Parababaları medyası, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Lideri Kim Jong-un’u bir türlü öldüremedi… Ya da “Basın Hürriyeti” nedir?

02.06.2020
A+
A-

M. Gürdal Çıngı

Konumuz Kim Jong-un!

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Lideri: Kim Jong-un.

Parababaları medyası, günlerdir (21 Nisan’dan bu yana) uğraşıyor, didiniyor, yazıyor, çiziyor; öldürmeye çalışıyor ama bir türlü öldüremedi Kim’i. En ünlü film senaristlerine taş çıkartacak senaryolar yazdılar. Üstüne filmler çektiler ama öldüremediler.

Günlerdir takip ediyoruz, birçok haber kanalını, internet sitesini, haber ajanslarını; Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Lideri Kim Jong-un’u öldürme yarışı sürüp gidiyor: “Kim hasta”, “Kim ameliyat oldu”, “Kim yoğun bakımda”, “Kim komada”, “Kim’in yerine geçecek belli oldu”, “Kim’in treni şurada”, “Kim’in mezarı hazırlanıyor. Uydu görüntüler geldi” vb. vb…

Ama olmuyor işte! Öldürmeyen Allah öldürmüyor!

Ah öyle bir şey olsa zevkten dört köşe olacaklar. Dört gözle o günü bekliyorlar. Çünkü o lider; kök söktürüyor onlara. Asla eyvallah etmiyor. Meydan okuyor. Onların anladığı dilden konuşuyor. Ve halkını en yüksek seviyede koruyor askeri olarak da. İşte o yüzden rahatsızlar Kim’den. İşte o yüzden ölmesini istiyorlar!

Bunu daha önce de yaptılar, başta Marks, Lenin, Che ve Fidel olmak üzere devrimci önderlere. Çünkü onlar insanlığın vicdanını temsil ediyorlar.

Bakın, tâ bundan 148 yıl önce koca Marks Usta ne diyor bu konuda. 1872 yılında Marks hastadır, gazeteye günlük yazı yazamamaktadır:

“Bu durumda “Hür Basın” ikide bir Marks’ın ölümünden konu açıyordu. Kugelmann da, doktorluğu tutmuş, onları yalanlıyordu. Marks, içerleyerek yazıyor: “Kes şu gazete gevezelikleriyle uğraşmayı canım, kes ve daha az karşılık ver. Ben kendim, İngiliz gazetelerinin ara sıra ölümümü haber vermelerine müsaade ediyorum, varoluşum üzerine en ufak ses çıkarmıyorum. Dostlarımın aracılığıyla sağlık durumumu kamuoyuna bildiriyor görünmek kadar hiç bir şey canımı sıkmıyor. Hani bu işte suçlunun büyüğü de sensin. Kamuoyuna metelik değil, mangır bile vermiyorum. Arada fırsat bulunup, sağlığımın kötüye gidişi abartıldığı zaman, bunun hiç değilse bana bir yararı dokunuyor; dünyanın dört bucağından (teorik veya başka) sorularla bilinmez kimselerin beni kuşatmalarından yakamı kurtarıyorum.” (Hikmet Kıvılcımlı, Karl Marks’ın Özel Dünyası, Derleniş Yayınları, 2. Baskı, 2015, s. 167)

Yani bu Parababaları medyası hep yapıyor bu işleri. Devrimci önderleri, işine gelmeyen liderleri, kişileri hastalandırıyor, öldürüyor…

Şimdi Amerika’nın Sesi’nden okuyalım 21 Nisan tarihli haberi:

 

***

Kuzey Kore Lideri’nin Sağlık Durumu Konusunda Soru İşaretleri

Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un’un geçirdiği bir ameliyat sonrası sağlık durumunun kötü olduğu iddia ediliyor.

Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un’un sağlık durumu konusunda soru işaretleri dünya gündemini meşgul ediyor. Dün akşam saatlerinde Amerikan haber kanalı CNN, Kuzey Kore Lideri’nin geçirdiği bir ameliyat sonrasında durumunun kritik olduğunu iddia etti.

CNN, haberini istihbarat örgütü yetkililerine dayandırdı. Bloomberg televizyonu da ismini açıklamadığı bir yetkiliye dayandırdığı haberinde Beyaz Saray’a da Kim Jong-un’un ameliyat sonrası sağlık durumunun kötü olduğuna dair bilgi verildiğini öne sürdü.

Güney Kore hükümetinden iki yetkiliyse CNN kanalında verilen haberi doğrulamadı ve Kuzey Kore tarafında sıradışı bir durum gözlenmediğini açıkladı.

Çin Komünist Partisi’nden bir yetkili de Reuters Haber Ajansı’na, Kuzey Kore Lideri’nin durumunun kritik olduğuna inanmadığını söyledi.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Geng Shuang, Kuzey Kore Lideri’nin sağlık durumuna ilişkin haberleri duyduklarını, kaynağın ne olduğunu bilmediklerini söyledi ancak başka bir yorumda bulunmadı.

Kim Jong-un’un, 15 Nisan tarihinde ülkenin kurucusu ve dedesi Kim Il Sung’un doğum günü kutlamalarına katılmamış olması sağlık durumu hakkındaki spekülasyonları arttırdı.

Kim Jong-un’un kalp sorunu ve obezite sorunlarının olduğu ifade ediliyor.” (https://www.amerikaninsesi.com/a/kuzey-kore-liderinin-saglik-durumu-konusunda-soru-isaretleri/5383337.html)

***

 

Gördüğümüz gibi haberin kaynağı: CNN Internatıonal.

Devamcıları “Kim”?

Bloomberg, Reuters ve tabiî yukarıdaki haberi yapan Amerika’nın Sesi…

Peki CNN Interanional’a, “Kuzey Kore Lideri Kim Jong-un’un geçirdiği bir ameliyat sonrası sağlık durumunun kötü olduğu”, haberini veren kaynak kim?

“(…) istihbarat örgütü yetkilileri”…

Kim bunlar?

Ee, dedik ya “istihbarat örgütü yetkilileri” diye… Dolayısıyla kaynak kim sorusunun cevabı da olmuyor doğal olarak(!)

Artçı Bloomberg televizyonunun kaynağı kim?

“(…) ismini açıklamadığı bir yetkili”…

Yancılardan Reuters de durur mu?

O da hemen atlıyor ve tâ Çin’den-Maçinden haber veriyor:

“Çin Komünist Partisi’nden bir yetkili”(!) ile görüşüyor(!)

O “bir yetkili” kim?

Ona da yanıt yok!

Gördüğümüz gibi, BBC’nin haberinin somut kaynağı/kaynakları “Kim” sorusunun cevabı yok.

Diğerlerinin de yok!

O da eğer doğruysa, tek somut bilgi kimden?

“Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Geng Shuang”dan.

O da ne diyor konuyla ilgili olarak:

“Kuzey Kore Lideri’nin sağlık durumuna ilişkin haberleri duyduklarını, kaynağın ne olduğunu bilmediklerini söyledi.”

“Kim” olduğu bilinmeyen kaynaklardan, ne olduğu belirsiz haberler…

Ama haberi yapanlar belli: Uluslararası Tekelci Parababaları medyasının baş aktörleri…

Bu haber ajansları, televizyonlar, gazeteler işi öyle bir boyuta vardırdılar ki ilerleyen günlerde, akla ziyan şeyler yazdılar yukarıda da dediğimiz gibi. Ama bunların hiçbirisi gerçeği yansıtmıyordu. CIA’nın senaristlerinin-yazarlarının kaleminden çıkıyordu.

