Site rengi

Tasarım

Tıbbî Bir Yaklaşımla Parababaları Düzeninin Kısa Bir Analizi

21.02.2024
353
A+
A-

Dr. Mustafa Şahbaz

Halkımızın son yıllarda sıkça duyduğu, günlük yaşamına iyice yerleşmiş bir tıbbî terim var: Pandemi.

Bazen çok kullanılan bir kelimeyi, bir deyimi, günlük dilde akıcı bir biçimde kullanır fakat ne anlama geldiği üzerinde pek de düşünmek, araştırmak zahmetine girmez insan. Bu da doğal bir insan davranışıdır. Herkes yanında sözlük taşıyıp karşılaştığı her kavramı hemen sözlükten ya da ansiklopediden araştıracak değildir. Böyle bir hayat çekilmez olurdu.

Biz, bu kez şu Pandemi kavramı üzerinden içinde yaşadığımız düzenin bir panoramasını çizmeye çalışacağız.

Pandemi terimi, tıbbın Halk Sağlığı ve Enfeksiyon Hastalıkları dalını en yakından ilgilendiren bir tıp terimidir. Fakat böyle söyledik diye bu konu, diğer tıp dallarını ilgilendirmez anlamına gelmez. Elbette Tıp Sanatı bir bütündür. Bütün tıp dalları birbiriyle ilintilidir. Fakat özellikle yukarıda zikrettiğimiz iki tıp dalını daha çok ilgilendirir Pandemi terimi.

Pekiyi öyleyse nedir Pandemi?

Pandemiden önce bilinmesi gereken terimler Sporadi, Endemi ve Epidemi’dir.

Sırasıyla bu terimlerin ne anlama geldiğini görelim.

Sporadi: Bir enfeksiyon hastalığının değişik bölgelerde tek tük olgular halinde görülmesi (Kuduz).

Endemi: Bir enfeksiyon hastalığının belirli bir ülke ya da bölgede iklim ve coğrafi koşullara bağlı olarak devamlı görülmesi (Sıtma, Şark çıbanı).

Epidemi: Sporadik ya da endemik olarak bulunan bir hastalığın, uygun koşullarda hızla yayılarak salgın biçimine dönüşmesi (Bağırsak hastalıkları, Grip, Tifo).

Pandemi: Bir enfeksiyon hastalığının hızla yayılarak ülke ya da kıtalar arasında salgın yapması (Kuş gribi, SARS, HIV/AIDS, Ebola, MERS, Zika)”[1] En son dünyanın yaşadığı Covit-19 salgını gibi…

Bu tıbbî bilgi şimdilik burada dursun.

 Türkiye Cumhuriyeti Tarihinin

Gerici Siyasal Salgınları

Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın deyişiyle dış düşmandan (emperyalist yedi düvelden (devletten) önce iç düşmana (Feodalizme -Tefeci-Bezirgân Sermaye tahakkümüne ve onun en üst düzeydeki temsilcisi Saltanata-Halifeliğe) karşı verildi.

Mustafa Kemal’in Nutuk’ta; “Yunan saldırısı karşısında ulusal cephelerin bozulması üzerine Mecliste sert sataşmalar ve eleştiriler”, başlığı altında anlattığı olay şudur:

“(…) Kimi kuvvetlerin cepheden alınıp iç ayaklanmaların bastırılmasında görevlendirilmesi, Yunan kuvvetleri karşısında bulundurulmalarındaki yarardan daha önemli ve zorunlu idi ve yine de öyledir. Gerçi, Bursa’da bırakılması zorunlu olan bir tümen, Adapazarı ayaklanma bölgesine gönderilen iki tümen, Hendek’te dağılan bir tümen, yani dört tümen; Zile, Yenihan bölgesinde ayaklananlarla uğraşan bir tümen ve bütün bu ordu birliklerine yardım eden ulusal birlikler, cephede bulundurulabilse idiler, belki düşman saldırısı bu denli gelişemezdi. Ama, ülkenin dirlik ve düzenliği ve ulusun kurtuluş amacında birleşip dayanışması sağlanamadıkça, bir dış düşmanın ilerleyişi ne durdurulabilir ve ne de bundan köklü bir yarar ve sonuç beklenir. (İtalikler bize ait. – M. Şahbaz) Ancak, ülke ve ulus bu dediğim durumda bulunursa, düşmanın herhangi bir zamandaki başarısı ve bunun sonucu olarak daha birçok yerlerin işgali, geçici olmak niteliğinden kurtulamaz. Birlik ve amacında dayanç ve direnç gösteren ulus, gururlu ve saldırgan her düşmanı eninde sonunda bu gurur ve saldırganlığından pişman kılabilir. Onun için, iç ayaklanmaları bastırmak; Yunan taarruzunu durdurmaktan elbette daha önemlidir.” (İtalikler bize ait. – M. Şahbaz)

Bilindiği gibi bu isyanlar, Tefeci-Bezirgân Sermayenin ve Saltanatın düzenlediği ve Kurtuluş Savaşı’na karşı örgütlediği isyanlardı.

Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız, ilkin iç düşmanla (Feodalizmle) savaşmak ve onu bertaraf etmek zorunluluğuyla başlayınca başarı sonrası gericiliğin yenilmesi ve tasfiye edilmesi kendiliğinden oluşacak bir sonuçtu. Görünürde öyle de oldu. Kapitalist Dünyanın gericiliği olan Emperyalizm ile birlikte, onunla her türlü anlaşmalara girmiş, Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızı arkadan hançerlemiş olan yerli gericilik de (Tefeci-Bezirgân Sermaye tahakkümü ve Saltanat da) yenilmişti. Öyleyse bu gerici Sınıfın ve Saltanatın tasfiye edilmesi gerekirdi.

