Site rengi

Tasarım

Tayyipgiller İktidarının Etiyolojisi, Patogenezi, Prognozu

25.03.2024
232
A+
A-

Dr. Mustafa Şahbaz

Başlığın çok Tıbbî kaçtığının farkındayız.

Son yazılarımızda fazlaca Tıp Bilimine ya da Sanatına göndermelerde bulunduğumuz dikkat çekmiştir muhakkak. Bu yazımızda da Tıbbın yol açıcılığında sosyal gerçekliğimizi irdelemeye devam edeceğiz. Başlığın fazlaca tıp terimlerinden oluşması okuyucunun gözünü korkutmasın. Bu terimlerin ışığında meramımızın çok daha kolay anlaşılacağı kanaatindeyiz.

Konumuza geçmeden önce bir ufak açıklamada bulunmak yararlı olacaktır. Tıp için bazen Bilim, bazen Sanat deyişimiz dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır sanırız. Evet, Tıp hem bir Bilimdir hem de bir Sanattır.

Tıp Bilimdir. Çünkü Tıp, tüm doğa ve toplum bilimlerinden yararlanır. Bu bilimlerden yararlanırken yine tıbbın gereği olan bilimsel metotları uygular. Dolayısıyla bilimleri insan ve toplum sağlığına bilimsel yöntemlerle uygulayan bir bilimdir Tıp.

Tıp Sanattır. Çünkü doğa ve toplum bilimlerini insan ve tabiî toplumun sağlığı için kullanırken ve kullanabilmek için bir sanat dalı gibi davranır. Yani bir hastalığı tedavi ederken çok yönlü analizler ve sentezler yapmak gerekir. Örneğin bir hastayı iyi eden bir ilaç bir başka hastayı daha beter hasta edebilir. Birinci hastaya verilen ilaç, ikinci bir hastada alerjiye neden olabilir. Hasta iyileşmek yerine daha beter hastalanabilir. Hekim her şeyden önce hastanın “anamnez”ini yani Türkçesiyle “hastanın öyküsü”nü alır. Anamnez; hastanın öz geçmişi, soy geçmişi, içinde yaşadığı çevre, mesleği vb. hakkında bilgilerden oluşur. Bu bilgiler ışığında hastanın fizik muayenesini yapan ve gerekli tetkikleri isteyen hekim, tüm bu bulguları değerlendirerek teşhis koyar ve en iyi, en doğru tedaviyi uygular. Bu verilerin yol göstericiliğinde, yukarıda da değindiğimiz gibi, aynı hastalıktan muzdarip iki hastaya hekim, farklı tedaviler uygulamak durumunda kalabilir. Yani Hekimin mesleğini icra ederken elindeki tüm enstrümanları (teşhis ve tedavi araç gereçlerini) bir sanatçı, bir orkestra şefi titizliğiyle kullanması gerekir. Hekim, tüm bu bulguların yanı sıra bir de deneyimlerine dayanarak edindiği tıpta “Sens Clinic” Türkçesiyle “Klinik His-Sezgi” denilen becerisini kullanır. Hele halk sağlığı konu olduğunda toplumsal ve çevresel tüm faktörleri ve çözüm yollarını göz önüne alarak en doğru çözümleri üretmeyi amaçlar. İşte hekim, tüm bu donanımıyla hastayı değerlendirir, teşhis koyar, doğru tedavi yöntemleriyle hastayı iyileştirmeye çalışırken bir sanatçı gibi davranır.

Burada bir ufak değinme yapmadan geçmeyelim. Şimdi okuyucular diyecek ki; “İyi hoş da, nerede bu Tıp? Biz niye böyle bir Tıp görmüyoruz?”

Yerden göğe kadar haklıdır bu sorular. Böyle bir Tıp görebilmemiz için ülke kaynaklarının halk lehine, halk için kullanıldığı bir düzen gerekir. Oysa Türkiye’de bir avuç Modern (Finans-Kapitalist) ve Antika (Tefeci-Bezirgân) Parababasının çıkarlarına göre kurulmuş ve işleyen bir devlet çarkı var. Sözünü ettiğimiz Tıbbın görülebilmesi için Halkın Demokratik İktidarı gerekir.

Şimdilik bu kadarla yetinelim.

