AKP’nin Daha Doğrusu Tayyip’in Emperyalist Hizmetkârlığı Ortadoğu’nun Felaketi Olmuştur

02.06.2025
824
A+
A-

Dr. Mustafa Şahbaz

AKP’nin kuruluş ve iktidara taşınma süreci, artık siyasetle birazcık ilgilenen herkes bakımından bilinmez değildir. Yine de özetlemek gerekirse:
Tayyip Erdoğan, daha Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanıyken ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz tarafından keşfediliyor. Daha doğrusu ondaki ihanet potansiyelini keşfediyor Abramowitz. Aslında onun dinci bir siyasetçi olması, ondaki kullanılırlık potansiyelini anlamak için yeterlidir ama… Abramowitz’in Tayyip’te asıl keşfettiği yön, fiziki olarak taşıdığı özelliklere ek olarak diksiyonu ve hitabetiyle kitleleri ikna etme, onları aldatabilme kapasitesidir. Hele bir de dinciliğini, kitleleri Allah’la aldatacağını göz önüne alınca, Abramowitz kendini, Alaska’da altın arayanların büyük bir altın madeni buldukları zaman hissettikleri gibi hissetmiştir. İçinden tıpkı Arşimet gibi; “Evreka! Evreka! (Buldum! Buldum!)”, diye haykırası gelmiştir.
Bundan sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Önce, gayet iyi organize edilmiş bir seçimle yalnızca yüzde 25,19 oy alarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçtirildi Tayyip. Sonra yaptığı yolsuzluklardan dolayı mahkemece suçlu bulunduğu için başkanlıktan alınarak Pınarhisar Cezaevinde bir eli yağda bir eli balda, her gün istediği herkesle açık görüşler yaparak 3 ay sözde hapis yatmasından dolayı hem mağdur gösterildi hem kahramanlaştırıldı.
Ve 2001 yılında, zamanı geldi denilerek ABD, İngiltere ve İsrail tarafından iktidar vaat edilerek partileştirildi. Tabiî bu emperyalist, Siyonist güçler ona babalarının hayrına iktidara getirmeyi vaat etmediler. Üç talepleri ve üç vaatleri vardı.

Vaatleri:
1- Biz sizi iktidara taşıyalım;
2- Size iktidarda sorun çıkaracakları opere edelim. (Ordu, Üniversiteler vb.ni);
3- Size gerekli finansal destekleri getirelim.

İstekleri:
1. İsrail’in güvenliğini arttıracaksınız, önündeki engelleri kaldıracaksınız;
2. Büyük Ortadoğu Projesi yani sınırların değişmesinde bize yardımcı olacaksınız;
3. İslam’ın yeniden yorumlanmasında bize yardımcı olacaksınız.
Türkiye insanının biraz aklı eren kesimi, daha doğrusu AKP’giller’in din afyonunu, Bahçeligiller’in CIA milliyetçiliği afyonunu yutmamış; kendi aklıyla düşünebilen ve önyargısızca bakan herkes, üçlü vaadin yerine getirildiğini görür, görüyor.
Denebilir ki, tamam emperyalistler ilk iki vaatleri konusunda sözlerini tuttular yani Tayyipgiller’i iktidara taşıdılar ve FETÖ operasyonlarıyla (tabiî Tayyip’in savcılığı sayesinde) Ordu, üniversiteler, aydınlar, gazeteciler, sendikalar vb.leri ya bertaraf edildi ya da etkisizleştirildi. Fakat 3’üncü madde yani; “size gerekli finansal destekleri getirelim”, vaadi de yerine getirildi mi? Eğer getirildiyse AKP iktidarında bu ekonomik bunalımlar niçin yaşanıyor?
Emperyalistler bu son vaatlerini de yerine getirdiler aslında. AKP uzun yıllar finansal olarak da desteklendi. 23 yıl iktidarda tutunabilmeleri de zaten bu sayede oldu. Fakat kökenleri, üretimle hiçbir ilgisi bulunmayan Tefeci-Bezirgân Sermayeye dayanan AKP’giller’in vurgununa, soygununa emperyalizmin finansal desteği de kâr etmedi. Tıpkı tarımda verim çok yüksek olsa bile kara bir bulut gibi gelen çekirge sürüsünden üreticiye o bol üründen hiçbir şey kalmaması gibi, halkımızın varına yoğuna hücum eden Tayyip ve yakın çevresiyle, üçlü, beşli, onlu, kırklı çeteleriyle öyle bir hücum ettiler ki, öyle bir yağma düzeni kurdular ki, ülkeyi soktukları ekonomik darboğazdan ağababaları emperyalistler bile kurtaramaz oldu.
Ayrıca emperyalistlerin finansman sağlamaları da hiçbir zaman karşılıksız olmaz. Vurgundan aslan payını almayacaklarsa uşaklarına finansman sağlamak gibi bir dertleri olmaz emperyalistlerin. 2000’li yılların ilk on yılında tüm dünyadaki dolar bolluğundan, yüksek faiz vererek AKP iktidarları da yararlandı. Fakat bu, el kazanıyla aş kaynatmaktı. Elin (emperyalistlerin) atına binilmişti, tez inilecekti. Pek tez de sayılmaz aslında; emperyalistler 23 yıldır iktidarda tutuyorlar; daha ne yapsınlar(!)