Fakat öyle olmadı. M. Kemal ve arkadaşları işin kolay olan yönünü hallettiler: Derebeyliğin üstyapıdaki görüntüsü olan Saltanatı kaldırdılar. Dünya çapındaki bir başarının mimarı olan ve bu onuru taşıyan Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın önderleri ve özellikle M. Kemal için bunu başarmak, güç olsa da, çok büyük mücadelelere gerek kalmadan başarılmıştır. Çünkü Saltanatın başındaki Padişah Vahdettin, ulusa ve vatana ihanetle yetinmemiş, bir İngiliz zırhlısına binerek ülkeyi terk etmişti. O bakımdan saltanatı kaldırmak görece kolay olmuştur. Aynı şekilde Halifeliğin kaldırılması da fazla bir dirençle karşılaşılmadan kotarılmıştır.

Fakat…

Mustafa Kemal ve arkadaşları, Osmanlı gericiliğinin ve derebeyliğinin asıl temeli olan Tefeci-Bezirgân Sermayeyi ortadan kaldıramamıştır. Yukarıda değindiğimiz gibi gerici isyanlar biçiminde Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkan gericilik, ezilmiştir ama varlığını sürdürmektedir. Oysa Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın önderleri, Feodal kalıntıları yok ettikleri sanısına kapılmışlardır. Bu izlenim doğmuştur onlarda.

Fakat…

Bu büyük bir yanılgıdır.

Çünkü…

Birincisi: Kurtuluş Savaşı liderleri, en başta daha Kurtuluş Savaşı sürerken, bu savaşa katılmak için örgütlediği bir Bolşevik Tümeni Kuvayimilliye’nin emrine vermiş ve yoldaşlarıyla birlikte Kurtuluş Savaşı’na katılmak için gelmiş olan Mustafa Suphi ve Yoldaşlarını (15’leri) katlettirmiştir. Ve sonrasında da Sosyalist-Komünist örgütleri yasaklamış; komünistleri, takibata uğratarak nefes aldırmamış, en ufak faaliyetlerine meydan vermemiş, hatta faaliyete bile gerek görmeden, komünistleri zindanlara atarak cezalandırmıştır. Böylece meydan, daha doğrusu halklarımız, Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgân Sermaye uşaklarının her türlü demagojisine, aldatmasına, onların çağdışı ideolojilerine karşı savunmasız bırakılmıştır.

Özetçe Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın önderleri, Sınıflar Savaşını yasaklamışlardır. Oysaki bu yasaklar yüzünden 22,5 yılını Türkiye’nin yarı derebeyi zindanlarında geçirmiş olan Hikmet Kıvılcımlı Usta’nın deyişiyle; “Sınıflar Güreşini Yasaklamak Vatana İhanettir.”

Bu ihanet işlenmiş, Türkiye sömürücü egemen sınıflar için dikensiz gül bahçesine çevrilmiştir.

İkincisi: Tefeci-Bezirgân Sermayeyi var eden temel, küçük üretim, özellikle köyde küçük üretimdir. Küçük üretmen, üretim faaliyetinde her zaman darlığa düşer. Bir yıl hasat verimli olmazsa ekonomik bunalıma girer. Borçlanmak zorunda kalır. Kapısını çalacağı kişi ise bin yıllardır bu işin (Tefeci-Bezirgânlığın) ordinaryüsü olmuş Tefeci-Bezirgân Sermayedir. Yani küçük üretim temeli var oldukça bir taraftan kapitalisti-kapitalizmi üretir, bir taraftan da hatta daha doğrudan Tefeci-Bezirgân Sermayeyi üretir.

Kuvayimilliyeciler, küçük üretim temelini ortadan kaldıracak bir ekonomi politika uygulayabilmekten uzaktılar. Ve küçük üretimi kaldırmadıkları için Tefeci-Bezirgân Sermayeyi ortadan kaldırmaları mümkün değildi. Kendi bireysel arzuları ne olursa olsun…

Üçüncüsü: Tefeci-Bezirgân Sermaye bin yılların deneyimli sömürgen sınıfıdır. Gerektiğinde geri çekilmenin, yokmuş gibi görünmenin, altta güreşmenin ustasıdır.

Kuvayimilliye sonrası da aynen böyle davranmıştır.

Dünya Derebeyliğini temsil eden Tefeci-Bezirgân Sermaye ile onun ideolojisi olan Şeriatı ya da Ümmetçiliği savunan Din Derebeyliği demek olan Tarikatlar, Cemaatler, Tekkeler, Zaviyeler yeraltına çekilmişlerdir, Cumhuriyet’in ilk yıllarında. Tıp lügatiyle söylersek Sporadik vakalar biçiminde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Zaten bu oluşumlar, günümüzde bile yürürlükte olan Devrim Yasalarıyla yasaklanmışlardır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında (bir epidemiye, pandemiye dönüşme fırsatı doğuncaya kadar beklemek üzere) güvenli bulduğu zemine çekilmiş ve yuvasını yapınmaya başlamıştır.

Türkiye’nin Burjuva Demokratik Devrimi olan Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız ve onun başarısı sonucunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti, kapitalizmin rekabetçi döneminde değil, tekelci dönemi olan Emperyalizm Çağında hayata geçirilmiştir. Bu aşamada Kuvayimilliye önderleri, Sosyalist bir Devrime yönelmeyince, ister istemez Tekelci Kapitalizme yönelmek zorunda kalmışlardır. Kazıdık, yok ettik sandıkları Emperyalizmi (Tekelci Kapitalizmi) ve derebeyi artıklarını (Tefeci-Bezirgânları) kurtarıcılar olarak Türkiye ekonomisinin başına taşımışlardır. Kapitalist Sınıfı içinde 30-40 aileden oluşan Finans-Kapitalistlerle sayıları 2500-3000 kişiyi geçmeyen Tefeci-Bezirgân Sermaye ittifakının temellerini bizzat kendi elleriyle atmışlardır. O bakımdan da daha kuruluşundan itibaren Finans Kapital + Tefeci-Bezirgân Sermayenin tahakkümü altına girmiştir ülkemiz.

