Leninizm Nedir?
Hikmet Kıvılcımlı
Marksizmin Orijinal Gelişimi
Küçükburjuva Aydınının görülmedik -sözde- orijinalite döktürme züppeliği, bir daha geri gelmezce, işçi hareketinin perspektifi içinde yok edilmiştir. Burada artık Teori ile Pratik gibi Kişi ile Doktrin de en yüce sentezine, birliğine kavuşmuştur. Marksizm demek, Bilimcil Sosyalizm demektir. Bilimcil Sosyalizm demek Marksizm demektir. O denli ki, Bilimcil Sosyalizmin kurucusu 2 insan (Marks-Engels) iken, teknik kolaylık olmak üzere, alçakgönüllü “Melaike”nin (Engels’in) adıyla terim uzatılmamıştır: Yalnız Marks adı doktrinin damgası olmuştur. Marks demek Doktrin demek olmuştur. Bilimcil Sosyalizme de kısaca Marksizm denilivermiştir.
Artık Marksizmin doğru mu, yoksa yanlış mı olduğu biçiminde sözüm ona “bilimcil tartışma”, “fikir hürriyeti” maskaralıklarıyla vakit yitirilemez. İşe bakılır. Pusula eldedir. Pusula bin yıl önce ne idiyse bugün de odur. Marksizmde 1848- 1859 yılı ne idiyse 1901-1917 yılları da odur. Bütün mesele o pusulayı her ülkenin kendi orijinal şartları içinde “pusulayı şaşırmadan” uygulamayı bilmektir. Ancak o zaman, Marks-Engels’ten beri toplumun geçirdiği yeni gelişmeler değerlendirilebilir. O yeni değerlendirmeler, Marksizmin gelişimi olur.
Lenin bu duru görüş ve rahat zekâ ile Dünya’ya ve Çarlık Rusya’sı denilen kendi Ülkesi’ne baktı.
Ama, pusulayı şaşırmamak için, önce kendi Toplumunu kıyasıya inceledi. Çarlık Rusya’sı, Batı’nın klasik Burjuva Demokratik Devrimi’ni bir türlü yapamamış, yapamıyordu. Batı Burjuvazisi, Demokrasi Devrimini yapar yapmaz, Derebeyi kalıntılarıyla halka (İşçi ve Köylü yığınlarına) karşı ittifak yapmıştı. Rus Burjuvazisi, kendi Devriminden korkuyor, onu gerçekleştirmek görevini yerine getirmemek için, Çar Atasının kuyruğu altını yalayarak nefis körletmeye çalışıyordu.
Neden?
Çünkü en basit insanlık hakları çiğnenen İşçi Sınıfı daha şimdiden İstibdada karşı savaşını Sermayeye karşı savaşın bilinci içinde yürütüyordu. Birinci basamak Demokratik Devrim içinde; Burjuvazi gerisin geri kaçıyor, Proletarya kuşkusuz, ikirciksiz ileriye gidiyordu. Öyleyse Burjuva Demokratik Devrimine de öncü ancak Proletarya olabilirdi. Marks-Engels Çağı Almanyası için de az çok durum böyleydi. O durumlarda ne yapılması gerektiğini Marksizm dâhice işaretlerle belirtmişti. 1848 Batı Karaavrupası için kaçırılan fırsat, 1900’ler sonrası Doğu Karaavrupası için kaçınılmaz bir gerçeklikti.
Revizyona (düzeltme kalpazanlıklarına) hiç gelmez olan Marksizmin o gerçeklik içinde işlenmesi, önyargı, bönyargı yapmaksızın, Marksizmin orijinal gelişimini verecekti. “Devrimci Teorisiz Devrimci Pratik olamaz.”, inancının ve metodunun yeri burasıydı. Leninizm, belki kendisi de pek farkına varmaksızın doğmuştu.
