Sosyalist Nasıl Çıkıyor? Yahut 1970 Modeli Bir Demokrasi

28.07.2026
1.362
A+
A-

Hikmet Kıvılcımlı

Tarihimizden Bir Belge

Aşağıda okuyacağınız haber, 8 Aralık 1970 tarihini taşıyor. Yani bundan tam 56 yıl öncesinin tarihi.

Olay Sosyalist Gazetesi’nin çıkış afişini asan gençlerin, hukuksuz bir biçimde gözaltına alınmalarını ve yaşanan süreci anlatıyor. Ayrıntılarını aşağıda okuyacaksınız. Ancak bizim burada konu edeceğimiz şey, Sosyalist Gazetesi’nin çıkış afişini asarken gözaltına alınan gençlerden ikisiyle ilgili.

O iki genç, tâ o zamandan, kaydı hayatla bağlandıkları mücadelelerini bugün de (aradan geçen 56 yıldan sonra da) genç yaşta atıldıkları İnsanlık mücadelesini; aynı bilinç (tabiî ki çok daha gelişmiş biçimde), aynı inanç, aynı heyecan, aynı kararlılık, aynı yiğitlik ve aynı cesaretle sürdürüyorlar.

Halklarımızın mutluluğu, Vatanımızın Tam Bağımsızlığı mücadelelerini sürdürüyorlar.

Peki kim mi o gençler?

Birisi; Halkın Kurtuluş Partisi’nin İlk Genel Başkanı Nurullah Efe (Ankut),

Diğeri; Halkın Kurtuluş Partisi’nin Yeni Genel Başkanı Mustafa Şahbaz’dır.

Yani tâ o zamandan beri, hatta tâ 1965 yılında Konya Erkek Lisesinde öğrenciyken kader birliği yapmış o iki genç, aynı davaya baş koyan iki yoldaş oldular. Ve Nurullah Efe, Mustafa Şahbaz adlı o iki genç, Hikmet Kıvılcımlı Ustalarının can suyunu verdiği iki ulu çınar oldular.

Olayın olduğu zaman, Nurullah Efe İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe-Psikoloji Bölümü Öğrencisi, Mustafa Şahbaz Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrencisidir.

Mustafa Şahbaz Yoldaş, hem Nurullah Yoldaş’ın kendisine gıyaben tanıttığı ve kitaplarından tanıdığı Hikmet Kıvılcımlı’yla tanışmak hem de Sosyalist Gazetesi’nin yeniden yayın hayatına başlaması sürecine katılmak için Yoldaş’ı Nurullah’la birlikte Konya’dan İstanbul’a gelmiştir.

Bilindiği gibi Sosyalist Gazetesi 1967 Yılında yalnızca 7 sayı çıkabilmiş, ekonomik nedenlerle yayın hayatına son vermek zorunda kalmıştır. 1969-70 yıllarında Hikmet Kıvılcımlı’nın etrafında giderek bir toparlanma olmuştur. Fakat büyük gençlik yığını içinde hâlâ bir azınlık durumu söz konusudur. Bunun üzerine Nurullah Yoldaş, Hikmet Kıvılcımlı’ya; “Hocam, Lenin’in önerdiği gibi, duvarcı sicimi görevi görecek olan bir yayına ihtiyacımız var. Sosyalist’i yeniden çıkarmamız gerekiyor. Hatta bu bir zorunluluk olarak kendini dayatıyor. Biz gerekli finansmanı yaratırız”, diye öneride bulunmuştur. Bunun üzerine Hikmet Kıvılcımlı da; “Tamam finansman işini siz halledin; gazetenin teorik yükünü de bana yıkın. Haydi davranalım”, der.

Yani Sosyalist Gazetesi yeniden mücadele alanına çıkacaktır. İşte iki yoldaş bu heyecanla tatillerinin bitmesini beklemeden Konya’dan İstanbul’a gelmişlerdir. Ve afiş asarken de birlikte gözaltına alınmışlardır. Götürüldükleri Karakol: Eyüp Ortaklar Karakolu’dur.

Haberde söz edilen gençleri karakoldan çıkartmak için kefil olmak isteyen ama; “- (…) Onun kefaletini kim kabul eder?” denilen kişi de Orhan Müstecaplı’dır.

Orhan Müstecaplı, aynı zamanda afişi tasarlayan, yapan kişidir. Mektepli değil Alaylı’dır. Ama gerçek bir sanatçıdır.

