HKP Genel Başkanı Dr. Mustafa Şahbaz’la Röportaj: Biz Devrimin Seyircisi Değil, Yapıcısı Oluruz! Devrimin Kendisi Oluruz!

28.07.2026
1.868
A+
A-

Dr. Mustafa Şahbaz

Nurullah Efe’nin genel başkanlığının ve parti üyeliğinin AKP’giller’in Yargıtayı tarafından haksız ve hukuksuz bir şekilde düşürülmesinin
ardından Halkın Kurtuluş Partisi’nin Birinci Olağanüstü Genel Kurulu’nda genel başkan seçilen Dr. Mustafa Şahbaz ile Sosyalist Gazetesi’nin yeniden yayımlanmaya başlaması süreci üzerine konuştuk…

 

Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi: Özellikle 27 Mayıs Politik Devrimi’nin estirdiği rüzgârla birlikte devrimci hareketin çığ gibi büyüdüğü bir dönemden bahsediyoruz. O dönemin siyasi atmosferini kısaca anlatır mısınız?

 

Dr. Mustafa Şahbaz: 27 Mayıs 1960 Politik Devrimi’nin getirdiği rüzgârı anlatmadan önce, 1960 öncesine şöyle bir kuşbakışı bakmakta yarar var.

1960 öncesi Türkiye’deki komünist hareket, sosyalist hareket dar bir grup halinde kaldı hep. Tevkifatlardan anlaşılacağı üzere 30 kişilik, 40 kişilik, 50 kişilik gruplar şeklinde tevkifatlar yapılmıştır. Bu tevkifatların başrolünde de her zaman Hikmet Kıvılcımlı olmuştur. Cezaevinde değilse aşağı yukarı her tevkifatta yer almıştır. 22,5 yıl da hapishanelerde yatmıştır bildiğimiz gibi. Ve bütün bu gözaltına alınmalarda, hapis yatmalarda kendisi bir direniş abidesi olmuştur. Gene kendisinin söylemiyle söylersek; “Poliste direnmeyi en ulu, en büyük erdem bildim”, der kendisi.

Tekrar dönecek olursak… Böylesine dar bir grup hareketi biçiminde olunca, düzen her bir sosyalistin ya da komünistin peşine bir tane polis takmakla, komünistleri devamlı takip altında tutmuştur. Gerekli gördüğü aşamalarda da operasyonlar düzenlemiştir. Hiçbir zaman kitleselleşmesine izin vermemiştir.

Gene önderimiz Nurullah Efe’nin anlattığı gibi; sol böylesine kazınınca Türkiye’de, böylesine önü tıkanınca tek kanatlı bir kuşa dönmüştür Türkiye Cumhuriyeti. Tefeci-Bezirgânların ve Finans-Kapitalistlerin at oynattığı bir alan haline gelmiştir. Ve süreç içinde; “Emperyalizme ve kapitalizme karşı savaşıyoruz”, diyen Mustafa Kemal’in amacının tam tersi bir sonuç doğmuş; Türkiye’de solun önü tıkanmış, sağın önü tamamen açılmıştır. Bizi bugünlere getirecek olan yolun taşları döşenmeye başlanmıştır.

Bu tevkifatların en sonuncusu da TKP’nin  legaliteye çıkış girişimi olan 1954 yılında kurulan Vatan Partisi’nin, Hikmet Kıvılcımlı’nın önderliğindeki Vatan Partisi’nin 1957’de kapatılması olmuştur. Kapatılması hikâyesi de enteresandır. Amerika Dışişleri Bakanı Dulles’ın Türkiye’ye ziyarete geldiği güne denk getirilerek, yani ona bir kurban sunulur gibi; “Sen geldin, hoş geldin. Bak komünistleri de kazıyoruz”, denilmek istenmiştir. O tevkifat bu nedenle yapılmıştır.

Bugün de benzer bir şekilde, NATO toplantılarının yapılacağı günlerde, Genel Başkanımız Nurullah Efe, bildiğimiz gibi, hapse konulmuştur. Bir anlamda tarih tekerrür ediyor. Tabiî tırnak içinde, tarih hiçbir zaman tekerrür etmez. Orayı geçelim…

1950’de Demokrat Parti iktidar olunca bir genel af çıkarır. Hikmet Kıvılcımlı af ile dışarı çıkar. Dolayısıyla 1951 tevkifatının dışında kalır. 1954’te de legal çıkış yapar, Vatan Partisi’ni kurar. Dediğimiz gibi 1957’de de kapatılır.

Ardından 1960, 27 Mayıs 1960’ta Politik bir Devrim olur. Biz buna “Politik Devrim” diyoruz, çünkü sosyal bir sonuç yaratmamıştır. Yani sömürüyü ortadan kaldıracak, Türkiye’de sosyalizmi kuracak bir devrim değildir. Ama halka belli olumluluklar getirdiği için, halka belli kazançlar sağladığı için, Finans-Kapitale ve Tefeci-Bezirgânlığa geçici de olsa bir ket vurduğu için, biz bunu Politik Devrim olarak kabul ediyoruz. Tabiî getirdiği sonuçlar bakımından da.

Nedir getirdiği sonuçlar?

Örgütlenme hakkı getirmiştir, sendikalaşma hakkı getirmiştir. Sosyalizmin önündeki barikatları kaldırmıştır. Hatta Cemal Gürsel; “Türkiye’de bir Komünist Partisi’ne de ihtiyaç var”, diye dile getirmiştir.

