Doğadaki hakkaniyetsizliği sosyalizmin zaferiyle ortadan kaldıracağız

03.04.2016
A+
A-

Doğadaki hakkaniyetsizliği  sosyalizmin zaferiyle ortadan kaldıracağız

Kurtuluş Partililer, bedence aramızdan ayrılışının ilk yıldönümünde Perihan Yoldaş’ı andılar. HKP

Kartal İlçe Örgütü’nde gerçekleştirilen anmada söz alan yoldaşları Perihan Yoldaş’ın bitmek tükenmek bilmeyen inancını, mücadele azmini, insani değerlere olan bağlılığını, sevecenliğini anlattılar. Düzenlenen anma etkinliğinde HKP Genel Başkanı Nurullah Ankut, HKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa

Şahbaz ve Perihan Yoldaş’ın mücadele arkadaşı, hayat arkadaşı, eşi Nihat Yoldaş da söz alarak duygu

ve düşüncelerini ifade ettiler. Yapılan konuşmaların çözümünü aynen yayımlıyoruz. 

Nurullah Ankut Yoldaş: Hep söylediğimiz gibi doğanın bir parçasıyız hepimiz de. Ağaçlar gibi, kuşlar gibi, diğer evcil ya da evcil olmayan hayvanlar gibi bir parçasıyız biz de doğanın. Geleceğiz, kısa ya da uzun bir süre yaşayacağız ve toprak olacağız yeniden.

Hep söylediğimiz gibi doğada bir adalet, bir hakkaniyet yok. Vahşi hayvan belgesellerini izleyemiyorum. Biliyorsunuz hayvanları da çok sevdiğimiz için, bitkileri çok sevdiğimiz gibi, bakıyorsunuz orada sınır tanımayan bir vahşilik var. Yani doğanın kanunu bu… Diyelim bir karaca sürüsüne, geyik sürüsüne; kaplanlar, aslanlar, çakallar saldırıyor. Güçlü olanlar, gelişkin olanlar kaçıyor. Onların daha cılız olanları arkada kalıyor, yakalanıyor. Bakıyorsunuz, bir gelişkin diyelim, anne baba on yıl, yirmi yıl yaşayabilecekken, bir yavru daha altı aylık, bir senelik iken yok olup gidiyor. Ve kıran kırana bir mücadele…

Geçenlerde Çıtalarla ilgili bir belgeseli birazcık izledim. Kedigillerin en zarif hayvanı bildiğimiz gibi Çıta. Afrika’da yaşıyor. 40 ile 70 kilo arasında değişiyor ağırlığı. Ama o da kedigillerin daha güçlüleri olan 200-250 kiloluk aslanlar, kaplanlara göre bir av; yem yani onlar da devamlı. Daha küçük hayvanları olduğu gibi çıtaları da görünce koşuyorlar, yakaladıkları anda öldürüp yiyorlar. Çıtalar, Afrika’nın bir kum tepesini mesken tutmuş. Belgeselci anlatıyor bunun nedenini; orayı mesken tutması da ayakları, patileri daha geniş, vücut ağırlığı çok daha az, böyle olunca kumun üzerinde daha hızlı hareket edebiliyor. Ama daha ağır olan aslanlar, kaplanlar kuma geldiler mi, ayakları kuma saplanıyor ve koşamıyor. Böylece orada av olmaktan, yavrularını da onlara kaptırmaktan kurtarabiliyor Çıtalar. Yani demek istediğim yoldaşlar, Çıtalar da karacaları avlıyor, daha küçük hayvanları avlıyor. Ve av için her startının yüzde 50’si ancak başarılı olabiliyormuş. Yani doğanın kanunu gereği orada böylesine bir mücadele sürüyor, bunu değiştiremeyiz. Milyonlarca yıldır doğa bu uyumu, bu kanunu koymuş; orada yaşayan herkes ona uyacak.

Ama ne yazık ki, aşağı yukarı iki milyon yıl önce o hayvanlık konağından kopmuş, insanlık konağına adım atmış olan insanlar da bugün, Önderimiz Kıvılcımlı’nın deyişiyle “sosyal hayvanlık konağı”nda. Onlardan bir farkımız yok genel olarak baktığımızda.