 

Cumhuriyet Yüz Yaşında

Ama Hasta

Osmanlı son döneminde Batılılar tarafından “Hasta Adam” diye nitelendirilirdi. Ve ne yazıktır ki bu niteleme doğruydu; gerçeğin tâ kendisini ifade ediyordu. Çünkü Batı, Endüstri Devrimini yapar, Kapitalizme geçerken Osmanlı Ortaçağ’da çakılıp kalmış, bu treni kaçırmıştı. Başta Saltanat olmak üzere, bütün kurumları çürümüş, çökmüştü. Kuruluş ve Yükseliş çağında Osmanlı’nın üç kıtaya yayılmasında büyük görevler başarmış, Osmanlı’nın Sünuf-u Devlet dediği 4 başlı (Kalemiyye-Mülkiye-İlmiye-Seyfiye) adlı Devlet Sınıfları; bozulmuş, kokuşmuş, rüşvet ve irtikâp (yiyicilik) bataklığına saplanmıştır.

Cumhuriyet’imiz de Osmanlı’nın son dönemini taklit ederce aynı hastalıklardan muzdariptir. Kurulmakta olan Faşist Din Devleti tarafından dört bir yanından hızla kemirilmekte, gedikler açılmakta, yıkılmaya, harabeye dönüşmeye doğru ilerletilmekte daha doğru söyleyişle geriletilmektedir. Ortaçağ karanlığına doğru geriletilmektedir hem de…

Bu öylesine bir yıkımdır ki, örneğin Hukuk diye bir şey kalmamış; Cumhuriyet Savcıları (tabelalarında hâlâ öyle yazsa da) Tayyip Savcılarına dönüşmüş, Mahkemeler,  Osmanlı Kadılarının Saraya bağlılıklarını aratır bir sadakatle “Kaçak Saray”a bağlanmış, onun kararlarını onaylama merciine, noterliğine çevrilmiştir. Adliyeler adliye olmaktan çıkmış AKP’giller’in hukuk bürolarına çevrilmiştir.

Ekonomiyi NAS’la yönetmek isteyen Tayyip, ekonomi biliminin duvarına çarpmış, yüzgeri ederek IMF dayatmalarını bile aratacak Mehmet Şimşek politikaları uygulamak zorunda kalmıştır. Ama Türkiye öylesine bir yağma Hasan’ın böreğine çevrilmiştir ki 22 yıllık Tayyipgiller iktidarında, değil tek Şimşek, onlarca Şimşek’i, yıldırımları, boranları, fırtınaları, kasırgaları bile toplayıp getirseler ekonomiyi ayağa kaldırmaları, halka bir refah sunabilmeleri mümkün değildir. Çünkü Türkiye’yi soktukları borç batağı yüzünden halkımızın ödemek zorunda kaldığı faiz ve anapara tutarı halkın tahammül gücünü aşmıştır. Bu da yetmemiş; döviz garantili (hatta yetmedi dolar bazında ABD’nin yıllık enflasyonu kadar farkı da garanti eden) anlaşmalarla, sözüm ona Yap-İşlet-Devret ya da Kamu-Özel Sektör Ortaklığı ile köprüler, yollar, hastaneler vb.leri yaptırılmış ve maliyetlerinin dört-beş hatta on misli fiyatla halkımıza fatura edilmiştir.

Böylesine borçlanmalardan sonra halka zam ve zulümden başka verecek hiçbir şeyi kalmamıştır bu iktidarın.

 

Kabotaj Bayramı ve AKP

Ülkenin tüm kaynakları gibi limanlarımız da yerli-yabancı Parababalarına peşkeş çekilmiştir, bilindiği gibi. Ve 1 Temmuz’da hâlâ Kabotaj Bayramı’nı kutluyor bu iktidar hiç utanmadan.

Nedir Kabotaj, 1 Temmuz niçin Kabotaj Bayramı’dır? Sözcü Gazetesi’nin 01 Temmuz 2019 tarihli internet sayfasından kısaca görelim:

 “Kabotaj, bir devletin kendi limanlarına deniz ticareti konusunda tanıdığı ayrıcalıktır. Bu ayrıcalıktan yalnızca yurttaşlarının yararlanması, millî ekonomiye önemli bir katkı sağlayacağından, devletler yabancı bandıralı gemilere kabotaj yasağı koyma yoluna gitmişlerdir.