Böylece sosyalizmin önü açılınca, 1960 sonrası çok hızlı bir sosyalist düşünceye eğilim oluşmuştur. Düşünce bazından da çıkmıştır, harekete geçilmiştir. İşçi Sınıfı içinde, özellikle Gençlik içinde çok büyük hareketler ortaya çıkmıştır.

Türk-İş’e, Amerika tarafından kurulmuş, CIA tarafından kurulduğu tescillenmiş olan Türk-İş’e muhalefet eden sendikacılar Türk-İş’ten ayrılarak DİSK’i kurmuşlardır. DİSK’in açılımı “Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu”dur.

Aynı şekilde gençlik örgütlenmiş; Dev-Genç, Devrimci Gençlik örgütü oluşmuştur.

Bu örgütsel gelişmelerin yanı sıra, ideolojik olarak da Marksist-Leninist literatür artık Türkiye’de basılır, okunur hale gelmiştir. Ondan önce hep “yasak” denilen kitaplar su yüzüne çıkmaya başlamış, kitleler tarafından okunmaya başlamıştır. Öbür taraftan da Parababalarının zulümlerinden bunalmış olan halk, sosyalist düşünceyle karşılaşınca hızla sempati duymaya, ona doğru yönelmeye başlamıştır.

Bu, büyük bir olumlulukken, şöyle bir olumsuzluk yaşanmıştır: DİSK’i kuran işçi liderlerinin kurdukları Türkiye İşçi Partisi, işçiler tarafından yeterince yönetilemediği düşüncesiyle aydınlara emanet edilmiştir. Böylece Aybar-Boran-Aren Oportünizmi dediğimiz bir oportünizm gelmiş, TİP’in başına çöreklenmiştir.

Yaptıkları birinci iş; TİP’in içinde Marksist-Leninistleri, gerçek Marksist-Leninistleri barındırmamak olmuştur. En başta Hikmet Kıvılcımlı ve arkadaşları olmak üzere gerçek devrimcilerin, üyelik için müracaatları kabul edilmemiş, komünist oldukları gerekçesiyle partiye alınmamışlardır. Partiden ihraç edilmişlerdir. Aynı şey Deniz Gezmiş’in başına gelmiştir.

Böylece devrimci hareket; partinin, yani TİP’in dışına düşmüş, asıl devrimci hareket, TİP oportünizminden koparak kendi yolunu çizmeye çalışmıştır.

Ama bu aşamada da şöyle bir olumsuzluk çıkmıştır ortaya: Mihri Belli’nin başını çektiği hareket, Milli Demokratik Devrim’i savunan hareket, partisizliği savunur olmuştur. Yani partinin kurulmasını geleceğe ertelemiştir. Hatta kendi deyimiyle açıkça der ki: “Senin kendine sosyalistim deme hakkın bile yok. Önce asker, sivil, aydın zümre devrim yapacak. Ondan sonra partiyi kuracaksın, ondan sonra sosyalizm devrime sıra gelecek.” Böylesine ilkel, Marksizm-Leninizmde hiç yeri olmayan bir ideoloji, ne yazık ki Türkiye’deki devrimci hareketin büyük bir kesimini temsil eder hale gelmiştir.

Bu aşamalarda Hikmet Kıvılcımlı 1967’de Sosyalist Gazetesi’ni çıkarır. Oradan bütün feryadı: “Sosyalizm ertelenemez, sosyalist düşünce ertelenemez, örgütlenme ertelenemez.” olmuştur. Bunu kitlelere anlatmaya çalışmıştır. Ama ne yazık ki ekonomik nedenlerle 7 sayı sonra kapanmak zorunda kalmıştır.

Fakat Hikmet Kıvılcımlı fırsat bulduğu her alanda devrimciliğin ne olduğunu, komünist olmanın ne demek olduğunu, sosyalist olmanın ne demek olduğunu yazıp çizmekten hiç geri kalmamıştır. Aydınlık Sosyalist Dergi’de yazmıştır, Türk Solu’nda yazmıştır, hatta Aydınlık (Ak Aydınlık denen Proleter Devrimci Aydınlık)’ta bile yazılarını yazarak sesini Türkiye ortamına duyurmak istemiştir.

Ama her seferinde Hikmet Kıvılcımlı özellikle gençliğe sanki “sosyalist edebiyat yapan, literatürden yararlanan aydın bir kişilik”miş gibi sunulmuştur. Kimi yerlerde hatta; “Yahu delinin teki, Deli Hikmet zaten lakabı onun.

Polis “Deli Hikmet” derken haklı.”

Niye diyor?

“Yahu sen doktorsun, istediğin kadar para kazanma imkânın var, çok lüks yaşama imkânın varken sen niye bu işlerle uğraşıyorsun, deli misin? Öyleyse sen Deli Hikmet’sin”, demelerinde yerden göğe kadar haklılar. Ama ne yazık ki sol ortamda da bu demagoji yapılmıştır. Usta’ya “İşte ya, delinin teki. Eski tüfek bir adam, kafayı yemiş. Hatta kendi evinin bahçesine heykelini yapmış, ona selam duran adam”, tarzında demagojiler üretiliyordu ne yazık ki.

İşte Türkiye’de devrimin gerçek yolunu çizen, gerçek TKP’nin en genç kurucusu Hikmet Kıvılcımlı’nın düşürüldüğü durum buydu.

