Site rengi

Tasarım

Osmanlı’dan Tayyip’e Bilim Düşmanlığı ve Sonuçları (2)

12.06.2024
244
A+
A-

Dr. Mustafa Şahbaz

Hikmet Kıvılcımlı, “Osmanlı Tarihinin Maddesi” eserinin Üçüncü Cildinde Osmanlı’da bilimin ne hallere düştüğünü ve buna bağlı olarak Osmanlı Devleti’nin yıkıma nasıl dörtnala gittiğini veciz bir biçimde gözler önüne serer. Biz bu yazıda önce Usta’nın Osmanlı’daki yozlaşmayı somut olarak gösterdiği pasajı, Osmanlıca kısımlarından arındırarak, aktaracağız; sonra da o gerçekliğin günümüz Tayyipgiller iktidarındaki izdüşümünü vereceğiz. Böylece Halklarımızın Osmanlı gericiliğinden kurtulmak istedikçe, gerici sınıflar eliyle nasıl tekrar tekrar o bataklığa sürüklendiği kesin delilleriyle ortaya çıkacak ve eğitim faciamızın çapı da netçe anlaşılacaktır.

Şimdi Usta’ya kulak verelim; Osmanlı’da bilim ne hallere düşmüş görelim:

***

(…) Bezirgânlaşan Osmanlılığın toprak idare­sinde 3 rezalet gelişmişti:

1- Toprak beyliği,

2- Rüşvet,

3- Başıbozukluk.

İlmiye zümresinin alabildiğine çoğalışı ve soysuzlaşması da, bir yanda meşru, öte yanda gayrimeşru birçok yolla şu üç rezilete vardı:

1- İlmiye beyliği,

2- İlmiye satılıklığı,

3- İlmiye başıbozukluğu.

 

1- İlmiye beyliği: Havadan ihsan

a- Hava Medreseleri: İlk zaman medrese kaynağı olan birkaç tane zapt raptlı okul vardı. Sonra, Kudüs, Halep, İzmir, Selanik, Yenişehir, Fener, Galata vb. birçok “Mahreç” belirir. Mahreç: İlmî rütbelerin ilk “Paye”sidir. Bu 7-8 mevleviyete verilmiş isimdi. İhtiyacı düşünmeyen zamane üniversiteleri gibi her tarafta “Havaî medreseler peyda” oldu. Piyasaya (bugünkü “işsiz aydınları” andıran) sürüyle “Müderris” sürüldü.

***

Usta, bu satırları kaleme aldığı 1960’lı-70’li yıllarda: “İhtiyacı düşünmeyen zamane üniversiteleri gibi her tarafta ‘Havaî medreseler peyda’ oldu. Piyasaya (bugünkü ‘işsiz aydınları’ andıran) sürüyle ‘Müderris’ sürüldü.”, diyor. Yazımızın bir önceki bölümünde gördüğümüz gibi günümüzde üniversite sayısı astronomik düzeyde arttırılarak “Havaî”den öte “Uzaysal Medreseler” yaratıldı. Türkiye’nin ihtiyacı olan elemanları yetiştirmek yerine, istihdamı mümkün olmayan branşlarda diplomalı işsizler ordusu yaratıldı. Bu üniversiteler, daha doğrusu medreseler, hem sayıca çokturlar hem de kontenjanları geniştir. Yani bir yılda üniversite ve yüksekokullara alınacak öğrenci sayısı, katlanarak arttırılmış,  diplomalı işsizler ordusu geometrik olarak arttırılmıştır.

Osmanlı’daki Havaî Medreseler, günümüzde her ile bir üniversite açmak ve özel sektör eliyle her apartmanı bir üniversiteye dönüştürmek biçiminde sürdürülmektedir. Mantık aynı: Dostlar alışverişte görsün hesabı, halkımız, eğitim alıyormuş gibi görünsün ya da öyle sansın… Herkes Üniversite, yüksekokul mezunuyum diyebilsin… Züğürt tesellisi babında…

Ya eğitimin kalitesi?.. Ya mesleki yeterlilik?..

Onlar da ne ola ki?..

Zaten yıllar önce Amerikan devşirmesi, bugünkü Tayyipgiller’in idolü Turgut Özal açık bir şekilde şöyle demişti: “Bize her yıl iyi yetişmiş 1000 üniversite mezunu yeter. Gerisi eğitimcilik oynasın.”

Gerçi hakkını yemeyelim, o 1000 iyi yetişmiş eleman istiyordu hiç değilse. Bu yüzden de iyi eğitim veren üniversitelere pek dokunmamıştı. Tayyipgiller ise böylesi halk düşmanı, ülke düşmanı bir politikayı bile aratacak derecede gerici bir tutumdadırlar. Onların tek amacı “dindar ve kindar” nesiller yetiştirmektir. O amaçla da elle tutulur birkaç üniversitemizi de kayyumlar, Prof. unvanlı meczupları rektör, dekan atayarak medreselere dönüştürdüler.