Evet, uluslararası tekelci Parababaları medyası tüm bunları yazdı, çizdi, propaganda etti, sonra da Kim Jong-un televizyonlarda göründü, açılışlar yaptı ve ondan sonra tekelci medya tarafından bu olay olmamışa döndü/döndürüldü. Kim Jong-un’un göründüğü, dolayısıyla yapılan haberlerin gerçeği yansıtmadığı, yalan olduğu ortaya çıkınca haber yapmayı kesti. Olay, olmamışa, yazılmamışa döndürüldü.

 

Pentagon’un-CIA’nın senaristleri…

Her ne kadar; yukarıda aktardığımız gibi, bizim ilgimiz yok, bilgimiz de yok, diyorlarsa da senaryonun tek merkezden çıktığı apaçık belli: CIA!

Yani dediğimiz gibi bu CIA’nın yazıcıları, gerçekten de değme senaristlere taş çıkartıyorlar…

Haa, bu arada, “CIA’nın senaristleri” derken de olmayan, varsayımsal bir şeyden söz etmiyoruz. CIA, dünya halklarını kafadan gayrımüsellah kılmak için ABD’nin en büyük emperyalist silahlarından birisi olan “Hollywood”un da senaryo yazarıdır. Hem de on yıllardan bu yana.

ABD Savunma Bakanlığı-Pentagon’un “İrtibat Bürosu” bu işle görevlidir ve bu görevini de çok başarılı bir biçimde sürdürmektedir. Bu konuda, ABD’li yazar David L. Robb’un “Hollywood Operasyonları” adlı kitabı bu gerçekleri en açık bir biçimde kanıtlamaktadır somut bilgilerle. Kitaptan çok kısa bir bölüm aktaralım ve CIA-Pentagon’un nasıl senaryo yazdığını-senaryo değiştirdiğini-değiştirttiğini görelim:

“Amerikan filmlerinin devletin müdahalesinden bağımsız olduğunu sanıyor olabiliriz, ama gerçekte Pentagon, uzun yıllardan beri film yapımcılarına neyi söyleyip neyi söylemeyeceklerini dikte ediyor. Hollywood’un küçük sırlarının en kirlisi bu.

“Televizyon ve film yapımcıları buna izin veriyorlar çünkü Pentagon’la işbirliği yapmak onları bir yığın masraftan kurtarıyor. Ordu ekipmanı sağlamayı ve destek vermeyi kabul ederse, filmin bütçesinden milyonlarca dolarlık tasarruf edebiliyorlar. Yapımcının bu yardımı elde etmek için tüm yapması gereken, senaryonun beş nüshasını onay için Pentagon’a göndermek, filmi Pentagon’un onayladığı senaryoya uygun şekilde çekmek ve film halka sunulmadan önce Pentagon yetkilileri için ön gösterim yapmak.

“Her iki tarafın da kârlı çıkacağı bir anlaşma için ödenmesi gereken bedel bu ve Hollywood’un iyi bir filmden daha fazla hoşuna giden tek şey, iyi bir iştir.”

“Vietnam Savaşı dönemi filmleri Platoon/Müfreze ve Born on the Fourth of July/Doğumgünü Dört Temmuz filmleri için ordunun desteğini almayı reddeden yönetmen Oliver Stone, “Kendi bakış açılarını satmak için hepimize fahişe muamelesi yapıyorlar” diyor ve ekliyor:

“Belirli tipte filmler yapmamızı istiyorlar. Savaşın karanlık yüzüyle uğraşmak istemiyorlar. Savaş hakkında gerçeği dile getirmeyen filmlere destek veriyorlar ve savaş hakkındaki gerçeği arayan filmleri desteklemiyorlar. Savaş hakkındaki çoğu film, askere alım ilanlarından farksız.”

