Kör Ali’den Özürlerle…
Dr. Mustafa Şahbaz
Hacettepe Tıp Fakültesinde 1974 yılında başlayıp 1977 yılında yarım bıraktığım Toplum Hekimliği İhtisasımda hocam olan saygıdeğer tıp doktoru, Türk Tabipler Birliği Başkanlığı yapmış, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun’un mimarı Prof. Dr. Nusret Fişek Hoca’nın anlattığı bir fıkra vardı. Adeta bugünün Türkiye’sini anlatan fıkra şuydu:
Köyün birinde bir kişi vefat eder. Tabiî cenazesinin İslamî esaslara göre kaldırılması gerekir. Cenaze köy camisinin musalla taşına konur. Ölenin defnedilebilmesi için öncelikle cenaze namazının kılınması gerekir malum. Lakin köyde imam yoktur. Cami cemaatinden birinin cenaze namazını kıldırması gerekir. Cemaat de köyün yaşlı başlı, biraz da hali vakti yerinde, pek de çalışmaya ihtiyacı olmayan köyün ekâbir kesiminden oluşmaktadır. Fakat kimse öne atılıp namazı ben kıldırayım demez, diyemez. Herkes bu görevi bir diğerine yıkmaya çalışır. Bir yanlış yaparım, günaha girerim korkusuyla kimse cenaze namazını kıldırmayı göze alamaz. Velhasılı öğle namazı çıkışı caminin önünde bir tartışmadır, bir bağırtı çığırtıdır kopar ki deme gitsin…
Derken camiyle, namazla niyazla pek işi olmayan köyün en gariban, en uysal, biraz da saf insanı olan Kör Ali’nin bir işi nedeniyle caminin önünden geçtiğini gören, camide beş vakit namaz kılan köy ileri gelenleri, Kör Ali’ye mal bulmuş Mağribi gibi saldırırlar ve ondan cenaze namazını kıldırmasını isterler. Kör Ali; “Ağalar namaz ve cami ehli olan sizler dururken cenaze namazı kıldırmak benim ne haddime”, der ve direnirse de ekâbire söz geçiremez; ısrarlara daha fazla direnemez.
Çaresiz namazı kıldırır.
Mezar başında ölünün adını söyleyerek; ey Ayşe oğlu Mehmet, öbür dünyaya göçtün ya Yüce Allah olur da sana dünyada işler nasıl gidiyor, diye sorarsa; “Kör Ali bizim köye imam oldu de o gerisini anlar”, der.
Fıkranın günümüze uyarlanması ise şudur:
Diplomasızın biri kendini CB ilan etmiş (daha doğrusu ABD tarafından oraya oturtulmuş), oturduğu Kaçak ve de Haram Saray’dan verdiği astığım astık kestiğim kestik Karakuşi kararlarıyla Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mız sonrası ilan ve inşa edilmiş, tam olmasa da Laik Cumhuriyet’in tabutuna çiviler çakıyor; mezarını kazıyor.
Eski bir söz vardır; teşbihte hata olmaz, denir. Yani günümüz Türkçesiyle söylersek; benzetmede yanlışlık olmaz, anlamına gelir. Türk Dil Kurumu (TDK) bu deyim için şu karşılığı veriyor:
“‘Yeri geldiği zaman çirkin, kaba bir benzetme ile anlatıma daha etkili bir hava verilmesi, saygısızca bir davranış değildir, kimse bundan alınmamalıdır’ anlamında kullanılan bir söz.”
Dil Derneği ise şu karşılığı veriyor:
“Kabaca bir benzetme yapılırken bundan alınılmamasını dilemek için söz arasında kullanılır.”
Teşbihte hata olmaz fakat bizim yaptığımız benzetmede büyük, çok büyük bir hata var. O köyün garibanı Kör Ali’nin; bilgisiz, liyakatsiz olduğu için duaları yanlış okuyarak imamlık yapmasının, o ölen adam da dahil olmak üzere, hiç kimseye bir zararının dokunması söz konusu değildir. Kaldı ki halkımızın halisane (temiz yürekli, içtenlikli) inancına göre hiç dua bilmeden de ibadet edilebilir, dolayısıyla cenaze namazı kılınabilir, kıldırılabilir. Yani hiçbir Arapça dua bilmiyorsan bile temiz duygularla Allah’a yönelip namaz kılman ve içinden geçenleri söylemen, namazının geçerli olması için yeterlidir. Yani AKP’giller’in kullanmayı pek sevdikleri kelimeyle söylersek gerçekten mutmain (inanmış) kişiler bakımından Kör Ali’nin hiç kimseye zararının dokunması mümkün değildir.