Bu Hikmet Kıvılcımlı’nın trajedisi olduğu kadar Türkiye solunun, Türkiye sosyalist hareketinin de trajedisiydi. Çünkü “partisiz devrimcilik” diye çok yanlış yollara sapılmıştı, çıkmaz yollara girilmişti.

Hikmet Kıvılcımlı bu aşamalarda da hep partiyi savundu. Birlik olmak, partiyi kurmak, “Proletarya Partisini Reorganize Etmek” sloganını savundu. Bu konuda “Anarşi Yok! Büyük Derleniş!” adlı broşüründe de netçe ortaya koydu ki: “Bu hal anarşizmdir. Bu anarşizmden çıkmanın yolu derlenişten geçer. Bir derleniş yapılmalı, birlikte birleşik bir parti kurulmalı, Komünist Parti Reorganize edilmeli, yola öyle gidilmeli, öyle çıkılmalı”, diye. Bu feryatları duyulmadı.

İki Gerçek Devrimci
Nurullah Efe ve Dr. Mustafa Şahbaz adliye koridorlarında…

Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi: Teşekkür ederim. 2’inci soruyu da aslında biraz cevaplamış oldunuz. Yine de okuyayım:

O dönemde büyük bir potansiyel olmasına rağmen devrimci hareket içindeki bölünmüşlük yüzünden istenilen hedeflere ulaşılamadı. Ve Nurullah Efe’nin bir kitabına da başlık olarak koyduğu üzere o dönem “Heba Edilen Devrim Yüklü Yıllar” oldu. Hikmet Kıvılcımlı bu dönemde nasıl bir strateji izliyordu, ne yapmak istiyordu?

 

Dr. Mustafa Şahbaz: Evet, bir miktar girmiş olduk, doğru.

Nurullah Efe Yoldaş’ın da belirlemesi, kitabına isim olarak da koyması çok yerinde. Gerçekten o dönemde, Batı’da 1968 ya da kısaca “68 Kuşağı” denen bir kuşak çıkmıştı. Merkezi Fransa olmak üzere tüm Avrupa’yı kasıp kavurmuştu.

Ben kişi olarak “68 Kuşağı” lafını pek sevmiyorum. Ama bir gerçeklik, söyleniyor, söylenebilir de.

Niçin benimsemiyorum?

Çünkü Batı’da 1968’de olan olay, 1968’de bitti. Gerisi yok, bir 1969’u, 1970’i yok. Orada ünlü bir laf vardır; “25’ine kadar komünist olmayan aptaldır, 25’inden sonra komünist olan aptaldır”, diye. Orada öyle oldu. Bir yıllık bir rüzgârla bir 68 kuşağı geldi ve geçti.

Ama Türkiye, geri kalmış, kapitalizm tarafından geri bıraktırılmış, emperyalizm tarafından geri bıraktırılmış bir ülke olduğu için, sınıf çelişkileri çok derin olduğu için, ilişki ve çelişkileri çok derin olduğu için, Türkiye’de 1968’de yükselişe geçen gençlik hareketi biçiminde yükselişe geçen davranış, hareket hiçbir zaman dinmek bilmedi. Bunun 1969’u var, 1970’i var, 1971’i var, 12 Mart’ın sekteye vurdurması var, 12 Mart’tan sonra tekrar yükselişe geçişi var, 12 Eylül’ün gelişi var, 12 Eylül’den sonra tekrar yükselişe geçişi var. Tâ ki Sovyetler, daha doğrusu Sosyalist Kamp çöküşe varıncaya kadar Türkiye’de devamlı, Türkiye’nin sınıf yapısından kaynaklanan, uzlaşmaz çelişkilerinden kaynaklanan bir şekilde devrimci hareket kesintisiz olarak devam etti. O yüzden “68”, “78” diye isimler verilmesini ben doğru bulmuyorum.

Şimdi böylesine büyük bir dalgadan sonra Türkiye’de, dediğim gibi, gençlik hareketleri hiç bitmediği gibi işçi hareketleri de hiç bitmedi. Köylü işgalleri bitmek bilmedi, muazzam bir potansiyel vardı, devrim potansiyeli vardı. Ama bu, gene Nurullah Efe Yoldaş’ın sözüyle söyleyelim, “heba edilen yıllar” oldu.

Niçin heba edildi?

Çünkü birleşik, gerçek bir Proletarya Partisi önderliği yoktu bu hareketlerde.

Kendiliğinden hareketlerdi. Kendiliğinden hareketler bir Usta’nın deyimiyle, Lenin Usta’nın deyimiyle; “bir saman alevi gibi ortaya çıkarlar ama bir saman alevinin sönüşü gibi de sönerler.”

Sonuç öyle oldu. Eğer bu hareketlere gerçekten bir Proletarya Partisini Reorganize etmiş ve önderlik etmiş olsaydık, devrimle taçlanmaması için hiçbir neden yoktu. Ama bunlar ne yazık ki küçükburjuvaca, partisiz devrimcilik edebiyatı yapan hareketler yüzünden heba edildi, Hikmet Kıvılcımlı’nın bütün çabalarına rağmen.

Şimdilik bunu burada noktalayalım 3’üncü sorunuz olacaktı, oradan devam edelim.

 

Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi: Teşekkür ederiz. Sosyalist Gazetesi’nin yeniden çıkış sürecine gelirsek; Nurullah Efe gazetenin yeniden çıkarılması gerektiği kanaatine nasıl vardı?

