Sonsuzluğa uğurladığımız Perihan Güldemir Yoldaş’ın mezarbaşı konuşmaları

Halil Arabulan Yoldaş:

Yoldaşlar bugün Perihan Yoldaş’ımızı uğurluyoruz. Genel Başkan’ımızın konuşmasından önce sizleri 1 dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum.

 

Yol ver ölüm çök yıkıl ey mezar

Bak devrim dev gibi dimdik

İnsan ateştir yanarken yakar

Bomba patlarsa açılır gedik

Selam olsun bizden önce geçene!

Selam olsun savaşırken düşene!

 

Halil Yoldaş: Yoldaş’ımız mücadelemizde yaşayacak!

Safiye Arslan Yoldaş:

Yoldaşlar,

Acımız çok büyük…

Burada olan, gelebilen ve gelemeyen tüm yoldaşlarımızın bugün yüreğine bir ateş düştü.

Perihan Yoldaş’ımız, arkadaşımız, ablamız, kardeşimiz, annemiz bedence aramızdan ayrıldı.

Perihan Yoldaş, hepimizin bildiği gibi yıllardır yüreğinde evlat acısı taşıyordu ve bugün itibariyle Semiha’mıza, kızına kavuştu ve geride, yüzlerce acılı yürek bıraktı, binlerce acılı yürek bıraktı.

Kendisini ve mücadelesini saygıyla selamlıyoruz.

Ve yine bir yazıda yazdığı gibi; gazetemize yazdığı bir yazıda demişti ki, Perihan Yoldaş (çocuklar için yazmıştı, Kurtuluş Partili Bir Anne imzasıyla):

“İnsanların birbirini ezmediği, çocuklarımızın aç yatmadığı, yoksulumuzun kalmadığı, kadını erkeğiyle ayrım yapılmadığı bir dünya için bu dünyayı oluşturmak için çok daha fazla fedakârlık yapmak ve çok daha fazla çalışmak… çalışmak…”

Ve Biz de Kurtuluş Partili Kadınlar olarak diyoruz ki: Perihan Yoldaş, bıraktığın bayrak (o yazıyı sonlandırdığın gibi) o dünyaya ulaşana kadar, ülkemizi oraya getirene kadar, bıraktığın bayrak yerde kalmayacak. Biz devraldık!

Sen Semiha Arkadaşımızla, Semiha Yoldaş’ımızla rahat uyu!

Şimdi sözü Genel Başkan’ınımız Nurullah Ankut Yoldaş’a bırakalım.

Nurullah Ankut Yoldaş:

Sevgi ve saygıdeğer Yoldaşlar,

(Nurullah Ankut Yoldaş, ağlamaktan konuşmakta zorlanır…)

Yaşlandım galiba, yaşlandıkça zalim düşmana karşı yüreğimiz katılaştı ama yoldaşlara karşı da o denli yufkalaştı.

Hep söylediğim gibi; hayat zalim, acımasız, hissiz, duygusuz, adaletsiz, vicdansız. İşte 12 sene önce de bu yavrumuzu getirip buraya koymuştuk 16 yaşında. Şimdi de annesini getirdik…

5 kardeşim, en büyüğü 7 yaşında olmak üzere, hepsi de önlenebilir hastalıklardan ölüp gittiler. İşte ben 70 yaşına geldim.

Yani hayatta duygu yok, acıma yok, vicdan yok, merhamet yok. Ona insani bir yön katacak olan bizleriz. Diyoruz ki; madem hayat acımasız, hiç değilse biz insanlar yaban hayvanlar gibi birbirimizi parçalamayalım, birbirimize zulmetmeyelim. Eşitçe, kardeşçe, adaletlice, bir anadan doğma kardeşler gibi bir dünya, bir toplum kuralım. Bu kısacık hayatta insanlar hiç değilse sosyal eşitsizlikler, sosyal zulümler yaşamasın, savaşlar yaşamasın, birbirlerine zulmetmesin.

Hz. Muhammed’in de ideali buydu.  Kur’an’da anlattığı cenneti bu dünyada kurun, diyordu.  Ama Kur’an’ın ruhunu anlamayanlar Hz. Muhammed’i de anlamazlar. Onlar şekle indirirler dinimizi. Oysa Hz. Muhammed’in de gönlünde yatan bizim savunduğumuz Sosyalist düzendi. Hiç eşitsizlik olmasın, mal mülk istiflemesin kimse, insanları yük hayvanı yerine koymasın. Müslüman Müslüman’ın kardeşi olsun…

Soruyorlar Hz. Muhammed’e: En hayırlı Müslüman kimdir?

Diyor ki; “Müslümanların en hayırlısı Müslümanlara faydalı olandır.”

Demek ki biz Hz. Muhammed’in de tek meşru mirasçısı ve savunucusuyuz. Onun idealini gerçekleştirmek istiyoruz.