Bu üniversitelerden (daha doğrusu medreselerden) mezun olan ve elinde üniversite diploması taşıyan ama kendi branşlarında çalışma olanağı bulamayan bu insanlarımız, üretim dışında kalmıştır. Diplomaları, ayaklarına dolaşmış durumdadır. Ne mesleklerini icra edebilmekte ne de tam anlamıyla işçileşebilmektedirler. Deve kuşu misali ne uçabilir ne de yük taşıyabilir konumdadırlar. Gençlerin çok yerinde bir ifadeyle dile getirdikleri gibi “Ev Genci” konumundadırlar. Bunalımdadırlar… Hem kendileri hem aileleri ve hem de toplumumuz… Fakat hayat devam ediyor. Bu durumdaki birçok genç, zorunlu olarak işçileşiyor. İnşaatlarda amelelik yapıyor; kuryelik, garsonluk vb. işlerde çalışıyorlar. Kimileri de, hiç istemeseler de, polislik mesleğine giriyorlar, özel güvenlik görevlisi olarak çalışmak zorunda kalıyor. Ne yazıktır ki bir kısmı da intihar edecek kadar çaresiz kalıyor, hayatına kıyıyor.

Ezcümle Tayyipgiller, yüz binlerce vasıfsız ama elinde üniversite diploması olan, onunla teselli bulan insan istiyorlar. Tabiî bir de Necip Fazıl alkolik kumarbazının deyimiyle; “dindar ve kindar” yetişsinler istiyorlar. Hem Tayyipgiller’in oy deposu olmaya devam etsinler, hem de gittikleri yurdun her köşesinde, her semtinde, her mahallesinde her evinde edindikleri Ortaçağcı düşünceleri halkın kafasına boca etsinler, onları kafadan silahsızlandırsınlar istiyorlar.

***

b- Hava Mansıpları: “Havaî Medrese”den yetişenin, şimdiki aydın “kaldırım mühendisi” gibi bir “havai müderris” olacağı anlaşılmaz muamma değildir.

Bu hava müderrislerini kim besleyecek?

Tıpkı şimdiki gibi: Devlet! Onun için, bu “havai” efendilere mahsus: “hukuksuzluk yapmayı gerektiren hava memurluklarının (kadrolarının) verilmesi” usul haline konuldu.

***

Yani hukuk kuralları hiçe sayılarak, liyakat hiç kale alınmaksızın memurluk kadroları icat edilip o kadrolara dayısı olanların atanması kural haline geldi. Günümüzdeki AKP yandaşlarının belediyelere, milli eğitime ve devletin bütün kadrolarına hatta mahkemelerine, sadece AKP’li olmaları ya da AKP’den torpilli olmaları sayesinde atanmaları gibi… Mülakat dalaveresiyle yazılı sınavda sonuncu olanların birinci yapılarak atanmaları gibi…

AKP’li bürokratlara, ailelerine, çoluğuna çocuğuna, yakınlarına, devlet işletmelerinin yönetim kurullarında kadrolar açıp atamalar yapmalarına, 7 Kocalı Hürmüz Oyununda Hürmüz’ün kocalarını sayarken söylediği gibi; “bir kadro, iki kadro, o da yetmez üç kadro, o da yetmez dört, beş, altı kadro, o da yetmez yedi kadro ver Allah’ım ver ver ver”, denilerek, bu haramzadelere verdikçe veriliyor kadrolar. Burada da Hürmüz’ün hakkını yemeyelim; nihayetinde o yedi kocayla yetiniyordu. Bezirgânzadelerimiz onlarca kadroyu işgal ediyorlar; oralardan maaşlar alıyorlar ya da devlet kurumlarının yönetimlerine atanarak onlarca yerden “huzur hakkı” diyerek halkın parasını hiç hak etmeden götürüyorlar.