 

Dr. Mustafa Şahbaz: Aslında bunun cevabını da yukarıda biraz vermiş gibi olduk.

Türkiye’de bu dağınıklık olunca, bu dağınıklığın çaresinin de birleşmek olduğu, derleniş olduğu göz önüne alındığında bir hareketin bunun öncülüğünü yapması gerekiyordu. Çünkü Rusya’da ya da Sovyetler Birliği’ndeki pratik böyle olmuştu zaten. Ayrı ayrı doğan hareketleri sonunda tek bir parti çatısı altında birleşmeyi beceren Rus devrimcileri, sonradan ikiye ayrılsalar da Menşevikler ve Bolşevikler biçiminde, bu birliği kurabildikleri için, Marksist bir parti örgütleyebildikleri için, Leninist prensiplerle bir araya gelebildikleri için devrime kadar başarıyla gitmişlerdi.

Türkiye’de de böyle bir şeyin, bunun olması gerekiyordu. Bildiğimiz gibi Rusya’da bunun öncülüğünü Lenin’in çıkarttığı “Iskra” Gazetesi yaptı, öncü grup olarak birliği sağladı. O birlik üzerinden ondan sonraki olaylara da partili olarak müdahale etmek mümkün oldu. 1905 Devrimi’nde belli deneyimler elde edildi. 1917 Şubat’ında o devrimle deneyimler daha da genişletildi ve Ekim Devrimi’nin başarıya ulaşmasına da bu partili mücadelenin getirdiği deneyimler yol açtı ya da devrimi sağladı.

Türkiye’de de yolun böyle yürünmesi gerekiyordu. Yani öncü bir grubun olması, birliği sağlayacak, birliği şiar edinecek bir öncü grubun olması gerekiyordu. Öncü grup da zaten vardı; Hikmet Kıvılcımlı’nın hareketi zaten öncü gruptu. Ama bu öncü grubun bir yayının olmaması büyük bir eksiklik yaratıyordu. Tıpkı Lenin’in “İskra”sı gibi, Hikmet Kıvılcımlı’nın da çıkardığı “Sosyalist” Gazetesi’nin, 1967’de çıkıp kapanan gazetenin yeniden yayım hayatına girmesi gerekiyordu. Nurullah Efe Yoldaş bunu bilince çıkarınca bizzat Usta’ya bir görüşmelerinde, Göztepe’de otururdu Usta’mız, Göztepe’de bir ziyaretine gittiğinde konuyu açıyor; “Hocam bu böyle gitmez, mutlaka duvarcı sicimi olacak, Lenin’in deyimiyle söylersek duvarcı sicimi olacak bir gazete çıkarmamız gerekir”, diye önerir. Usta bunun üzerine; “Eğer maddi yönünü, finansman yönünü siz halledebilirseniz teorik yönünü benim üzerime yıkın, ben hallederim, ben üstlenirim” der. Bunun üzerine, Sosyalist Gazetesi’ni çıkarmak artık geri durulamaz, önünde durulamaz bir olay oldu diyelim.

Dolayısıyla 1970 yılında Sosyalist Gazetesi yeniden hayata geçirildi.

O sürecin nasıl yaşandığını sorarsanız onlara da devam ederiz.

Nurullah Efe Konya Erkek Lisesi son sınıfında
Almanca öğretmenleri Memiş Akdoğan’ın solunda omuz omuza olan öğrenci
Nurullah Efe, ikisinin ortasında arkadaki öğrenci Mustafa Şahbaz
(1967 Baharı)

Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi: Teşekkür ederiz. Afiş asarken yaşadığınız gözaltı sürecini biraz daha açabilir misiniz? Aklınızda kalan ve haberde yer almayan detaylar var mı?

 

Dr. Mustafa Şahbaz: Şimdi biraz başa alırsak o zaman…

Dediğim gibi Nurullah Efe Yoldaş’ın önermesiyle Usta’nın da kabulüyle Sosyalist Gazetesi yeniden hayata geçirilmesi düşüncesi sonuca bağlanıyor, karara bağlanıyor. O yıl ben üniversite ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçmiştim. Tatildeydik, Konya’daydık. Bu konuyu açınca Nurullah Yoldaş, birlikte İstanbul’a gelmeye karar verdik. İşte bizim okul Eylül ayında, Tıp Fakültesi olduğu için Eylül ayında, her okuldan bir ay önce başlar eğitime. Biz Ağustos’un başında İstanbul’a geldik, Sosyalist Gazetesi’nin çıkışında bulunmak için, çıkış çalışmalarını yapmak için geldik. Bu çalışmalar da Orhan Müstecaplıoğlu Abi dediğimiz bir Abimizin atölyesinde yürüyordu. Atölye dediğime bakmayın, bir bodrum katıydı ya da yarı bodrum diyelim. Biraz nemli, pek hava almayan, güneş girmeyen öylesi bir yerdi. Atölye deyince sanki büyük bir yermiş gibi algılanıyor, böyle bir yer değildi. Sosyalist Gazetesi çıkartma çalışmaları da bu dediğim şartlar içinde yapılıyordu.

15-16 Haziran olayları yaşanmış yeni sonuçlanmıştı, Nurullah Yoldaş bir ay kadar Selimiye’de, sanıyorum Maltepe Cezaevine de götürülmüştü, cezaevinde kalmıştı, oradan çıkmıştı, o yüzden Konya’ya gelmişti, Konya’dan, oradan dönüş yapıyorduk. Aynı şekilde Orhan Müs Yoldaş’ımız da hapse düşüp çıkmıştı. Daha doğrusu birlikte yaşamışlardı bu cezaevi sürecini.