İşte son çeyrek yüz yıldır, Ortadoğu’da on milyona yakın insanı katletti ABD Emperyalistleri, Avrupa Birliği emperyalistleri, onların yerli ortakları. İşte ülkemiz Suriyeleşmiş durumda, kan gölüne döndü. Ve ne acıdır ki, bu kan daha da boyutlanarak akmaya devam edecek. Çünkü bunun sahibi ABD Emperyalistleri, Avrupa Birliği Emperyalistleri. Haritalarını ortaya koymuş o harita hayat buluncaya kadar can almaya, kan dökmeye devam edecekler.

İki, üç, daha fazla Vietnam yaratmalıyız

İşte en son yazımızda, Küba’yı bu emperyalist haydudun ziyareti ile ilgili yazımızda söylediğimiz gibi, adam dünyanın bu ucundaki, Irak’taki savaşı, kendi güvenliği için çok önemli sayıyor ve onlar bizim güvenliğimiz için savaşıyorlar, diyor orada savaştırdığı askerlere. Yani dünyanın sahibiyim, diyor.

Bunu yok sayarsak, bunu görmezden gelirsek insanlığımızın hakkını vermemiş oluruz. Bırakalım devrimci olmayı, insan olamayız. Ve o yüzden arkadaşlar, bugüne kadar Fidel’e, Raul’a nasıl sahip çıktığımızı, onları nasıl yücelttiğimizi, onların kahramanlıklarından nasıl övgüyle söz ettiğimizi hep biliyorsunuz. Ama çizgide sapma gösterdikleri anda da en katı eleştiriyi biz yaptık. Ve açık söylüyoruz, artık Küba, Che’nin Küba’sı değil.

Che ne diyor: “İki, üç, daha fazla Vietnam”lar yaratmalıyız, insan soyunun bu başdüşmanına karşı dünyanın her yerinde cepheler açmalı, savaşmalıyız, diyor.

Raul ne diyor?

“Farklılıklarımıza rağmen bir arada yaşamanın şartlarını öğrenmeliyiz.”, diyor.

180 derece birbirinden farklı iki yaklaşım, yoldaşlar.

Bu yaklaşım nereye götürür Küba’yı?

Sosyalizm olarak ölüme götürür, başka hiçbir yere götürmez.

O yüzden şimdi Raul; Che’nin, Camilo’nun hatırasına layık bir tavır koymuyor. Onlara sırtını dönmüş oluyor. Bunları da açıkça görmemiz, göstermemiz gerekir.

Perihan Yoldaş’ımız biliyorsunuz son on üç sene, evlat acısı içinde yaşadı. Semiha Yoldaş’ımız on beşinde miydi?

Yoldaşlar: On altısında.

Nurullah Ankut Yoldaş: İşte hayat bu kadar acımasız, bu kadar hakkaniyetsiz. Bunu düzeltmemiz tümüyle mümkün değil. İşte hep söylüyorum, benim de beş kardeşim, en büyüğü yedi yaşında olmak üzere, ölüp gittiler doktorsuzluktan, hekimsizlikten, hastanesizlikten, ilaçsızlıktan… Hepsi de önlenebilir hastalıklardan. Ve onların ölümü üzerine, babam köyden şehre göç etme kararı aldı, beni okutma kararı aldı.

Ben eğer burada sizlerle tanışmışsam ve bir aradaysak, bu devrimci kavgayı sürdürüyorsak, onların ölümlerinin bir sonucu olarak babamın çizdiği bir yolda yürümüş olmamdan dolayı. Eğer onlar sağ kalmış olsalardı, ben de köyde, bütün köylülerimiz gibi ilkokulu bile yani o zamanki bizim yaştaki köylülerimiz gibi, okumadan gelip geçirecektik ömrümüzü. Yani hayat bir yönüyle de böyle tesadüflere bağlı.

Tabiî genel olarak sosyal değişimin kanunları var ama her şey kanunlara uygun demek değildir tümüyle. İşte hayat da böyle…

Daha genç yoldaşlarımızı kaybettik, kavgada vurulup, düşen yoldaşlarımız oldu. Bu hakkaniyetsizlikleri azaltmak, sosyalizmin ileri aşamasında gerçekleşecek ancak.