CHP’li Ali Öztunç’un açıklaması bakın olayın nerelere vardığını nasıl belgeliyor:

“CHP Kahramanmaraş Milletvekili Ali Öztunç, Savunma Sanayii Başkanlığı’nın direkt veya dolaylı olarak iştirak ettiği 90’a yakın firmanın denetimini, yönetim kurulunun belirlenmesini ve ihalelerin dağıtılması gibi işlerin koordinasyonunu eski Tarım Bakanı Sami Güçlü’nün oğlu Mehmet Fatih Güçlü’nün yaptığına ilişkin iddiaları Meclis gündemine taşıdı. Öztunç, ‘Çift maaş yetmedi, süper güçlü bürokrat dönemi başladı. Kamuda tasarruf için emeklinin maaşına, personelin servisine göz diken zihniyet birden fazla maaş alanları görmezden geliyor’ ifadelerini kullandı.” (08 Mayıs 2024, https://t24.com.tr/haber/chp-li-ali-oztunc-cift-maas-yetmedi-super-guclu-burokrat-donemi-basladi,1163954)

***

c- Rüûs İhsanı: Bir kere iş borsa kanunuyla hava oyununa girince, “İlmiye” Tariki de artık bir süs, bir nişan veya senet nazarlığı gibi ortalığa dağıtılır oldu. Çocuk sevindirmek için bayram hediyesine çevrildi. “sagîr-i zadegâna (asilzade yavrularına) teşvik ve tergib [isteklendirme] için Rüûs ihsan etmek adetleri zuhur etti”, yani bilimsel payeler bağışlandı. Bilim çocuk oyuncağına döndü. Bu yöntem İlmiye Tarikinin derebeyce kullanılışıdır.

***

AKP döneminde üniversite rektörlerinin, dekanlarının; eşlerini, çocuklarını, yeğenlerini, eş dost ahbap çocuklarını sırf AKP’li oldukları için adrese teslim şeklinde tanımlamalarla ilana çıkarılmış kadrolara atamaları gibi… İntihal edilmiş (çalınmış, hırsızlanmış) tezlerle doçent, yine intihal makalelerle profesör unvanları bol keseden dağıtıldı, dağıtılıyor. Yetmedi, bu intihal ustaları dekan, rektör olarak fakültelerin, üniversitelerin başına atanıyor.

***

2- İlmiye Satılıklığı

Diploma satışı; Allah’ın toprağının gelirinin bile satılığa çıkarıldığı devirde “ilim” ve “paye”lerin pazar kanununa uymaması imkânsızdı. “Müderris” denilen mahlûk da nihayet geçinecekti.

Ne yapsın?

“Müderrislik diploması çok sayıda verilen ve özellikle de parayla alınır satılır şeyler çeşidinden” metalar sırasına sokuldu.

Bu yöntem de, İlmiye Tarikinin Bezirgânca kullanılışı yahut suistimalidir.

 

***

Devr-i Tayyip’te bunun izdüşümü şu gerçekliktir:

Üniversitelerde doçent, profesör kadrolarına hiçbir bilimsel yeterliliği olmayanların atanmasının yanı sıra parayla diploma satıldığı günlük haberler arasındadır. Örneğin:

“CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, kara para ve rüşvet iddialarıyla gündeme gelen Ünsal Ban’ın rektörü olduğu dönemde Türk Hava Kurumu (THK) Üniversitesinin pek çok siyasi isme ve bürokrata sınava dahi girmeden diploma verdiğini iddia etti.

“Başarır, sahte diploma skandalını Meclis gündemine taşıdı. Başarır, TBMM’de yaptığı konuşmada, AKP Ankara Milletvekili Lütfiye Selva Çam, Cumhurbaşkanlığı Denetleme Kurulu Genel Sekreteri Necdet Ada, Cumhurbaşkanlığı Koruma Daire Başkanı Osman Çangal, Sağlık Bakanlığı Müşaviri Gökhan Biçkur, A Haber sunucusu Erkan Tan, Tarım ve Orman Bakan Yardımcısı 24 ve 26. dönem AKP milletvekili Ebubekir Gizligider gibi isimlerin THK Üniversitesinde sınava bile girmeden diploma sahibi olduğunu açıkladı.” (https://t24.com.tr/haber/chp-li-basarir-dan-sahte-diploma-iddiasi-unsal-ban-in-thk-universitesi-rektorlugu-doneminde-verildi,1098653)

Bir de AKP tarafından Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterilen, neredeyse Türkiye’nin tamamını tapusuna geçirecek Turgut Altınok’un sahte hukuk diploması olduğu ortaya çıktı, bildiğimiz gibi.

İyi de sen kimin evini soruyorsun denilecek: Cumhurbaşkanlığı koltuğunu işgal eden Tayyip’in de diploması sahte!.. Yani sahte bir Cumhurbaşkanı var memlekette. Oysa Osmanlı’da hiçbir sahte padişah tahta oturamamıştır.

Osmanlı’yı da geçmiştir görüldüğü gibi AKP.

***

3- İlmiye Başıbozukluğu (Sahtekârlık)

“Nice hak etmeyenler-liyakatsızlar bir yakınını ve yolunu bularak bir müderris diploması elde edip kısa zamanda müderris ve kadı olmaya” girişirler.