Ve afişin tasarım aşamasında İstanbul’da, Orhan Müstecaplı’nın atölyesinde bulunan Mustafa Şahbaz Yoldaş da afişteki “Güneş” önerisini yapmıştır. Çok zor beğenen ve işine karışılmasına hiç tahammülü olmayan bir kişiliği olan O. Müstecaplı, Mustafa Yoldaş’ın bu önerisini: “Hah, işte böyle önerilerle gelinmeli” diyerek kabul etmiştir…

Ezcümle; Halkın Kurtuluş Partisi’nin Önderleri, çocuk yaşta, 1960’lardan bugüne, Kader Birliği yapmış, iki Ulu Çınar’dır.

Ve Hikmet Kıvılcımlı’nın 1967’lerden bu yana Öğrencisi, Savaşçısı, Geliştiricisi olmuşlardır.

12 Mart, 12 Eylül Faşizmlerini yaşamış, 12 Mart’tan sonra Devrimci Derleniş Dergisi’ni çıkartmış, 12 Eylül’den sonra Devrimci Mücadele Dergisi’ni ve Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi’ni çıkarmış ve 2005 yılında da Genç Yoldaşlarıyla birlikte Halkın Kurtuluş Partisi’ni kurmuşlardır.

Ve bugün de yasal açıdan zorunlu olan kongreyle, siyasi açıdan doğal halef-selef olmuşlardır.

Nurullah-Mustafa Yoldaşlar, (eskilerin deyimiyle teşbihte hata olmaz, diyerek söylersek) Halkın Kurtuluş Partisi’nin Marks-Engels’idirler.

Ne mutlu onlara!

Şan olsun onlara!

Ne diyor aşağıdaki haberde:

“İşte, yüzde birini özetlediğimiz olay bu. Tek sözcük değiştirilmeksizin olduğu gibi aktardık.

“Ne olacak mı?

“Belge.”

Evet, işte size o “Belge”nin, o Tarihi “Belge”nin perde arkasındaki iki kişiyi aktardık…

Şimdi haberi okuyabiliriz:

 

 

Sosyalist Nasıl Çıkıyor?

Yahut 1970 Modeli Bir Demokrasi

Hikmet Kıvılcımlı

 

“Bizim” hiçbir işimiz -nedense- rahat veya normal olmuyor. Sosyalist kaç yıl önce çıktı. Kanunlar içinde kaldı. Şimdi, yeniden çıkıyor. Polisle ne ilgisi olabilir? Siyasi Polis onunla ilgilenecek elbet. Çıksın. Hakkı. Ne var ki, Sosyalist daha çıkmadan, hiçbir gazeteye nasip olmayan aşırı Siyasi Polis ilgisini çekti. İlgisi ile de kalmadı. Hışmını, yıldırımlarını masum gençlerin başına yağdırdı.

Her çıkacak gazetenin, bütün İstanbul ve Türkiye sokaklarında binlerce afişi asılır. Bakan bulunmaz……. Ticaret gibi Basın-Yayın…… Reklâm da “serbest”tir. Sosyalist bir afiş hazırladı. Daha duvarlara asılırken, o denli övülen “Hukuk Devleti” kavramı trajediye döndürüldü.

Neden?

O bile söylenmeksizin, cinayet işlenmiş, bomba patlamış gibi seferberlikler, takipler, baskınlar, tevkifler, tahkikler, işkenceler birbirini kovaladı.

Bu kanun dışı işlemleri bütünü ile anlatmak için, Sosyalist’in sayfaları yetmez:

1) Sokakta, 2) Karakolda, 3) Polis 1’inci Şubede, 4) Polis Müdürlüğünde ve 5) Savcılıkta olmak üzere, çok acı, ağlanacak uzun sahnelerle dolu 5 perdelik, birkaç cilt boyu dolusu 20’nci Yüzyıl İnsan Hakları Dramı piyesi yazılabilir. Ve yazılacaktır.

Şimdiki polis efendiler de çoluk çocuk sahibi insanlardır. Kendi öz yavrularına bu yaptıkları yapılsa razı olurlar mı? Büyüyen kendi öz evlatları bu yapılanları okuyunca, babalarının anısına nasıl bakacaklardır?

Memur: Kanun adamıdır. Kanuna aykırı emri yerine getirmek memuru cezadan kurtarmaz. Kanuna aykırılık olsa, usulü ile zabıt tutulur, Mahkemeye verilir. Memurların yaptıkları ise, yürekler acısı kanun üstülüktür.

1- Sokakta: Üniversiteli Sosyalist’in afişini yapıştırıyor. Bekçi karşısına dikiliyor:

“- Yapıştıramazsınız! Yasak!”

“- Neden? Bak, baldır bacak, konser afişleri yapıştırılmış.”