İnsanlar ölür, kimisi bir leş bırakır geride. Çünkü bütün ömrünü insanlığa zulmetmekle, mal mülk, para pul biriktirmekle geçirir. İnsanları soymakla sömürmekle geçirir. Ve onlardan geriye kötülükten başka hiçbir şey kalmaz hatırlanacak.

Kimisi insanların çektiği acılara sırtını döner. Sadece kendi postuna özen gösterir. İşte onlar da hayvanlar gibi yaşarlar ve hayvanlar gibi ölürler. Ağaçlar gibi, kaplumbağa gibi, sincap gibi, sıradan bir hayvan gibi ölürler. Geriye hatırlanacak hiçbir şey bırakmazlar.

Ama kimisi de kendi hayatlarını paranteze alır. Her türlü acıya, fedakârlığa katlanır. Sadece; insanlar şu zulüm düzenlerinden kurtulsun, insancıl bir dünya kursun; adil, eşit, sömürüsüz bir dünya kursun diye mücadeleye adar hayatını. İşte o insanlar, insanlığın doruklarında geçirirler hayatlarını. Ve o insanlar yüzyıllarca insanlık davasını savunanların yüreklerinde ve kalplerinde yaşamaya devam ederler. Hep iyilikle, hayranlıkla yâd edilirler.

Hastalanmasından 1 ay kadar önceydi. Kartal Adliyesinde, Partimiz aleyhine dava açmıştı Türkiye’nin başhaydutu, hırsızlar imparatoru: Abdullah Bin Mübarek’in ünlü bir sözünü Partimizin penceresine astığımız için…

Ne diyordu Abdullah Bin Mübarek o sözünde?

“İnsanların en alçağı din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır.”

8’inci Yüzyılda söylüyordu Abdullah Bin Mübarek bunu.

Biz bu pankartı astığımız için, “Hırsızlar İmparatoru” üzerine alındı, dava açtı Partimize. Ve Perihan Yoldaş da o davada yargılandı. Dimdik savundu insanlık davasını. Hiç yüreği titremeden, onurluca, yiğitçe savundu. Diğer yoldaşlarımız da aynı şekilde savundular. Mahkûm ettiler imparatoru kendi mahkemesinde.

Duruşmadan çıktık. O gün benim de hayvan sevgisinden dolayı bir yargılanmam vardı aynı adliyede, ondan da çıkmıştık. Yorulduk, dinlenmek için, bir çay içmek için bir yere oturduk.  Perihan Yoldaş’tan haber geldi: “Ben bugün çok sevinçliyim, mutluyum, bugüne kadar olmadığı kadar. Çünkü bugün Partimin davası için, insanlık davası için yargılandım. Ben böylesine bir şerefe kavuştum”, dedi Yoldaşlar.

İşte davamızı böylesine benimseyen, böylesine kendisini vakfetmiş bir yoldaşımızdı Perihan Yoldaş’ımız.

O yüzden yaşadığımız ve davamızı sürdürdüğümüz sürece hepimizin yüreklerinde ve bilinçlerinde yaşamaya devam edecek, yanı başımızda olacak. Bizden sonraki kuşakların belki bizler kadar yüreklerinde olmayacak ama onların bilinçlerinde, akıllarında hep olacak. Türkiye Devrim tarihinin, İnsanlık Davası tarihinin, defterine, kaydına adı altın harflerle yazılacak.

Dolayısıyla da yoldaşlar bu kavgada düşen, bu insanlık davasında düşen her yoldaş gibi Perihan Yoldaş da sadece bedence ayrıldı aramızdan. Ama o ölümsüzdür davamız sürdükçe bu mücadele sürdükçe yüzyıllarca aramızda yaşamaya devam edecek.

Sağ olun Yoldaşlar.

Yoldaş’ımızın son yolculuğuna beraberce katıldığınız için hepiniz var olun.

Safiye Yoldaş: Başka söz almak isteyen var mı arkadaşlar?

Tacettin Çolak Yoldaş:

Perihan Yoldaş’ın çok yemeklerini yedim, sırtımdaki gömleğimi yıkayan, 1980’li yıllardaki o illegalite koşullarında, o kaçaklık koşullarında hiçbir bezginlik göstermeyen yoldaşımızı tanıyan birisiyim.

Önemli yetenekleri vardı. Örneğin daktilo kullanmasını bilirdi. O koşullarda, 12 Eylül Faşizmi koşullarında insan örgütleyeceğiz, işçi örgütleyeceğiz. Karşımıza farklı ideolojideki insanlar çıkıyor.  Onlarla teorik tartışmalar yapacağız. Elimizde kaynaklar var, Devrimci Derleniş Dergimizde çıkan yazılar var. Öncü savaşı, silahlı propagandaya ilişkin görüşlerimiz yazılmış 12 Eylül öncesi. Bunları ulaştırmamız lazım. Onları ulaştıracağız, insanlarla tartışacağız. Perihan Yoldaş onları; kolaylıkla ulaşmamız için günlerce vaktini harcayıp daktilo etti ve biz onun daktilolarıyla yıllarca insan örgütledik.