Bu “taraf ve takrib” yollarından bir kısmını yukarıda gördük. Onlardan başka bir de “nebbâşlık” denilen “kefen soyuculuk” vardır ki, bu yol İlmiye Tarikinin kendi kendini inkâr ve tasfiye ettiği yöntem haline gelir: “Ölen kimselerin memuriyet kâğıtlarını bazı sahtekârlar” alıp kadı oluverirler.

Havayla, parayla, sahtekârlıkla müderrislik, âlimlik olur mu? denecek. Fakat söz konusu olan artık “ilim” değil, sosyal soysuzluktur. Soysuzluğun ilmi nedir, cehli nedir? Çünkü:

“Öğrenme ve öğretme yöntemleri de temiz ve doğru kurallarından çıktığından kurallarına uygun olarak eğitimlerini tamamlayıp feyzleneyim (olgunlaşayım) diye ömürlerini medresede geçirerek yok eden (…) ve memleket durumlarından genellikle habersiz” bulunan birtakım “derya içindedir deryayı bilmez” dehrilerle [çok bilgili kişilerle] bilim vurguncularının arasında pek büyük fark kalmaz. Hepsinin sonucu aynı çıkmaza dayanır: Halkı aldatmak!

Böylece, “İlmiye Tariki” iki dönemece varır:

1- Ya sahtekârlığa sapıtılacak;

2- Yahut hayata sapa düşen medrese küfü içinde bunalmak göze alınacak.

“İlim” hokkabazlığa döndükten sonra, “Âlimin” sahicisi ile yalancısının farkı mı kalır?

***

Usta’nın sözünü ettiği; “Nice hak etmeyenler-liyakatsızlar bir yakınını ve yolunu bularak bir müderris diploması elde edip kısa zamanda müderris ve kadı olmaya girişirler”, tespiti, yukarıda örneklerini verdiğimiz gibi aynen yürürlüktedir. Fakat günümüzde ölenlerin yerine geçmek, gelinen teknolojik düzey nedeniyle, mümkün değildir. Öbür taraftan bir öğretim üyesinin ölmesi ya da emekliye ayrılmasıyla bir kadronun boşalması, alesta bekleyen bir AKP bilim hırsızı için yağlı börek demektir. Hemen göstermelik bir ilan, göstermelik bir sınav ve mülakat; hop kürsü senindir Bezirgânzadem…

***

D- İlmiyenin Derebeyleşmesi

Osmanlılık derebeyleştikçe ona denge olarak ve aynı sebep-sonuç zincirleriyle İlmiye Zümresi de birtakım farklılaşmalara uğrar. “İlim” adı altındaki sosyal soysuzlaşma “İlmiye” Tariki içinde birtakım zümreleşme ve tabakalara uygun düşer. İlmiye tabakalarının başlıcaları üç güruhtur ve Osmanlı toplumunun üç büyük reziletini temsil eder.

1- Toprak beyliği,

2- Rüşvet,

3- Başıbozukluk.

 

1- Mansıblı İlmiye: Toprak beyleriyle karışır. Üst Tabakadır;

2- Kadılar: “Menasıb-ı Muvakkata”, “Kifayetsiz Arpalık”, rüşvetçi “Voyvodalık” ile geçinen orta tabaka İlmiyedir.

3- Boş gezer fodlacılar: zaman zaman yarı serseri, yarı dilenci ayaktakımına katılan İlmiyenin alt tabakasıdır.

1- Mansıblı İlmiye (Üst Tabaka):

İlmiye Tariki, ilkin, tıpkı Seyfiye Tariki gibi gündelikçi devlet hademesi [hizmetçisi] idi. Sonraları, hele Tefeci-Bezirgân Sermaye toprak ekonomisini tekeline geçirdikçe, durum değişti. Gündelikler “Züyuf Akçe” kalpazanlığıyla resmen çürütülmeye başladı. O zaman “külahını sudan kurtaran kaptandır.” fehvasıyla [uyarınca-sözü gereğince], İlmiye Tariki içinde subaşını tutanlar, başlarının çaresine baktılar. Kalemiye ve Mülkiye Tariklerinin üst tabakaları gibi İlmiyenin üst basamakları da “yağma sofrası”na oturdu. Gündelikten daha istikrarlı, çapula elverişli toprak gelirlerine göz koydular. Bu suretle “İlmî Mansıp”lar türedi ve İlmiye Tarikinin elebaşları da, sus payı alınca, “paye ile taltif” olunmaya başlandı.

“Bir iki yüz yıl: Mevleviyetler ve medreseler memuriyet halinde kalmış, sonraları ilmiye memurlukları sistemi gelmiştir. Rütbeyle ödüllendirilerek, medrese hocalarından ve baştabiplerden başlayarak sarık sarılmıştır (unvan verilmiştir).”

