Site rengi

Tasarım

Zorunlu arabuluculuğu getiren devlet; şimdi de süreci tıkıyor

25.03.2024
159
A+
A-

Av. Tacettin Çolak

 

Tabiî bu söylediğimiz; iş yargılamasındaki zorunlu arabuluculuk…

Yani işçilerin hak arama özgürlüğünün önüne geçen, patronlar karşısında güçsüz durumda olan işçiyi hakkından çok azına razı etmek için getirilen arabuluculuk…

Yoksa bundan yedi yıl önce (20 Ekim 2017’de) ilk kez, iş yargılamasında dava şartı olarak getirilen arabuluculuk sistemi giderek genişletildi.

Şu anda;

* Kira ilişkisinden doğan,

* Kat mülkiyeti ve komşuluk ilişkilerinden kaynaklanan,

Tüketici işlemi mahiyetinde olan ve taşınmazın aynından (kullanılmasından) doğan;  (hakem heyeti kararlarına itiraz hariç),

Konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepli ticari uyuşmazlıklarda,

Taşınmazın devrine veya taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak kurulmasına ilişkin uyuşmazlıklarda,

Taşınır ve taşınmazların paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ilişkin uyuşmazlıklarda zorunlu arabuluculuk süreci “dava şartı” olarak getirilmiştir.

Başka bir anlatımla, yukarıda sayılan uyuşmazlıklarla birlikte iş yargısındaki bireysel ve toplu iş sözleşmesinden doğan alacak ve tazminat istemleri ve işe iade davalarında (iş kazası ve meslek hastalığından kaynaklanan maddi-manevi tazminat talepleri ile hizmet tespit ve kurum işleminin iptali davaları hariç) dava açmadan önce arabulucuya başvurmak zorunlu hale getirilmiş olup arabulucu önünde düzenlenen anlaşmama tutanağı mahkemeye sunulmadan dava açmak mümkün değildir.

Mahkemelerdeki dosya sayısını azaltmak amacıyla getirilen bu sistemle tarafların arabulucu önünde anlaşmaları hedeflenmektedir.

Ancak gelinen bu aşamada, mahkemelerin iş yükü hafiflemediği gibi özellikle iş yargısında yedi yıldır uygulanan sistemde arabulucuda anlaşmayan taraf genellikle işverenler ve kamu kurumları olmaktadır.

Örneğin; Belediyeler, Hastaneler, Üniversiteler vb. herhangi bir kamu kurumunda çalışanların alacakları için yapılan Arabuluculuk başvurularında, bazı istisnalar dışında anlaşmak mümkün değil. Bu görüşmelere gelen kurum temsilcileri; “bakanlık talimatı bu yönde anlaşmamız mümkün değil” diyerek süreci sonlandırmaktalar.

Belediyelerin anlaşmama gerekçesi ise Sayıştay denetimi korkusu…

Mahkeme ilamına dayanmayan ödemeler nedeniyle Sayıştayın kendilerine zimmet çıkarttığı korkusundan dolayı belediyelerle yapılan arabulucu görüşmeleri hiçbir zaman anlaşmayla sonuçlanmamaktadır.

Kimse de çıkıp; “yahu hükümetçe çıkartılan arabuluculuk sistemine uygun olan ve kamuyu zarara uğratmayan anlaşma yaptığımız için belediyemize zimmet çıkartamazsınız” diye itiraz etme cüretini gösteremiyor.

Kaldı ki, arabuluculuk sürecinin mahkemeye taşınması halinde, dava harç ve masrafı, avukatlık ücreti gibi yargı giderlerinin de ödeme kalemlerine ekleneceği ayrı bir gerçek. Yani dava sonuçlandıktan sonra belediyelerin zararının daha fazla olacağı kaçınılmaz.

Diğer yandan, ülkedeki acımasız İşsizlik-Pahalılık cehennemi ve enflasyonist ekonomi nedeniyle paranın alım gücü sürekli düşmektedir. İşverenler de arabuluculukta anlaşmayla vereceği parayı, iki-üç yıl faize koyup yargılama sonunda ödemekle daha çok kâr edeceği hesabını yaparak artık arabulucu önünde anlaşmamaktalar.