Ne olacak?

Tıp daha da gelişecek, bu hastalıkları daha da önceden keşfedecek, bilecek ve önlemini alacak. İnsan ömrü yüz yirmiye, yüz elliye kadar çıkacak. Yine hep söylüyorum, Önderimiz Kıvılcımlı, benden daha küçük yaşta aynı hastalıktan, prostat kanserinden hayatını kaybetti. Teknoloji o düzeyde olsaydı ben de şu anda yaşamıyor olacaktım. Ama vücuda yayılmadan prostat kanserinin teşhisini ortaya çıkaran bir kan testi, yirmi yıldır mı Mustafa?..

Mustafa Şahbaz Yoldaş: Aşağı yukarı…

Nurullah Ankut Yoldaş: Aşağı yukarı yirmi yıldan bu yana bilindiği için, tesadüf olarak, bir rahatsızlık sonucu, ilgili bir doktorun önerisiyle kan tahlilleri yaptırdığımız için şu anda hayattayız. Yoksa Mustafa Yoldaş’la beraber Numune Hastanesine Haydarpaşa’ya gittik benim aynı rahatsızlığımdan dolayı. Doktor olduğunu tanıttı Mustafa Yoldaş, hiç ilgilenmedi asistan, genç bir asistan.  Sonra bir tesadüf eseri Haseki’deki bir doktora gittik aynı rahatsızlıktan dolayı, adam; “Amca yaşınız da gelmiş. Bir de PSA’ya baktıralım.” dedi. Yani prostat kanserinin belirteci kanda, bir de ona baktıralım, dedi. Baktırdık, o belirteç var. Onun üzerine ileri tetkikler yapıldı ve kanser kesin olarak ortaya çıkmış oldu. Ameliyat olduk ve yaşayabiliyoruz.

Yani doğadaki bu hakkaniyetsizlik tümüyle ortadan kalkmayacak, asgariye inecek, bu da bizim kavgasını yürüttüğümüz sosyalizmin nihai zaferiyle gerçekleşecek. Yoksa bu hayvancıl konaktan kurtulmadığımız sürece böyle hakkaniyetsizlikler yani doğal hakkaniyetsizlikle eşitsizlikler çok ileri boyutta olacak.

Sosyal eşitsizlik zaten felaket boyutlarda şu anda, yoldaşlar. O bakımdan insana yaraşan gerçek dava, gerçek mücadele, dünyadaki bu doğal eşitsizlikleri asgariye indirecek bir düzenin yani sosyalist düzenin tüm dünyada egemen olmasını sağlamak için mücadele etmektir. Bir taraftan da dünyayı cennet yapmak için, sosyal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için mücadele etmek anlamına gelir.

Yani bütün peygamberlerin amacı da bu; Musa’nın, İsa’nın, özellikle Hz. Muhammed’in… Tarihsel Devrim yapan, gerçek devrimci olarak Hz. Muhammed’in özellikle… Ve gönlünde sosyalizm yattığını matematiksel bir kesinlikle ispatladık. Daha açık, daha geniş anlatmaya da devam edeceğiz. Önderimiz de bunu ortaya koydu.

Bütün edebi eserler, bütün sanat eserleri, bütün müzik eserleri, bütün felsefeler ve bütün dinler hayata bir anlam verme denemesidir.

İşte geldik, doğanın bir parçasıyız.

Niye geldik? Niye yaşıyoruz? Nereden geldik? Nereye gideceğiz? Kesin bilinen bir şey var mı?

Bildiğimiz tek şey, doğanın diğer varlıkları gibi, biz de onun bir parçasıyız.

Hani cennet cehennem?..

Hayyam’ın dediği gibi, adından başka bir şey yok ortada. Sadece adı var.

Adından başka bilinen bir şey var mı? Gidip gelen var mı?

Yok.

Dinler, insanları Cennetle ödüllendirme ve Cehennemle korkutma yoluyla Cenneti bu dünyada gerçek kılmayı, var etmeyi amaçlamışlardır.

Başarılı olmuş mu?