Öncü Proletarya Partisi
Sosyal Devrim, diyalektiğin ansızın çelişkilerini bir arada çatıştırdı. Devrim Burjuva devrimiydi, ama Burjuvazi devrime öncü olamazdı. Devrimci Proletaryaydı, ama İşçi Sınıfı kendi ülküsü olan Sosyalizmden önce, Burjuva Devrimini gerçekleştirmek zorundaydı… Marksizmden başka hiçbir doktrin bu olağanüstü çapraşık durum önünde çıkar yolunu bulamazdı. Marksist Leninizm, yolunu en ufak bir kuşkuya ve korkuya yer bırakmaksızın buldu.
Burjuva Demokratik Devriminin öncüsü: Proletaryadır. Bunu anlamayan Popülizm küçükburjuva sapkınlığıdır. Mahkûmdur. Tepelenir. Ancak Köy Komünalarından Modern Komünizmi kurmak isteyen Popülizm tepelendi diye Devrimde Köylü yığınlarının özel büyük yedek güç rolü unutulamaz.
Köylü de “burjuva” mıdır?
Evet. Ama Modern Kapitalist büyük Burjuva değildir. Tersine, kapitalizmin her gün mülksüzleştirdiği, derebeyliğin ezip insanlıktan çıkardığı en yoksul ve en mazlum bir yığındır. Müthiş soyulup ezilen Köylülük; Devrime öncü olamaz ama öncü Proletaryanın en sadık Devrim müttefiki olur. Çünkü, İşçi Sınıfının öncü olacağı devrim, her şeyden önce Köylülüğün Toprak ve Halk Demokrasisi özlemlerini gerçekleştirir.
Som Devrim böylesine elle tutulur olunca, “Ne Yapmalı?”dır?
Devrim lafla olmaz. Siyasi iktidar Savaşı yapan örgütle olur. Proletarya Partisi, küçükburjuva kuruntuları ve bocalamaları ile savsaklanamaz. “Bir adım ileri, iki adım geri” atmakla kurulamaz. Devrim bir sosyal savaş ise Parti yalnız savaşçıların çelik çekirdeği olabilir. Her gönüllünün kendi kendine katılıvereceği “Dingo’nun ahırı”; Devrimci Parti adını alamaz.
Siyasi örgütte, Partide; Demokrasi mi, yoksa Merkeziyet mi ağır basacak
Böyle bir soru ve ona beklenen mutlak karşılık; ancak Burjuva ajanlar ile Küçükburjuva palavracılarının mız çıkartmak yahut kaçamak yapmak için önerdikleri provokasyonlar veya arka kapıcıklardır. Septe Boğazı’nı geçince arkadaki bütün kayıkları yakan kararlı Yiğitler[1] için; Merkeziyet de, Demokrasi de, dövüşün ateşi içinde ölçülüp değerlendirilebilir. Ne iki buçuk pozcu Küçükburjuva veya bozguncu Burjuva avantüriyesinin afurtafuru için “Merkeziyet” taslanır; ne bir sürü tabansız küçükburjuva veya hinoğluhin burjuva ajanının gözlere “bilgincil” “kül atmak” çeşidinden tükenmez, kararsız gevezelikleri için “Demokrasi” ötülgenliğine karılır.
Leninizmin Adsız Doğuşu
Leninizmin bütün ana prensipleri 19’uncu Yüzyıl’ın bitip 20’nci Yüzyıl’ın başladığı yerde gün ışığına çıktı. Şimdi o prensiplerin Toplum laboratuvarında sınanmasına sıra gelmişti. Aralıksız Silahlı Savaş (1904 Rus-Japon Savaşı) ile o kanlı bunalımların fışkırttığı Sosyal-Devrim (1905 Devrimi) yanılmaz Marksizmi yaratıcı düşünce ve davranış çabasıyla geliştiren Leninizmin hemen yüzde yüz yanılmazlığı ve evrensel teorik güçlülüğünü ispatladı.