“- Sizinki başka…”

Gençler yapıştırmıyorlar. Ancak bu en cahil bekçi, en insancıl davranmıştır. Sövmemiş, dövmemiş. “Yakaladığını” Karakola getirmiştir.

2- Karakolda: Polis, hüviyeti alıp soruyor:

“- Nedir o yapıştırdığınız?”

“- Çıkacak gazetenin afişi.”

“- Kaç para aldınız?”

“- Bu bizim gazetemiz. Para almadık.”

“- Hadi ulan enayi! Parasız bu bok yenir mi?”

Müdüriyetle telefonlaşılıyor. Birçok karakolun, ekipleriyle bekleşilip buluşuluyor. Bekçisi, polisi İstanbul’un “Asayiş”ini bırakıp, Sosyalist’in afişi peşinde uykularını kaçırıyor. 2’inci Şube ekiplerinden yararlanılıyor:

“- Gerçek sosyalistseniz bir şey demeyiz. Komünist iseniz, ananız ağlamıştır! Eşşek sudan gelinceye kadar Cennetten çıkmış sopa yersiniz!”

3- 1’inci Şubede: Siyasi Polis bölümüdür. Kapıdan girer girmez, üstbaş aranır. Üniversiteli şebekeleri “müsadere” edilir. Tek soru yok. Soğuk hücrelere ite kaka sokuş. İşkence odasına çağırılana ağıza alınmayacak ana, avrat sövmeler. Gelen yumrukluyor, giden tekmeliyor. Eline sopa bulamayan, kırık iskemle ayağı ile vuruyor. Artık karşılıklı konuşma yoktur. Vuranların haykırışmaları tavanları sarsar:

“- Ulan bu namussuz, benim şehrimden ha? Tövbe bizde böyle dürzü çıkmaz. Bunun sütü, kanı bozuk mutlak!”

“- Yatırın keratayı.”

Keten ayakkabılar üzerinden falaka. Tek yanlı suçlamalar:

“- Komünistler! Vatanı Rusya’ya satamadınız…”

“- Alçak hergeleler! Gitsenize Kıbrıs’a, kabadayılığınız varsa. İki buçuk Rum’un hakkından gelemediniz!”

“- Sizi yarın sabah Moskova’ya süreceğiz. Türkiye vatandaşlığı kim, siz kim? Bak, Rus, koleraya tutulanı kurşuna dizip temizledi. Biz de sizi temizleyeceğiz!”

“- Ne elini kirleteceksin bu pis heriflerle. Yakında ordu hepsini kurşuna dizecek!”

Memur hırsları 20 gencin sırtında yatışınca, bodruma indiriş.

4- Müteferrikada: Ne kadar hırsız, yankesici, ırz düşmanı paçavra insan varsa, hepsine tembihleniyor:

“- Bunlar vatan haini Komünistler. Volta attırtmayın. Nefes aldırtmayın sabaha dek!”

Daracık odada 20 öğrenci boğuluyor. Bahane arayan ipsiz serserilerle kapışıyorlar. Polis sözde ayırıyor. Gene “Yukarı” gönderecekler: 1’inci Şubeye. Amir bıraktırmıyor.

28.10.1970 gecesi başlayan bu işlem, Pazartesi’ye kadar fasıl fasıl: Karakollarla Müdüriyet arasında 20 genç, götür getir Mütererrika’da tutulacak. Akşam geç vakit karakollara gönderilenler İkametgâha bir türlü bağlanamıyor. Çünkü Komiser öfkeli:

“- Nedir bu kılık kıyafetiniz? Talebe misiniz, hamal mısınız?.. Serseriler: Vatanı satacaksınız, değil mi? Türk askeri bunları kurşuna dizmeli!”

“-Suharto Endonezya’yı sizin gibi komünistlerden temizledi. Biz de sizi temizleyeceğiz.”

Kefil olmak isteyen Yoldaşların kefilliği kabul edilmeyerek geri çevrilir.

“- Bu serseri de! Onun kefaletini kim kabul eder?”

5- Hür Basında: Sosyalist Gazetesi’ni çıkaranlar, bu yok yere açılan facianın sürdürülmemesi için bir yandan Savcılığa, ötede Basına başvuruyorlar. Basın toplantısı sabote ediliyor. Hayale kapılmamak için, en Demokratik sayılan basından; Cumhuriyet, Milliyet, Akşam gazetelerine teker teker gidilip, olay ve belgeleri yazı ile bildiriliyor. Hepsi:

“- Ne demek? Öyle şey mi olur? Siz verin bildirinizi. Altında imzanız var. Yarın basarız…”

Ertesi gün hiç birisinde, en ufak haber çıkmıyor. Çocuklar içeride. Basın bültenini alanlara soruluyor.