Oysaki Diplomasız muhterisin aldığı her karar, yürürlüğe soktuğu her yasa, her uygulama 86 milyon insanımızın kaderini belirliyor.
Örneğin Kör Ali’nin Türkiye’yi bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarması mümkün değildir. Böylesi kadın düşmanı bir kararı almak ve yürürlüğe sokmak, Kaçak ve de Haram Saray’da oturan Tayyip’ten başkasının aklından geçemez; ayrıca yetkisinde bulunmadığı için bu kararı alamaz. Çünkü İstanbul Sözleşmesi Meclis tarafından karara bağlanmıştı ve ancak Meclis tarafından yürürlükten kaldırılabilirdi.
Sözün burasında Kör Ali’den özür dilemek gerekiyor.
ABD’den Alınacak “Meşruiyet”e
Cümle Türkiye Fedadır
Nedim bir gazelinde der ya:
Bu şehr-i İstanbul ki bî mislü behâdır
Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır
Günümüz Türkçesiyle:
Bu İstanbul şehri paha biçilemezdir
Bir taşına tüm İran ülkesi fedadır.
Tayyipgiller için ise iktidarda kalmak paha biçilemezdir. İktidarda kalmalarının mührünü, “Meşruiyet” bahşetme yetkisini elinde bulunduran ABD’ye, onun faşist lideri Trump’a bunun karşılığı olarak ülkemizin tüm değerleri fedadır,
Bu yüzyılın felaketi olarak adlandırdığımız Tayyipgiller, iktidarlarını sürdürebilmek için ABD’den “Meşruiyet” yani iktidarda kalabilmelerini sağlayacak vizeyi almak zorundadırlar. Bu yüzden de ABD’ye, onun faşist lideri Trump’a her tavizi vermeye hazırdırlar.
Bilindiği gibi, 25 Eylül 2025 tarihinde Tayyip, ABD Başkanı Trump’la Beyaz Saray’da bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Trump önce Tayyip’e bir ayar çekti. Sağ yanında oturan Tayyip’i sol elinin işaret parmağıyla göstererek aynen şöyle dedi:
“Hileli seçimleri o herkesten daha iyi bilir.”
Yani görüşmenin daha başında, basına açık bölümünde Tayyip’e; sen benim karşımda bir hiçsin; hileli seçimlerle kendini başkan seçtirmiş bir hilebazsın, demiş oldu. Fakat işin bu kısmından daha önemlisi bu söylemin arkasında yatan gerçekti. O da şuydu:
Ey Tayyip, sen de tüm âlem de biliyorsunuz ki ben istemeden hiç kimse hileli seçimlerle iktidarda kalamaz. Sen hileli seçimlerle iktidarını sürdürüyorsan; sana karşı bir renkli-çiçekli devrim olmuyorsa bu bizim sayemizdedir. Biz istesek, senin uşaklığından memnun olmasak senin hileli seçimlerini gayrimeşru sayarız; hem tüm dünya kamuoyunu hem de Türkiye kamuoyunu anında senin karşına dikeriz. Kaçacak delik ararsın. Özetçesi, tamam geldin karşıma oturdun, sana bu lütufta bulundum. Ama haddini bileceksin. Ne istersem vereceksin!
Sonuç da zaten aynen öyle oldu. Trump ne istediyse Tayyip; emrin olur, dedi.
Hatta Tayyip, daha hazretin huzuruna varmadan ve varabilmek için temennayı çakmıştı. Daha yola çıkmadan önce ABD’nin tarım ürünlerine uygulanan gümrük vergilerini kaldırmıştı. Zaten AB ve ABD istekleri doğrultusunda çıkardığı kanunlarla Türkiye köylüsünden, tarımından her türlü desteği kaldırarak, köylümüzün o ülkelerin ürünleriyle rekabet etmesini imkânsız kılarak tarımımızı ve hayvancılığımızı yok olmanın eşiğine getirmişti. Dünyada kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olan Türkiye’yi tarım ürünlerini ve eti dışarıdan alan ülke durumuna düşürmüştü. ABD’ye (sırf kendi ikbali için, iktidarda kalmak için) çektiği bu kıyakla Türkiye tarımının tabutuna son çiviyi çakıyordu.