Proletarya öncülüğünde (İşçi + Köylü) ittifakı: Sovyetler (İşçi – Köylü – Asker – Sivil Halk Heyetleri) biçiminde yerden biterce fışkırdı. Burjuva Demokratik Devriminin geniş tabanı Köylülük problemiyle, onun spesifik bir türü olan Milliyet problemi yerli yerine oturdu. Devrim stratejisi ve taktiğinde, büyük Köylülük ve Milliyetler yedek güçleriyle İşçi Sınıfı özgücü arasındaki ilişkiler üzerine yapılan düşünce ve davranış çizileri; Menşevik ve Bolşevik sınırlarını bütün kesinliğiyle aydınlattı.
10 yıl sonra, Birinci Emperyalist Evren Savaşı patlayınca, Leninizm, Teorice ve Pratikçe dört başı mamur bir doktrin olgunluğuna erişmişti. Bu eriş, elbet Marksizmin dünya ölçüsünde gelişen bütünlüğüne giriyordu. Ama, her şeyden önce Rusya denilen bir ülkenin yüzde yüz yerli malı, orijinal ekonomi ve sınıf ilişki-çelişkilerinden güç alarak olgunlaşmıştı.
Onun için, korkunç Emperyalist Savaşın patlattığı bütün meseleleri en büyük ayıklık ve serinkanlılıkla ele almayı, çözümlemeyi bildi. Batı’nın bütün sunturlu sosyalistleri, “kendi” İşveren Sınıfları yanında Emperyalist savaş kredilerine oy verdiler. “Kendi” emperyalizmlerinin “sonuna dek zaferi” uğruna birbirlerine meydan okudular. Çarlığın Meclisi Duma’da Emperyalist Savaşa karşı çıkanlar, Uluslararası Sosyalistlerin ihanet ve şovenizm maskelerini düşürenler Leninciler oldu.
Böylece Leninizm, bir ülkenin proletarya savaşından aldığı güçle uluslararası ölçüde etkili olmaya girişti. Bu ölçülere kavuşmakla kendiliğinden evrensel devrimci Teori niteliğini kazandı. Ancak henüz adı yoktu. Rusya dışında ne Bolşevik, ne Lenin adını işiten, hele anlayan yoktu. Bolşevik, Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisi içinde kalıyordu. Lenin de o partinin adsız bir savaşçısıydı. Adamın adı: Vladimir İliç Ulyanov idi. Çar Polisi Okrana’dan başka hemen kimse o adla bir sosyalist bulunduğunu bilmiyordu bile…
Leninizm, Dünya Teorisi olmak için Rusya Pratiğinde doğruluğunu ispatlayacaktı. Ne var ki, Rusya problemini bütün dünya problemi dışında hiçbir zaman görmedi ve koymadı.
Dünya hangi genel durumdaydı?
Marksizmin geçen yüzyıl haber verdiği bir eşsiz örneksiz muazzam Evren Savaşı içine gömülmüştü. Kapitalizmin bu kanlı uçuruma ister istemez yıkılacağını Marks-Engels açıklamışlardı. Oraya gelinmişti.
Emperyalizm Teorisi
Marks-Engels’ten beri Kapitalizmde neler olmuştu?
Büyük bir değişiklik, hatta tam diyalektik bir tersine dönüş, altüstlük olmuştu. 19’uncu Yüzyıl’ın Serbest Rekabetçi Kapitalizmi, 20’nci Yüzyıl’la birlikte Tekelci Kapitalizme dönmüştü. Öyleyse ilk iş, Marks-Engels’in bıraktıkları yerden alıp Kapitalist toplumun geçirdiği gelişimi değerlendirmeliydi. Bu yapılmadıkça, ne Rusya’nın ne Dünyanın içine düştüğü; ne Evren Savaşını, ne o Savaşın getireceği sonuçları kavramak elden gelemezdi.