AKP Yalnız
Türkiye İçin Değil,
Tüm Ortadoğu İçin
Yüzyılın Felaketidir

AKP iktidarının ne olduğu asıl emperyalistlerin isteklerinin karşılanmasında ortaya çıktı.
Irak’ta:
ABD, emperyalist diğer ülkeleri de peşine takarak ve Saddam’ın elinde kitle imha silahlarının olduğunu ve Irak’ta kimyasal silah üretim tesislerinin bulunduğunu iddia ederek ve tamamen uydurulmuş olduğu ortaya çıkan sahte belgeleri kanıt göstererek Irak’a müdahale edeceğinde, Türkiye topraklarını da kullanmak istedi. Hava alanlarımızı ve özellikle de İskenderun Limanı’nı kullanarak çıkartma yapmak böylece tüm güneydoğu topraklarımızı pis-kanlı postallarıyla çiğneyip kirleterek karadan, Irak’ın kuzeyinden bu ülkeye girmeyi planlamıştı. Bu amacını gerçekleştirmek için de Tayyipgiller’den ülkemiz topraklarını kullanma izni talep etti. Tayyipgiller de bu izni vermek için TBMM’yi topladı. ABD, uşaklarından o kadar emindi ki, gemilerini İskenderun Limanı’nın açıklarına kadar getirmişti. Nitekim Meclisteki oylamada ABD’nin Irak’a müdahale etmek için ülkemiz topraklarını kullanmasına izin veren 1 Mart Tezkeresi oy çokluğuyla kabul edildi. Fakat Anayasa gereği oylamaya katılan milletvekillerinin salt çoğunluğu sağlanamadığı için bu tezkere geçersiz oldu.
Aldığı cezadan dolayı muhtar bile seçilemez konumda olduğu için, AKP tek başına iktidar olacak kadar milletvekili çıkarmasına rağmen Tayyip, 2003 Genel Seçiminde milletvekilliği seçimlerine bile katılamadı. Sonradan o zamanki Yeni CHP’nin Genel Başkanı olan Deniz Baykal satılmışının girişimleriyle Anayasa ve yasalarda değişiklik yapılarak ve gayrimeşru bir gerekçeyle Siirt seçimleri iptal edilerek ve de Siirt AKP milletvekili şahıs istifa ettirilerek Tayyip milletvekili seçilebildi ve başbakan olabildi.
Bu nedenle tezkerenin oylandığı 1 Mart 2003’te başbakan Abdullah Gül’dü. Bu Tezkerenin nasıl bir felaket olduğunu o bile bakın nasıl anlatıyor:

“Tarih Dergi Genel Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü’ye konuşan dönemin Başbakanı Abdullah Gül, ABD askerlerinin Irak’ı işgali için Türkiye topraklarını kullanmasını öngören 1 Mart Tezkeresi’nin 21’inci yıl dönümünde değerlendirmelerde bulundu.
“Tezkerenin 50 binin üzerinde Amerikan askerinin Türkiye’ye gelmesini, Türkiye’nin değişik havalimanlarından -Trabzon’dan Sabiha Gökçen’e kadar- giriş yapmasını öngördüğünü belirten 11. Cumhurbaşkanı Gül, şöyle konuştu:
“ABD’nin bir ‘neocon’ projesiydi, BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar neticesinde değil, ABD önderliğinde, İngilizlerle bir koalisyon sonucu ortaya çıkmıştı.
“Böyle bir olaya girerseniz ABD postalı ilk defa Türk topraklarına ayak basacak. Bir kısmı burada bir kısmı orada. … Nihayetinde savaş bitecek, Irak yakılacak-yıkılacak ama ondan sonra bunlar ne zaman gidecekler? Yakın tarihte Güney Kore’den tutun da Afganistan’a kadar, bunlar çok büyük sorulardı.” (https://serbestiyet.com/featured/gul-1-mart-tezkeresini-anlatti-icimizdeki-bircok-batici-tezkereye-karsi-cikti-bircok-yerli-gecmesi-icin-caba-sarf-etti-158870/#google_vignette)
Kraliçenin Gülü bile o ihaneti böyle anlatırken Tayyip’in bu konudaki yaklaşımı nedir?
Bunu anlamak için Tayyip Erdoğan’ın 2016 Şubat’ında yaptığı açıklamayı görelim:
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2003’te ABD’nin Irak operasyonu için Türk hava sahası ve askeri üslerini kullanmasına yönelik 1 Mart tezkeresinin TBMM tarafından reddedilmesi konusundaki açıklamaları, tartışmaları yeniden alevlendirdi.
“Erdoğan, Güney Amerika gezisinden dönerken, uçakta gazetecilere, ‘Irak’ta düşülen hataya Suriye’de düşmek istemiyoruz. Ben 1 Mart tezkeresinin yanındaydım, karşı olanlar bunu açıkça söylemediler. Birileri de gizli kulisler attılar. O insanların kimler olduğunu araştırır bulursunuz. 1 Mart tezkeresi ilk anda kabul edilip Türkiye, Irak’ta olsaydı, Irak’ın durumu böyle olmazdı. 1 Mart tezkeresi ilk anda geçseydi, Türkiye masada olacaktı… Ufku görmek çok önemli. Şimdi Suriye’de bu iş ancak bir yere kadar böyle gider. Bir yerden sonra böyle gitmez. Hassasiyetlerimizi Türkiye olarak korumak zorundayız’ dedi.” (Sedat Ergin: https://www.milliyet.com.tr/siyaset/1-mart-tartismasi-2190915)

Oysaki Tayyip başbakan olur olmaz (1 Mart Tezkeresi Anayasa gereği yeniden Meclise getirilemeyeceği için), 19 Mart 2003’te Meclisten bir tezkere geçirerek ABD’nin isteklerini yerine getirdi. Ama Irak Masasında adı bile geçmedi. 2011 yılında başlayan Suriye’nin yerle bir edilerek Ortaçağcı güçlerin eline teslim edilmesi, böylece de emperyalistler ve İsrail için hiçbir tehlike oluşturmayacak hale getirilmesinde ABD’ye ve Ortaçağcı güçlere her türlü yardımı yapmasına rağmen Suriye Masasında da Tayyip yoktur. Çünkü emperyalistler nezdinde uşakların, “kullan at mendili”nden öte bir değeri yoktur.
Tayyipgiller’in Suriye ihaneti, daha erken zamanda (2011’de) başladı ve HTŞ denilen Ortaçağcıların ABD ve İsrail’in kucağında iktidar olmasıyla sonuçlandı ve Suriye Halklarının cehennemi devam ediyor. Bu ihanet daha yeni tarihli olduğu için daha bilindiktir. O yüzden bu kadarla yetinerek asıl anlatmak istediğimiz konuya geçelim:

Kaddafi’nin Katledilmesi ve
Tayyipgiller’in İkiyüzlülüğü

Biz şimdi içimizi çok acıtan Libya ihanetine, Kaddafi’ye yapılan ihanete gelelim.
24 Mayıs gecesi saat 24’ten sonra tesadüfen TRT Kürdî’yi açtık. Bildik, daha önce de izlediğimiz bir film, Kürtçe dublajla yayımlanıyordu: “Ömer Muhtar: Çöl Aslanı.”

