar vermek zorunda kalabilirsiniz” demişti. Öyle korktuk ki! Onun yaşamı için karar vermek zorunda kalmamayı, acı çekmemesini öyle diledik ki!

26 Haziran günü sabah erken kalktım yine. Zeytin kulübesinin önünde ayaktaydı. Gezdirileceğini anlayınca yine heyecanlandı. Evden çıktık, yürüdük kısa bir süre. Baktım zorlanıyor, döndürdüm. O kısa dönüş yolunda bile her adımda durdu. Eve geldiğimizde, su kabından içi yanmış gibi su içti. Aslında son zamanlarda su tüketimi azalmıştı. Bu kadar çok içtiğine sevinmiştim. Eve girdim. Kahvaltı hazırladık ve masaya oturduk. İlk çaylarımızı yarılamıştık ki dışarıdan bir tangırtı ve ardından inleme sesi geldi. Zeytin yerde yatıyor ve çırpınıyordu. Kucağımızda hemen arabanın arka koltuğuna taşıdık ve Arif veterinerin yolunu tuttu. Ben gidemedim. Öylece kalakaldım.

Zeytin 26 Haziran günü son kez arabamızın arka koltuğunda yaptığı yolculukla evimize geldi. Okşadık, sevdik. Vücudu soğumaya başlamıştı. Aldığı taş darbesinin büyüttüğü urunu aldım avuçlarımın içine. Hâlâ ateş gibi sıcaktı. Diriydi. Ortaçağcı gericilikle mücadelenizi hep diri tutun diyordu sanki.

Zeytin, son günlerinde Ayça Abla’sı tarafından bahçede dolaştırılırken “Bakın ben burada olmak istiyorum” diye bize gösterdiği yerde uyuyor şimdi.

22 yıldır ABD AB Emperyalistleri tarafından tepemize çöreklendirilen, zalimlerin zalimi, hainlerin haini, vicdansızların vicdansızı, insan düşmanı, halk düşmanı, kadın düşmanı, çocuk düşmanı Ortaçağcı gerici AKP’giller, katledilmedik hiçbir güzellik bırakmadılar. Şimdi de hazırladıkları kanlı yasa ile, en insani duygu olan karşılıksız sevgiyi bizlere yaşatan Patili çocuklarımızı katletmeyi hedefliyorlar.

Genel Başkan’ımız Nurullah Efe Ankut ne diyor?

Seversen, acı çekersin!”

Bizler, programının temeline sevgiyi koymuş tek parti olan HKP’nin neferleri olarak, böylesi bir acı çekmeyi göze alarak yaşıyoruz.  Çocuklarımıza da insana, bitkiye, doğaya, hayvana, bize yaşam kaynağı olan canlı cansız her varlığa sevgi duymayı öğretiyoruz. Ve bizim çocuklarımız sevmeyi ve acı çekmeyi öğrenerek büyüyorlar, yani gerçek insan oluyorlar. Küçücük de olsalar, kime, nerede yapılmış olursa olsun, zulmü ve haksızlığı yüreklerinde hissediyorlar.

Kanıt mı istersiniz?

30 Haziran’da AKP’giller’in Katliam Yasa Tasarısı’na karşı Ankara’da yapılan eyleme HKP Ankara İl Örgütü olarak katılmıştık. Eyleme 6 yaşındaki çocuğuyla gelen yoldaşlarımız da vardı. Eylem sonrasında bu güzel yürekli çocuklardan biri, patili canlara duyduğu sevgisini ve onların katledilmesine yönelik acısını eve döner dönmez yukarıda verdiğimiz resmi yaparak nasıl da etkili anlatmış.

Yazımızı Genel Başkan’ımızın sözü ile bitirelim:

Ne zalimler insafa geldi ne de biz vicdanımızı terk ettik”.

İşte o nedenle bizler, kuşların boğulmadığı, çimenlerin sökülmediği, köpeklerin katledilmediği sevgi toplumunu kurmak için sonuna kadar mücadeleye devam edeceğiz. Çocuklarımızın kötülükleri ve çirkinlikleri değil, güzellikleri ve iyilikleri resmedeceği bir dünyayı, Devrimci Demokratik Halk İktidarını Kuracağız! İşte o zaman çocuklar için de büyükler için de her şey çok güzel olacak hem de çok güzel. Benden söylemesi!

Tüm toplumu böylesi bir sevgiyle kucaklamanın ne kadar değerli ne kadar yüce bir duygu olduğunu bizlere tattıran Zeytin’lerle yaşamı paylaşmak ne büyük bir şans! İyi ki vardın bizim Zeytin’imiz.

05.07.2024