Sanatçının “Sarayla dansı”

Türkiye’nin meseleleri malum. Savaş, kadın, çocuk, eğitim, siyaset, özgürlük, işsizlik hangi alana bakarsak bakalım mayınlı bölge.

Bizi kuşatan bu denli sorun varken, öznesi insan olan sanatın bu konulara ait tavrı nedir? Ne olmalıdır?

Ülkemizde Saray’dan izin almadan nefes almanın suç sayıldığı günler yaşıyoruz.

Hal böyleyken insanın tüm yaşam süreçlerinin yakın tanığı olan sanat ve sanatçının görevi topluma nefes vermek değil midir?

Tolstoy: “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu kendinde canlandırdıktan sonra aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı.”, derken, sanatın toplumsal yönüne dikkat çekmiştir.

Lenin’in Tolstoy için; “Rus Devrimi’nin aynası”, demesi de bu anlamda boşuna değildir. Toplumsal bilincin yaratılmasında sanatçının rolünü bundan daha güzel açıklayan bir söz duyamazsınız.

Evet sanat dönüştürücüdür. İnsanlık Tarihi serüvenini en güzel Mağara resimlerinden, Antik Yunan’da doğanın insanlaştırıldığı Mitolojik kahramanlar ile Rönesansla birlikte hayal gücünün yaratımındaki eşsiz heykel örnekleri ve günümüzdeki sanat eserleri aracılığıyla anlayabiliriz. Çünkü sanat, ortak insanlık bilincini oluştururken içinde yaşadığı toplumu yansıtmakla kalmaz, yeni baştan yaratılmasına katkı sunar.

İnsanın bilinçlenme biçimini en doğru şekilde ortaya koyan Marks’a göre, bunu belirleyen, insanın ilişkili olduğu toplum ve oradaki üretim tarzıdır. Burada oluşan bilinç sadece yansıtmakla kalmaz değiştirir de aynı zamanda.

Marks’ın ortaya koyduğu insan ve toplum arasındaki diyalektik ilişkinin en doğru yansımasıdır sanat. Olayları yüzeysel değil de derinlemesine anlamamıza rehberlik eden bu anlayıştaki sanatın yarattığı toplumsal bilince işaret eden Lenin de; “İnsan bilinci nesnel dünyayı yalnızca yansıtmakla kalmaz, değişimine katkıda da bulunur.”, derken, Marks’ı doğruluyordu.

Toplumu dönüştürücü silaha dönüşebilen sanat, nasıl olur da diktatörün emrindeki soytarı takımının tekeline bırakılabilir?

Tehlikenin ne kadar büyük ve yakıcı olduğunu Meclis’te yaşanan son rezalette gördük. Meclisin AKP’li Başkanı İ. Kahraman, kadın sanatçıların sahneye çıkmasına engel oldu. Çanakkale Zaferi’nde Mustafa Kemal’in Tarihin akışını değiştiren rolünü görmezden gelen zihniyetin, savaşta erkeğiyle birlikte mücadele eden Anadolu Kadınını yok sayması hiç de şaşırtıcı değil. Oyunun bir sahnesinde kadınların askere yolcu ettikleri eşlerine, oğullarına sarılmalarından rahatsızlık duyacak kadar sapık zihniyetli bu “canlı türü”, insan olma niteliği taşımıyor.

İnsana ve doğaya ait hangi güzellik varsa ona düşman olan gerici AKP’giller’in faşizmine yanıt, yine sanatçıdan gelecektir.

12 Eylül Faşizmine teslim olmayıp direnen Adnan Yücel’i hatırlayalım:

Ey her şey bitti diyenler

Korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.

Ne kırlarda direnen çiçekler

Ne kentlerde devleşen öfkeler

Henüz elveda demediler

Bitmedi daha sürüyor o kavga

Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…

Bu dizelerde korku ve baskının yarattığı karanlığa, toplumsal baskı ve şiddete başkaldırı var. Kitlelerin susturulduğu, mücadele hattının dağıtıldığı OHAL sultasındaki bugünler de 12 Eylül’ü aratmayacak baskınlıkta.

Sorulacak soru, sanat saray için mi yapılmalı yoksa yaşanan zulme karşı bir direnç aracına mı dönüşmeli?

Güçlüden yana pozisyonunu belirleyenler artık sanatçı olmaktan çıkıp soytarılığa terfi edenlerdir ki, onlar konumuz olamaz zaten.

İnsanlığın kurtuluş mücadelesinin direnç noktasında yer alan sanatın devrimci tavrıdır belirleyici olan. Faşizmin baskısına karşı insanlara umut aşılayan, yaratılan korku atmosferini kıran ve geleceğe olan inancı yeşerten sanat ile mücadele ayrılmaz ikilidir aslında.

O nedenle yüzyıllar öncesinde Spartaküs’ün verdiği köleliğe karşı özgürlük mücadelesini hafızalarımıza kazıyan, günümüze aktarımını sağlayan, edebi eserlerdir. Gogol’un, Dostoyevski’nin, Çehov’un yarattığı kahramanların karakterleridir bizlere o dönemlerin insan ve toplum ilişkilerini aktarıp yol gösteren.

Bu nedenle sanatçı yaşadığı çağın tanığı ise o dönemde çekilen acıları, verilen mücadeleleri eserlerinde yaşatabilmeli. Bu nedenle tarafsız sanatçı olamaz, olsa da adına sanatçı denemez. AKP faşizmine karşı toplumsal dönüşüm mücadelesini sürdürenler gerçek sanatçı olmanın sorumluluğunu taşıyorlar. Hasan Hüseyin Korkmazgil, Nazım Hikmet, Ruhi Su, Sebahattin Ali, Orhan Kemal eserlerinde yaşadıkları dönemin derin acılarını yaşayıp bunları sorgulayabilme cesaretini gösterebilmiş saygın devrimci sanatçılarımız arasındadır…

Gericilik rüzgârlarının esmesine inat, boğucu sessizliği yırtacak çığlıklar kurtaracak bizleri. “Gitarım burjuvaya değil, halka çalar… Çocukların neşeyle şarkılarını ve türkülerini söyleyecekleri tek sistem sosyalizmdir.”, diyen Şilili Victor Jara’ya ve boyun eğmeyip çığlık atmaya devam eden devrimci sanatçılara selam olsun.

Ankara’dan Eğitim Emekçisi

Bir Yoldaş