Başarılı olmamış, yoldaşlar. Sonuç meydanda. O zaman bunu insanlar kendi bilinçleriyle, kendi akıllarıyla, kendi özgüvenleriyle, kendi iradeleriyle kuracaklar. Yaşama insancıl ve en değerli anlam veren biricik yol ve mücadele; sosyalizm mücadelesidir. Onun dışındaki bütün mücadeleler ve hayatı yaşama biçimleri, anlamlandırma biçimleri insancıl değildir. Ve dönüp dolaşıp hayvancıl bir yaşam tercih etmek anlamına gelir.

Mal mülk biriktirmek, şan, şöhret, koltuk peşinde koşmak, küp doldurmak, bir sürü sülale bırakmak, doğal olarak elbette üreyeceğiz ama onu amaç edinmek, tıpkı hayvanların amacıdır. Hatta hayvanlardan da geriye düşmektir. Çünkü hayvan karnını doyurduğu zaman tahribat yapmaz, diğer canlara kıymaz. Ama insan öyle değil. Hz. Muhammed’in de dâhice sezişiyle ortaya koyduğu gibi; insan muhakkak çok zalimdir. Çok zalimdir.

O bakımdan yoldaşlar, hayatta insana yaraşır tutunabilecek tek insancıl yol; sosyalizm mücadelesine girmek ve onu ülkemizde ve dünyada egemen kılmak için gücümüz yettiği oranda, fiziki ve entelektüel ruhi gücümüzle savaşmaktır.

Perihan Yoldaş’a ve tüm diğer yoldaşlara layık olmanın yolu da budur. Biz münzevi şekilde yasını tutar ama kavgasından geri kalırsak, ona sırtımızı dönmüş oluruz. Layık olamamış oluruz.

Biz ne istiyoruz?

Ömrümüzü verdiğimiz kavganın egemen olmasını. Perihan Yoldaş da bunu isterdi. O yüzden, tüm yoldaşlara layık olmak için, gücümüz oranında kavgada yerimizi almamız gerekir. Başka hiçbir şeyi ön plana geçirmememiz gerekir. Yani kaybettiğimiz, bedence aramızda olmayan yoldaşlarımıza layık olmanın, onların hatıralarını anmanın, taşımanın gerçek değeri ve anlamı budur, yoldaşlar.

Kavgadan geri düştüğümüz oranda, bu yoldaşlarımızın anısından, hatırasından da uzaklaşmış oluruz, yoldaşlar. Bunu hiç aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Zaten insani olan tek şey de budur. Hep onu belirtiyoruz. Bunu; davamızı, kavgamızı iyi öğrenmemiz ve her yerde de hakkımızı istememiz gerekir.

Ne mutlu ki, Perihan Yoldaş böyle gerçekten doğru, gerçekten bilimin ilkelerine dayanan bir davayı, bir hareketi seçti, benimsedi ve o yolda mücadele etti. Onun ışığında mücadele etti, o davanın zaferi için mücadele etti.

İşte diğer bazı burjuva, küçükburjuva gruplar var.

Ne yapıyor bunlar?

Savrulup gidiyorlar, yoldaşlar işte. Ve o hareketlere on yıllarını bağlayan insanlar sonunda ne oluyor?

Birer dönek ya da aynen elektronik cihazların bitik pilleri gibi, çöplüğe atılan piller gibi, birer bitik, pili bitmiş insan sefaleti haline geliyorlar. Yazık ediyorlar kendilerine.

Yani hep söylediğimiz gibi Kıvılcımlı’ya düşmanlık ve bize düşmanlık, aslında onların ve insanın kendine düşmanlığıdır. Onun farkında değiller.

O yüzden Perihan Yoldaş hem insanlığın, hem de onun gerçek anlamda kurtuluşunun en doğru, en yüce yolunu seçti ve o uğurda mücadele etti. Ne mutlu böyle yoldaşlarımıza.

Eninde sonunda davamız mutlaka zafer kazanacak.

Mustafa Şahbaz Yoldaş: Sözlerime, geçen yıl Perihan Yoldaş’ı defnetmeye gittiğimiz zaman kafamda canlanan düşüncelerle başlamak istiyorum.