1924 yılında İş Bankası’nın kuruluş hikâyesi, rotanın nereye çevrildiğini daha net biçimde gösterecektir.

 İş Bankası’nın Kuruluşu

(Finans-Kapital-Tefeci-Bezirgân İttifakı)

Türkiye Finans-Kapitalinin ilk ve en büyük kurumu olan İş Bankası’nın kuruluşu bile sonucun nereye varacağını netçe gösteren bir olaydır:

İş Bankası, Deutsche Orient Bank’ın (Alman Doğu Bankası’nın) imza yetkisi edinecek kadar kıdemli memuru olan Celal Bayar’ın başkanlığında 1924’te kurulmuştur. Bu kuruluşta Tefeci-Bezirgân Sermaye de yer almıştır.

Bunun nasıl gerçekleştiğini de Hikmet Kıvılcımlı Usta’dan görelim:

***

(…) Milli Mücadele sırasında Hindistan’dan Mustafa Kemal Paşa’ya 5-6 yüz bin lira geliyor. O bunun 500 bin lirasını Garp Cephesi Kumandanlığı emrine veriyor. Zafer olunca, Bakanlar Kurulu kararıyla 380 bin lirasını geri alıyor. Bir de gene Mısır sabık Hidivi Abbas Hilmi Türk uyruğuna geçmek için 900 bin küsur lira vermiş bulunuyor.

1923 yılına geldiğimiz zaman, Türkiye’nin çok geri kalmışlığı ve kalkınması birinci mesele haline gelmiştir: Harpler, darplerle… İşte bu sırada lider Mustafa Kemal’in Türkiye sosyal ve ekonomik yapısı üzerine görüşleri büyük ölçüde etken oluyor. Bu görüşlerin tümünü özetlemek uzun olacak. Yalnız birkaç tanesini, karakteristik pasaj olarak, sınıflar üzerine söylenmiş birkaçını hatırlatacağım.

17 Şubat 1923 günü, CHP örgütünü kurma girişimleri sırasında, şöyle diyor:

“Büyük arazi ve çiftlik sahipleri kaç kişi?

“Hiç kimse büyük araziye sahip değildir. Binaenaleyh bu arazi sahipleri himaye edilecek insanlardır.”

Büyük arazi sahipleri için bu kanıyı besliyor. Sonra, büyük sermaye sahibine gelince:

“Büyük sermaye sahibi insanlar yoktur, diyor. Kaç milyonerimiz var?

“Hiç. Binaenaleyh, biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilakis memleketimizde birçok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız.”

Modern toplumda iki egemen sınıf vardır:

Birisi Büyük Arazi Sahipleri,

Birisi de Büyük Sermaye Sahipleri

Demek ki onlar yeni dönemin kalkınma çabasında himaye edilecekler. Buna karşılık bir İşçi Sınıfımız yok muydu? Onun için de şöyle diyor:

“İşçimizin miktarı 20 bini geçmez.”

Şimdi, savaşı başarıyla geliştirmiş bir askerin Türkiye içinde gayet net ve olayları gören gözüyle bakınca, durum böyle görülüyor. Edinilmiş ideolojinin de yöntemi altında.

923 yılı nutkunda, resmi nutkunda gene Mustafa Kemal Paşa:

“Kalkınmamızın tüccar sınıfını zengin edebilmek için ticaretin yabancı ellerde bulunmasına mani tedbirler almak mecburiyetindeyiz.”, diyor.

Bu fikir yapısı içinde, pratiğe geçilince: 924 yılı, bakıyoruz, Mustafa Kemal Paşa’nın kayınbiraderi Uşakizade Muammer Bey gidiyor Celal Bey’e (Celal Bey: bildiğiniz Celal Bayar) ve bizim, diyor 250 bin liramız var, bununla bir ithalat-ihracat şirketi kuralım. Söylenenler de aşağı yukarı bu anlamda.

Şimdi, Türkiye’de ithalat-ihracat şirketi kurmak ne oluyor?

Adeta, ondan evvel, Milli Mücadele sırasında, Milli Mücadelenin karşısına çıkmış olan Kompradorların işini yapmak gibi bir şey oluyor. Ama başka da yol görünmeyince, bu yatırım yapılmak isteniyor.

Fakat düşünülüyor, taşınılıyor: bu ithalat-ihracat nasıl yapılacak?

Binbir tane yabancı Finans-Kapitalist Türkiye’nin bütün ekonomisine hâkim. Levantenler bütün dünya ölçüsünde ithalat-ihracatı haraca kesmiş. Bunlar arasında böyle küçücük sermayeli bir ithalat-ihracat şirketi, yani bir komprador müessese daha kurmak, onun iflasını peşinen göze almak demektir. O halde bu yapılmasın. Ne yapılsın?

Bir banka kurulsun.

Ve işte, onun üzerine, İş Bankası dediğimiz bir müessese kuruldu. Tabiî bir müessesenin kuruluş felsefesi ve yapısı kurucularının karakteristiğinden anlaşılabilir. Amaç, yukarıda Mustafa Kemal Paşa’nın dediği: “Ticaretin yabancı ellerde bulunmasına mani tedbir almak”… Amaç bu. Gaye, o zaman için yabancı Finans-Kapitale ve yerli Komprador burjuvaziye karşı bir tedbir almak.

Kimler bu tedbiri almak ve bu tedbirde kurucu olmak durumunda kalmış?