Savaş, Toplumun derinliklerinde uyuklayan bütün köklü meseleleri, bir anda en alevli biçimleriyle suyun yüzüne çıkarmıştı. Sosyal-Demokrasi içindeki bölünüşler, Milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin çizip çizmeyeceği, şu veya bu ülke “Milli Gurur”unun altında yatan problem, Avrupa Birleşik Devletleri parolasının içyüzü, en sonra ansızın her şeye kan ve ateşle saldıran Emperyalist Evren Savaşı ve bu savaş önünde Marksizm iddialı İkinci Enternasyonal’in “arş ü ferşiyle”[2] gümleyip yıkılışı vb… vb… nedendi?
20’nci Yüzyıl’la birlikte dünyayı saran Tekelci Kapitalizm yüzündendi.
Lenin oturdu, 1916 Ocağından Kasımına dek, hatta 1917 Nisan yayımına dek, hep o; “Kapitalizmin son kertesi olan Emperyalizm” üzerine kısa, açık, kesin araştırmalarını işledi. İnsanlık en az çeyrek yüzyıldan beri, kapitalizmin ekonomi temelini şiddetle çatlatan o Emperyalizmle çürüyüp dökülüyordu. Büyük Kapitalist metropoller (Anayurtlar) arasında yıllarca süren Gümrük savaşları, mal alışverişi engellenince, bütün kutsal milli sınırları hiçe sayıp çiğneyen Sermaye İhraçları, hammadde ve pazar tekellerini sağlamak için canavarca Sömürge politikaları ve paylaşımları, Barışta biriken Kapitalistler ve Tekeller arası çelişkilerin Dünya Savaşlarıyla bir çözüme bağlanma kaçınılmazlığı, bütün sınıf, politika, devlet, kültür, din, mantık, ahlâk, psikoloji vb. gibi üstyapı alanındaki soysuzlaşmalar, toptan gelip yeryüzüne ve her ülkeye musallat olmuş Finans-Kapital (Mali Sermaye) tahakkümüne dayanıyordu. Bu, Emperyalizmin ve Emperyalist savaşın eksi, olumsuz yanıydı.
Bu gerçekliğin vardığı sonuç ne olabilirdi?
Son kertesine gelmiş kapitalizmin kanlı bunalımlar içinde yıkılışı olurdu. Birinci Emperyalist Evren Savaşı, o yıkılışların en göze batıcı biçimlerinden biriydi. İnsanlık, Marks’ın “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”nın önsözünde belirttiği az çok uzun Devrimler çağına girmişti. 1905 yılları Rusya’sında nasıl Rus-Japon Savaşı, hemen ardından 1905 Devrimi’ni getirdiyse, tıpkı öyle, ama onunla kıyaslanmayacak ölçülerde daha yaman Devrimler de 1914’te patlak veren şu Birinci Emperyalist Evren Savaşı ardından dünyayı yerinden oynatacaktı. Bu da Emperyalizmin ve Emperyalist Savaşın, söz yerindeyse; artı, olumlu yanı olacaktı.
Devlet Teorisi
Leninizm, henüz “Leninizm” adıyla tanınmadan, kendi çağının ekonomik ve Sosyal Yapısını ve o yapının ister istemez vardığı Sosyal-Devrimi evrensel Teori olarak aydınlattı. Devrim pratiği kör bir çığ gibi insanlığın üzerine yıkılıyordu.
Bu çığın altında ezilip kalmamak için, bilinç alanına çıkarılması gereken en önemli Teorik Problem neydi?
Lenin, o noktada bir göz kırpımı kadar bile ikircikliğe kapılmadı.
“Devrimin temelli problemi, iktidar meselesidir.” (Lenin, Parolalar Dolayısıyla.)
Devrim nerede olacak?
Engels onu da bir mektubu ile açıklamıştı. Emperyalist Evren Savaşı patladığı gün; “Gaçina’da esir olan Çar devrilecektir.”
Yani, Marksizme göre, Devrim en keskin biçimiyle Lenin’in ülkesine bir göktaşı gibi düşecektir. İktidar meselesi de özellikle orada günün en yakıcı gündemi olacaktır. Rusya’da Devrim iktidarının somut problemleri, 1905 Devrim olayları içinde bütünü ile prova edilip tartışılmıştır.