Fakat her gün alıp yürüyen “Hava Medreseleri”ni “Hava Mansıpları” kovalamakta gecikmedi. “Rüesa İhsanı”, diploma satışı, sahtekârlık gibi bulanık kaynaklardan gelme İlmiye akınına paye mi dayanırdı? Zamanla “müstehak”larına bile mansıb yetiştirmek mesele haline geldi. “Arpalık” ve “Devriye Menasıbı” da ister istemez “Mahreç Menasıbı”na katıldı. O yüzden:

“İslam Şeyhlerinin de, zorunlu olarak, gerek askeri hâkimleri ve gerek diğer Mevleviyyet pâyesine ulaşmış sarıklı âlimleri zaman ve duruma göre geçinmelerini sağlayacak düzeylerde büyük toprak arpalıklarıyla hoşnut etmeye güçleri yetmeyince hemen mümkün” olan toprak geliri verilebilir oldu.

***

Osmanlı ekonomisi toprağa dayalıydı. Günümüzde Tayyipgiller tarımı, emperyalist ağababalarının emirleri doğrultusunda öylesine tarumar ettiler ki, toprak artık kâr getirmez oldu. Ama Osmanlı’daki toprak gelirini dağıtmayı aratmayacak biçimde din derebeylerine değişik biçimlerde halkın alınterinden çalınmış vergilerinden arpalıklar, vurgunlar sağlandı. Diyanet İşleri Başkanlığına 8 bakanlığın bütçesinden daha fazla bütçe ayrıldı. Arapça bilmez ama Prof. unvanı taşıyan Ali Erbaş denen din bezirgânı, hangi lüks arabasına bineceğini şaşırır, hangi beş yıldızlı otelde toplantı düzenleyeceğine karar veremez hale geldi.

Diyanete bağlı şirketler ve vakıflar aracılığıyla dönen milyarlarca liranın ise hesabını bilen de yok, soran da yok.

Burada bir şeye daha değinmek gerekiyor:

Hep söylenegelen bir demagojidir; “İslam’da ruhban sınıfı yoktur”, denir. Oysa Osmanlı’da Usta’nın gösterdiği gibi ve günümüzde yaşadığımız gibi, İslam’da bal gibi ya da zehir zıkkım gibi ruhban sınıfı vardır. Bunların sayıca büyükçe bir kısmı Diyanet kadrolarında yer alır. Köy-mahalle imamından ilçe, il müftülüklerine, Diyanet Başkanlığına kadar uzanan yelpazede 211 bin küsur kişiden oluşur Diyanetin personel sayısı. Bunların içinde birkaç bin kişiyi oluşturan hizmetlileri (hademe, şoför, aşçı vb.) çıkarırsak geriye kalanların tamamı, tamı tamına ruhban sınıfındandır.

Başta Ali Erbaş olmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığının üst yöneticilerinin tamamı da Din Derebeyidir.

Hele bir de sayıları belki Diyanet Başkanlığı personelini de geçecek sayıdaki tarikat, cemaat mollaları, müritleri, Kur’an kurslarında sözümona eğitmen, gözetmen (ırz düşmanı) mollaları göz önüne getirelim. Bunların hepsi ruhban sınıfındandır. Meslekleri din alıp satmak, insanları “Allah’la aldatmak”tır. Ve bunların şıhlarının, şeyhlerinin, mürşitlerinin, seyyidlerinin, şeriflerinin hepsi birer Din Derebeyidir. Hükmettikleri servet milyar liraları aşar.

Köyde toprak sahibi olmak artık kârlı olmayabilir. Fakat şehirlerin arazi rantı bu din derebeylerinin ağzının suyunu akıtır. AKP’nin inşaat-beton sektörünün bir parçasını da bu cemaat, tarikat vurgunları oluşturur. Nitekim Bülent Arınç, Melih Gökçek ile polemiğinde; “Ankara’yı parsel parsel sattın FETÖ’ye”, demişti hatırlayabileceğimiz gibi. Bu vurgunları Murat Ağırel “Parsel Parsel” adıyla kitaplaştırdı. Yani bu vurgunların küçük bir bölümü bile 272 sayfalık bir kitap oluşturacak kadar büyüktü.

Sadece bu örnekle yetinelim…

Ayrıca, özellikle Menzil tarikatında görüldüğü gibi topraktan da, toprak rantından da ellerini tamamen çekmemiştir tarikatlar. Menzil tarikatının Adıyaman’da köyleri vardır. Ondan kopmuş yavrusunun Eskişehir’de (ABD’deki lüks yerleşimleri aratmayacak) “Buhara” adında bir köyü var örneğin.