3 Aralık 2025 tarihli Sözcü Gazetesi’nin şu haberine bakar mısınız:
“Kore’den ithal kara şimşek
“Resmi Gazetede yayınlanan karar ile Güney Kore’den ithal edilen mercimekte vergi sıfırlandı. Sektör temsilcileri ‘Birileri kâğıt üstünde işlemlerle paraları kaldıracak’ dedi.” (https://www.sozcu.com.tr/kore-den-ithal-kara-simsek-p265782)
Haber şöyle devam ediyor:
“Türkiye 75 yıl önce asker göndererek bağımsızlık mücadelesine katkıda bulunduğu Güney Kore’den 75 yıl sonra mercimek alır hale geldi. 29 Kasım günü yayınlanan Cumhurbaşkanlığı kararı ile gümrük tarife pozisyonlarında değişiklik yapıldı ve Güney Kore’den sıfır gümrüklü yeşil mercimek ithalatının önü açıldı. Gümrük vergisi oranı genel olarak yüzde 19.3’ten yüzde 10’a düşürüldü. Güney Kore için ise bu oran yüzde sıfır oldu. Düşük vergili mercimek ithalatı 30 Nisan 2026 tarihine kadar devam edecek. Türkiye Güney Kore’den ihracatın önünü açarken Güney Kore’nin mercimek üretmemesi, ihracat da yapmaması, İhtiyacını başka ülkelerden yaptığı ithalat ile karşılaması dikkat çekti.”
Haberin sonunda bir de şöyle bir tarihçi görüşü yer alıyor:
“25 yıl önce dünya lideriydik
“Mercimek ithalatındaki adımı değerlendiren tarihçi yazar Volkan Giritli, 25 yıl önce Türkiye’nin dünya mercimek ihracatının yüzde 47’sini tek başına yaptığını hatırlatarak, ‘25 sene önce 5.5 milyon dönüm tarım alanında kırmızı mercimek ekiliyordu. 2015’te bu alan 2.3 milyon dönüme düştü (düşürüldü). 70’li yıllarda bizim kırmızı mercimeğimizi Kanada’ya götürdüler, genetiğini değiştirerek Kanada ikliminde yetişebilir hale getirdiler ve Kanada dünyanın en büyük mercimek ihracatçısı oldu’ diye konuştu.”
Dünya mercimek ihracatının yarısını yapan Türkiye’den, mercimek üretimi olmayan Güney Kore’den mercimek ithalatı (dışalımı) yapan Türkiye’ye getirmiş ülkemizi Tayyip ve şürekâsı. Kendi sözleriyle söylersek: “Nereden nereye…”
Yine aynı haberden bir başlık:
“KİM PARA KAZANACAK?
“Türkiye’nin mercimeğinin yüzde 90’ını Kanada’dan, geri kalanını da Rusya, Kazakistan ve ABD’den ithal ettiğini belirten sektör temsilcileri, ‘Birileri evrak bazında işlem yaparak para mı kazanacak’ endişesini dile getirdi.”
Biz hep ne diyoruz?
Tefeci-Bezirgân Sermayenin üretimle bir ilgisi yoktur. O, üreticilerle tüketiciler arasında alım satım yaparak yüksek kârlar elde eder. Bir de küçük üretmenleri borç batağına sokarak yüksek faiz elde eder. Üretimle öylesine ilgisi yoktur ki o yıl üretimin bol ya da kıt olmasından da etkilenmez. Hatta kıtlıktan daha fazla kâr elde eder. Çünkü üretimin az olması, ona daha önce küçük üretmeni borçlandırarak ucuza kapattığı ürünü, tüketiciye istediği fiyatı dayatarak satma imkânı sunar. Hatta ve hatta bu örnekte görüldüğü gibi, mercimek üretmeyen bir ülkeden kâğıt üzerinde mercimek ithal etmiş görünerek mercimek üretiminde dünyada birinci olan ülkemizde önce mercimek kıtlığı yaratır sonra Güney Kore’ye sıfır gümrük uygulayarak vurgununa vurgun katar. Tabiî bunu Tefeci-Bezirgân Sermayenin temsilcisi olan siyasiler ve tabiî Kaçak ve de Haram Saray’da mukim Tefeci-Bezirgânların en büyük temsilcisi, reizlerinin imzasıyla yapar.