Ama, o tartışmalar genel Strateji ve Taktik problemler üzerineydi. Şimdi iş başa düşüyordu. Ana prensipler üzerine iktidar meselesi tasarlanmıştı. İşçilerle-Köylülerin Demokratik Diktatörlüğü olacaktı. İkinci Enternasyonal “kocakarılarının” insanları en çok şaşırttıkları bu iktidar meselesiydi. Lenin o problem üzerinde yıllar yılıdır Marksizmin bütün teorik ana düşüncelerini not olarak derlemişti.
1917 yılının en civcivli “nalla mıh arası” günleriydi. Demokratik Burjuva Devrimi Çar’ı devirmiş, Proletaryanın Sosyalist Devrimi kapıyı kırarca çalıyordu. Bu sıra, iktidar probleminde en ufak bir aksama, Tarihin gidişini saptırabilirdi. “Beyinsiz İşgüzarlık”ların hiçbirisine yer vermemek için, Devlet meselesi tartışılamaz durulukta teorik açıklığa kavuşmalıydı. Lenin, o “anacık babacık gününde” yeniden oturdu. Boş kalmış kaçak saatlerinde, notlarını dökümleyerek, 1917 Ağustos ve Eylül aylarında, “Devlet ve Devrim” eserini yazdı. Ve şöyle dedi:
“Günümüzde Devlet meselesi, politik ve pratik bakımdan olduğu gibi, teorik bakımdan da özel bir önem kazanıyor. Emperyalist Savaş, tekelci kapitalizmin Devlet tekelci kapitalizmine doğru kalıp değiştirmesini adamakıllı aceleleştirdi ve şiddetlendirdi. Mutlak kudretli kapitalist gruplaşmaları ile her gün daha sıkı sıkıya kaynaşan devletçe, çalışan yığınların canavarca ezilişi gittikçe daha çok kendini dayatıyor.
“Uluslararası Proletarya Devrimi açık-seçik olgunlaşıyor. Devrimin devlete karşı tutumu pratik bir önem kazanıyor. Çalışan yığınları genel olarak burjuvazinin ve özellikle emperyalist burjuvazinin etkisinden kurtarma dövüşü, “devlet”e karşı olan oportünist önyargılarla dövüşmeksizin olağanlaşamaz.”
Pratik Taktik ve Parola Diyalektiği
Leninizmin bütün ana ilkeleri ateşin içinde durulup, yalın kılıçlar gibi takılıp kuşanıldıktan sonra, artık yapılacak her iş bir zahmet değil, yararlı bir zevk olur. Bunu gene en iyi, Lenin’in kendisi söyler “Devlet ve Devrim” broşürünün bir VII. Ayrımı vardır: “1905 ve 1917 Rus Devrimlerinin Deneyi” o ayrımda ele alınacaktır. Lenin; “Bu Ayrım’ın başlığında işaret edilen konu öylesine gepgeniştir ki, ona ciltler dolusu yazı ayrılabilirdi ve ayrılmalıydı” der. Ama o ayrıma bir satır bile katamaz.
Çünkü Lenin’i Ekim Devrimi kıskıvrak yakalamıştır. Artık teorik söze yer kalmamıştır. Som iş yıldırım hızıyla art arda ve dalga dalga gelip çarpmaktadır. O zamana dek düşünebildiysen düşündün. Şimdi yapabildiğin düşünce planlarının uygun davranışlarla gerçekleştirilmesi gelmiş çatmıştır. Onun için Lenin, “Devlet ve Devrim”in Birinci Baskı Sonsözü’nü şu kanı ile bitirir:
“Bir Devrimin Deneyini yapmak, o Devrim üzerine yazı yazmaktan daha hoş ve daha yararlıdır.” (Petrograd, 30 Kasım 1917.)
O zaman, bütün yapılacak iş, Diyalektiğin oynak manivelasında her an değişebilen momentlere göre; en kıvrak, en çabuk, en kararlı biçimde düşünüp davranmaktır.