 

 

Murat Ağırel’in tespit ettiği Sakarya Karasu’da, sahil işgal edilerek, yasa dışı bir şekilde inşa edilen ve kaçak bir yolla şehre bağlanan ve şıhın 300 kişilik ailesiyle gelip tatil yaptığı yazlık bir köyü var Menzil’in. Dronla çekilen fotoğraf fazla söze gerek bırakmıyor.

Ve son bomba:

Menzil’in Bitlis’te de bir köyü var…

 Bitlis Kasrik Köyü ve Külliyesi.

***

2- Kadılar Zümresi (Orta Tabaka İlmiye):

Mansıp kifayetsizliği [yetersizliği] İlmiyenin üst tabakasını ikiye böldü. Dört, beş ulu mansıb daimileştirildi: Şeyh-ül İslamlık, Nakibüleşraflık, Hünkâr İmamlığı, Hekimbaşılık gibi…

Geri kalan bütün mansıblar nöbetleşeye çıkarıldı.

G: 1006 (D:1597)’den beri Hace-i Padişahî[405] Sadettin, Şeyh-ül İslam olunca “Sadr-ı İslam”[406] eskisi gibi uzun müddet aynı mansıbda kalmaz oldular. Mansıp alışverişinin İlmiyedeki tecellisi daha kolay başladı. Hukuk davaları denilen dalavere gayya kuyusunda, İlmiye için istikrar zaten imkânsızdı. Ufacık bahaneler hazırdı: “Tevkif sureti ile azl ve nasb”dan kolayı yoktu. Esasen “Muvakkat Mansıp”lar: “Bilinen öncelik sırasıyla birer senelik olmak üzere verilir ve bazen de uzatılır” idi.

Böylece, arpalık sahipleri, bütün öteki toprak rantıyla geçinen toprak beylerine uyarlar. Roma’nın soysuzlaşma devrindeki valiler gibi, o bir seneliğine varan hocalar, vardıkları yerdeki halkı soyup soğana çevirmez de ne yaparlardı?

Onlar da; “Kendilerine ait fazla kazanca bakarak cahillerin ve Hıristiyanların çok alçağı olan voyvodalar gibi tahsildar ve gaddar vekiller göndererek halkı soyma, sömürme”, yolunu geliştirdiler.

Ve orta zümre İlmiyeliler sosyal ölçüde toprak beyleri güruhuna katıldılar.

Çünkü İlmiyenin kadı zümresi, Osmanlı kast bölümleri içinde İlmiye menşei [kökeni] ve kaynağından geliyor, İlmiye adını taşıyorlardı. Ama gördükleri sosyal iş bakımından bir çeşit taşra mülkiyesi rolünü oynuyorlardı. Mülkiyenin hayat şartlarına uydular. Geçinmek için rüşvete daldılar. 17’nci Yüzyıl başlarında (1037/1627) yollu, yolsuz İlmiye Tarikine karışmış olanların temizlenmesinden başka türlü, rüşvetin önüne geçilemeyeceği gün gibi aşikâr olmuştu.

“Ve büyük din adamları ve hâkim efendiler, adayları sınavdan geçirsinler yeterlilikleri olmayanlar ihraç edilsin ve mansıbları bilimsel yeterliliği olanlara ve bilgelikte yeterli olanlara verilsin ve müddetlerinden (…) alınsın diye ferman ve uygulama buyurulursa, rüşvet verenler, rüşveti kimlere verir veyahut rüşvet alanlar rüşveti kimden alabiliyor, bunlar saptanmalıdır. Bu yöntemle rüşvetçilik tümüyle ortadan kaldırılır. Hâkimler de adil olmalı, hâkimler adil olursa da reayaya zulüm ve eziyet olmaz.”

***

İşte zurnanın zırt dediği yer tam da burasıdır.

Zaman, mekân ve araçlar değişse de değişmeyen gerçek şudur: Özellikle büyük şehirlerimizde adalet dağıtan kurumlar olması gereken adliye sarayları (adlarının saray olması da ayrı bir trajikomik durumdur) ne yazık ki Cumhuriyet Tarihinin en adalet dağıtmayan, en çok hak yenilen mekânlarına dönüşmüştür. Hangi adliyede hangi tarikat etkindir, hangi siyasi güç hangi hâkimler ve savcılar üzerinde etki sahibidir; hangi mahkeme AKP ve hangisi MHP’nin güdümündedir, gibi değerlendirmeler vak’a-i adiyeden (sıradan olaylar) imişçe söylenir, yazılır, yayımlanır olmuştur. Kim, kime, kimin aracılığıyla rüşvet vermiş, hangi davalar böylece kapatılmış gibi konular, yayın dünyamızın sıradan haberleri haline gelmiştir. Bank Asya’nın önünden geçen sıradan vatandaş hapislere tıkılırken zengin FETÖ’cüler kurulan rüşvet mekanizmalarıyla yargılanmaktan, hapse girmekten kurtulmuştur. Bu gibi gerçekler artık kitap konusu olmuştur. Örneğin Barış Terkoğlu ile Barış Pehlivan bu konuda “Mahrem”, “Metastaz”, “Metastaz 2: Cendere” adlarıyla kocaman kitaplar yayımlamışlardır bu yolsuzlukları anlatmak için. Vb… vb…