Yani o günlerde Perihan Yoldaş’ın öyle somurttuğu, yüzünün ekşidiği bir görüntüsünü gözümün önüne getirmeye çalıştım. Bunu başaramadım. Hangi görüntüsü gözümün önüne gelse; güler yüzünden inanç, sevgi ve kararlılık aktığını gördüm. Güler bir yüzle inanç ve sevgiyi gördüm. Hep o geldi gözümün önüne, başka bir görüntüsünü inanın getiremedim gözümün önüne.

Şu andaki fotoğrafı en uç fotoğraf bana kalırsa. Yani bu halini bile görmedim. Şu anda da yüzünde bir tebessüm var, gene sevgi, gene inanç taşıyor bakışlarından. Ama ben hep daha bir gülümseyerek hayal edebildim. Hep öyle canlandı gözümde. Muhakkak ki bu fotoğrafında da gülümsüyor. Tebessüm var yüzünde ama bu kadarını bile canlandıramamıştım ben. Bunları geçen yıl, o acı olayı yaşadığımızda, işte cenaze gidişi, dönüşü aklımdan geçen düşüncelerdi, bunu paylaşmak istedim.

Devrimci savaşta rütbe olmaz

Bunun ötesinde Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı der ki; Devrim savaşı askercil savaşa çok benzer. Ama ondan çok daha karmaşık, çok daha büyük fedakârlıklar isteyen bir şeydir.

Ama askercil savaşla, devrim savaşının arasında önemli bir fark daha vardır. Daha doğrusu önce bir benzerlik, ikisinde de hiyerarşi vardır. Yani devrimci savaşta da hiyerarşi vardır, askercil savaşta da.

Askercil savaştaki hiyerarşi, devlet tarafından kurulmuş zora dayalıdır. Askerleri zorla savaşa götüren, zorla savaşa sokan bir durumdur. Yani burjuvazi zorla askere alır, zoraki olarak alır, mecburen alır ve savaşa öyle sürer, günümüzde de olduğu gibi.

Ama devrimci savaş bundan bambaşka bir şeydir. Devrimci savaşa insanlar zorlandıkları için değil, sosyal zorlama elbet vardır, devrim savaşını dayatan düzen vardır ama insanlar kendi istekleriyle, kendi arzularıyla, kendi inançlarıyla, kendi ideolojileriyle, gönüllü olarak bu savaşa katılırlar. Arada böyle müthiş bir fark var.

Devrim savaşında da hiyerarşi vardır ama insan değeri bakımından bir hiyerarşi yoktur. Yani en üstteki yöneticiyle en alttaki militanın değer olarak birbirinden hiçbir farkı yoktur devrimci savaşta. Oysa askercil savaşta arada uçurumlar vardır bildiğiniz gibi. Ve işin püf noktası da; bir devrimciyi gerçek devrimci yapacak olan nokta da, işte o nefer olarak devrimci savaşa girdiği, hiçbir rütbesinin olmadığı ki zaten devrimci savaşta rütbe olmaz, ama hiçbir hiyerarşide yer almadan, en ilk militanlık zamanında bile eğer statik karakteri varsa yani inancında, ideolojisinde hiç sapmadan, hiçbir zaman inançsızlığa düşmeden, hiçbir zaman kararsızlığa düşmeden mücadele veriyor, bu statik karakteri gösteriyorsa ve dinamik bir karaktere sahipse yani devrimci inisiyatifi kullanabiliyorsa, zinciri sürükleyebilecek halkayı bulabiliyorsa her türlü eylemde; en küçük eylemden, en büyük eyleme kadar en etkin eylemleri bulup bunu gerçekleştirebiliyorsa işte bu maya devrimci mayadır. Bu bir neferde olması gereken ve bir neferde varsa en tepedekinde de var olması gereken ortak mayadır. Devrimciyi devrimci yapan da budur.

O bakımdan sıra neferinin diyelim ya da kendi söylemimizle; en yeni militan diyelim, en sıradan militanın bu değerleri taşıması gerekir. Bu değerleri taşıyorsa; bu örgüt tepeden tırnağa gerçek devrimci bir örgüttür.

Ve bunu anlamak istiyorsak, böyle olmak istiyorsak, sıra neferliğini bir yaşam biçimine dönüştüren Perihan Yoldaş’a bakmamız gerekir. Yani detayları anlatmaya gerek yok. Arkadaşlar dile getirdiler.