Hatta unutamadığım bir şey; atölye dediğim yerin arkasında, yine güngörmez, dar, bahçe gibi bir yer vardı, orada kitleleri 15-16 Haziran Eylemine çağıran bildiriler topluca duruyordu. Topluca dedimse küçük bir kısmı vardı. Tabiî ki büyük kısmı dağıtılmıştı ama, az bir kısmı da orada duruyordu. Hatta polis gelmiş aramış atölyeyi ama bulamamış, görememişti bildirileri. Öyle bir anı var, anım var, diyeyim.

İşte orada gazetenin çıkması için gerekli çalışmalar yapılıyor. Orhan Müs dediğimiz Abimizin, asıl adı Orhan Müstecaplıoğlu’dur. Kendisi 1946’da kurulan Sosyalist Parti’nin Genel Başkanı olan Adil Müstecaplıoğlu’nun yeğenidir. İlginç bir Abimizdi diyeyim, büyüğümüzdü. Bütün ömrünü devrimci mücadeleye adamış. 40’lı yaşlarında bir Abimizdi o zamanlar. Kendisi o atölyede yatar kalkardı mesela. Yatar kalkardı deyince de bir yatağı falan yoktu. Deri bir koltuğu vardı, koltukta uyurdu. Sabah kalkar işe devam ederdi. Isınmak için kullandığı şey bile bir gaz sobasıydı ki ortamın havasını da bozan, kirleten, nahoş, sağlıklı olmayan bir sobaydı.

O süreçte biz de Orhan Abiyle aynı şartlarda yaşadık. Gerçi Nurullah Efe’nin evi vardı Beşiktaş’ta , bir çatı katıydı o da. Orada kalıyorduk ama bazı günler işler uzayınca Orhan Abinin atölyesinde sabahladığımız oluyordu, sandalyelerin üzerinde uyuyarak. Sosyalist Gazetesi’nin hazırlıkları işte bu şartlarda yürütülüyordu.

Ve benim Hikmet Kıvılcımlı Usta’yla tanışmam da Orhan Müstecaplı’nın sözünü ettiğim atölyesinde gerçekleşti. Usta’nın o gün kitaplarının yayımlanmasından dolayı bir noterlik işi olmuş. Notere gelmişken atölyeye de uğradı ve 40-45 dakika kadar bizimle oturup çay içip sohbet etti. O günle ilgili hiç unutamadığım bir anım da şudur:

Usta’yla görüştüğümüz günden bir gün önce Mısır’ın Mustafa Kemal hayranı Antiemperyalist lideri Cemal Abdül Nasır’ın cenazesi kaldırılmıştı. 1 milyondan fazla insanın katılımıyla gerçekleşmişti bu cenaze töreni. Ve doğan izdihamdan 40 kişi ezilerek hayatını kaybetmişti. Usta bu olayı irdeleyen bir konuşma yaptı. Ve konuşmasında; “bu Arap Milleti ne Sentimental bir millet”, diye bir cümle kurdu. Ben o gün için Sentimental’in anlamını bilmeden ne demek istediğini anlamıştım.

Sosyalist Gazetesi’nin neden yayımlanması gerektiğini yukarda söyledim; bir duvarcı sicimi olacak, sosyalist hareketin bu dağınıklığına son vermek için bir öncü hareket olacak. Hareketi örgütlemek için zorunlu olan gazeteyi çıkarmak amaçlanıyordu. Baştan Nurullah Efe Yoldaş’ın Usta’mıza önerdiği, onun da kabul ettiği biçimde.

 

Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi: Teşekkür ederiz. Birlikte gözaltına alındığınız arkadaşlarınızdan siz ve Nurullah Efe dışında devrimci tavrı hiç sürdürenler oldu mu?

 

Dr. Mustafa Şahbaz: Şimdi oraya geçmeden önce herhalde demin konuşurken eksik bıraktık.

Gazetenin hazırlıklarını yapıyoruz tamam da sonrasında da gazetenin bir çıkış süreci var. Hazırlıklar yapılırken naçizane söyleyeyim, meşhur bir afişimiz var malum, Sosyalist’ın çıkışını duyuran afişimiz, ki şimdi 1 Mayıs’larda ve birçok eylemde kullandığımız afiş. Yoldaşlar bilecektir; bayrak tutan bir işçi, arkadan büyücek bir güneş doğuyor ve fabrikalardan işçiler yürüyor. O afişi yapan kişi Orhan Müstecaplıoğlu Abimizdir. Ama güneş motifini öneren de benim. Orhan Abi, önerileri çok kabul edebilen biri değildi. Her sanatçı gibi, ne diyelim, işine karışılmasını sevmeyen, işine karışıldığı zaman da ters tepki verebilen, yanına pek kolayca yaklaşılamayacak bir insandı bu konuda. Ama benim önerimi çok anlayışla kabul etti. “Yahu işte böyle öneriler getirilsin”, dedi. Daha önceki bazı önerilere kızgınlığından dolayı böyle bir cümle kurdu. Benim için bir onur meselesidir, o güneş önerisi bana aittir yani.