“(…)

“Ülkemizde, 20 Nisan 1926 Tarihinde kabul edilmiş olan Kabotaj Kanunu, 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe girmiş ve bu Kanun, ‘Türkiye Limanları ve sahilleri arasında yük ve yolcu taşınması ile kılavuzluk ve römorkaj hizmetleri, Türk Vatandaşları ve Türk Bayrağı taşıyan gemilerce yapılır’ hükmünü getirerek daha önceden yabancılara açık olan bu faaliyetleri bundan böyle sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yapabileceğini belirtmiştir. Bu nedenle her yıl 1 Temmuz gününü ‘Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’ olarak kutluyoruz.”

1 Temmuz niçin Türkiye’de Kabotaj Bayramıdır?

“Osmanlı Devleti’nin kapitülasyonlar çerçevesinde yabancı ülke gemilerine tanıdığı kabotaj ayrıcalığı Lozan Barış Antlaşması’yla 1923 yılında kaldırıldı. (…) Kabotaj Kanunu 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe girdi. Bu yasaya göre; akarsularda, göllerde, Marmara Denizi ile Boğazlarda, bütün kara sularında ve bunlar içinde kalan körfez, liman, koy ve benzeri yerlerde, makine, yelken ve kürekle hareket eden araçları bulundurma; bunlarla mal ve yolcu taşıma hakkı Türk yurttaşlarına verildi. Ayrıca; dalgıçlık, kılavuzluk, kaptanlık, çarkçılık, tayfalık ve benzeri mesleklerin Türk yurttaşlarınca yerine getirilebileceği belirtildi. Yabancı gemilerin yalnız Türk limanlarıyla yabancı ülkelerin limanları arasında insan ve yük taşıyabileceği kabul edildi.” (https://www.sozcu.com.tr/kabotaj-ne-anlama-geliyor-denizcilik-ve-kabotaj-bayrami-nedir-neden-kutlanir-wp5207210)

Pekiyi günümüzde Türkiye Limanları kimindir ve kimler işletmektedir?

İşte cevabı:

“(…) ülkenin en büyük 27 konteyner limanının yalnızca 2 tanesi halen devlet bünyesindeki kurumlarca işletiliyor. Bununla birlikte 8 liman farklı tarihlerde özelleştirilmiş. Geriye kalan 17 liman ise yerli, yabancı ya da yerli ve yabancı sermaye ortaklı şirketler tarafından işletiliyor.

“Özel ve özelleştirilmiş limanlar yalnızca yerli sermaye ile işletilebildiği gibi yerli ve yabancı sermayenin birlikte oluşturduğu çok ortaklı şirketler ya da konsorsiyumlar tarafından da işletilebiliyor. Mesela özelleştirme ihalesini 2007 yılında yüzde 50-50 ortaklıkla PSA (Singapur)-Akfen (Türk) grubunun aldığı Mersin Uluslararası Limanı’ında (MIP) Akfen’in ortaklıktaki payının yüzde 40’ını Avustralyalı IFM Investors’a satmasıyla limanın sahibi yüzde 90 oranında yabancı sermaye oldu.(Altını biz çizdik. –M. Şahbaz) (https://teyit.org/dosya/turkiyedeki-22-buyuk-limanin-sahipleri-kimler)

Bir Kabotaj Kanunu’nu çıkaran iradeye bakın, bir de AKP’giller’in yaptığına… Bu ihanetlerine rağmen 1 Temmuz’u Kabotaj Bayramı olarak kutlamaya devam ediyorlar. İnsanın aklına ister istemez Orhon Murat Arıburnu’nun “Mahkûmlar” şiiri geliyor:

 

Ekseriya sabaha karşı,

Kurşuna dizilir mahkûmlar.

Bir sünger taşına döner

Anne sütünden yapılan heykel.

 

Bari şu trampetler çalmasa,

İnsan gürültüye gitmese.

 

Bari şu yüzsüzler, “Bayram” kutluyoruz demese, limanlarımız “gürültüye gitmese”…

 

Ülkemizin Yeraltı-Yerüstü Kaynakları

Emperyalistlere Peşkeş Çekilmiştir

Beşli-onlu çetelerine, memleketin yeraltı-yerüstü tüm kaynaklarını (kendisi aslan payını alarak) peşkeş çekmekten, onlara yağmalatmaktan, karşılığında küplerini doldurmaktan başka bir becerisi yoktur, bu baştan ayağa suça batmış Tayyipgiller iktidarının.