Onlara bakınca bizim o zamanki Türkiye sosyal yapısının içinde üç tip insan çıkıyor:

Birisi: Milletvekilleri diye… Yani İş Bankası’nın kurucularına bakıyoruz. 14’ü Milletvekili: Mahmud Celal, Mahmut, İhsan, Hasan Saka, Rasim, Rahmi, Salih, Fikret, Fuat, Kılıç Ali… Bunlar kimlerdir? Biz gözümüz önüne koyunca: bunlar modern kapitalist değil, Tefeci-Bezirgân Hacıağa da değil. Bunlar bizim Sünuf’u Devletimiz… Yani Devlet Sınıflarımızın mümessilleri…

Devlet Sınıfları, biliyorsunuz: Seyfiyye, İlmiyye, Mülkiyye, Kalemiyye… 500 sene Türkiye’yi bu sınıf idare etmiş. İşte onun Milli Mücadelede vurucu güç ve öncü rolü oynayan en ileri gelenleri, bakıyoruz, İş Bankası’nın içine de girmişler. O zaman milletvekili olmuşlar tabii. Yani, Mustafa Kemal Paşa kendisine en yakın olan bu Sünuf’u Devlet kişilerini bankanın içine yerleştirmiş oluyor.

Bunun dışında, bir de 17 tane Tefeci-Bezirgân diyebileceğimiz, yani o zamanki Türkiye içinde ekonomik anlamı bu olan “Zade”ler görüyoruz: Hüseyin Bey zade İbrahim, Mora Yenişehirli zade Ethem Hasan, Eşraftan Sükkeri zade Tevfik Paşa, Süreyya Emir Paşa, Kavalalı İbrahim Paşa zade Hüseyin, Aktar zade Rasim, İnegöllü zade Mehmet Saffet, Uşşaki zade Muammer, Yelkenci zade Lütfi, Musahip zade Rıza, Kınacı zade Şakir, Nemli zade Sıtkı… hep zadeler. 17 kişi.

Yabancı sermayeye karşı yerli bir teşebbüste kimlere dayanacağız deyince bir de bakıyoruz, bu zadeler -hem de çoğunluğu temsil etmek suretiyle- araya giriyor.

Bir, 6 tane de Modern Kapitalist… Gene ikisi zade: Hanif zade Ahmet ve Altı Ağa zade Mustafa, “tüccardan” bunlar. 4 tane de düpedüz kapitalist tüccar: Edirneli Emin, Manifaturacı Halit, Ecza’i Tıbbiye Taciri Necip, Nemli zade ve Şürekâsı…

Böylece, ilk Milli Mücadele sonu korunuş sistemi olarak öne sürülen İş Bankası’nın içinde kurucuların 14’ü eski Sünuf’u Devlet, 17’si Antika Tefeci-Bezirgân döküntüleri (zadeler)… Ki bunlar, biliyorsunuz, Modern Sermayedar değil. Tefecilikle ve vurguncu Bezirgânlıkla Eşraf olurlar, Ayan olurlar, sonra toprak sahibi de olurlar ve Büyük Arazi Sahipliğine doğru giderler. Binaenaleyh, o sınıfın içinde büyük arazi sahibi de dahil, bir grup. Ve bir de, üç dört tane milyoner olacak az çok modern kapitalizmin ancak ticaret biçiminde yahut işte Necip gibi kokular, yağlar yapan ufak bir üretim alanında yetişmiş tipleri katılıyor.

Dikkat edilecek yön burada, yani enteresan cihet: bunların, Tefeci-Bezirgân zümresinin durumu. Bunlar para koymuyorlar hiç. Mustafa Kemal Paşa’nın parasıyla kuruluyor Banka. Ama hepsi “kurucu” ve “ortak” halindeler. Onun için Paşa da bunlara -besbelli bu, olaylardan anlıyoruz- güvenmiyor. Güvenmediği için, onların hiçbirini hemen hemen Yönetim Kuruluna almamış. Yalnız onları etrafta bir kargaşalık çıkmasın, düzen olduğu gibi arızasız yürüsün diye Bankaya almış.

Asıl Yönetim Kurulunda şunlar: Reis Mahmud, Müdür’ü Umumi Celal, öteki üyeler de eski Ticaret Bakanı Rahmi, sonra Fuat, Sadi, Kılıç Ali, Fikret, bir de Kınacı zade Şakir (Ankara milletvekili o da)…

Böylece İş Bankası’nı büyük bir samimiyetle Türkiye’de yabancı Finans-Kapitalin ve tabiî Levanten dediğimiz Komprador burjuvazinin tahakkümüne karşı bir tedbir olmak üzere kurmak zorunda kalınmış. (Hikmet Kıvılcımlı, Finans-Kapital ve Türkiye, Derleniş Yayınları, s. 27-31)

***

Görüldüğü gibi Kuvayimilliye’de, Bursa’nın Yunan Ordusu tarafından işgalinden bile daha önemli görülerek, savaşılmak zorunda kalınmış olan Osmanlı Gericiliğinin tabanını oluşturan Tefeci-Bezirgân Sermaye, Türkiye Ekonomisinin başına buyur edilmiştir. Tabiî Finans-Kapitalin yedek gücü olarak.

Fakat ekonomide her türlü faaliyetin içinde yer alan Tefeci-Bezirgân Sermaye, Şeriatçılık, Ümmetçilik, Saltanat savunuculuğu gibi ideolojik davranışlarda bulunmaktan sakınmıştır, altta güreşmeye devam etmiştir. (Şeyh Sait İsyanı ve Kubilay’ın 1930’da katli vb. isyanlar birer istisnadır.)