“Bu işbirliği devam ediyor, çünkü Pentagon Hollywood’un istediği şeye –filmler için milyarlarca dolar değerindeki askeri donanımı kullanma imkanı- sahip ve Hollywood da, Pentagon’un istediği başka bir şeye – milyonlarca izleyiciye ve potansiyel askerlere ulaşma olanağı- sahip. Pentagon, Hollywood’a yardım etme sebepleri hakkında oldukça dürüst. Ordunun kendi rehber kitabına, ABD Ordusu’nun Eğlence Endüstrisiyle İşbirliği Hakkında El Kitabı’na göre bu işbirliği, “yeni personel alımına ve personelin görevine devam etmesine yardımcı olmalıdır.”

“Elli yıldan fazladır, yüzlerce film, Pentagon’un sansür odasının zeminini silinmiş diyaloglar, çıkarılmış karakterler ve kesilmiş sahnelerden oluşan bir mezarlığa çeviren askeri onay sürecinden geçti. Bazı filmler ıskartaya bile çıkarıldı, çünkü ordudan birileri bunların çekilmesini istememişti.

“Pentagon, film ve TV şovlarını geleceğin acemi askeri olarak gördüğü çocukları etkilemek için bile kullanıyor; tüm zamanların en popüler çocuk programlarından Lassie ve Mickey Mouse Kulübü şovlarında yaptığı gibi. Her iki dizinin de bazı bölümleri, Pentagon’un silahlı kuvvetlerin çocuklara daha çekici gösterilmesindeki ısrarı nedeniyle yeniden yazıldı.

“(…)

“İlerleyen sayfalarda, ordunun, kamuoyunun, dünya politikası, Amerikan tarihi, savaşın doğası ve hepsinden önemlisi Amerikan Ordusu’nun kendisi hakkındaki görüşlerini gizlice manipüle etmek amacıyla yürüttüğü aralıksız kampanyasına Hollywood’un nasıl suç ortaklığı yaptığını göreceksiniz.” (David L. Robb, Hollywood Operasyonları, Güncel Yayıncılık, 2005, s.23-24-25)

Hollywood’u böylesine kontrol eden Pentagon’un/CIA’nın, medyanın diğer alanlarını; yazılı ve görsel basını ve televizyonları kontrol etmemesi mümkün mü?

Değil elbette.

Sıradan gazeteler, sıradan haber ajansları değil bu haberleri sürekli yazan, sayfasında yer verenler; BBC, Amerika’nın Sesi, CNN International, Reuters, New York Times, Guardian, Bloomberg, vb. gazeteler, haber ajansları. Kallavi, onlarca yıllık gazete ve haber ajansları bunlar. Yani haberi yapan sıradan bir gazeteci, sıradan bir gazete değil.

Yahu diyor insan, bu haberi yapan muhabir de ki yaptı böyle bir haber, bunun yok mu bir üstü? Yok mu Haber Şefi. Yok mu Editörü? Yok mu Genel Yayın Yönetmeni? Hiç mi kimse bakmıyor bu haberlere, diyorsun ama olay belli: Emir büyük yerden geliyor: CIA’dan… Dolayısıyla hepsi birden elbirliğiyle yayıyorlar yalan haberlerini. Tut ki tutabilirsen… Artık senaryonun bini bin para oluyor.

 

“Basın Hürriyeti” mi dediniz?

Geçiniz onu bir kalem…

Ee, bunlar Parababası Medyası. Üstelik de çok büyük tekelci şirketler bunlar. Bir gazetenin çok ötesinde onlarca, yüzlerce gazete, dergi, bülten, kitap vb. çıkartan, filmcilik-televizyonculuk yapan şirketler bunlar. Gerçek anlamda Parababası Medyası yani. Sadece bir ülkede, sadece bir dilde yayın yapmıyorlar; onlarca dilde, onlarca ülkede faaliyet gösteriyorlar… Haber ağlarıyla, muhabirleriyle, bürolarıyla dünyayı ahtapot gibi sarmış durumdalar.