Hangi vurgunlarını sayalım: Kuvayimilliye yadigârı Kamu İktisadi Teşekküllerini (Sümerbank, Etibank, SEKA, Seydişehir Alimünyum, Tekel vb. vb.lerini) satmalarını, yerli yabancı Parababalarına peşkeş çekmelerini mi, değeri 25 milyar olarak hesaplanan, Savunma Sanayimizin göz bebeği,  Tank-Palet Fabrikası gibi bir kuruluşumuzu 50 milyon dolar karşılığında Birleşik Arap Emirlikleri’ne yağmalattırmalarını mı, Limanlarımızın uluslararası sermayeye 49 yıllığına kiralamalarını mı vb. vb…

Malumu daha fazla ilama gerek yok…

Hele bir de  400.000 dolar verip ev alanları vatandaş kabul etmelerine ne demeli?.. Düşünün, adam şeriatla yönetilen bir Arap ülkesinden geliyor; 4 evli, 20 çocuklu… 400.000 dolara bir ev alıyor; 20 çocuğu, 4 karısı ve kendisi; toplamda 25 kişi TC vatandaşı oluyor.

Neden yapıyor bunu Tayyipgiller?

Çünkü Tayyip’in yiye yiye bitirdiği ülke kaynakları artık yetmiyor. Yeni vurgunlar, soygunlar, talanlar için ülkeye dolar girmesi lazım. E, normal yollardan bu para gelmiyor. Çünkü Tayyipgiller’in soyup soğana çevirdiği ülkeye yabancı sermaye gelmek istemiyor.

İşte o yüzden böylesine onur kırıcı uygulamalara giriyor Tayyipgiller. Tabiî bir de bu yabancılar, BOP’un Türkiye ayağının hayata geçirilmişinde görevlendirileceklerdir. Ve ayrıca bu Ortaçağcı kaçkınlar, AKP’giller’e oy deposu oluşunlar diye dolduruldu ülkemize.

Sadece bu mu?

Bir de kara para aklama utancı yaşatılıyor ülkemize. Bizim de altına imza atarak üyesi olduğumuz uluslararası bir kuruluş olan Mali Eylem Görev Gücü’nün (Financial Action Taks Force, (FATF)’nin) Gri Listesinden çıkamıyoruz.

Ne yapar bu FATF?

Kara Para ve Terörizme finansman sağlanmasını önlemekle yükümlü bir örgüttür.

Pekiyi Türkiye niye FATF’ın Gri Listesindedir?

Çünkü kara paranın en büyük kaynağı uyuşturucu ticaretidir. Uyuşturucu baronları da Türkiye’yi, özellikle de İstanbul’u mesken tutmuş durumdadırlar.

Bu rezalet niçin yaşatılıyor Halklarımıza?

Yukarıdaki aynı nedenden; normal yollardan Türkiye’ye dolar gelmiyor. Defalarca çıkarılan, adına  “varlık barışı” dedikleri, paranın kaynağının sorulmaması, Türkçesiyle kara parayı aklama uygulamaları hep bu yüzden hayata geçirildi. Uyuşturucudan kazanılan kara paralar bu yolla Türkiye’de aklandı. O yüzden uyuşturucu baronlarının cennetine dönüştü güzel ülkemiz.

 

Yabancı Sermaye

Türkiye İçin Kurtuluş mu?

Burada bir şeye daha değinmek gerekiyor.

Sanki Türkiye’ye döviz girerse bu Türkiye’nin çok yararına olacakmış gibi bir hava yaratılıyor. Bu büyük bir yanıltmacadır. Türkiye ABD uydusu olduğundan beri sürekli dış borç almakta, borç batağında bocalamaktadır. Her yıl bu borcun ancak faizini ödeyebilmekte; tekrar borçlanmadan ülkede ekonominin çarkları dönememektedir. Oysaki bu Cumhuriyet’in kurucuları Osmanlı’dan devraldıkları Düyun-u Umumiye borçlarını bile son kuruşuna kadar ödemişlerdir. Çünkü onlar parayı verenin düdüğü çalacağını biliyorlardı. Lozan’da Lord Curzon’un söylediklerini mıh gibi çakmışlardı belleklerine.