Ama sadece buzdağının görünen kısmını bile anlatmaya bu kitaplar yetmemiştir…

***

3- İlmiye Başıbozukları (Goygoycu, Duagû, Fodlacı):

Mansıblı ve hizmetli İlmiye tabakalarının ince yüzeyleri altında, nemli hasıraltına sığınmış böcekler gibi aç ve boş bir sürü hazır yiyici softacıklar kaynaşmışlardı. Bunlar, modern endüstri şehirlerinin “yedek işçi ordusu” gibi, İmparatorluğun hem lüzumlu, hem lüzumsuz “yedek softa ordusu”ydular. Bunları öldürmeden ve ondurmadan yaşatıp süründürmek lâzımdı. Bunlardan bir kısmı canlarını dişlerine takıp geniş halk yığınları içine dalar, orada manevî yüceliş ihtiyacını, maden filizi gibi işletip, geçinmeye çabalarlardı. Batının Ortaçağ Geux’larını andıran bizim “Başıbozuk”ların ruhanî kolu gibi kasaba kasaba, şehir şehir dolaşırlardı. Gâh cennet vaadiyle dilenirler, gâh cehennem tehdidiyle kendilerini besletirler, bedavadan ucuz din saltanat misyonerliği yaparlardı. Ve bu vazifelerine daha medrese kapısındalarken heybe omuzda goygoyculukla staj ederlerdi.

***

Bir önceki yazımızda anlattığımız hafız yetiştirmeler, icazet vermeler, binlerce din bezirgânını toplumun içine salmak anlamına gelir. Günümüzde bu din bezirgânları, bir ölüm oldu mu, bir düğün oldu mu, bir sünnet, bir adak vb. oldu mu hemen görev başındadırlar. Ezbere bildikleri Kur’an’dan bir sure okuyuverirler. Ya da Bursa Ulu Camii Başimamı Süleyman Çelebi’nin 1409 yılında yazdığı Mevlid şiirini döktürüverirler. Mevlid’i, Kur’an okur gibi bir ahenkle okumayı da zaten dağarcıklarında taşır bu seyyar propaganda elemanları.

Hafızlık icazeti verilen çocuklardan biri; “Kur’an-ı Kerim’i ezberlediğimiz için insanlar bize saygı gösteriyor”, diyordu hatırlanacağı gibi. Tabiî bu saygı, yukarıda sözünü ettiğimiz ritüellerde-merasimlerde bir miktar paraya da dönüşüverir. Dinsel gibi görünen bir ayin, dünyalığı sağlamak için bir araç olarak kullanılır.

Özellikle ilk yağmurlar yağdığında birdenbire doğada kurbağa ve sümüklüböcek sayısında sıra dışı bir artış görülür. Dini bayramlarda, bilindiği gibi, aileler yakınlarının mezarlarını ziyarete gider. Ve mezarlık girişlerinde mezar başında dua okumak için Osmanlı’nın Duagûları (görevleri dua okumaktan ibaret olan ve bunun için para alan din görevlileri) gibi hafızlar, tıpkı ilk yağmurla ortaya çıkan kurbağalar ve sümüklüböcekler gibi bitiverirler. Ve bu okudukları dualar karşılığında, yakınlarının mezarı başında duygusallığın zirvesinde yaşayan insanlarımızın bu duygusallığını sömürerek oturaklıca bahşişler alırlar. Tabiî bu modern duagûlar da, bu insancıklar da Parababaları düzeni tarafından onurlarını böylesine ayaklarının altına alacak kadar kişiliksizleştirilmiş zavallı kurbanlardır. Zavallıdırlar ama halkımıza dur durak bilmeden Ortaçağcı ideolojinin propagandasını yaptıkları için hiç de masum değillerdir.

Yine meşhur fıkradır:

Köyün birinde uzunca bir zaman hiç ölen olmamış. Bunun üzerine camideki boş tabutun başına giden imam hazretleri, boş tabuta defalarca vurarak; “Kurudun lan, kurudun!”, demiş.