Batı’da Rekabetçi Çağındaki Devrimci Kapitalist Sınıfı, Dünya Derebeyliği olan Asillerin-Kralların ve Din Derebeyliği olan Kilisenin ekonomik ve siyasal tahakkümünü ortadan kaldırarak iktidar olmuştur. Türkiye’de Burjuva Demokratik Devrimin başarılabilmesi ise Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgân Sermayenin ekonomik ve siyasi tahakkümü kaldırılarak olabilirdi. Oysa Türkiye’de daha Cumhuriyet kurulur kurulmaz rekabet yasak kılınmış; Tekelci Kapitalizm olanca gücüyle desteklenmiştir. 1932’de Celal Bayar’ın İktisat Vekilliğine (Ekonomi Bakanlığına) getirilmesi bu süreci hızlandırmıştır. Ve 1937’de İsmet İnönü’nün Başbakanlıktan alınıp yerine Celal Bayar’ın Başbakan atanması, Finans-Kapitalin iyice palazlanıp güçlenmesi sonucunu vermiştir. Bu aşamada Ortaçağcı Gericilik yani Tefeci-Bezirgân Sermaye de köylerimizde ve kasabalarımızda daha bir güçlenmiş ve bulunduğu alana zehrini akıtmaya başlamıştır. Tıbbî karşılığıyla artık Endemik hale gelmiştir.

İkinci Emperyalist Evren Savaşı yıllarında hem Finans-Kapital hem de Tefeci-Bezirgân Sermaye savaş şartlarından yararlanarak yaptıkları spekülasyonlarla, stokçuluklarla iyice güçlenmişlerdi. Bu güçlenmenin ve ABD Emperyalizmine yakınlaşmanın getirdiği zorlamalarla Türkiye, 1946’dan itibaren, daha İsmet İnönü Milli Şef iken, Amerika’ya doğru dümen kırmıştı.

Bu gidişin sonuçlarından biri de, Türkiye’nin çağdaşlaşma arayışında çok büyük bir olgu olan Köy Enstitülerinin daha 1946’da CHP’nin tek parti iktidarı döneminde, İ. İnönü Cumhurbaşkanı iken kapatılmaya başlanmasıdır. Ortaçağcı gericilik öylesine bir güce ulaşmıştır ki, Köy Enstitülerinin kurucusu olan İ. İnönü’ye, bizzat ona, Köy Enstitülerini kapattırmayı ya da kapanma sürecini başlatmayı dayatabilmiştir. Bu aşama Ortaçağcı Gerici Siyasal Salgın’ın Epidemi aşamasına ulaşmakta olduğunun göstergesi olmuştur. Yani Modern ve Antika Gericilik artık Türkiye’de bir ideolojik-siyasal salgına dönüşmüştür.

 

Türkiye

ABD’nin Yarısömürgesi Oluyor

Ve 1950’ye gelindiğinde Celal Bayar (Finans-Kapital temsilcisi), Adnan Menderes (Toprak Ağası-Tefeci-Bezirgân Sermaye temsilcisi) önderliğindeki Demokrat Parti (DP) iktidara geldi, ABD’nin büyük desteğiyle.

DP iktidarıyla birlikte Türkiye’de palazlanmış olan Tekelci Sermaye (Finans-Kapital) derhal emperyalizmle etle tırnak oluverdi.

Ve Lenin Usta’nın; “Emperyalizm bir ülkeye girdi mi en gerici sınıflarla ittifak kurar” , tespitini bir kez daha somutlayarak-doğrulayarak Türkiye’yi yarısömürgesi durumuna getirmek için ABD Emperyalizmi, Türkiye’nin en gerici sınıfı olan yerli Finans-Kapitalle ve onun tahakkümünü en ücra köye kadar yayma becerisine sahip olan Tefeci-Bezirgân Sermaye ile ittifak kurmuştur.

1955 yılında Menderes, Demokrat Parti Meclis grubunda yaptığı bir konuşmada bu geriye gidişi, gericiliğin geldiği aşamayı; “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.”, cümlesini kurarak belirtmiştir. Yani Tefeci-Bezirgân Sermayenin etkinliği artık iyiden iyiye artmış, bir Siyasal Epidemi (ülke çapında bir kötülük, sömürü) yaratabilecek güce ulaşmıştır.

Modern-Antika Gericilik bu dönemde tüm ülkeyi kasıp kavuran bir salgına dönüşmüştür. ABD’nin kuklası DP iktidarı, atayacağı bakanı bile Beyaz Saray’ın onayını alarak atar hale gelmiştir. Ülkemiz ABD’nin askeri üsleriyle doldurulmuş, bu üslerinde konuşlandırdığı atom silahlarıyla, Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızda en büyük müttefikimiz, maddi-manevi destekçimiz olan Sovyetler Birliği’ni tehdit eder olmuştur.

27 Nisan 1960’ta 15 DP Milletvekilinden oluşan, hâkimlerin ve savcıların bütün yetkileriyle donatılan Tahkikat Komisyonu kurdu, DP iktidarı. Cumhuriyet’i kuran Mustafa Kemal’in Partisi CHP’yi ve tüm diğer partileri siyaset arenasından silmekti amaç.

Bu denli güçlenmişti Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgân Sermaye Gericiliği.

 

27 Mayıs Politik Devrimi:

Bir Bahar Seli Gibi…

İşte Modern (Finans-Kapital) ve Antika (Tefeci-Bezirgân) gericiliğinin böylesine azıttığı dönemde Jön Türk Gelenekli Ordu Gençliği, 27 Mayıs 1960’ta Politik bir Devrim yapmıştır. Tefeci-Bezirgân Sermayenin ideolojisi olan Ümmetçiliği, Şeriatı ve Hilafeti savunan hareketler yine hemen görünür olmaktan çıkmış, altta güreşmeye başlamıştır. Geçici de olsa halk yeniden bir nefes almış, bu gerici afyondan kısa süreliğine de olsa kurtulmuştu. Epidemi haline gelmiş olan Ortaçağcılık Endemi konumuna geriletilmişti.