İnönü’den aktarımıyla ne demişti Lozan’da Lord Curzon?

“(…) Başlıca güvendikleri (İnönü burada sözü yarım bırakıyor. Başlıca güvendikleri, parasal bakımdan güçlü olmalarıydı, demek istiyor. – M. Şahbaz.), bir defa Curzon da bana söylemişti, memnun değiliz dedi. Konuşmamızdan. ‘Hiçbir sözümüzü kabul etmiyorsunuz, hepsini reddediyorsunuz. Hepsini cebimize atıyoruz. Yarın harap bir memleketi imar etmek için, önümüzde diz çökeceksiniz, bizden yardım istediğiniz zaman, bugün reddettiklerinizi birer birer çıkarıp önünüze koyacağım.’ Cevap verdim, yanında Amerika sefiri de vardı. Curzon, ‘para bir bende vardır, bir de bunda vardır’ diyordu. Curzon’a cevap verdim, biz bugün bir İstiklal Savaşından geldik, milli davalarımız var, bunların hepsini halletmek mecburiyetindeyiz. Bu davaları halledelim ondan sonra ihtiyaç sebebiyle gelirsek, yapmayı düşündüklerinizi beğendiğiniz gibi tatbik edersiniz.” (İSMET İNÖNÜ, Lozan Barış Konferansı, Konuşma, Demeç, Makale, Mesaj, Anı ve Söyleşileri, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi yayını, Aktaran: https://www.ismetinonu.org.tr/lozan-baris-konferansi.htm)

Fakat 1950’de iktidar olan ve bugünkü iktidarla aynı sınıfları (Finans-Kapital+Tefeci-Bezirgân Sınıfını) temsil eden Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelişinden bugüne, özellikle (Lord Curzon’un “para bir bende vardır, bir de bunda vardır” dediği) ABD’den ve onun güdümündeki finans örgütlerinden, tefecilerden sürekli borçlar alınmış, karşılığında Kurtuluş Savaşı vererek kazandığımız bağımsızlığımız ABD’ye teslim edilmiştir.

Sözün kısası: Demek ki, yabancı sermayenin Türkiye’ye girmesi hiç de hayra alamet değilmiş.

Yabancı sermaye ne zaman hayrımıza olur?

Onu da Halkın Kurtuluş Partisi Programı söylüyor:

“YABANCI SERMAYE: Siyasî müdahale ve ekonomik ayrıcalık istemeyecek. Ağır sanayimize tekniğin son sözünü getirecek. Geldiği ülkedekinden düşük ücret ve çalışma şartları öne sürmeyecek. Medenî milletlerdeki rayiçten üstün faiz ve kâr almayacak. 10 yıl sonunda, (amortismanını bitirip) işletmeyi Türkiye Halkına devredecek.”

 

İliç’teki Felaket Kaza Değil,

Tayyipgiller’in Emperyalizme Hizmetkârlığının

Bir Şaheseridir

“Gel ki haberi nerden verek” denir ya, İliç’teki felaket tam bu tanım içine girer.

Birincisi: Bu Anagold denen, Kanada-ABD ve göstermelik olarak (yüzde yirmi payla) yerli sermayenin oluşturduğu şirket, dünyada terk edilmiş yöntemle (siyanür ve diğer zehirli maddelerle) altın üretimi ruhsatı alıyor. Siyanür atıklarını da Fırat Nehri’ne birkaç yüz metre ötedeki gölette topluyor. Bir deprem durumunda ya da kazada sadece Türkiye Halklarını değil, Suriye ve Irak Halklarını da ateşe atıyor.

İkincisi: Altın siyanürle üretilecekse bile alınması gereken bir yığın önlem gerekiyor. Uzmanlar söylüyor, bu önlemler alınırsa altının onsu 600 dolara mal ediliyor. Oysa Türkiye’de olduğu gibi sözüm ona önlemlerle altın üretmenin maliyeti ons başına yalnızca 200 dolar. Emperyalist bir şirket kendisine hiçbir engel koymayan, tersine her türlü teşviki veren bir ülkede ucuz üretim dururken niçin pahalı üretim yapsın?