Ve böyle olunca referans kaynakları konumundalar. Dünyadaki birçok insan, eğer bir haber bunlarda yayımlanmışsa, bunlar yazmışsa doğrudur, diye düşünüyor. Öylesine etkililer bunlar…

Söz ettiğimiz medya organları kimin, kimlerin elinde? “Basın Özgürlüğü” denilen şey gerçek mi, yoksa halkı kandırmak için uydurulmuş bir kavram mı?

Evet, medya (basılı gazetesinden internet gazeteciliğine, internetinden televizyonlarına, film stüdyolarına kadar) bir avuç Uluslararası Tekelci Parababasının kontrolünde, sahipliğinde!

Kim bunlar?

7 Nisan 2014 tarihli habere göre; 6 Büyük Medya Şirketi Dünya medyasının % 96’sını kontrol ediyor.

Hangileridir bu 6 tekelci şirketler:

1- AOL Time Warner; 2- Walt Disney Şirketi; 3- Bertelsmann; 4- Viacom; 5- News Corporation; 6. Vivendi Unıversal.

Bu şirketler; Dergilerden Kitaplara, Kablolu-Dijital TV’lerden Film şirketlerine, Plaklardan Videolara, Tiyatrolara, İnternet yayıncılığından telefon operatörlerine kadar insanları etkileyen medya şirketleri… … Ve dünyanın dört bir yanında faaliyet yürütüyorlar. Neredeyse girmedikleri, faaliyet yürütmedikleri ülke yok bunların. Böylesine güçlüler, etkililer. Düşünün; dünya medyasının yüzde 96’sını bunlar kontrol ediyor

(Bu konuda ayrıntılı bilgi almak için: http://okyanusum.com/makale/11863/ internet adresine bakılabilir.)

 

 

Üstelik bu bilgiler 2014 yılının bilgileri. Ne yazık ki internette çokça aramamıza karşın böyle bütününü veren yeni bilgiler edinemedik. Ama örneğin 21st Century Fox önce Rupert Murdoch’ın sahibi olduğu News Corporation tarafından satın alındı. Sonra, 2019 yılında News Corporation’a bağlı 21st Century Fox, dünyanın ikinci büyük medya şirketi olan The Walt Disney Company tarafından satın alındı.

Ve 2014-2016’dan bu yana özellikle sosyal medya alanında köprünün altından çok sular aktı. Facebook, Microsoft vb. gibi şirketler çok çok büyüdüler. Sıralama büyük oranda değişmiş oldu…

Ya ülkemizde, Türkiye’de durum nedir acaba?

Bakın, Türkiye’de de medya kimlerin elinde?

Demirören, Doğuş, Ciner, Albayrak, Kalyon, İhlas ve Ethem Sancak’a ait şirketlerin.

Gazetelerden dergilere, televizyonlardan film şirketlerine 40 büyük medya organına bu şirketler, holdingler sahip. (Bu konuda da: https://tr.euronews.com/2019/05/03/medya-sahipligi-turkiye-de-medyayi-kim-kontrol-ediyor- adlı internet haberine bakılabilir.)

Yani Türkiye’de de medya oldum olası tekelcidir ama Tayyipgiller’le birlikte “havuz medyası” da denilen yandaş medya tümüyle tekelci Parababalarının elinde yoğunlaştı. Ve bunlar sadece Tayyipgiller’in, tam anlamıyla borazanlığını yapıyor. Ki zaten de, yazdığımız gibi, başka türlüsü de olmaz, olamaz.

Böylesine güçlü bir olanak olur da, Dünya Halklarını etkilemek, yalan haberleriyle onların gerçeği görmesini engellemek isteyen CIA bundan uzak kalır mı? Bu alanı ele geçirmek istemez mi? Ya da ele geçirmemiş midir?

İster ve geçirmiştir eline. Üstelik de “solcu” geçinen, “ilerici” geçinen sözde aydınları kullanarak…

İşte bir örnek daha.