Ama Kuvayimilliye’den sonra Ordu eliyle yapılan bu ilerici atılım da hatalarıyla birlikte doğmuştur. Daha ilk bildirisinde NATO’ya dolayısıyla ABD’ye bağlı kalınacağını açıklamıştır, Türkiye ve Dünya Kamuoyuna. Yani Modern ve Antika Gericiliğin dünya çapında en büyük destekçisi, yaratıcısı, Che’nin deyimiyle “İnsan soyunun başdüşmanı” ABD’yi dost bellemekle çıkmıştır yola.

27 Mayıs sabahı Alparslan Türkeş tarafından okunan 27 Mayıs Bildirisi’nin son cümlesi şudur:

“Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. Düşüncemiz ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’tur.”

Ziya Paşa’nın deyişiyle söylersek; hayır umulamazdı böyle başlanmış bir işin geleceğinden.

Ve işler olacağına vardı.

Ordu korkusu bir taraftan gericiliği yıldırırken ABD destekli Finans-Kapital, DP’nin yerine Adalet Partisi’ni örgütleyip başına bir ABD şirketi olan Morrison firmasının temsilciliğinden alınıp Başbakanlığa getirilen ve bu yüzden Morrison Süleyman lakabıyla anılan Süleyman Demirel’i “Çoban Sülü” olarak popülarize ederek sahaya sürmüştür. Yetmemiş, halkımızın “Demokrat Parti”nin adındaki  “Demokrat” kelimesini “Demir Kırat” biçiminde telaffuz edişinden hareketle AP’nin amblemi “Kırat” olarak belirlenmiştir. S. Demirel açıkça DP’nin devamı olduklarını dile getirmek cesareti gösterememiş; “Gözlerime bakın, ne demek istediğimi anlarsınız” vb. demagojilerle halkımızın, Tefeci-Bezirgân temsilcilerinin dur durak bilmeksizin yürüttüğü propaganda sonucunda, Menderes’lerin asılmasından duyduğu hüznü istismar ederek, kitleleri peşine takmış ve bir kez daha Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgân Sermaye tahakkümünü ve Türkiye’nin ABD’nin yarısömürgesi olmasını kabul eder hale getirmiştir.

Bu Süleyman Demirel ki sonraki yıllarda; “En çok İmam Hatip Lisesi bizim zamanımızda açıldı”, diyerek övünecektir. Böylece tüm İslam ülkeleriyle birlikte Türkiye de ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi”nin uygulandığı bir ülke haline getirilmiştir. İlim Yayma Cemiyeti, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Yeniden Milli Mücadele Hareketi vb. gerici örgütler CIA’nın güdümünde örgütlenmiş; Antika Gericiliğin tekrar toparlanıp örgütlenmesi sağlanmıştır.

Ortaçağcı Gericilik yeniden bir Epidemi haline gelmiştir.

Ve 1969 yılına gelindiğinde Dinci Gericiliğin Ağır topu Necmettin Erbakan, arz-ı endam ettirilmiştir CIA tarafından.

Kökeni ve ideolojisi gereği ümmetçi ve şeriatçı olan Erbakan ve avanesi “Milli Görüş” diyerek ortaya çıktı. En büyük belirleyicilerinden biri Yahudi karşıtlığıydı. Ama bu hareket, hem Erbakın’ın Başbakanlığında hem de AKP iktidarında İsrail’le en yakın ilişkileri kurmuştur. (AKP zaten bir ABD, İngiltere, İsrail Projesi olarak kurulmuş ve iktidara taşınmıştır, bildiğimiz gibi.)

Hem ABD Emperyalizminin “Yeşil Kuşak Projesi”nin ürünleri oldukları için hem de Şeriatçı-Ümmetçi bir ideolojiye sahip oldukları için aslında “Milli”likle hiçbir ilgileri yoktu. O kaynaktan doğup gelmiş olan AKP’nin de, Saadet Partisi’nin de, Yeniden Refah Partisi’nin de millilikle hiçbir zaman hiçbir bağı olmamıştır, olamaz, yoktur.

Ve Erbakan’ın 1969 yılında kurduğu Milli Nizam Partisi’nden bu yana Ortaçağcı Gericilik (tabiî Finans-Kapital Gericiliğiyle el ele vererek) bir Pandemi halindedir. Zaman zaman bu Siyasal Pandemi, Epidemi görünümüne gerilese de ağababası ABD sayesinde kronik-süreğen bir Pandemi olmuş, tüm Türkiye’yi sarmıştır. Halklarımızı tarikatlara, tekkelere, zaviyelere hapsetmiş, din silahını kullanarak kafadan gayrimüsellah (silahsız) kılmıştır.

ABD ve müttefiki AB Emperyalizmi, bu Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgân ittifakını, tahakkümünü halkımızın boynuna bir lanet halkası gibi dolamıştır.

Usta Hikmet Kıvılcımlı’nın kaleminden bu gerçekliğimizi görmek öğretici olacaktır:

 

***

D- Finans-Kapitalin Türkiye Ortağı:

Türkiye’de, Finans-Kapital’in, yarınına güvensiz bıraktığı “Vahşi Kapitalist” zümreleri, sosyal ve politik stratejide; Babil çağından kalma Antika Tefeci-Bezirgân sınıfı ile hiç karıştırılmaya gelmez. Burnunun ucunu şalgam diye ısırmaya ve bindiği dalı her zaman keyif için kesmeye hazır olan Tefeci- Bezirgân sınıfından her şey beklenir. Halk çoğunluğunu bugün hâlâ Oy Davarı biçimine sokan odur. Bu şartlanmış zavallı yığınları tuza koşan kurbanlık koyun saflığıyla Finans-Kapital peşinde sürüleştirip sürükleyen odur. Şehirlerdeki modern “Vahşi” kapitalistler işçilerle karşı karşıyadırlar. Ama Finans-Kapital ile de az çok gırtlak gırtlağa gelirler. Kasabalarda örümcek ağlarını kurmuş bulunan Tefeci-Bezirgân hacıağalar sınıfı tekelci Finans-Kapital sayesinde kendi vurguncu ve soygunculuğunu yürütmekte ve halka soluk aldırmamakta çıkarlıdır.