Şimdi bu adamı Kör Ali’yle kıyaslamak mümkün mü?.. Bu Kör Ali’ye hakaret olmaz mı?..
Gelmiş Geçmiş
En Gayrimilli ve
Gayriyerli İktidar İken…
Bu Tayyip’in ve ondan mülhem (esinlenmiş) Tayyipgiller avanesinin bir pelesengi var bildiğimiz gibi: “Milli ve Yerli” olduklarını ve yerli ve milli bir ekonomi-politika güttüklerini iddia ederler ve kitleleri buna inandırmaya çalışırlar. Hatta tüm muhalefeti de “Milli ve Yerli” olmamakla itham ederler.
Oysa yapıp ettikleri, bu söylediklerinin tam tersidir. ABD uşağı Turgut Özal haininin izinden giderek gerçekten Milli ve Yerli olan Kuvayimilliye yadigârı, halklarımızın alın teriyle oluşturulmuş tüm Kamu İktisadi Teşeküllerini (KİT’leri) yok paralara özellikle yabancı sermayeye peşkeş çektiler. Yerli görünen sermayenin de ya arkasında yabancı sermaye vardı ya da kısa bir süre yerli sermayede kalan işletmeler kaçınılmaz olarak yabancı sermayeye geçti. Öylesine bir ihanet çarkı döndürüldü ki, bir ülkenin bağımsız olabilmesi için zorunlu olarak kamunun elinde olması gereken işletmeler bile yabancı sermayenin eline geçti. Birkaç örnek vermek gerekirse: İletişim, Elektrik, Limanlar, Havalimanları, Otoyollar, Şeker Fabrikaları ve hatta doğrudan savunmamızı ilgilendiren Tank-Palet Fabrikası vb. vb. kurumlarımız yabancı sermayeye yağma sofrası olarak sunuldu.
Hele Tank-Palet Fabrikasının Katar’a 50 milyon dolar yatırım yapması karşılığında bedava verilmesi, ihanetin hangi noktalara vardığını göstermesi bakımından ibret vericidir. İsyan ettiricidir…
Örnek çoğaltmayla zaman harcamadan günümüzden bir örnekle konuyu netleştirelim:
11 Aralık 2025 tarihli “Sözcü Gazetesi” yazıyor:
“Yunanlar 190 milyon dolara Türk devini satın aldı
“Yunanistan merkezli çimento üreticisi Titan, Türkiye’deki yatırımlarını büyütme kararı aldı. Şirket, Kırklareli’ndeki Traçim Çimento’nun tamamını yaklaşık 190 milyon dolara satın almak için anlaşmaya vardığını açıkladı. Böylece Yunan devinin Türkiye pazarındaki varlığı daha da güçlenecek.” (https://www.sozcu.com.tr/yunanlar-190-milyon-dolara-turk-devini-satin-aldi-p270209)
Yine Turgut Özal haininden alınma bir söylemle, tüm sermaye temsilcilerinin bir söylemi vardır; “Sermayenin milliyeti olmaz”, diye. Yine buna ek olarak dile getirdikleri bir tekerlemeleri daha vardır: “Sermaye gelsin, Türkiye’de yatırım yapsın. Bundan Türkiye kazançlı çıkar”, derler.
Oysa uluslararası sermayenin (Finans-Kapitalin) esası nedir?
Gittiği ülkeyi sömürmek, yağmalamak…
Adam senin kara gözün kara kaşın için gelip yatırım yapar mı?
Kapitalistin tek amacı, tek hedefi vardır: Kâr… Daha fazla kâr…
Uluslararası sermayenin Türkiye’ye gelmesinin de tek gerekçesi, tek nedeni budur. Bunu cilalayıp sevimli göstermekle bu yalın gerçeği yok etmek mümkün değildir.
Türkiye’ye ve benzeri ülkelere gelen sermaye de yatırdığı sermayesini mümkün olan en kısa zamanda geri almak ve sermayesini (ettiği büyük kârı da katarak), daha da büyütmek ister. Yani ülkemiz insanlarının alınterinin, emeklerinin billurlaşmış hali olan değerleri alıp götürür.
Bir de bilindiği gibi, birkaç istisna dışında yabancı sermaye Türkiye’de yeni fabrikalar kurmaya gelmiyor. Bizim var olan, çoğunluğu Kuvayimilliye yadigârı KİT’lerimizi yok pahasına alarak kolay yoldan vurgun vurmaya, ülkemizi soymaya geliyor.