Duygularını belli etmeyen, pek konuşmayan bir arkadaşımızdı. Ama davasına sonuna kadar sahip çıkan, ideolojimize sonuna kadar bağlı kalan bir arkadaşımızdı.

İşte bu ölümler erken oluyor. Erken olduğu gibi, Genel Başkan’ımızın da söylediği gibi, adaletsiz bu yaşam. Bunu ne eşi Nihat Usta’mız, ne oğlu Devrim Yoldaş’ımız, ne bizler hak etmiyoruz.  Fakat biz onlara layık olan devrimciler olduğumuz sürece de onların bu kısacak yaşamlarındaki mücadelelerini sürdürmeye and içiyoruz.

Durmuş Pala Yoldaş:

Sinirlendiğini görmedim, üzüldüğünü görmedim, kızdığını görmedim. Hiç mi derdi yoktu, hiç mi bir şey yoktu, görmedim. Hep örnek aldım. Nihat Abi’yi, Perihan Yenge’yi hep örnek aldım. Ya nasıl da hiç şikâyetçi olmadı… Her akşam bir yerde, her gün bir yerde…

Eşimin Perihan Yenge gibi hoşgörülü ve anlayışlı olmasını isterdim. Kızıma, eşime, kardeşime hep Perihan Yenge’yi örnek veriyordum. Biz de yoldaşımızı hep örnek alacağız ve mücadelemize devam edeceğiz.

Nihat Güldemir Yoldaş:

Birkaç söz de ben söylemek istiyorum ama nasıl söyleyeceğimi de bilemiyorum…

Perihan’la 1984 yılında yarı görücü, yarı modern şekilde evlendik. Nişanlılığımız 37 gün sürdü. Çok kısa bir süre. Birçok arkadaş bilir bunu. 30 yılı aşkındır da evliyiz. Bizimki 30 yıllık bir aşk serüveni, 30 yıllık bir sevda, 30 yıllık bir Devrimci Kavga. Yılmadan, bıkmadan…

İlk operasyonumuzda (1985 başı) kaçak düşmüştük, köyümüze geldik, babasının köyüne geldik. Kar aşağı yukarı omuzlarımıza geliyordu. Çok üşüdü, çok üşüdü… Hastalandı, gidemedi doktora, zaten duyuramazdık. Zatürree oldu köyde. O karda kışta hastaneye götüremedik. Yeni evliydik. 2 aylık mı 3 aylık mı ne evliydik.

Bizim yoldaşımız değildi evlendiğimizde. Ama ona rağmen, zatürreesine rağmen, her türlü olumsuzluğu yaşamasına rağmen, kaçak düşmesine rağmen bir hani; “Ya ben seninle neden evlendim veya biz niye bu kavganın içerisindeyiz” diye bir laf duymadım ben şimdiye kadar. O gün duymadım, ondan sonra zaten hiç duymadım…

Yoldaş’ımın, hayat arkadaşımın, hatunumun en belirgin özelliklerinden bir tanesi; çok konuşmazdı, duygularını çok ifade etmezdi, davranışlarıyla gösterirdi genellikle. Ama inancı ile ilgili bir şey söyleyeyim size, sabah da paylaştım: Birisi, herhangi birisi Parti’ye bir laf etsin, parçalar veya hiç konuşmaz onunla. Hiçbir şekilde konuşmazdı. Perihan, biraz daha toleranslı olalım, bilinçsizce ifade etmiştir, derdim. Yoo, kesinlikle konuşmazdı.

İnanç bakımından da öyle…

İşte kavgada, zaman zaman, işte kızımız 16 yaşındaydı. Karşıya (Avrupa yakasına) gidip gelmesi biliyorsunuz İstanbul’da zor. Endişe ederdik. O hiç endişesini belli etmezdi, ben ederdim. Devrim’de de endişesini biraz daha o belli etmeye başlamıştı. Küçük endişeler tabiî bunlar. Oğlum gitme, yapma… Asla öyle bir şey değil. Hatta gitmediği zamanlar, zaman zaman işi olup da gidemediği zamanlar; “Oğlum eyleme, faaliyete niye gitmiyorsun”, dediği olmuştur.

Yani 30 yılın özeti mi?

Yok, değil!

Daha faza bir şey söyleyemeyeceğim…

Oğlumla aldığımız kararı da söyleyeyim size:

Dün annesini kaybettikten, belki 1 saat sonra, Yoldaş’ımızı kaybettikten 1 saat sonra bir araya geldik. Ne yapacağız, dedik.

Oğlum ve ben aynı düşünceleri paylaştık: Dik duracağız, dedik.

Niçin dik duracağız dedik oğlumla:  Annen için, ülkemiz için, halklarımız için…

Bu bizim yaşamımızda tabiî çok büyük bir boşluk biliyorsunuz. Devrim’le benim kalbimde çok büyük bir torba, bir delik, bu bir. İkincisi ama buna rağmen inanın elimizden geleni yapacağız oğlumla birlikte…

Anıları mücadelemize örnek olacak, inanıyorum…