Üçüncüsü: Toprağın siyanür ve diğer zehirli maddelerle işleme sokulması yöntemine “Liç” deniyor. Bu zehirlenmiş toprak, altın ayrıştırıldıktan sonra, yine toprak üzerinde depolanıyor. Zehirli maddelerle kirlenmiş ve insan, hayvan ve bitkiler için öldürücü bir zehre dönüşmüş bu toprağın, uluslararası standartlara göre en fazla 150 metre yüksekliğe kadar yığılabilmesine izin verilirken İliç’te 257 metre yüksekliğinde yığın oluşturulmuş. Yani toprağın kayması için her türlü zemin hazırlanmış.

Dördüncüsü: Bu yığında çatlaklar oluşmuş. Bu çatlakları işçiler bizzat çıplak gözle görmüşler, bu şartlarda çalıştırılmalarına itiraz edecek olmuşlar, üstü örtülmüş. Dahası bu yığını izleyen radar, kaymayı tespit etmiş, alarm vermiş; gözünü kâr hırsı bürümüş Parababaları bunu da kale almamış.

Beşincisi: 2008 yılında madencilik projesi, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) için onayı alıyor. Şirket, 2014 ve 2021 yılındaki iki yeni uyduruk ÇED raporuna dayanarak kapasite artırımıyla açık ocak madeninin alanını 687 hektardan (6870 dönümden) yaklaşık 1.746 hektara (17.460 dönüme) genişletiyor. Şirket, Ağustos 2023’te ise ÇED raporuna gerek kalmadan madencilik alanına 5,83 hektar (58,3 dönüm) ekliyor.

Daha fazla uzatmayalım.

Bunun neresi kaza?..

Katliam kelimesi bile hafif kalıyor, bu felaketin karşısında.

Niçin yapılıyor pekiyi doğaya, ülkemize, insanımıza, hayvanımıza, çevremize bu kadar ihanet?

Bu Anagold 80 ton altın çıkarmış ya… İşte onun yüzde yirmisini yani 16 tonunu başta Tayyip olmak üzere AKP’giller iç etti ya…

Ahmet Arif’çe söylersek; işte budur topraklarımızın katline ferman…

Bu ihanetin karşılığında Batılı Emperyalistler ülkemizin kaynaklarını, 64 ton altınımızı yağmalayıp götürecekmiş ne gam…

Bilindiği gibi ülkemizin doğasının mahvedilmesinin ve doğal kaynaklarımızın yağmalanmasının tek örneği değildir İliç. Kaz Dağları’ndaki yağmayı, talanı, Artvin Cerattepe katliamını, Akyazı’daki felaketi vb. vb.ni saymakla bitiremeyiz.

Bunda da şaşılacak bir şey yoktur.

Gözümüzdeki sinir tabakasında yer alan “Sarı Nokta”ya nesnelerin görüntüsü ters yani baş aşağı olarak yansır. Bu görüntü beyindeki görme merkezine iletilir ve beynimiz gözümüzde ters çevrilmiş bu görüntüyü tekrar ters çevirir yani düzleştirir ve doğayı nasılsa öylece, olduğu gibi algılamamızı sağlar.

Bu mekanizma AKP’giller’de şöyle tecelli eder: Nerede yeşil görseler; gözlerine yansıyan o güzelim yeşil doğa imajı ters bir imajdır. Fakat bu ters imaj onların beynine iletildiğinde daha da ters bir imaja dönüşür: O güzelim doğa imajı artık pis dolar imajına dönüşmüştür. O yüzdendir şehirlerimizin betona kesmesi, yaşanmaz hale gelmesi. O yüzdendir “Deprem Toplanma Alanları”nın AVM’lere, ranta dönüştürülmesi.

Biz AKP “Yüzyılın Felaketidir” derken bir yakıştırmada bulunmuyoruz. Gerçeği dile getiriyoruz. İşte bir kanıtı daha:

“15 YILDA 386 BİN MADEN RUHSATI

“1923’ten 2002 yılına dek geçen 80 yılda Türkiye genelinde toplam 1186 maden ruhsatı verildiği öğrenildi. Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 2008-2023 arasındaki son 15 yılda ruhsat sayısı 386 bine ulaştı.” (https://www.patronlardunyasi.com/turkiye-genelinde-son-15-yilda-386-bin-maden-ruhsati-verildi)

Ülkemizin neredeyse her metrekaresi yerli-yabancı Parababaları için Halil İbrahim Sofrasına daha doğrusu yağma Hasan’ın böreğine dönüştürülmüştür, 22 yıllık AKP iktidarı boyunca.