Velhasıl afiş hazırlandı. İşte artık afişin duvarlara yapıştırılması, meydanlara yapıştırılması, kitleye duyurulması gerekiyordu. Biz o gece Nurullah Yoldaş’la birlikte dört ya da beş kişiydik grup olarak. Eyüp tarafını afişlemek üzere çıktık. Afişlemeyi belli bir oranda yaptık derken, polis-bekçi geldiler “yapamazsınız”, dediler. “Yaparız”, dedik. Sonuçta bizi derleyip toparlayıp Eyüp Ortaklar Karakoluna götürdüler. Karakolda ne yaptığımız, ne ettiğimiz soruldu. Biz de; “Ne yaptığımız belli, afiş yapıyoruz, gazete çıkacak iş bundan ibaret”, dedik. Ama iş ondan ibaret kalmadı. Bizi oradan derleyip toparlayıp Sansaryan Han’a götürdüler. O zamanlar İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Sansaryan Han’da bulunuyordu. Sansaryan Han’ın da meşhur Müteferrikası var.

Müteferrika denilen şey; her türlü suçluyu alıp bir araya koydukları yer anlamında. İki katlı bir yerdi. İki katlı dediğim şöyle; bir büyükçe salon düşünün, salonda bir de asma kat var ahşaptan yapılmış öylesi bir yer. Tuvalet içinde. Tuvaletin kokusu zaten dünyayı alıyor, pislik götürüyor.

Öyle bir yerde biz 18 kişiyiz. Toplam 18 kişiydik öbür karakollardan da toplayıp getirmişler yoldaşlarımızı. Toplamda 18 kişiydik. Ama her türlü insanla bir aradaydık; yankesicisi vardı, hırsızı vardı, var oğlu vardı… Hatta öyle bir şey ki, hemen Cumhuriyet Bayramı’nın öncesinde olduğu için eylemimiz, 28 Ekim’de çıkmıştık afişlemeye; piyasada ne kadar bildikleri yankesici varsa hepsini toplayıp getirmişler. Bayram kalabalığından yararlanıp da insanların canını yakmasınlar, diye. Hatta onlardan bir tanesi 16-17 yaşlarında yani bir okkalı yumruk atsan yerle bir olacak birini üstümüze saldırttılar polisler. Örgütlemişler adamları biliyorlar, yıllardır tanıyorlar. Bize saldırtıyorlar ki bir arbede çıksın, polise fırsat doğsun. Neyse derdest ettik, sessizleştirdik bir kenara oturttuk, provokasyon yapmasına meydan vermedik.

Ama bu arada hepimizi sorguya çektiler bir üst katta. İşte biraz sert, yumuşak… Mesela Nurullah Efe’yi çok iyi tanıdıkları için onu falakadan geçirerek filan. Ama kendi adıma, bana bir falaka falan uygulanmadı. Sonuçta yeniden Müteferrika’ya atıldık, oradan da karakollarımıza gönderdiler ki oradan dağıtım yapılsın, diye.

Biz Ortaklar Karakoluna tekrar götürüldük. Orada da bize denildi ki; “Kefiliniz var mı? Kefiliniz varsa sizi bırakacağız.” Diğer arkadaşların kefilleri geldi. Hatta bir arkadaşın kefili, tıp öğrencisiyken gelip kefil oldu, kerli ferli bir adamdı zaten, onun kefilliğini kabul ettiler. Bu arkadaşlar çıktı, herkesin kefili geldi çıktı.

Nurullah Efe ve benim kefilim de ister istemez Orhan Müs. Onun adını verdik. Çağırdılar, tabiî telefon numarası vardı. Kefil olmaya geldi gayet güzel kartını da sundu “Orhan Müs Ressam” diye. Her şey olumlu, güzel fakat Orhan Müs Yoldaş’ın bir özelliği var; duramaz, konuşur. Başladı polislere ajitasyon geçmeye; “Siz de aslında eziliyorsunuz, sosyalizm aslında sizi de kurtaracak.” Ben göz ucuyla görüyordum, komiser yavaş yavaş odasına doğru çekilmeye başladı. Anladım ki yukarılara telefon edecek Orhan Müs’ü anlatacak, kefaletini kabul edelim mi etmeyelim mi?, diye soracak. Ve sonuçta komiser döndü; “Maalesef sizi bırakamıyoruz”, dedi. Orhan Müs Yoldaş’ı gönderdi, biz kaldık gene.

Ondan sonra “peki nedir, nasıl yapacağız?” denildi. Orhan Müs Yoldaş gitti. Biz bu kez onun atölyesinin adresini verdir. “O zaman sizi Alemdar Karakoluna gönderelim”, dediler, bu arada günler geçiyor tabiî. Günleri tam nasıl geçirdiğimizi birebir anımsayamıyorum ama günler de geçiyor. Cumhuriyet Bayramı arifesi olduğu için bir de Cumhuriyet Bayramı tatili girdi, hafta sonu tatili girdi filan uzuyor işler. Bizi Alemdar Polis Karakoluna gönderdiler, o da Sultanahmet’te şu anda Yerebatan Sarnıcı’nın hemen bitişiğinde, ahşap bir karakol. Şu anda herhalde Turizm Karakolu mu ne diye kullanılan bir yer. Bakar öğreniriz ne olarak kullanılıyor…

Oraya götürdüler, tabiî kelepçeli olarak gidiyoruz. Gittik oraya. Karakolun komiseri Yedi Bela bilmem kim diye biri. Kendisine Komiser Kara Bela bilmem kim diyen bir adam. Zayıf, çelimsiz, biraz heyecanlı, yerinde duramayan, zıplayıp duran, tuhaf, komik bir adamdı. Cebinden para çıkardı 2,5 lira gösteriyor bize. Ayın 29’u olmuş cebinde 2,5 lira var; “Ben isyan ediyor muyum, siz niye isyan ediyorsunuz?”, falan gibi komik sözlerle bizi karşılayan bir adamdı.