1917 Şubat 27’den Temmuz 4’e dek, parola: “Bütün İktidar Sovyetlere!” idi.
Çünkü:
“O zaman iktidar istikrarsız denge halindeydi. Geçici Hükümetle Sovyetler, serbestçe rıza gösterilmiş bir antlaşma ile iktidarı paylaşıyorlardı. Sovyetler, hür yani hiçbir dış ve silahlı baskıya uğramayan işçilerle askerlerden biçimleniyordu. Silah halkın elinde, halk üzerine çöken hiçbir baskı yok: İşin temeli buydu. İşte o, her türlü Devrimin barışçıl gelişimine elverişli olan ve garanti veren şey buydu.” (Lenin, Parolalar Dolayısıyla, 1917.)
Demek o denli kanlı bıçaklı ihtilal delisi sanılan Leninizm, tam 4 ay 7 gün: “Barışçıl Devrim” gelişiminden, ünlü deyimi ile “Kansız İhtilal”den yanaydılar.
Çünkü:
“27 Şubat günü bütün sınıflar Çar’a karşı birleşiktiler.”
Çünkü:
“Sovyetler, sınıf yapıları gereği, işçiler ve köylüler hareketinin organlarıydılar, işçi-köylü mutlak iktidarının haphazır biçimiydiler. Eğer Sovyetler bütünüyle iktidarı elde etmiş olsalardı, Küçükburjuva yığınlarının başlıca kusuru, baş günahı olan kapitalistlere güvenivermeleri, pratikle bir yana itilebilecekti; kendi faaliyetlerinin deneyi ile alaşağı edilebilecekti. İktidarın tümünü elinde tutan Sovyetler’in kucağında iktidardaki sınıfların ve partilerin birbirlerine halef selef olmaları kendiliğinden olabilirdi. Bir an bile hiç gözden kaçırılmaması gerekir ki, yalnız o Sovyetler içinde temsil edilen partilerle yığınların genişliğine ve derinliğine serbestçe dal budak salmış içtenlikli bağlılığı: Burjuvazi ile antlaşmak denilen küçükburjuva kuruntusunu barışçıl yoldan silip süpürmeye kapı açabilirdi. İktidarın Sovyetler’e geçişi, sırf geçtiği için, sınıflar arasındaki ilişkileri değiştirmezdi. O ilişkilerde hiçbir şeyi değiştiremezdi; köylülerin küçükburjuva karakterinden hiçbir şey değiştirmezdi. Ama, tam zamanında, köylüleri burjuvaziden koparıp ayırmaya ve köylüleri sonra birleştirmek üzere işçilere yaklaştırmaya var gücüyle yardım ederdi.” (age, s. 198.)
4 Temmuz’dan sonra işler tersine döndü.
“Karşıdevrimci burjuvazi, hükümdarcılar ve Yüzkaralar ile birlikte yürüyerek, kısmen ürküterek, sosyalist revolusyoner ve menşevik küçükburjuvaları kendisine bağladı ve fiili Devlet İktidarını Cavaignac’lara[3], cephede kafa tutanları kurşuna dizen ve Petrograd’da Bolşevikleri kılıçtan geçiren askercil kliğe teslim etti.” (age, s. 199.)
Böyle bir durumda, hâlâ: “Bütün İktidar Sovyetlere!” parolasını atmak, “Don Kişotluk”, “halkı aldatmak” olurdu. Çünkü o sıra Sovyetlerin iktidarı istemesi veya alma kararı vermesi yetermiş, “Sovyetler içinde cellâtlarla uzlaşmamış partiler varmış” sanmak olurdu o parola.