Adam yıllar önce söyledi zaten; “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim”, diye.

Türkiye Cumhuriyeti hasta demiştik. Yukarıdan beri verdiğimiz örnekler, el attığımız her alanda nasıl bir çürümenin olduğunun somut göstergeleriydi. Fakat büyük resmin çok az bir kısmını örneklemiş olduk. Resmin biraz daha genişçe tasviri şudur:

Tayyipgiller iktidarında;

– Kuvayimilliye Gelenekli Ordu, CIA’dan icazetli ve destekli FETÖ ve Tayyipgiller eliyle çökertilmiştir. Özellikle komuta kesimi Ortaçağcı, Tayyipgiller zihniyetindeki komutanlara teslim edilmiştir. Düşünün ki, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş Depremi’nde binlerce insanımız enkaz altında yatarken, kendiliğinden müdahale etmesi gereken Ordu güçleri, 48 saat davranışa geçememiş, yukarıdan-Tayyip’ten talimat beklemiştir. Ya da Tayyip’in bir talimatıyla kışlasından çıkamamıştır. Tayyip’in Ordu fobisi, binlerce kurtarılabilecek canımızın acılar içinde, donarak can vermesine sebep olmuştur.

– Hukuk diye bir şey bırakmamıştır. Adliyeler Kaçak Saray’ın hukuk bürolarına döndürülmüştür.

– Eğitim Ortaçağcı bir anlayışa teslim edilmiş, okullar tarikatların fink attığı, çocuklarımızı zehirlediği alanlara dönüştürülmüştür. Laik ve Bilimsel Eğitim yok edilmiştir.

– Sağlık giderek daha fazla özelleştirilmiş, özellikle hasta ve tetkik garantili Şehir Hastaneleriyle hem halkın sağlık hakkı Parababalarına peşkeş çekilmiş hem de eski Osmanlıca söylemiyle amel-mande (iş yapmaktan kalmış, iş göremez durumda olan) hantal 3000-4000 yataklı ve şehrin en çeperinde yer alan, ulaşılması çok zor hastanelerin yapımı marifet sayılmış, bunlarla övünülmüştür. Bu ulaşılması ve işletilmesi zor hastanelere karşılık, şehirlerin merkezinde yer alan, çok kolay ulaşılan hastaneler kapatılmıştır. Malum, şehir hastaneleri için garantiler verilmiştir. Hastalar oralara yönlendirilmelidir.

– Kuvayimilliye yadigârı tüm Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT’ler) ya yerli-yabancı Parababalarına satılmış ya da kapatılmıştır.

– Atatürk adı taşıyan kuruluşlar, tesisler ya kapatılmış ya da yenileme bahanesiyle adları değiştirilmiştir. Örneğin, Avrupa’nın en iyi havaalanlarından olan Atatürk Hava Limanı kapatılmış, yeniden açılamasın diye pistinin üzerine, Pandemi bahane edilerek, hastane inşa edilmiştir. Yetmemiş, Millet Bahçesi yapıyoruz denilerek tarumar edilmiştir.

– Mustafa Kemal’in söylemiyle; “Bütün bu koşullardan daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar (AKP’giller –  M. Şahbaz), (…) hıyanet” içindedirler. “Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin (ABD-AB Emperyalistlerinin –  M. Şahbaz) siyasi emelleriyle” birleştirmişlerdir. Yani AKP’giller’in reisi Tayyip, iktidarda kalmak, küplerini doldurmak karşılığında ABD’nin Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin (BOP’un) eşbaşkanlığını yapmaktadır. Türkiye, Yeni Sevr demek olan bu proje kapsamında üçe bölünmek istenmektedir.

– Ve yine Mustafa Kemal’in söylemiyle; “Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş”, daha doğrusu Tayyipgiller tarafından düşürülmüştür.

Özetin özeti, başlıklarla ve çok az bir örnekleme ile çizmeye çalıştığımız bu manzaranın, Cumhuriyet’in düşürüldüğü bu enkaz durumunun sebebi ve yaptığı harabiyeti ve gidişatını, yazımızın başlığına dönerek özetleyelim.

