Milli irade(!)

09.01.2015
A+
A-
Milli irade(!)

 

Hürriyet Gazetesi’nin 25 Aralık tarihli sayısının 9’uncu sayfasında “YENİ TÜRKİYE YOLUNDA ŞİMDİ YENİ ŞEYLER SÖYLEMEK LAZIM” üst başlıklı tam sayfa bir ilan vardı.

İlanın alt başlığı ise: “17-25 Aralık, Türkiye’nin demokrasi tarihine kara bir leke olarak kazındı.” şeklindeydi.

2 paragraflık sözde Cemaat eleştirisi üzerinden (sonuçça) hırsızlık, vurgun savunusu ve sözde masum insanlara sahip çıkma gözyaşlarından sonra:

“Biz aşağıda imzası olanlar; vesayete, karanlık suç örgütlenmelerine, tüm darbe girişimlerine karşı yapılan kararlı mücadeleyi bugün de gönülden destekliyoruz. YENİ TÜRKİYE yolunda üzerimize düşen sorumlulukların farkındayız. İyiliğin ve hayrın tavsiyesi ve yayılması için, hakkın ve hukukun korunması için, adaletin şaşmaz ilke olduğu, müreffeh ve lider bir ülke için çalışıyoruz.

“YENİ TÜRKİYE yolunda bu toprağın çocuklarına ve dünyadaki mazlumlara söylenecek her güzel şeyin yanındayız. Bu konuda sorumluluğu olup fedakarca çalışan herkese sonsuz şükranlarımızı sunuyor, bu yolculukta aklı ve vicdanı olan herkesin yanımızda yer almasını temenni ediyoruz.

Saygılarımızla…

MİLLİ İRADE PLATFORMU”

denilerek ilan metni bitiyor. Metnin altında ilana katılan kurumların adları-amblemleri var. Toplam imzacı kurum sayısı 141.

Yani Tayyipgiller’den olan kurumlar bir ilan vermişler ve Tayyip ve Tayyipgiller’e sahip çıkıyorlar, Cemaate bindiriyorlar.

Ancak imzacıların isimlerine bakınca dikkatimizi çeken şey şu oldu: Bu imzacı kurumların çok büyük çoğunluğu “Vakıf”.

Kaç tanesi?

Tam 63 tanesi…

AKABE Kültür ve Eğitim Vakfı, Artvinliler Vakfı, Beyoğlu Eğitim ve Kültür Vakfı, Birlik Vakfı, Davet ve Kardeşlik Vakfı, Ensar Vakfı, Farukiye Vakfı, Girişimci İşadamları Vakfı, Hicret Vakfı, İhlas Vakfı, İlim Yayma Vakfı, İnsan Vakfı, İHH İnsani Yardım Vakfı, İmdat Vakfı, İrfan Eğitim ve Kültür Vakfı, İslami İlimler Araştırma Vakfı, İstanbul Vefa Vakfı, Kemal Efendi Vakfı, Klasik Türk Sanatları Vakfı, Mavera Eğitim ve Sağlık Vakfı,  Mevlana Çelebi Vakfı, Muradiye Kültür Vakfı, Özkevser Vakfı, Reyhan Kültür Vakfı, Safa Vakfı, Sıcak Yuva Vakfı, Suffa Vakfı, Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı, Türkiye Gençlik Vakfı, Ümmet Vakfı, Bilim ve Sanat Vakfı, Dayanışma Vakfı, Erzurum Kültür ve Eğitim Vakfı, Florya Hizmet-İlim-Aile Kültür ve Çevre Koruma Vakfı, Fetih İlim Araştırma Vakfı, Sami Efendi Vakfı ve Bilal oğlan’ın Türkiye Gençlik ve Eğitim Vakfı vb…

Yani Türkiye bir Vakıf cenneti olmuş. Ve “Yeni Türkiye”, “Vakıflar Türkiyesi” olmuş. Ve o “Vakıf”lar da Ortaçağcı gerici güçler ve Tayyipgiller’den…

Tayyipgiler “Vakıf”ları neden seviyorlar? Neden bu kadar çok “Vakıf” kuruyorlar?