Taşranın Tefeci-Bezirgân sınıfı, dünkü bugünkü acemi çaylak sömürgenleri değildir. Binlerce yıllar tortulaşmış ve milletin ciğerine iliğine işlemiş Gericiliğin en ağır değirmen taşıdır. Bu sınıf Türkiye Köylerini Sümerler çağından beri Sömürge’leştirmiştir. Türkiye köylülerimizi dünya yüzüne çıkartmayan “Köy Enstitüsü” kadar basit modern tekniğe ve kültüre bile kavuşturtmayan ve her gün biraz daha halkımızı hep öbür dünyaya, “Ahirete” ısmarlayan yomsuz [uğursuz] güç, Tefeci-Bezirgân sınıfıdır. Bu sınıf köydeki kentteki mutlak ve zalim ve müstebit Soygununu ve Etkisini yürütmek için gerekli en şeytanca domuzuna yolları yüzyıllar boyu, baba mirası olarak benimsemiş ve büyük bir bilinçle uygulamıştır, uygulamaktadır da.

Demokrat Parti gibi Türkiye yığınları için anlaşılmaz yabancı bir terimi yüzde yüz öztürkçe “Demir-Kır-At” biçiminde somutlaştırıp popülarize eden ve en ücra köylere dek dev petrol şirketlerinin benzin istasyonları ile sokan sınıf odur. 27 Mayıs İhtilali’ne rağmen Anayasa’nın ve Siyasi Partiler Kanunu’nun açık yasakları oportada durduğu halde, “Demir-kır-at” sembolünü pervasızca Adalet Partisi’ne mal eden ve AP şubeleri önüne kızıl neonlu, tek ayağı kalkık ak atlar olarak dizen odur. DP’nin açtığı, AP’nin geliştirdiği büyük Finans-Kapital kumarında en hırslı, en kinli ve en ateşli taşra oyuncuları kasaba tefecileri, eşrafları, ayanları denilen vurgunculardır.

Türkiye Finans-Kapitalistlerinin sayıları parmakla sayılacak kadar azdır. Bu azlık vaktiyle (1945’lerde) Amerikan telkini ve baskısı altında çok partililiğe geçilirken, sırf sayısı yüzünden küçümsenmiş ve önemsenmemişti. Hâlâ da Türkiye’nin hatta sol düşünür ve sosyalist iktisatçı geçinir kişilerinde ve çevrelerinde “YOK” sanılacak kadar kendisini kamufle etmeyi bilmiştir. Bu “yokçulara” o zamanki CHP’yi salık verebiliriz. CHP uluları kendi kanatları altında üreyip türemiş Finans-Kapital palazlarını gülünç derecede azınlıkta ve Bayar ile Menderes kertesinde “Başıbozuk” gördükleri için önemsememişlerdi. Tersine, okşayıp şımartarak, valisine, polisine öğüt ve garanti vererek, başa güreşe itmişlerdi.

Ne var ki, kazın ayağı o azlık Finans-Kapital plutokratlarında [nüfuzlu zenginlerinde] değildi. Onların dünya ölçüsünde uluslararası Finans-Kapital şebekeleri ve birlikleri vardı. Ankara’nın “Devletçiliği” onlar için yaratılmıştır. Herhangi bir devlet dairesinde beklediği yağlı tahsisatı koparamayan yahut gecikmiş sayan her yerli ve yabancı Finans-Kapitalist, hemen tırnağı sökülmüşçe bir çığlık koparır ve kopan yaygara bütün emperyalist metropollarında (Paris, Berlin, Londra, Washington’un “yetkili” çevrelerinde) top patlamışça yankılar sökün ettirir.

O yüzden, Türkiye’nin bir avuç Finans-Kapitalisti: Herkese, hele biraz sivrilmiş veya sivriltilmiş büyük “Devletlu”larımıza, bütün bir dünya kalabalığı imiş gibi görünürler. Ancak bu görünüşün ardında gölgesi hiç yitmeyen ve bitmeyen az çok gerçek yerli bir kabus vardır. Bu kabus devletçiliğimizin bütün subaşlarını şu veya bu fırsatla kesmiş etkili Tefeci-Bezirgân hacıağa, eşraf-ayanın tâ kendisidir. Onlar döllerini Türkiye’de ve gerekirse emperyalist anayurtlarında her türlü “Yüksek Tahsil” diplomalarıyla silahlandırıp Türkiye ekonomi ve politikasının köşe başlarını kestirtmişlerdir. Kendi dölleri yetişmezse, anahtar noktalara çıkmış başka Türkiye burjuva aydınlarını kendilerine damat, bacanak, kayınbirader, enişte yaparak, kendi ağları içine en dişi metodlarla çekmeyi ve orada hazmetmeyi anadan doğma bilirler. Türkiye’de Finans-Kapital egemenliğinin bütün Anadolu’yu ve Rumeli’yi canevinden sarmış geniş yerli mekanizması bu korkunç ve tecrübeli, sinsi ve atak Tefeci-Bezirgân taşra, eşraf-ayan ve hacıağalarıdır.