 

Yazımızın Başlığına Dönersek

Türkiye’nin AKP eliyle içine düşürüldüğü bu durumun, bu yıkımın Etiyolojisi nedir? İlkin ona bakalım:

Etiyoloji: Kelime anlamıyla sebep-neden bilimi anlamına gelir. Tıpta hastalığın nedenini, etkenini saptamak anlamına gelir. Örneğin Sıtma hastalığının sebebi, o hastalığın etkeni Plazmodium Malarya denen bir parazittir. Hasta kişiyi iyileştirmek için bu kadar bilgi yetebilir. O kişiye uygun dozda ve sürede Kinin ilacını verirsiniz, hasta iyileşir. Fakat toplumu bu hastalıktan korumak istiyorsanız bu kadarı yetmez. Bu parazitin insan vücuduna nereden geldiğini bilmeniz gerekir. Bu parazit, bir sivrisinek türünün (Anofel) dişileri tarafından insandan insana taşınır. Demek ki sıtmanın insandan insana bulaşmasının önlenmesi gerekir. Bunun yolu da sivrisinekleri yok etmekten geçer. Sivrisineklerin çoğalacağı durgun sular kurutulur ya da ilaçlanır ve böylece sivrisineklerin üremesi engellenirse sıtma da toplumdan temizlenmiş olur.

Yukarıdan beri örneklerini verdiğimiz Türkiye Halklarının başına gelen tüm kötülüklerin sebebi, etkeni Tayyipgiller iktidarıdır. Bu iktidar, Türkiye’nin başına gelmiş Yüzyılın Felaketidir. İktidardan düşürülmeli, Cumhuriyeti daha da yıkıma götürmesi acilen engellenmelidir. Ama tıpkı Sıtma hastalığında olduğu gibi bu yetmez. Onu yaratan Modern (Finans-Kapital) ve Antika (Tefeci-Bezirgân) Parababalarının tahakkümüne son vermek, onların sosyal varlıklarını ortadan kaldırmak gerekir. Ortaçağcı örgütlenmeleri Tarihin sahnesinden silmek gerekir.

Demokratik Halk Devrimini gerçekleştirmek gerekir.

Patogenez: Bir hastalık etkeninin vücutta yarattığı ve sağlığı bozan değişikliklere denir. Sıtma örneğinden gidersek: Sıtmaya neden olan parazit, sivrisineğin iğnesiyle kişinin kanına bulaşır. Bu parazit, alyuvarın içine girerek çoğalır. Belli bir sayıya ulaşınca alyuvar parçalanır; parazitler kan dolaşımına karışır. İşte bu süreç Sıtma Nöbetinin geçirildiği süreçtir. Sonra bu çoğalmış parazitler yeni alyuvarların içine girerler. Orada çoğalmaya devam ederler. Kaç sayıda alyuvara girmişlerse çoğalmaları sonucunda o sayıda alyuvar çatlar. Süreç böyle devam eder. Tabiî bu alyuvar yıkımı, anemi denilen kansızlığa neden olur.

Yukarıda AKP’nin Cumhuriyeti nasıl bir yıkıma uğrattığına dair sadece eşantiyon babında verdiğimiz örnekler, Tayyipgiller’in ülkemizde ve halkımızda yarattığı yıkımın belgeleridir. Hiçbir alanda sağlıklı bir kurum bırakmamıştır, bu Yüzyılın Felaketi olan iktidar. Bu yıkımların tamamı Tayyipgiller iktidarı denen musibetin Patogenezidir Türkiye’nin bünyesine verdiği zararlardır.

Prognoz: Bir hastalığın gidişatı, izleyebileceği süreç hakkında hekimin öngörüsü anlamına gelir. Sıtma örneğinden devam edersek; hastalığa yakalanan kişi Kininle tedavi edilirse tam bir iyileşme sağlanır. Sivrisinekler yok edilirse toplum sıtmadan korunur. Hekim bu öngörüsü doğrultusunda davranır.

Türkiye’mizin yakalandığı bu Yüzyılın Felaketinden sağ salim çıkabilmesi de bu felaketin en kısa zamanda iktidardan defedilmesiyle olur. 31 Mart Yerel Seçimlerinde AKP’ye bir yenilgi yaşatmak, bu felaketi defetmek yönünde atılacak önemli bir adım olacaktır.

Nihai çözüm: Demokratik Halk Devrimidir. Sosyalist Devrimdir.