Bunun kökleri tâ Osmanlı’ya hatta daha öncesine gidiyor. Bildiğimiz gibi Osmanlı’nın başlangıçtaki, ilk kuruluş yıllarındaki, İlkel Sosyalist Toplum geleneklerinin capcanlı bir biçimde yaşadığı dönemdeki toprak düzeni, Mirî Toprak düzenidir. Toprağın “Beytülmalilmüslimin (Bütün Müslümanların Ortak Malı) sayıldığı, bugünkü söyleyişle “Kamu Malı” sayıldığı bu toprak düzeninin yıkılıp yerine toprağın özel mülkiyetinin geçirildiği, toprağın kamu malı olmaktan çıkartıldığı düzen ise Kesim Düzenidir.

Mirî Toprak Düzeninden Kesim Düzenine geçişte (toprağın kamu malı olmaktan çıkarılıp özel mülkiyet haline getirilmesinde) kullanılan araçlardan belki de en önemlilerinden birisi olmuştur “Vakıf”lar.

Hikmet Kıvılcımlı bu olayı capcanlı bir biçimde bize şöylece özetleyiverir:

“İşte Osmanlılığın gençlik çağı ve ilericiliği dediğimiz şey budur. Böyle köklü bir toprak devrimi yapan Osmanlı Türkiyesi ilk günlerinde Kadîm çağların en çiçeklenmiş, en adaletli, en insancıl düzenlerinden birini yaşadı.

“Gel zaman git zaman ilk idealist Osmanlı İLP’leri (Gazileri: Şövalyeleri) ele geçen Osmanlı topraklarında yerleşip oturaklaşınca, açılan ticaret yolları üzerinde bezirgânlık ve tefecilik alabildiğine gelişti.

“Gittikçe daha zengin Parababası kesilen Tefeci-Bezirgânlar, başta Padişah gelmek üzere bütün Gazileri savaş yapacaklarına keyif çatmaya, “bina ve zina” yapmaya, borçlanmaya alıştırdılar. Borcun altından kalkamayan devlet, en sonunda Müslümanlar Hazinesi adına kontrol ettiği toprakları Parababası Tefeci-Bezirgânlara teslim etti. Bu şeriata yani Allah’ın emrine aykırı olarak, dinsizce yapılan millet topraklarını kişilere aşırma usûlüne “MUKATAA: KESİM” Düzeni dediler. Kesim toprakları (hiçbir zaman hiç kimseye mülk olarak verilemediği halde, bunu herkesten önce Allah yasak ettiği halde) “MALiKANE” diye ömür boyu kesimcilere sözde “kiralandı”. Gerçekte ufak bir “muaccele” (acele getirilmiş) adlı para karşılığı olarak bedavadan ucuza satıldı.

“Allah’ı aldatmak, Mirî toprağı yani milletin, şeriatın toprağını kişilere aktarmak Müslüman dinine aykırı bir zındıklıktı. Onu yapanların katledilmeleri vacipti. Ama yapanlar Tefeci-Bezirgânlarla paşalar ve beyler, hocalar ve efendiler idi. Bu üst tabakanın taş elinde koz elindeydi. Aralarında anlaşınca “işi kitabına uyduruverdiler”. Hâşâ, dediler, hiç Müslüman Malevinin toprakları kişilere mülk olarak satılır mı? Bunu yapamayız. Satış yapmıyor, bedeli kısmen peşin alınmış “kiralama” yapıyoruz. “Mukaata” yoluyla hazineye para sağlıyoruz, yahut “VAKIF” adıyla toprakları Allah’a adıyoruz. Bunu söylemekle Allah’ı aldattıklarına inandılar.

“Bildiğimiz gibi, gerek “Malikâneler”, gerek “Vakıflar”, gerekse ona benzer toprak ve mülk tahsisleri, tefvizleri Müslümanların Malevinden aşırıldılar. O büyük çiftlikler ilkin mukataacıya “kaydı hayatla” (yaşadığı sürece) bağışlandı. Sonra, bir daha arayan soran bulunmadı. Çünkü arayacak olanların kendileri artık Türk, Müslüman din yahut dünya derebeyleri olmuşlardı. Kendi kendilerini Tanrı mahkemesine verip dava açamazlardı ya… İş “ruz’u mahşer”e (kıyamet gününe) kaldı.