İngiliz belgeselci, sanat editörü ve yazar France Stonor Saunders, “Parayı Verdi Düdüğü Çaldı-CIA ve Kültürel Soğuk Savaş” adlı kitabında, CIA’nın, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası özellikle komünist ideolojiye yakınlık duyan, sempati duyan ya da bu ideolojiden çeşitli nedenlerle uzaklaşmış aydınları, kendi etki alanına çekmek, “Pax Americana-Amerika Çağı”na çekmek için “Kültürel Özgürlük Komitesi” adı altında bir oluşuma gitti ve bu oluşuma yukarıda niteliklerini belirttiğimiz “aydın”ları kattı.

Bu Komitenin maddi ve politik örgütlenmesini (önce onların haberi olmadan, sonra da artık yemlenmeye alıştıkları, CIA’nın hazır paraları tatlı geldiği için, benimseyen ve itiraz etmeyen o “aydın”ları örgütleme işini) CIA yaptı:

“Soğuk Savaş’ın civcivli günlerinde Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa’da gizli bir kültürel propaganda programına büyük miktarlarda para ayırmıştı. Bu programın ana özelliği, böyle bir programın olmadığı iddiasıydı. Amerika’nın Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) bu programı büyük bir gizlilik içinde yürüttü. Bu gizli savaşın ana gövdesini Kültürel Özgürlük Kongresi oluşturuyordu ve başkanlığını 1950 yılından 1967 yılına kadar CIA ajanı Michael Josselson yürütmüştü. Kongre uzun ömürlü olduğu gibi hayli de başarı kazandı. Başarısının doruğuna ulaştığı günlerde Kültürel Özgürlük Kongresi’nin otuz beş ülkede bürosu vardı. Kongre onlarca personel çalıştırıyor, yirminin üzerinde saygın dergi yayınlıyor, resim sergileri açıyordu; bir haber ve film servisine sahipti; tanınmış kişilerin katıldığı uluslararası toplantılar düzenliyor, müzikçilere ve ressamlara ödüller dağıtıyor, konser ve sergi olanakları sağlıyordu. Tek amaç uzun zamandır Marksizme ve komünizme yakınlık duyan Batı Avrupa aydınlarını yavaş yavaş “Amerikan tarzı”na daha uygun bakış açısına ısındırmaktı.

“(…)

“CIA’nın oluşturduğu bu konsorsiyum -Henry Kissinger’ın deyimiyle “partizanlığın ötesindeki ilkeler adına bu ülkenin hizmetine kendilerini adamış olan “aristokratlar” topluluğu- Amerika’nın Soğuk Savaş dönemi silahıydı, kültür alanında çok etkili olmuş bir silahtı. Savaş sonrası Avrupa’da bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek bu gizli harekete adı bir şekilde karışmamış pek az yazar, şair, ressam, tarihçi, bilim adamı ya da eleştirmen vardı. Amerika’nın bu casusluk kurumu yirmi yılı aşkın bir süre hiçbir engelle karşılaşmadan, kendini ele vermeden, Batı’da ve Batı için, ifade özgürlüğü adına kültürel bir cephe oluşturan kültürlü ve çok yetenekli insanları iş başında tuttu. “İnsanların kafalarını ele geçirme kavgası” olarak nitelenen Soğuk Savaş’ta kültürel silahlar hayli bol ve çeşitliydi; dergiler, kitaplar, konferanslar, seminerler, resim-heykel sergileri, konserler ödüller.

“Bu konsorsiyumun üyeleri arasında Stalin’in totalitarizminin su yüzüne çıkışıyla birlikte Marksizm’e olan inançlarını kaybetmiş olan eski solcu ve radikal aydınlar vardı.” (France Stonor Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı-CIA ve Kültürel Soğuk Savaş, Doğan Kitap, 2. Baskı, 2004, s, 13)

Kimdi o aydınlar?

Örneğin Arthur Koestler yaptıkları işi;  “Aydınlar arasındaki konferansları ve sempozyumları ‘uluslararası tele kızlar turnesi’ olarak alaya al”ıyordu.