İşte bu Finans-Kapital ortağı Tefeci-Bezirgân sermaye sayesindedir ki, Türkiye’ye yabancı bir kanserin metastaz hücresi gibi sokulup yayılan Finans-Kapitalizm, kendini sosyal bir tabana oturmuş saymaktadır. Gene o sayede dünyanın en kozmopolit uluslararası “Kurşuni Efendi Hazretleri” olan ve hiçbir vatan ve millet sınırını kendi hisse senetleri ve şirket buyrultuları üstünde tanımayan Finans-Kapitalizm, Türkiye’de kendisinden beklenmedik bir “Vatanseverlik” ve sözde “Milliyetçilik” spekülasyonlarını ve provokasyonlarını parti teşkilatları, gençlik komandoları biçiminde teşkilatlandırıp dayatabilir. Bu dayatma ile hatta en aklı başında geçinen, en sınangılı ulu “Devletçilerimiz”in bile dirençlerini yıprata yıprata kırar geçirir.

Türkiye’de “kozmopolit” olma bakımından Finans Kapitale tıpatıp uygun ve çarkla dişli gibi iç içe gelen tek bilinçli ve kasıtlı sosyal sınıf Tefeci-Bezirgân sınıfıdır. Çünkü bu sınıf oldu olasıya modern “Millet” karakterini bilmemiş ve tanımamıştır. İlk Mekke ve Medine kentlerinden beri Antika Toplumun kutsal “Ümmet” düzeyini yaşamaktadır. Ümmetçiliği aşamadığı için, kendiliğinden “Vatansız” ve “Milletsiz” olan Tefeci-Bezirgân sınıfı, ister istemez 1300 yıllık Hilafet ve Saltanat düşkünlüğüne bağlıdır. Saltanatı kendi toprağının devletçiliğinde bulamadığı gün, Finans-Kapitalin uluslararası yapısına giren yerli şubesini başına taç etmekte sakınca bulmaz. O zaman gözünü kırpmaksızın bütün kasaba eşraf ve agavatını Türkiye devrimci güçlerine karşı, Sen Bartelmi katliamlarına taş çıkartan, kana susamış eğilimiyle Haçlılar Seferi açmış durumda buluruz.

Bu durum, Türkiye’de hayli sol ve sosyalist edebiyatı, kitaplarda okumuş, millete “turist bakışlı” kimseleri şaşırtmaktadır. Bu kimseler formüllerini biraz gözü kapalı ezberledikleri bir “Modern Kapitalist Sınıf” önünde bulunuyormuş izlenimine aldanırlar. Bir avuç Finans-Kapitalist ile ülke düzeyine yaygın fakat yeri geçmiş çağlarda duran Tefeci-Bezirgân sınıfının kaynaşması bu izlenimi “Hafız-ı Kapital” olanları kolayca aldatabilir.

Aldanılmamalıdır. (Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’de Sınıflar ve Politika, Derleniş Yayınları, s.17-20)

***

Ne yazık ki aldanılmıştır.

Tefeci-Bezirgân Sermayenin has temsilcisi olan AKP iktidarında Türkiye’ye demokrasi geleceği, insan haklarının sağlanacağı, Kürt Sorunu’nun çözüme kavuşturulacağı, Avrupa Birliği’ne girilerek Batı Dünyasının bir parçası olunacağı gibi Türkiye ve AKP gerçekliğiyle hiçbir biçimde örtüşmeyen tezler, sol solak çevrelerce savunulmuş, bu gerici salgının Türkiye’yi tümüyle saran sürekli bir Pandemiye dönüşmesine yol açılmıştır.

Hele kimi inanarak, kimi ABD uşaklığının yüklediği görev gereği “yetmez ama evet”çilik yapanlar, Türkiye için asrın felaketi olan AKP’nin, önce FETO, sonra MHP ile ele ele vererek, kısmen de olsa Laik olan Türkiye Cumhuriyeti’ni enkaza çevirmesine destek vermişlerdir. Türkiye’nin Faşist bir Din Devletine dönüştürülmesinin en büyük yardımcıları, yol döşeyicileri olmuşlardır.

Bu gidişi baştan beri, tâ AKP’nin kuruluşundan beri hiç ikircikliğe düşmeden, Hikmet Kıvılcımlı’dan devraldığı teorik ve pratik mirasın ışığında en net şekilde gören, gösteren ve ona karşı en net biçimde ve cepheden mücadele eden hareket, Halkın Kurtuluş Partisi olmuştur.

Halkın Kurtuluş Partisi, ülkemizin başına ABD ve müttefiki AB Emperyalizminin musallat ettiği bu çifte gericilikten Halklarımızı kurtarmak için İkinci bir Kurtuluş Savaşı vermeyi gereklilikten öte zorunluluk olarak görmektedir.

Tıpkı Covit-19 Pandemisinde olduğu gibi bu salgınla mücadele de halkımızın bu salgına karşı bağışık kılınması gerekmektedir. Yani bu gerici gidişe karşı teorik, ideolojik savaş verilmelidir. Ve daha da önemlisi başta İşçi Sınıfımız gelmek üzere halkımız bu gericiliğe karşı en geniş bir biçimde örgütlenmelidir.

Tabiî nihai hedef, ABD, AB Emperyalizmini ve onların ortakları olan yerli Finans-Kapitalistleri ve Tefeci-Bezirgân Sermayeyi bir daha gelmemek üzere ülkemizden defetmektir.

Bu da Demokratik Halk Devrimiyle gerçekleşecek, Sosyalizmle taçlanacaktır. Her türlü sosyal sömürü olanağı ortadan kaldırılarak bu sömürgen sınıfların bir daha gelişmesine olanak bırakılmayacaktır.

Birinci Kurtuluş Savaşı’mızda bunu başardık. İkinci Kurtuluş Savaşı’mızda da başaracağımız kesindir.

Emperyalistler ve işbirlikçileri geldikleri gibi gideceklerdir!

[1] https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/138306/mod_resource/content/1/epidemiyoloji%2011.%20hafta.pdf