Belki bir şeyi kabartılandırmak gerekir. Ev hanımı denildi Perihan Yoldaş için, oraya takılmamamız gerekir. Ev hanımı değil; devrimciydi. Ev hanımlığı bir türevdi, bir yan işti, asıl görevi onun; devrimcilikti. O konuda her türlü fedakârlığı yapmaya hazırdı.

Kendisiyle çok acı bir hatırayı da paylaşmışlığım var. O büyük acıyı yaşadığımızda, kızımızı kaybettiğimizde, işte ilaçlarla teselli edebilmiştik Usta’yı da, kendisini de. Tabiî şimdi Yoldaş’ımız oldu, Devrim o zaman çocuk, aynı arabada yolculuk yapmak, köye kadar birlikte gitmek gerekmişti…

Böylece bitireyim, duygulandım kusura bakmayın…

Biz Perihan ile bir olduk

Nihat Güldemir: Merhaba arkadaşlar.

Önce şunu söylemek istiyorum ben. Biz Perihan’la iki kişi değildik; bir kişiydik. Devrimci kavgamın yarısıydı her yerde; sendikal örgütlenmede, mahalle örgütlenmelerinde, eylemlerde. Biz hiçbir zaman iki kişi olarak davranmadık, hep tek kişiydik, hepiniz de bilirsiniz zaten.

Yani şunu demek istiyorum evli olan yoldaşlarımıza da; küçükburjuva bakışla baktığımızda ya benim de özel yaşamım var, sen bu eyleme git, ben gitmeyeyim, denebilir. Veya şen şu işi yap ben yapmayayım. Bizim hiç aklımızdan geçmedi böyle bir şey. İşyerlerinde çalıştığım zaman, direnişlerde… Yani Üstay Medikal Direnişi yapıyoruz, işgali gerçekleştirdik Perihan hep orada. Yani ben hiçbir zaman, gel bu direniş yerinde olman lazım falan demedim. Oradaki Direnişçilerin çoğunluğu kadındı. Kadın arkadaşların direnişi sürdürmeleri, işgali sürdürmeleri için kısa kısa konuşmalar yapardı hemen, eylemin başarıya ulaşması için. Ki o zaman sene 1989. Daha devrimci değil, kendince baharında… Yani çok bilinci falan yok.

O yüzden evlenen, evlenmiş yoldaşlardan isteğimiz; Perihan’la benim gibi gerçekten bir kişi olmak lazım. Yani evliysek bir kişi olmak lazım, bunu başaramadığımız sürece sıkıntılar yaşarız. Biz hiç sıkıntı yaşamadık. Hiçbir sıkıntı yaşamadık Perihan’la. Çocuklarımızı yetiştirirken de hiç ikili düşünce göstermedi. İşte birimize müsaade edip, birimize engel olma gibi bir biçimde davranmadık.

O yüzden çocuklarımız da sağ olsunlar… Hele Devrim Yoldaş’ım ablasından daha şanslı tabiî. Oğlumun değerlendirmeleri, yoldaşımın değerlendirmeleri, görmüşünüzdür dün, ilk defa ablasıyla ilgili, annesiyle ilgili değerlendirme yaptı. Muhteşem yani.

Tabiî bu arada yeni yetişen yoldaşlarımız var, değişik biçimlerde görüyoruz genç yoldaşlarımız var. Sibel kızım var mesela. Burada adını şu anda söyleyemeyeceğim bir sürü çocuklarımız var. Gerçekten hepsi bizim çocuklarımız. Bunu biz yaşardık Perihan’la hep. Yoldaştık ama hep kızım oğlum diye hitap ederiz. Hep böyle çünkü öyle hissediyoruz biz. Bizim inançlarımız bunu gerektiriyor. Kardeşleşmek, Yoldaşlaşmak… Çünkü biz kavgada sırt sırta vereceğiz, sırtımızı döneceğiz. Her şeyimizi paylaşmamız gerekir kavgada. Bölgemizde aklımızın erdiğince, gücümüzün yettiğince yapmaya çalıştık Perihan Yoldaş’la böyle.

İşte söyleyeceklerim de bu kadar…