Çünkü yaptığı işin farkındaydı Koestler; yani CIA adına çalıştığını, onun programını uyguladığını biliyordu ama para, ün, şan, şöhret baskın çıkıyordu.

Örneğin; Amerika’nın gizli servisi Stratejik Hizmetler Dairesi’nde çalışan [Ernest] Hemingway;

Örneğin; George Orwell, Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre, Andre Malraux, Vladimir Nabokov, Nicolas Nabokov, Stuart Hampshire, Herbert von Karajan, Elisabeth Schhwarkopf, Andre Gide, Arthur Miller ve daha onlarcası… (agy.)

Ve CIA bu sahte aydınlara, sahte solculara zamanı için ünlü dergiler de çıkarttırdı: “Encounter-Çarpışma” gibi, Commentary, New Leader ve Partisan Review gibi…

Öyle ki; “Jason Epstein’ın daha sonra iddia ettiğine göre, “Partisan Review’de yayımlananlar hemen Time ve Life’ta balon gibi şişiriliyordu.” (agy, s. 176)

Yani şimdi Kim haberlerine yaptıkları gibi, çark dönmeye devam ediyordu…

Peki böyle tekelci şirketlerin ve CIA’nın işin içinde, tâ göbeğinde olduğu bir medya bağımsız olabilir mi?

Tabiî ki olamaz!

Durum budur! Gerçeklik budur!

Bu medyadan namuslu, tarafsız, objektif habercilik yapmasını, film yapmasını vb.leri bekleyebilir miyiz?

Hayır!

Bu, ölü gözünden yaş ummak olur.

Bize düşen görev belli. Onu da Lenin Usta tâ 1910’lu yıllarda söylüyor:

“BASIN HÜRRİYETİ

“Pür Demokrasi”nin belli başlı parolalarından bir de, “basın hürriyeti”dir. İşçiler bilirler ve bütün dünya sosyalistleri defalarca ortaya sermişlerdir ki, en iyi basımevleri ve en önemli kâğıt depoları kapitalistlerin elinde bulundukça ve Sermaye’nin basın üzerindeki hâkimiyeti devam ettikçe, bu hürriyet bir yalandır. Demokrasi ve cumhuriyet rejimi ne kadar gelişmişse (bugün Amerika’da olduğu gibi), Sermaye’nin basın üzerindeki hâkimiyeti de bir o kadar kaba ve ikiyüzlü biçimde artar. Emekçiler, köylüler ve işçiler için gerçek demokrasiyi ve gerçek eşitliği kurup sağlamak istiyorsak Sermaye’nin yazarları, basımevlerini ve gazeteleri satın almasını önlemek gerekir. Kapitalistlerin hürriyet dedikleri, zenginlerin daha da zenginleşme hürriyetidir ve işçilerin de açlıktan ölme hürriyeti. Kapitalistlerin basın hürriyeti dedikleri de, basının zenginler tarafından satın alınması ve kamuoyunu işlerine geldiği gibi hazırlamak ve aldatıp uyutmak yolunda kullanılması hürriyetidir. “Pür Demokrasi”nin savunurları, aslında kitlelerin haberleşme ve bilgilenme araçlarına zenginler tarafından el konması demek olan en aşağılık bir sistemin savunurlarıdır. Halkı aldatmaktadır bunlar ve baştanbaşa yalan dolu güzel cümlelerle halkın, basını Sermaye’nin hâkimiyetinden kurtarmak olan gerçek, somut, tarihsel görevini yerine getirmesini geciktirmektedirler…” (Lenin, Seçme Yazılar, May Yayınları, 1974, s. 136-137)

Biz de kuracağız Halk İktidarını ve medyayı bu tekelci şirketlerin tahakkümünden kurtaracağız.

Halkımıza ve halklara gerçekleri, sadece gerçekleri yazan medyayı oluşturacağız!