Şekil 1: Ömer Muhtar’ın Libya 10 Dinarı üzerindeki resmi

TRT daha önceleri de bu filmi defalarca ya

 

yımlamıştı. Nitekim biraz araştırınca filmin TRT1’de de 02 Ocak 2025’te yayımlandığını gördük.
Ömer Muhtar’ın kim olduğunu anlatırsak bu olayın (filmin TRT Kürdî’de yayımlanmasının) içimizi niçin acıttığı da daha iyi anlaşılacaktır.
Ömer Muhtar, 1858 yılında doğmuş ve 16 Eylül 1931’de Mussoli’nin faşist devleti tarafından idam edilmiştir. Çünkü tıpkı Kuvvayimilliyeci atalarımız gibi ülkesinin İtalyan Emperyalizmi-Faşizmi tarafından işgal edilmesine isyan etmiştir.
Kısaca özetleyecek olursak Ömer Muhtar şöyle bir karakterdir;
“(…) İtalyanların 1911’de Libya’ya çıkarma yapması üzerine Osmanlı subayları ve Senusi şeyhi Ahmed eş-Şerif es-Senusi önderliğinde başlayan direniş hareketine gönüllü olarak katıldı. Bu direniş esnasında Enver Bey (daha sonra Enver Paşa) ile çalıştı; aralarında bir silah arkadaşlığı bağı gelişti.
“(…) Ömer Muhtar 1922’de İtalya’da iktidara gelen Faşistlerin Libya’yı sömürgeleştirme politikasına karşı 1923’te Berka’da yeni bir direniş hareketi başlattı. Cebelü’l-Ahdar’da yaşayan aşiretlerden topladığı gerilla güçleriyle başarılı baskınlar gerçekleştirerek İtalyan kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi. Mısır ve Sudan’dan gelen yardımların kesilmesine karşın, Bedevi köylülerin yardımıyla direnişini 1931’e değin sürdürdü. 11 Eylül 1931’de bir çarpışmada yaralanarak İtalyanlara esir düştü. General Rodolfo Graziani’nin başkanlığında bir savaş mahkemesince ölüme mahkûm edildi ve Saluk’ta asıldı.” (Vikipedi)

Şekil 2: Yaralı olarak ele geçirilen Ömer Muhtar zincirlere vurulur.

Onun bu yiğitlik, vatanseverlik, halkseverlik vasıfları antiemperyalist mücadelesiyle de taçlanmıştır, gördüğümüz gibi. Bu özelliklerinden dolayı da yalnızca Libya Halkının değil, tüm Arap Ulusunun gönlünde taht kurmuş, giderek tüm mazlum halkların kahramanı olmuştur.
İşte “Çöl Aslanı” filmi bu kahramanın mücadelesini ve teslimiyeti reddederek korkusuzca idama gidişini anlatmaktadır.
İtalyan hükümeti, Ömer Muhtar’a; “savaşçılarına savaşı durdurmaları için bir çağrıda bulun, biz de seni idam etmeyip sürgüne gönderelim”, diye bir teklif sunar. Bu her türlü övgüyü hak eden kahraman insan; şöyle diyerek bu teklifi reddeder:
“Tam tersi. Bu (yani idam edilmek), hayatımın sonu için en güzel yol.”
“Bizler asla teslim olmayız. Ya kazanırız ya da ölürüz.”
Görüldüğü gibi bu son sözü, Mustafa Kemal’in; “Ya İstiklal Ya Ölüm!” ya da Küba Devrimcilerinin; “Patria o Muerte!”, “Ya Özgür Vatan Ya Ölüm!” şiarının farklı bir biçimdeki ifadesidir.