Velhasıl iş yargısındaki arabuluculuk sistemi devlet ve patronlar eliyle tıkanmış durumdadır bugün…

Daha doğrusu, merkezi idareden gelen “anlaşmayın” talimatlarıyla ya da “Sayıştay denetimi” korkusuyla kamu kurumları ile anlaşmak mümkün olmamaktadır. Patronlar ise “ihtiyari arabuluculuk” (kendilerinin bulduğu arabulucu) yoluyla işçilere verdikleri komik rakamları anlaşma tutanağına bağlatıp olası davalardan kurtularak böylece de kâr elde ediyorlar.

Sakın yanlış anlaşılmasın, bütün bunlardan arabuluculuk sistemini savunduğumuz düşünülmesin.

Hele hele iş yargısındaki arabuluculuk sistemini zinhar savunmuyoruz.

Baştan itibaren karşı çıktık.

Hatta iş hukukunda bu sistemin uygulanmasının Anayasaya aykırı olduğuna dair itirazlarımızı da açtığımız davalarla mahkemelerde dile getirdik. Ama bizim maddi kanıtlarıyla önlerine koyduğumuz Anayasaya aykırılık iddialarımızı ciddiye alıp somut norm denetimi yoluyla konuyu Anayasa Mahkemesi önüne götürecek cesarette yargıç bulamadık.

Anlatmak istediğimiz; devletin çivisinin çıktığıdır.

Çıkartılan yasaların ihtiyacı karşılamadığı ve bizzat devlet kurumlarınca işlevsiz bırakıldığıdır.

Örneğin, Tayyip Erdoğan imzasıyla yayımlanan 11 Mart 2024 tarih ve 8247 sayılı kararla Akbelen Ormanı’nın bulunduğu Milas’ın İkizköy, Çamköy ve Karacahisar sınırları içindeki 190 parsellik arazi, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü tarafından linyit madeni sahası olarak kullanılmak üzere acele kamulaştırıldığı halde, aradan iki gün geçtikten sonra (bu yazının kaleme alındığı sırada) aynı “acele kamulaştırma” kararı imzacısı tarafından 13 Mart 2024 tarih ve 8259 sayılı kararla yürürlükten kaldırılmıştır.

Görüldüğü gibi, artık kurumlar arasında bir eşgüdüm kalmadığı gibi bizzat karar alan kişi ya da kişiler de hakka, hukuka, hakkaniyete uygun davranmıyorlar. Yasa ve yönetmeliklerle diğer mevzuata uymuyorlar.

Bütün düşündükleri kişisel ve siyasal rant.

Devlet yönetiminde de sıradan bir iş yargılamasında da durum böyle maalesef…

Sonuç olarak; iş yargısında dava şartı olarak getirilen arabuluculuk sistemine karşı 06.04.2018 tarihinde kaleme aldığımız ve Kurtuluş Yolu Gazetemizde yayımlanan yazımızda; bu uygulamanın uzun vadede iş yargısının yükünü hafifletmesinin mümkün olmadığını belirtmiş; “Bize göre zorunlu arabuluculuk uygulaması, devlet eliyle işçi haklarının işverenlere peşkeş çekilmesinin bir aracı olmuştur/olacaktır. İleride daha da kötü örnekleriyle karşılaşılacaktır. Bu nedenle zorlu arabuluculuğa alışmamak gerekir. Başta sendikalar olmak üzere tüm Halk örgütlerinin karşı çıkması ve mücadele etmesi gerekir.” demiştik.

Baştan beri anlatılanlar da aradan geçen altı yılda gelinen sürecin sadece bir bölümüdür.

Öngörümüz doğrulanmıştır, maalesef…

İş yargısındaki Arabuluculuk; derde deva olmadığı gibi, devlet eliyle işçilerin haklarının gasp edilmesinin aracı olmuştur…

Mücadelemiz sürecektir…