Ara buluyoruz diye işçi hakkı yiyorlar

Av. Tacettin Çolak

Bilindiği gibi işçiler, Ocak ayından bu yana, dava açmazdan önce arabulucuya başvurmak zorundalar. Arabulucu önünde anlaşma sağlanırsa, artık mahkemeye gidip dava açamıyorlar. Anlaşmazlık halinde ancak dava açılabiliyor.

İş Yargılamasında üç aydır devam etmekte olan Zorunlu Arabuluculuk uygulaması ile ilgili olarak doğru düzgün bir istatistikî bilgi bulunmamakta. Öyle ki, Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Arabuluculuk Daire Başkanlığının sayfasında yayınlanan veriler bile güncel değil. Görülüyor ki Bakanlık dahi, bir oldubitti ile getirdikleri Zorunlu Arabuluculuğa ait güvenilir verileri toplamaktan aciz durumda.

Arabuluculuk Daire Başkanlığının sitesinde yayınlanmış olan (28 Mart 2018 tarihinde baktığımız) verilere göre; İşçi-İşveren uyuşmazlıklarındaki Toplam: 19411 arabuluculuk uygulamasının % 37’si (7888) İstanbul’da, % 19’u (4105) Ankara’da, % 16’sı (3507) Bursa’da, % 15’i (2907) ise İzmir’de yaşanmış.

Örneğin, işçi-işveren ilişkilerinin yoğun olduğu Kocaeli, Eskişehir, Konya, Kayseri, Mersin vb. illerde arabuluculuk uygulamaları bir hayli düşük kalmakta.

Bu verilerin ne kadar güncel olduğu da tartışmalı. Ancak Bakanlık her nedense arabuluculuk uygulamalarına dair verileri güncellememekte ısrar ediyor. Anlaşılan zorunlu arabuluculuk iş yargısında tutmayacak. Daha doğrusu baştan beri söylediğimiz gibi, bu uygulamanın zorunlu tutulmasının adaletsiz, hakkaniyetsiz sonuçlara yol açması kaçınılmazdır.

Buna ilişkin uygulamalar yaşanmaya başladı bile.

Örneğin; taşeronda çalışan bir Belediye işçisi emeklilik nedeniyle işten ayrılmasına karşın ödenmeyen Kıdem Tazminatı ve Yıllık İzin Ücreti alacakları için arabuluculuk bürosuna başvurduğunda, “senin işverenin Belediye değil Taşeron” denilerek, Belediye asıl işveren sorumluluğundan kurtarılmıştır.

Oysa 4857 sayılı İş Yasasının 2’nci maddesi halen yürürlüktedir ve hizmet alım sözleşmeleri ile alt işverenlere devredilen asıl işlerden kaynaklanan işçilik alacaklarından Belediyelerin de asıl işveren sorumluluğu bulunmaktadır. Yani taşeron ile Belediye; alt işveren-asıl işveren olarak bu işçi alacağından müştereken ve müteselsilen sorumludurlar.

Ayrıca 6552 sayılı Torba Yasa ile ücret, yıllık izin uygulaması bakımından kamu ya da özel sektör ayrımı yapmaksızın tüm asıl işveren-alt işveren ilişkilerinde uygulanacak hükümler getirilmiş ve alt işverenlerin kanuna aykırı uygulamaları bakımından asıl işverenlere bir yandan kontrol yükümü, diğer yandan da sorumluluk getirilmiştir.

Yine aynı Torba Yasa ile kamuda faaliyet gösteren alt işverenler ve bunların işçilerinin kıdem tazminatları da, önceki dönem yargı kararlarına uygun olarak güvenceye alınmış ve tazminatlardan kamu (asıl) işverenleri sorumlu tutulmuştur.

Sonuç olarak; bu olayda belediye arabuluculuk formuna asıl işveren olarak kaydedilmemekle işçinin mağduriyetine neden olunmuştur.

Başka olumsuz örnekler çok.

Örneğin, otuz bin lira civarında alacağı olan bir işçi, (yargılama süreçlerinin uzun süreceği, alacağı paranın enflasyon nedeniyle eriyeceği vb. nedenlerle korkutularak) beş bin liraya razı edilmiştir. Kaldı ki, anlaşma ile sonuçlanan uyuşmazlıkların neredeyse tamamında işçiler fedakârlık yapmakta ve gerçek alacaklarının çok çok azına razı edilmekteler.

Bizzat yaşadığımız başka bir örnekte; arabuluculuk görüşmesinde anlaşmaya varılamaması üzerine işveren avukatının ilk tepkisi “burada işçi olsaydı anlaşırdık” şeklinde olmuştu.

Öte yandan, vekil olarak yapılan başvurularda arabuluculuk başvuru formlarına mutlaka asilin (işçinin) de telefonu ve adresi yazdırılmakta.

Hatta Arabuluculuk Daire Başkanlığınca arabuluculara; “vekille temsil edilen dosyalarda mutlaka asile (işçiye) ulaşın ve onun da görüşünü alın” şeklinde telkinlerde bulunulduğu da söylenmektedir.

Yani devletin bakanlığı bir kamu görevi olan avukatlık mesleğine güven duymadığı gibi, bu güvensizliği arabuluculara da yansıtmaktadır.

İşin garibi başta bakanın kendisi ve arabulucuların tamamı avukat…

Bir başka anlatımla, “dervişin fikri ne ise zikri de odur” halk sözündeki gibi, adamların getirdiği düzenleme; işverenleri üzmeden işçilerle “helalleştirmek”…

Dahası ilk başvuru anında işçiye, hangi alacak kaleminden ne kadar miktar istediğini dahi yazdırmayarak, arabulucu önünde taraflar toptan bir pazarlığa tutuşturulmakta. Örneğin, bir işçinin; fazla çalışma, genel tatil ücreti ya da hafta tatili ücreti gibi alacak kalemlerini tek tek hesaplaması mümkün olamayacağından, hatta ihbar ve kıdem tazminatı hesabını dahi yapamayacağından rastgele rakamlar üzerinden işçilerle pazarlık yaptırılmaktadır.

Hal böyle olunca da arabulucular önünde işçilere haklarının fersah fersah altındaki rakamlara imza attırılmaktadır. Bu açık haksız durumlar karşısında işçiyi uyaran ve yasal haklarını hatırlatan arabulucular belki vardır ama bunlar istisnadır.

Kaldı ki, uygulanmakta olan 7036 sayılı yasanın 3’üncü maddesine göre Arabulucunun görüşmelere dahli (katılımı) sadece; “çözüm önerisi sunmak”tan ibarettir.

Sonuç olarak; bu uygulamanın uzun vadede iş yargısının yükünü hafifletmesi de mümkün değildir. Bize göre zorunlu arabuluculuk uygulaması, devlet eliyle işçi haklarının işverenlere peşkeş çekilmesinin bir aracı olmuştur/olacaktır. İleride daha da kötü örnekleriyle karşılaşılacaktır. Bu nedenle zorlu arabuluculuğa alışmamak gerekir. Başta sendikalar olmak üzere tüm Halk örgütlerinin karşı çıkması ve mücadele etmesi gerekir.