Akşam (Yazı İşleri Müdürü):

“- Ben yeni geldim. Yazılı bülteninizi takip ederim. Sabah nüshasında basarız.”

Ertesi sabah bülten değil, değişik birkaç satır, en sapa yerde gizleniyor.

Cumhuriyet (Şükran Ketenci):

“- Yaa! Basılmadı mı?.. Pekiyi. Bakalım hele, Aktüalitesi geçmediyse, yarın koyalım.”

İki gün geçiyor, Cumhuriyet’te çıt çıkmıyor. “Aktüalite”.

Milliyet (Yazı İşleri Gececisi):

“- Olağan şey bunlar efendim. Karakolda her zaman adam dövülür. Gazeteleri onunla mı dol-duracağız?”

Ve “Şarp!” telefon kapanır.

6- Adliyede: Cinayet işlense: 24 saat içinde suçlular Anayasa ve Kanun, Usulce “Yetkili Hâkim” huzuruna çıkarılır. Çarşamba günü başlayan facia, bir bir müracaattan sonra -Pazartesi’den vazgeçilerek- Cuma akşamı “lütfen” sona erdiriliyor. Pazartesi Savcıya gidilmek şartıyla Üniversiteliler bırakılıyor.

Sosyalist’in bunca masraf edilen afişleri, daha o gece görüldüğü yerde yırtılıp çiğneniyor. Ele geçirilenler Savcılığa teslim ediliyor. Hiç değilse sağ kalan afişleri geri almak için başvuruluyor.

Savcı: “- Hazırlığa gönderdim.”

Yurttaş: “- Beyefendi, mahkeme kararı olmadan nasıl toplatılır?”

  1. : “- Sizin aklınız ermez.”
  2. : “- Delil Afiş, beyim. O da elinizde. Hâkim hükmünü vermeden matbuayı toplatmak suç değil midir?”
  3. : “- Çok konuşma! İvedilik görülürse toplatırız…”
  4. : “- Yok öyle bir olası efendim.”
  5. : “- Pekiy. Yoksa.. Başsavcıya git, derdini anlat.”
  6. : “- Başsavcının yanına bırakmıyorlar. Biz hazırlıktan geliyoruz.”
  7. : “- Ne istiyor?”
  8. : “- Dosya.”
  9. : “- O dilekçe ile olur.”
  10. : “- Dosya numarasını aldım.”
  11. : “- Hadi yeter artık!”
  12. : “- Neden efendim? Adliyede de hak aramayalım mı?”
  13. : “- Nerelisin sen?”
  14. : “- Zonguldaklı.”

Savcı: “- Hay kafan zonklasın! Memleketi batıracaksınız. Defolun şuradan!”

Az çok kanunu bilen polisler, gençlere, bir suç görmedikleri Sosyalist afişlerini en sonra veriyorlar. Savcı bunu sezince, yardımcısını gönderiyor. Sosyalist’in afişlerini çocukların elinden zorla geri aldırtıyor.

İşte, yüzde birini özetlediğimiz olay bu. Tek sözcük değiştirilmeksizin olduğu gibi aktardık.

Ne olacak mı?

Belge.

Elbet, hatta 1’inci Şube memurları dahi, Türk delikanlılarına, isteyerek bu işlemleri yapmamışlardır. Hoş bir şey değil. Ayrıca veballi iş.

Emir verenler, yanılmadıklarından emin midirler? Niçin vatandaşla polis arasına kin sokuluyor?

Alt tarafı, küçük bir gazete çıkıyor. Ateş olsa, cürmü kadar yer yakar. Onu, iktidar veya Finans-Kapital istemiyorsa, böylesine kovuşturmak, bir bakıma yayılmasını ve tutunmasını sağlamaz mı?

Halk mazlumların dostudur. Sosyalist, hem halkın dostu, hem doğru yolda olduğunu belirten bu mazlumluğu, dünyanın zalimlikleriyle değişemez.

“Memleketi batırmak”a gelince: Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir gazete veya birkaç bin bilinçli genç, hiçbir zaman, hiçbir memleketi batırmamıştır. Tarih, o serinkanlı şaşmaz hakem: Bir tek gerçeği binlerce, yüz binlerce kez tekrarlamıştır: Her memleketi zulüm batırmıştır. Zulüm yapanlar, bırakalım gençleri, ülkücüleri, hatta kendilerini, doğrudan doğruya tez elden memlekete kıyıyorlar. Bunu hiç unutmasınlar.

(Sosyalist, 8 Aralık 1970. s. 5, 8)

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.