Derken “Kefiliniz kim?” diye sordu. “Orhan Müstecaplıoğlu”, dedik. “Peki ona kim kefil olacak?” dedi. “Orhan Müs’den kefil mi olur? Götürün bunu, kabul etmiyorum”, dedi. Çağırmaya bile tenezzül etmedi Orhan Müstecaplıoğlu Abimizi.

Biz böylece tekrar yanılmıyorsam tekrar Müteferrika’ya götürüldük.

Derken, çare olarak, Yoldaşlar sonunda Prof. Dr. İsmet Sungurbey, İPSD Başkanlığı yapmış bir Abimizi düşünmüşler. Abimizden öte yaşlı bir insan. Kendisi Medeni Hukuk Profesörü ve kendi alanında uluslararası bir değer. O kefil oldu bize. Onun kefilliğiyle bırakıldık.

Bir özelliğini daha söyleyelim; İsmet Sungurbey Hoca’mız aksaktı, kaba deyişle, halkımızın deyişiyle “topal”dı. Emniyette bize en çok söylenen şey; “Bir deliyle, bir topal mı kurtaracak ülkeyi”, sözüydü. Deliden kastettikleri Hikmet Kıvılcımlı, topaldan kastettikleri de İsmet Sungurbey’di.

Ezcümle, İsmet Sungurbey Hoca’mızın kefil olmasıyla biz nihayet, en son grup olarak herhalde, en son iki kişi olarak salınmış olduk; pazartesi günü savcıya gidip ifade vermek kaydıyla. Nitekim pazartesi günü gittik, ifade de verdik. Ortada bir suç zaten olmadığı için kovuşturma da olmadı herhalde, sonuçta herhangi bir şey çıkmadı.

Bu olayların hikâyesini de bizzat Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı Sosyalist’in birinci sayısında “Sosyalist Nasıl Çıkıyor?” diye haberleştirdi.

 

Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi: Teşekkür ederiz. 12 Eylül sonrası çok yoğun işkencelerden geçtiğinizi biliyoruz. Biraz konu dışı gözükebilir ama işkence sırasında direnirken size güç ve cesaret veren şey neydi?

 

Dr. Mustafa Şahbaz: Şimdi ona geçmeden önce, geriye bir dönüşle bir anımı anlatayım;

Müteferrika’da kalıyoruz, karışık tabiî, her türlü suçlu ya da zanlı getirilmiş. İri gözlü, sevimli biriyle yan yana düştük, sordum ona; “Hayrola siz neden geldiniz?” Önce o bana sordu sanıyorum; siyasal nedenle, afişler yaptığımızı falan söyledik. Ben de merak ettim; “Seni niye getirdiler?”, diye sorduğumda “Maceracılıktan”, dedi. Allah Allah, “Nedir maceracılık?”, dedim. “Ya abi anla işte, maceracılıktan getirildik”, dedi. “Ya iyi de nedir maceracılık?” Meğer maceracılık onların onların jargonunda hırsızlık demekmiş. Hırsızlıktan getirildim diyemiyor tabiî garibim.

Bir diğer ilginç şey de, iki adam yine getirilmiş; “Hayrola bunlar ne yapmış?” deyince de, “Ya bir inşaata girmişler, bitmek üzere olan bir inşaata oradan küvet çalmışlar.” Allah Allah küvet çalınır mı? Küvet çaldıkları bir yana, çaldıkları küvet de meğer bir komiserin evinin küvetiymiş. Öylesine de enteresan bir anı yaşamış olduk.

Sorunuza gelirsek…

12 Eylül’de dediğiniz gibi işkencelerden geçtik tabiî. O zamanlar gözaltı süresi 45 gün. İşte o 45 günün 5 gününü de MİT’te geçirdim. DAL’da ve MİT’e ağır işkencelerden geçtik. Ankara’da DAL diye bir bölüm vardı. Ne yazık ki bunun kurucusu da Ecevit’tir. Açılımı “Derinliğine Araştırma Laboratuvarı” olan bir yer. Bu Derinliğine Araştırma Laboratuvarı elemanları da Amerika’ya gönderilip CIA tarafından eğitilerek tekrar getirilmiş tipler, işkence uzmanları. Yani Amerikalılardan işkence nasıl yapılırı öğrenmiş insanlar. Dolayısıyla bizim üzerimizde de denemedikleri işkence kalmadı. Bunlara girip, detaylarına girip üzücü şeyler söylemek istemiyorum.

Şimdi direnme gücü nereden gelir?

Her şeyden önce inançtan.

Usta’mızın kulağımıza küpe olması gereken sözünden.

Ne diyordu Usta’mız?

“Poliste direnmeyi en büyük erdem belledim.”

Bu erdemi yaşamak zorundaydım, buna halel getiremezdim, bu erdemin dışına düşemezdim, o zaman insanlığım kalmazdı çünkü. Teorimizden, inancımızdan ve Usta’mızdan aldığımız güç ayakta tuttu beni.