“Balık baştan kokmuştu. Alttaki ufak ekinci çalışan köylüler alın terleriyle bayındırlaştırdıkları topraklarda köle durumuna düştüler. Koca Osmanlı toprakları malikâne, vakıf vb. adlarıyla, babalarından miras kalmışça, derebeyleşmiş sınıfın eline geçti. Çapulculuk üstün geldi.” (Hikmet Kıvılcımlı, Üretim Nedir?, Derleniş Yayınları, Dördüncü Baskı, 2011, s. 65-66)

İşte toprağın ve toprağın üstündeki binaların özel mülkiyet durumuna getirilmesinin aracı olan Vakıflar bugün de aynı işlevi yerine getiriyor. Bu olgunun, bu gerçeğin en son, en canlı örneği Tayyip’in Bilal oğlanının vakfı “Türkiye Gençlik ve Eğitim Vakfı (TÜRGEV)’e çekilen kıyaklardır.

TÜRGEV’e devlet hem arsa, hem binalar (hem de ne binalar) vermektedir hemen hemen her şehirde, ilçede. Üstelik de beş kuruş para almaksızın… Partimiz HKP, Konya’da TÜRGEV’e peşkeş çekilen, bedava verilen yüzlerce odalı Kamu Yurdunun verilişine itiraz etmiş ve en azından Konya’da, bir müddetliğine de olsa, çok az bir para bile olsa para ödemesini sağlamıştır hatırlayacağımız gibi açtığı davalar sonucunda.

TÜRGEV medyaya yansıyan örneklerden sadece bir tanesi ve çok küçük bir örneğidir. Medyada sık sık, vakıflara bedava verilen arsaların, binaların haberlerini okumaktayız. Ve bu oranlar çok büyüktür. Aşağı yukarı, nerede bir vakıf varsa orada mutlaka bir Kamu Malı (toprak, bina, para, bedava elektrik, su, doğalgaz vb.) aşırıcılığı vardır.

İşte bu yüzden Tayyipgiller ve ortakları vakıfları sevmekte, vakıflar kurmaktadırlar. Yani yukarıda da saydığımız gibi vakıflarının sayısının çok olmasının Tarihi kökleri burada yatmaktadır.

Bir de bunların görünürde adları “Vakıf” ama gerçekte her biri “Tarikat”. Ve bildiğimiz gibi her bir tarikatın şeyhleri var. Ve o şeyhlerin masum kadınları (hatta erkekleri) kandırarak yaptıkları ahlâksızlıklar var. Bunları (tarikatları, cemaatleri, şeyhleri) saymaya kalksak sayfalar yetmez.

Nereden nereye… Mustafa Kemal bundan yaklaşık 85-90 yıl önce: “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”

“Bir takım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacılara talih ve hayatlarını emanet eden insanlardan mürekkep bir kütleye, medeni bir millet nazariyle bakılabilir mi?” diyordu.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki anlayışı buydu Kuvayimilliyeci atalarımızın.

Ama ne yazık ki gördüğümüz gibi, Türkiye Vakıflar, Şeyhler, Dervişler, Müritler ve Mensuplar Türkiyesi’ne dönüşmüş-dönüştürülmüş durumda.

Kim tarafından?

ABD Emperyalistleri ve onların yerli işbirlikçileri Ortaçağcı gericiler, Tayyipgiller-Fethullahçılar ve bilumum tarikatlar, cemaatlar tarafından.

“Yeşil Kuşak Projesi” işte tam da bu Türkiye’yi amaçlıyordu. Hedefi buydu. Ve yine ne yazık ki amaçlarına, hedeflerine şimdilik ulaştılar.

Ama şimdilik!

Er ya da geç ama mutlaka Türkiye’de Demokratik Halk İktidarı kurulacak ve o iktidarda bilim egemen olacak. Mustafa Kemal’in ideali gerçekleşecek; Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olmaktan sonsuza dek kurtulacak.

Ülkemizde Aydın Gençliğin temsilcisi, Konyalı genç Mehmet Emin’ler olduktan sonra bu bir hayal değil…