İşte Yunan sermayesi de bu yağma Hasan’ın böreğinden pay kapmak için Türkiye’de halkımızın yarattığı çimento fabrikasına çökmeye geliyor. Daha da doğrusu, daha önceden birçok çimento fabrikasını zaten yutmuş; vurgununu daha da büyütmek üzere; “Kırklareli’ndeki Traçim Çimento’nun tamamını” da yutmak; bu ballı kaymağı yemek, sömürmeye geliyor.
“17 YILDIR TÜRKİYE’DE
“Titan’ın Türkiye macerası 2008’de Adoçim’in yüzde 50’sini satın almasıyla başladı. Şirket şu anda Tokat, Marmara Ereğlisi ve Antalya’da iki öğütme tesisi ve bir çimento fabrikası işletiyor. Yunan şirket, son yıllarda düşük karbonlu çimento üretimini büyütme hedefiyle Türkiye’deki yatırımlarını genişletiyor.” (agy.)
Demek ki Yunan sermayesi, “Yerli” olan çimento fabrikalarımızı Tayyipgiller sayesinde gayrimilli hale getirerek 17 yıldan beri işletiyor ve bu fabrikalardan elde ettiği kârı ülkesine aktarıyor. Ve bu yağmasını daha da genişleterek devam ettirmek istiyor.
Ve de adamlar, bütün bu yağmalarını; “Bir gece ansızın gele”rek yapmamışlar. Basbayağı güpegündüz altında Tayyip’in “olur”unu, imzasının içeren anlaşmalarla yapmışlar.
Hatırlanacaktır; Yunanistan’ın 20 Ada’mızı ve 2 kayalığımızı işgali ve hatta ilhak edişi üzerine Tayyip; “Bir gece ansızın gelebiliriz”, demişti. Cümlelerini tam aktaracak olursak, şöyle demişti:
“Adaları işgal etmeniz filan bizi bağlamaz. Vakti saati geldiğinde gereğini yaparız. Hani diyoruz ya bir gece ansızın gelebiliriz.”
Yunanistan adalarımızı işgal ediyor, kendini Cumhurbaşkanı ilan eden diplomasız ve dolayısıyla liyakatsiz Tayyip “bizi bağlamaz” diyor. Peki kimi bağlar hafız? Mesela Kiribati Cumhuriyeti’ni ya da Andorra Prensliği’ni mi bağlar?..
Yahu ülken işgal ediliyor; sen beni bağlamaz, diyorsun. Orhan Veli’nin söylediği gibi: “Ölsem desene!”
Aradan bir yıl geçmeden, Yunanlı bir gazetecinin sorusu üzerine ise aynı konuda bir yan çizmeyle, sözlerini yumuşatmak, sulandırmak amacıyla şöyle diyor:
Yunan gazeteci: “Sayın Cumhurbaşkanı, bir gece ansızın gelebiliriz, dediğinizde Yunanistan’a saldırıda bulunabiliriz mi demek istiyorsunuz?
Tayyip Erdoğan: “Yani konuyu anlamışsın aslında. Bu, yalnızca Yunanistan için geçerli değil. Bizi rahatsız eden, bize saldıran hangi ülke olursa olsun onlara karşı bizim cevabımız: bir gece ansızın gelebiliriz. Bunu böyle bilmeleri lazım, böyle anlamaları lazım. Şu an itibariyle siz anladığınıza göre herhalde onlar da anlamıştır.”
Daha sonra, Yunanistan’a gideceğinde bir açıklama daha yapıyor; önceki sözlerini yalayıp yutuyor:
“Erdoğan, 6 Aralık 2023’te Yunanistan önde gelen gazetesi Kathimerini’ye verdiği yazılı röportajda, ‘Bir gece ansızın gelebiliriz’ sözlerinin çarpıtıldığını söyledi:
“Yunanistan düşmanımız değil, üyesi olduğumuz ittifakın değerli bir üyesi. Dahası, biz komşuyuz, komşu kalacağız, birbirimizin haklarına ve hayati çıkarlarına karşılıklı saygı göstermeliyiz. Yüzyıllardır birlikte yaşadığımız Yunan halkı, dostluk elimizi uzattığımızda ne kadar sevgi dolu olduğumuzu iyi bilir.” (https://medyascope.tv/2023/12/07/simdilik-bir-gece-ansizin-gelmiyoruz-cumhurbaskani-erdogan-gunubirlik-gittigi-atinada-dostluk-mesajlari-verdi-yeni-bir-donemin-basladigini-belirtti/)
Evet, Tayyip cephesinde değişen bir şey yoktur: O her türlü oynamaya, fırıldak gibi dönmeye devam etmektedir.