Şimdi:
“Meselenin temeli şudur ki, iktidar barışçıl yoldan artık ele geçirilemez.” (age)
İsyan Güzel Sanatı
O zaman artık boş hayale kapılmanın yeri yoktur. Olmayacak şeyi olurmuş göstermek de, olacak şeyi olmazmış gibi göstermek de kendini ve halkı aldatmaktır. En alevli ihtilal günlerinde bile Marksizm, önce barış yoluyla, insan kanı akmaksızın Sosyal Devrime gidilmesine uğraşır. İşveren Sınıfı, her zamanki gibi, kişi çıkarı uğruna dünyayı süngü ve kurşunla yangına vermeye girişince Küçükburjuva yığınları da, gene her zamanki gibi, horozu gören tavuk gibi zorun altına siner ve bir avuç burjuva terörcüsüne taparsa, barışla yapılacak iş kalmamıştır.
İsa’nın; “Bir yanağına vururlarsa, öbür yanağını çevir.”, diyen köle buyrultusu, çöken Antika toplum parolasıdır. Firavun’a karşı isyan bayrağını kaldırmış Musa usulü; “Göze göz, dişe diş” parolası günün parolası olur. Buna, kimi tatlısu sosyalist ve revizyonistleri; “Blankizm” mi derlermiş?.. Marksizm, bir avuç soyguncunun zılgıtı önünde armut toplamak değildir. Zorlanırsa İsyan da olabilir. Yalnız Blanqui’cilikten apaçık ayırdını yapan başlıca 3 prensibe uyar:
1- Öncü Sınıf:
“İsyan, başarılı olmak için, bir complot (gizli bir çetenin suç işleme kararı, komplo) üzerine değil, bir parti üzerine de değil öncü sınıf üzerine yaslanır.”
2- Devrimci Halk:
“İsyan Halkın devrimci atılganlığı üzerine yaslanmalıdır.”
3- Yükselen Devrim Dönümü:
“İsyan, gittikçe yükselen devrimin tarihsel bir dönüm noktasında fışkırmalıdır: O noktada, halk öncüsünün faaliyeti en güçlü olur; o noktaya gelinince, düşman saflarındaki ikirciklikler (tereddütler) ve cılız, kararsız, çelişkilerle dolu devrim dostlarının ikirciklikleri en güçlü olur.” (Lenin, Marksizm ve İsyan, s. 386.)
Leninizmin 1917 Eylül 26-27 günü Marksizmden aldığı derslerle özetlediği ve açtığı “İsyan” prensipleri bunlardır. Bunlar ise görüldüğü gibi, ne bir kişinin, ne bir partinin, ne bir zümrenin, hatta ne de bir sınıfın, “öncü” de olsa tek başına eğilimi, dileği, hele keyfi için olmaz. Çünkü olamaz. Bütün bir milletin devrimci hızının son aşamasına dek yüceldiği “Tarihsel dönüm” anında ve noktasında isyan, önüne geçilemez bir akım olur.
Mustafa Kemal’in Samsun’a indiği gün durum buydu. Yunan Ordusu’nun İzmir’e inişi, önüne çıkanı kurşunlayışı; iktidarda olan (İtilafçı-Komprador + Tefeci-Bezirgân) düşman sınıflarda ve (İttihatçı-Komprador + Köylü-Halk) yığınlarında ikircikliği, kararsızlığı, çelişkileri son aşamasına vardırmıştı. Toptan Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak gibi derneklerle antiemperyalist dövüş ve devrimci atılganlık hızını en güçlü biçimlerde gösteren (Anadolu Burjuvazisi + Sunuf-i Devlet) öncü sınıfları ve zümreleri: Her ne olursa olsun, “ölümden öteye köy yok” deyip en güçlü dirence başlamıştı.
İstanbul’da muazzam Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün gelenek göreneklerini temsil eden Padişahlık ile onun toplattığı “Misak-ı Milli” kararı almış Türkiye Mebusan ve Ayan Meclisleri mi vardı?