Yeni Bir
“Çöl Aslanı”

 Ve derken 1942 yılında Libya Faşist İtalyan Emperyalistlerinin işgali altındayken yine bir “Çöl Aslanı” doğar: Muammer Kaddafi.
Ömer Muhtar’ın şu sözü gerçeğe dönüşmüş, ete kemiğe bürünmüştür:
“Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız.”
İşte şimdi Ömer Muhtar’ın muştuladığı yeni nesil antiemperyalist bir savaşçı gelmiştir Libya topraklarına. 1969 yılında kelleyi koltuğa alıp İngiliz kuklası Kral İdris’i devirip iktidara gelmiştir Muammer Kaddafi. Bu davranışında Türkiye’de Kara Harp Okulunda okumuş olmasının, Türkiye’deki Jöntürk Geleneğinden etkilenmesinin de rolü olmuştur muhakkak ki. Ve kendisi hep Türk dostu olmuştur. Bu dostluğunu da 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Libya’nın bütün imkânlarının Türkiye’nin emrinde olduğunu söyleyerek somutlamıştır.
İktidarı ele geçiren Kaddafi emperyalizme meydan okumuştur, hep antiemperyalist bir duruş göstermiştir.
Ve bir de tutarlı bir biçimde Arap Ulusu’nun birliğini savunmuştur. Bunun bir parçası olarak Mısır’la Libya’yı birleştirmek için mücadele etmiş, satılık emperyalist uşağı Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın yan çizmesi üzerine Mısır’a karşı savaş açmayı bile göze almıştır:
“Mısır-Libya Savaşı ya da diğer adıyla Dört Gün Savaşı: Libya ve Mısır arasında 21-24 Temmuz 1977 tarihleri arasında yaşanan kısa süreli bir sınır savaşıdır. Çatışma, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın Libya lideri Muammer Kaddafi’nin ülkelerini birleştirme çağrılarını reddetmesi ve 1973’teki Yom Kippur Savaşı’nın ardından İsrail ile bir barış anlaşmasına varmasının ardından iki devlet arasındaki ilişkilerin bozulmasından kaynaklandı. Kısa bir süre sonra Libya, Sedat’ı devirmek için muhaliflere ve suikast girişimlerine destek olmaya başladı ve Mısır da Kaddafi’yi zayıflatmak için aynı şekilde karşılık verdi. 1976’nın başlarında Kaddafi, Mısır sınırına askerlerini gönderdi. Sedat, bölgeye çok sayıda asker göndererek karşılık verdi, Mısır Genelkurmayı ise Kaddafi’yi devirmek için bir işgal planı hazırladı.
“Sınır boyunca çatışmalar Temmuz 1977’de yoğunlaştı. 21 Temmuz’da bir Libya tank taburu Sallum kasabasına baskın düzenledi.” (Vikipedi)
Kaddafi bir Marksist-Leninist değildi. Fakat İslami bir Sosyalizmi savunuyordu ve ülkesi Libya’da bu anlayışını hayata geçiriyordu.
Antiemperyalist tutumunda da samimiydi ve hatta emperyalist ülkelere yaptığı ziyaretlerde onların yüzüne karşı eleştirilerini yapmaktan sakınmazdı. O ülkelere kendi Bedevi Çadırını taşır, kendi kültürünü yüceltmek isterdi. Konumuzla ilgili önemli bir davranışını da burada belirtmeden geçmeyelim:
“Libya lideri Muammer Kaddafi, 2009 yılında Roma’ya yaptığı resmi ziyaret sırasında, Muhtar’ın İtalyan esaretindeki fotoğrafını göğsünde taşımış, ziyaret sırasında Muhtar’ın yaşlı oğlunu da yanında götürmüştü!” (Wikipedia)
Yani İtalyan Emperyalistlerine; biz Ömer Muhtar’ın ruhunu taşıyoruz, ona göre ayağınızı denk alın, demek istemiştir.
Kaddafi’yi kısaca tanımlayacak olursak:
“İtalyan Libyası’nda, Sirte yakınlarında fakir bir Bedevi ailesinin yanında doğan Kaddafi, Sabha’daki okulunda Arap milliyetçisi oldu ve daha sonra Bingazi Kraliyet Askerî Akademisi’ne kaydoldu. Ordu içinde, Batı destekli Senusi I. İdris Monarşisini 1969 darbesinde deviren devrimci bir grup kurdu. İktidara gelen Kaddafi, Libya’yı Devrim Komutanlığı Konseyi tarafından yönetilen bir cumhuriyete dönüştürdü. Kararnameye göre Libya’nın İtalyan ve Yahudi nüfusunu sınır dışı etti ve Batılı askeri üsleri ülkeden çıkardı. İslamcı modernist, hukuk sisteminin temeli olarak şeriatı ve ‘İslami sosyalizmi’ tanıttı.” (Wikipedia)
Tabiî Libya petrollerini emperyalist tekellerin elinden alıp millileştirdi.
Hani devrimci şairimiz Ahmet Arif; “Budur katlimize sebep suçumuz”, der ya; emperyalistlerin Kaddafi’ye, onu linç edecek kadar, düşman olmalarının sebebi, bu kısa tanıtım metninde dile getirilen antiemperyalist tutumudur.
Emperyalistler, Sosyalist Kamp’ın varlığında Kaddafi’ye ve onun Libya’sına dokunamadılar. Zaten Kaddafi, emperyalistlerin her provokasyon girişimlerinde onları Varşova Paktı’na girmekle tehdit eder; geri adım attırırdı.