İşin dahası var: Beni bir hücreye attılar, 9 gün ekmek ve su vermediler. Ama tek bir gün bile üşümedim ki Ankara’nın en soğuk kışıydı o kış, yarım metreyi aşkın kar yağmıştı ve 1-1,5 ay kadar yerde kalmıştı, dondurucu bir soğuktu. Ben o soğukta “Buzhane” diye attıkları yerde tek bir dakika üşüdüğümü hatırlamıyorum. İnanç gücüyle, başka bir şeyle olmaz bu.

O bakımdan insan inanırsa, kendine güvenirse işkenceler filan vız gelir tırıs gider. Bizim için de öyle oldu.

 

Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi: Teşekkür ederiz, son sorumuz.

Şimdiki genç kuşağa vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?

 

Dr.Mustafa Şahbaz: Bizler, genç insanlar olarak, devrimci dalganın yükseldiği zaman devrimci harekete girdik. Böyle bakınca işimiz kolaydı, devrimci olmak kolay bir işti. Kolaydı dediğim; ortam devrimci olduğu için bizim devrimcilikle buluşmamız, devrimci düşünceleri benimsememiz kaçınılmaz gibiydi, kaderimizdi bir anlamda.

Şimdi gençlik için ne yazık ki böyle bir rüzgâr esmiyor. Yani biz hem devrimci olmak için o rüzgâra kapıldık, hem de o rüzgârın verdiği güçle kendimize güvenimiz sonsuzdu.

Şimdiki gençlere önereceğim de: Bu rüzgâr yok diye durulamaz. Türkiye’de bu rüzgâr her an yeniden esmeye başlayabilir. Çünkü Türkiye’nin sınıf ilişki çelişkileri Avrupa’ya, Amerika’ya benzemez. Hem çok derin sınıf çelişkileri içinde yaşıyoruz, hem de çok onur duyacağımız bir geçmişten geliyoruz.

Nedir o onur duyacağımız geçmiş?

Osmanlı’yı bir tarafa bırakalım, özellikle doğuş yıllarındaki Osmanlı’yı… Çöküş yılındaki Osmanlı’nın bir kıymeti harbiyesi yok. Ama bu Cumhuriyet, Türkiye’yi işgale gelmiş, işgale gelmiş değil işgal etmiş, yedi düvele karşı verilen bir Bağımsızlık Savaşıyla kuruldu. Ümitlerin tamamen kesildiği; “bu ülkede artık hiçbir şey olmaz”, denildiği; köylümüzün derin ölüm uykularında yattığı bir dönemde bir lider çıktı, bir deha çıktı Mustafa Kemal, bu halkı örgütledi bu örgütlü halkla Antiemperyalist başarılı ilk Kurtuluş Savaşı’nı başardı.

O bakımdan hiç umutsuzluğa yer yok, hiç umutsuzluğa gerek yok. Yapılması gereken şey; önce kendimiz örgütleneceğiz, partili olacağız. Bu parti de Marksist-Leninist bir parti olacak, gerçek komünist bir parti olacak. Yani Halkın Kurtuluş Partisi’nde örgütleneceğiz. Halkı da bu partinin etrafında önce İşçi Sınıfımız gelmek üzere, İşçi Sınıfının etrafında köylülüğü, diğer emekçi kitleleri örgütleyeceğiz. Biz yeniden esecek devrimci bir rüzgârda kitleleri sosyalizme, sosyal kurtuluşa, sınıfsız topluma götürmek üzere hazır olacağız.

Bunun için her türlü fedakârlığı yapmayı göze almak lazım. Nasıl bizden öncekiler Ustalar, Türkiye’de eski devrimciler, eski kuşak, devrimciler, Eneski sosyalistler, onların sonrasında Mahir’ler, Deniz’ler nasıl ölümü göze alarak, kendilerini feda ederek, kendilerini ateşe atarak, bu halk için her şeyi yapmışlarsa biz de aynı şekilde aynı fedakârlıkla çalışmalıyız. Böyle çalışırsak Türkiye’de devrim kaçınılmaz.

Bu devrimin seyircisi değil yapıcısı oluruz. Devrimin kendisi oluruz. Devrimci oluruz, insan oluruz, gerçek insan oluruz.

Bütün amacımız bu olmalı, bu yolda her türlü çalışmayı, her türlü fedakârlığı göze almalıyız. Gençlere de bunu öneririm. Ustaları örnek alsınlar. Kendilerinden önce bu dünyadan geçmiş yerli-yabancı Devrim Ustaları’nı, Devrim Fedaileri’ni örnek alsınlar. Che’yi örnek alsınlar, Fidel’i örnek alsınlar, Kıvılcımlı’yı örnek alsınlar. Deniz’leri, Mahir’leri örnek alsınlar, onların devrimci yönlerini örnek alsınlar. Teorilerini demiyorum, orası derin bir konu oraya girmeyelim, ama kendilerini devrim için feda eden o yüce kişiliklerini örnek alsınlar. O zaman her şey mümkündür.

Türkiye’de yeter ki biz geçmişte olduğu gibi devrim yüklü yılları heba etmeyelim. Bu sefer gerçekten o yüke gerekli dokunuşu yapalım, kitlelerimizi devrim yoluna sokabilelim. Hiç umutsuzluğa yer yok!..

Teşekkür ederim…

 

Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi: Teşekkür ederiz, ağzınıza sağlık.

17 Temmuz 2026

 

 

 

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.