Onların durumu, tam 1917 Temmuzu’ndan sonraki Rusya’nın Kerenski Hükümeti ile “Demokratik Konferansı” durumu idi. Lenin onun için şöyle diyordu:
“Bizce yapılacak en büyük hata, en berbat parlamentocu soysuz Cücelik, Demokratik Konferansı bir parlamento yerine koymaktır. Çünkü o Demokratik Konferans kendisini Parlamento (Millet Meclisi) ve Devrimin egemen Parlamentosu olarak ilan etseydi bile, her şeye karşın hiçbir şeye karar vermiş bulunamazdı. Karar vermek ona düşmez. Petrograd ile Moskova’nın işçi mahallerine düşer.” (age, s. 388.)
Tıpkı, Mustafa Kemal’in; artık İstanbul’da iş yok, karar vermek Mebusan Meclisine değil, Anadolu’ya ve Ankara’ya düşer, deyişi gibi. Onun için Kuvayimilliyecilik çarçabuk bir (Mustafa Kemal’in kullandığı deyimle): “ruptür” (kopuşma) zorunda kaldı. Çünkü Lenin’in deyimiyle:
Artık “Uzun nutukların, genellikle “Söylevler”in uygunsuzluğu, Devrimin selameti için hemen dolaysız aksiyon gereği” tartışılamaz. “Burjuvazi ile bir kopuşma, şimdiki bütün hükümet üyelerinin istifaları, vatanı “ayrı” bir paylaşıma hazırlanan İngiliz-Fransız emperyalistleriyle tam bir kopuşma mutlak bir zorunluluktur; derhal bütün iktidarı devrimci proletaryaca güdülen devrimci demokrasinin eline geçirtmek gerekir.” (age, s. 390.)
Mustafa Kemal aynı işi yaptı. İstanbul’la (yani Saray ve Komprador Burjuvazi ile), İngiliz-Fransız-İtalyan-Amerikan Emperyalizmleriyle derhal kopuştu. “Meclis-i Mebusan”ın Millet Meclisi olmak, karar almak şöyle dursun, kendini kurtaramadığı çarçabuk anlaşıldı. Milletvekilleri gece yarıları, kuduz kovalamaca basılıp Malta’ya gönderildi. Mehmetçikler nöbette öldürülerek İstanbul resmen (sanki daha önce değilmiş gibi) işgal edildi.
Bu durumda İsyan etmeyecek bilinçli adama Vatan haininden başka ne ad verilebilirdi?
Lenin de onu anlatır:
“Yaşadığımız şu anda, isyan bir güzel sanat sayılmazsa, güzel sanat olarak ele alınmazsa, Marksizme sadık kalınmış, devrime sadık kalınmış olamaz.” (age, s. 391.)
Kemalizm gibi Leninizm de İsyan Güzel Sanatını becerdiği ve başardığı zaman öz adını aldı.
7 Ekim 197
(Devrimci Mücadele, Yıl: 6, Sayı: 16, Eylül-Ekim 1995)
[1] Burada Hikmet Kıvılcımlı, Septe yani Cebel-i Tarık Boğazı’nı geçtikten sonra tüm gemileri yaktırarak geriye dönüşün tüm yollarını kapatan; askerlerine zaferden başka çıkar yol bırakmayan Endülüs Fatihi Tarık bin Ziyad’dan söz ediyor. Gemileri yaktırdıktan sonra Tarık bin Ziyad askerlerine şöyle seslenir: “Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız? Vallahi sizin için ancak sadakat ve sabır kalmıştır. Düşmanın silahı, teçhizatı ve erzakı boldur. Sizin silah olarak ancak kılıçlarınız, erzak olarak da düşmanın elinden sahip olabileceğiniz vardır.”
Türkçe’deki “Gemileri ya da kayıkları yakmak” deyimi de bu olaydan kaynak alır.
[2] Arş ü ferş: gökyüzü ve yeryüzü.
[3] Louis-Eugène Cavaignac, (1802-1857), 1848 Devrimi sırasında tüm yetkileri elinde toplayan Fransız general ve siyaset adamı. Parisli işçilerin Haziran 1848’deki ayaklanmasını sert biçimde bastırmasıyla tanınır.