Filme dönersek:

Film, Suriyeli Hollywood yönetmenlerinden Mustafa Akkad tarafından çekilip 1981 yılında gösterime girmiştir. Bu filmin çekilmesini isteyen ve finanse eden de Muammer Kaddafi’dir. Amacı anlaşılırdır: Hem ulusal kahramanını dünya halklarına tanıtmak ister hem de emperyalistlere kendisinin ve Libya Halkının, Ömer Muhtar’ın torunları olarak, kendilerine karşı savaşmaya hazır oldukları mesajını vermek ister.

Şekil 3: Ömer Muhtar: Çöl Aslanı filminin afişlerinden biri.

Bu filmden önce de Kaddafi ile Mustafa Akkad arasında bir başka film nedeniyle bir ilişki yaşanmıştır.
TRT’de neredeyse her Ramazan ayında ve dini bayramlarda yayımlanan “Çağrı” filminin de yönetmeni Mustafa Akkad’dır. M. Akkad Filmin çekimi için Fas’ı seçer. Büyük paralar harcanarak stüdyolar ve o günkü Mekke’nin örneğinin de yer aldığı platformlar inşa edilir Fas’ta. Film, Hz. Muhammed’i hiç göstermeden, Hz. Muhammed’in İslam’a Çağrı’sını anlatır. Başroldeki Anthony Quinn, Hz. Hamza rolündedir ve onun üzerinden Hz. Muhammed’in Çağrısı ve yaptıkları anlatılır. Fakat bu tutum bile bağnaz İslamcılarca kabul edilemez bulunur. Özellikle Suudi gericiliği, Fas kralına baskı yaparak filmin çekimini yasaklatır. Bu yasağa karşı Kaddafi ülkesinin kapılarını ve imkânlarını sunar Mustafa Akkad’a bu filmin çekilmesi için. Ve filmin çekimi Libya’da tamamlanır.
Filme önce karşı çıkan gericiler sonradan filmin ajitasyon-propaganda gücünü görünce dört elle sarılırlar. TRT’nin bu filmi defalarca yayımlamasının altında da bu gerçek yatar.
“Ömer Muhtar: Çöl Aslanı” filminin başrolünde (Ömer Muhtar rolünde) de Anthony Quinn oynar. M. Akkad filmde Hollywood ünlülerini oynatarak dünya kamuoyunun filme ilgi duymasını sağlamak ister. Bu düşüncesi gerçekleşir. Anthony Quinn’le birlikte rol alan Oliver Reed, Irene Papas, Rod Steiger, John Gielgud gibi Hollywood oyuncularının başarılı performanslarıyla film tüm dünyada, özellikle de İslam coğrafyasında büyük ilgi görür. Tabiî her şeyden daha önemlisi Ömer Muhtar’ın antiemperyalist mücadelesinin anlatılıyor olması bu ilginin ana kaynağını oluşturur.
Bizi asıl üzen taraf ise işte Libya topraklarının yetiştirdiği bu iki yiğit, antiemperyalist kişiliklerden birisiyle (Ömer Muhtar’la) İtalyan Emperyalizmine karşı savaşırken atalarımız, onunla omuz omuza verirken; ikincisi (Muammer Kaddafi) yedi düvele (hatta tüm emperyalist âleme) karşı savaşırken Türkiye’nin AKP eliyle o emperyalistlerle aynı safta yer almasıdır. İnsan; “Seni ne hale getirdiler Türkiye!”, diye haykırmaktan kendini alamıyor.
Bilindiği gibi Tayyip, emperyalistler Libya’ya saldırmak isteyince önce; “NATO’nun Libya’da ne işi var?”, demişti. Ama ABD’den ayarı alınca NATO’nun İzmir’deki karargâhını ana üs olarak emperyalistlere kullandırtmış ve denizaltılarımızı, gemilerimizi Libya karasularına göndererek emperyalistlere destek vermişti. O zaman Dışişleri Bakanı olan Davidson Ahmet ise nakit dolarlarla Libya’ya gidip gerici-Ortaçağcı güruhlara yardım dağıttı; emperyalistler ve bu gericiler Kaddafi iktidarını devirsinler diye.