***

Merkezî yerlere biriken softacıklarsa, evkaf kaynaklarından çöplenmeye çalışırlardı. Onun için, her Islahat Devri’nde, evkafı kemiren bu hazır yiyiciler de bir mesele haline girerdi.

(…)

Duagû fodlaları (görevleri dua okumaktan ibaret olan ve bunun için para alan din görevlilerinin ekmek tayinleri) 12 bin lira zarar getiriyordu. (Bugünkü parayla milyonu aşan zarar!). Kendi piyasasında bu fodlaların yüzde 90’ı bedelen ödenmekteydi. Şeyh-ül İslam, “Bedelci” denilen bir çeşit İlmiye Tarikinin tefecilerine yarayan Fodla senetlerini 36 bin lira harcayarak piyasadan toplattı. Ayrıca Duagû “Vezaif”i için yılda 355.095 kuruş ödeme yapılıyordu. Bu “Vezaif” (bir çeşit din maaşı) da, tedavül alanından kaldırıldı. Yalnız Fodla ve vezaif paraları adam başına (o zamanki emekli maaşlarıyla) 30 kuruş [olarak] dağıtılsa, o zamanki İstanbul’da 100-150 bin civarı tufeyli softacığın barındığı anlaşılabilir.

Gene İlmiye Tarikinin ayaktakımını besleyen ayrıca imaretleri (aşevleri) vardı. Bir ara, yemekler aynen verilirse, çalınıp çırpılıyor, diyerek paraya çevrilmişti. Fakat bezirgân ve tefeci sistem içinde bu gibi yağmurdan kaçışların hangi doluya tutulmak için uydurulmuş bir “Dolap” olduğu meydandadır. Dirlik Düzeni derebeyleşirken bulunan, Kesim Düzeni gibi, imaretler de derebeylikten kurtarılmak istenirken, Tefeci-Bezirgânların kucağına düşürülmüştü. Nitekim aynı Meşrutiyet havası içinde, her şey gibi evkaf da Batı muhasebesine vurulurken düşülen tuzak anlaşıldı. İmaretlerdeki aş yerine: “Verilen paranın ancak yarısı, belki de üçte biri bedel olarak hademenin eline geçerek üst tarafı çıkarcıların keselerine giriyordu.”

Meşrutiyet Burjuvazisinin Şeyh-ül-İslamı, bu Ortaçağ müesseselerine modern bir çeki düzen verdi: İki imaretten fazlasını kaldırıverdi. İşsizler, gitsinler, sermayedar işletmelerinde çalışsınlar veya “yedek sanayi ordusu” halinde ücretleri düşürsünler. İmaret paraları, ancak, devletin işine yarayacak “uygun” talebelere tahsis olunacaktı. Osmanlı Ortaçağı’nın “İmaret”i, Modern Çağ’ın “Burs”larına çevrilmişti.

Yukarıda bütün özetlediğimiz, tıpkı “Seyfiye Tariki” bölümünde göreceğimiz gidişin aynıdır. Ve aynı kargaşalıklara aynı yollardan kapı açar. Büyük şehirlerin ayaktakımı, gündelikçi asker ve İlmiye başıbozuklarının örgüt ve silahlarına dayanınca payitahtta boy boy kızılca kıyametler kopar. Islahat lâyihalarına göre beklenen:

“Yüz, yüz elli yıldan uzun sürede azar azar oluşan ve yokken ortaya çıkan, süreğen-kronik hastalık türünden olan bozulma-çürüme hastalığının bir defada düzeltilmesi” bir türlü kâğıttan hayata geçemez.

***

“Yüz, yüz elli yıldan uzun sürede azar azar oluşan (…) kronik hastalık türünden olan bozulma-çürüme” için Tayyipgiller’in 22 yıllık iktidarları yetmiş de artmıştır. Ama bir toplum ne kadar dibe çekilmek istenir ve çekilirse bu dipten çıkışı da o denli güçlü ve hızlı olur. En yakın örneğini Osmanlı oluşturuyor. Saltanat ve hilafet, onların en büyük destekçisi tarikatlar, cemaatler ve Tefeci-Bezirgân Sermayenin her türden temsilcileri, Osmanlı’yı en dibe çektiler. Sevr’e kadar, parçalanmaya, yok olmaya kadar götürdüler. Fakat bu rezilete tahammül edemeyen Anadolu ve Rumeli ahalisi, Türk ve Kürt halkı el ele vererek bu çıkılmaz sanılan yok oluştan, jet hızıyla Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla çıkmayı başardı. İkinci Kurtuluş Savaşı da aynı hızla gerçekleşecektir.

ABD, AB Emperyalistleri ve onların hizmetkârı Tayyipgiller ve benzerleri bir daha dönmemek üzere ülkemizden kovulacaklardır.