RESİM
Tıpkı TRT gibi Tayyipgiller’in tam kontrolünde olan Anadolu Ajansı (AA) ise bugünkü Libya’yı şöyle anlatıyor:
“Libya’da bugün istikrarsızlık hâkim
“Libya’yı 42 yıldır ‘demir yumrukla’ yöneten Kaddafi yönetimi, 2011’de ‘Arap Baharı’ sürecinde NATO’nun askeri müdahalesiyle devrildi. Ancak Libya, son yıllarda bölgesel güçler tarafından desteklenen savaş ağalarının doğal kaynaklar ve iktidar için yürüttüğü kanlı mücadelesine sahne oluyor.” (https://www.aa.com.tr/tr/dunya/col-aslani-omer-muhtar/2365389)
Pekiyi AA’dan yaptığımız bu alıntı AA’nın hangi haberinden alınmıştır dersiniz?
Haberin başlığı aynen şudur:
“Çöl Aslanı” Ömer Muhtar
Alt başlık ise daha da ilginçtir:
“Libya’da işgalci İtalyan güçlerine karşı sergilediği destansı direnişle dünya çapında sembol bir isme dönüşen ‘Çöl Aslanı’ lakaplı Ömer Muhtar’ın idam edilişinin üzerinden tam 90 yıl geçti.” (agy.)
Ulan siz, Ömer Muhtar’ı anacak son kişiler bile olamazsınız!
İşte insanı böylesine zıvanadan çıkarıyor bu emperyalistlerin kuklası Tayyipgiller.
Ama bir taraftan da şaşılacak bir durum değil bu. Bunlar Hz. Muhammed’in en sevdiği insan olan Hz. Hüseyin’i bile din adına katlettiklerini, bunun dinin emri olduğunu savunacak kadar ikiyüzlü Emevi-Yezid soyundan gelen Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının temsilcileridir.
Ne diyordu bizzat Tayyipgiller’in içinden gelen Ali Yeşildağ?
“Tayyip Abi ve yakın çevresi dünyanın en büyük hırsızlık şebekesidir.”
Sadece bununla kalmıyor Ali Yeşildağ, bir de ne diyordu?
“Tayyip abinin en büyük özelliği, paranızı çalıp sonra size kendisini alkışlatmasıdır.”
İşte aynı tutumu görüyoruz. Hem çağımızın “Çöl Aslanı”nın, Kaddafi’nin linç edilmesinde emperyalistlere en büyük yardımı sunacaksın hem de Ömer Muhtar’ı anacaksın, onu anlatan bir filmi tekrar tekrar göstereceksin.
Pesssss…

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.