Fakat işin şakaya gelir tarafı yoktur. 20 Ada’mız ve 2 kayalığımız yani Vatan Toprakları ve buna bağlı olarak deniz kıta sahanlığımız yani Mavi Vatan elden gitmektedir.
Buna karşılık Yunan sermayesi çimento fabrikalarımızı ele geçiriyor. Yani halkımızın alınterini, yıllarca çalışarak yarattığı değerleri; bir anlamda vatanını, ulusal varlıklarını ele geçiriyor. Yine bu fabrikalarda çalışan işçilerimizin ter dökerek yaptığı üretimden elde ettiği kârları kendi vatanına aktarıyor, aktarmaya devam edecek.
Bu satılmış Yerli Parababalarının yabancı sermaye sevdası asla gözümüzü boyamasın. Böyle gelen yabancı sermaye yalnızca ülkemizi sömürür. Ülke kalkınmasına hiçbir katkı sağlamaz.
Peki, yabancı sermaye ülkemize hiç gelmesin mi?
Bu sorunun cevabını bize Halkın Kurtuluş Partisi’nin Programı versin:
“2- YABANCI SERMAYE: Siyasî müdahale ve ekonomik ayrıcalık istemeyecek. Ağır sanayimize tekniğin son sözünü getirecek. Geldiği ülkedekinden düşük ücret ve çalışma şartları öne sürmeyecek. Medenî milletlerdeki rayiçten üstün faiz ve kâr almayacak. 10 yıl sonunda, (amortismanını bitirip) işletmeyi Türkiye Halkına devredecek.
İşte Rakamlarla
Tayyipgiller’in Vurgunlarına
Bir Örnek Daha
AKP’giller yaptıklarını anlatırken en çok otoyollar ve köprülerle övünürler bildiğimiz gibi. Yap-İşlet-Devret (YİD) diye bir modelle bu işleri yaptıklarını, bunun da bir beceri olduğunu dile getirirler. İhanetlerini başarı olarak yutturmak isterler. Hatta bizzat Tayyip’in sözleriyle; “Devletin kasasından bir kuruş bile çıkmadı”, diyerek bu “beceri”leriyle ayrıca bir övünç duyarlar.
Oysa kazın ayağı öyle değildir. Geçiş garantisi verilen bu köprülerden geçen araç sayısı, çok yüksek tutulmuş garanti sayılarının hep altında kalır ve fark hazineden yani halktan alınan vergilerle ödenir. Özellikle yabancı sermayeye büyük karlar sağlanır. Gerçi köprüden geçen araç sahiplerinin ödediği meblağlar da yine halkımızın alınterinden yerli-yabancı Parababalarına aktarılan değerlerdir.
İşte yağmanın bilinen ama yine de rakamlarla dile getirilince insanı beyninden vuran, isyan duygularıyla dolduran son bir örneği daha: Sözcü Gazetesi’nden Veli Toprak’ın 07 Aralık 2025 tarihli haberinden sadece bir kısmını aktarmakla yetinelim:
“Çinliler bizden 53 kat ucuza yapmış
“AKP ve MHP kamuda israf ve kamu zararının araştırılması önergesini reddetti. İyi Partili Türkoğlu, ‘Dünyanın en yüksek köprüsü 280 milyon dolara yapılırken Osmangazi Köprüsü 15 milyar dolara yapıldı’ dedi.”
“İktidarın yap-işlet-devret (YİD) yöntemi ile yaptırdığı ve daha kamuya devredilmesine yıllar varken bile maliyetinin 3-4 katı para ödenen köprüler ve otoyolların zararı her geçen gün büyüyor. Muhalefetin kamu zararına yol açan bu uygulamalar ve kamuda tasarruf adımları konusundaki meclis araştırma önergesi ise AKP-MHP oylarıyla reddedildi.
“YANDAŞIN CÜZDANI MI?
Bu kararın ardından İYİ Parti adına kürsüye çıkan Bursa Milletvekili Selçuk Türkoğlu, Çin’deki dünyanın en büyük köprüsü ile Türkiye’deki Osmangazi Köprüsü’nü kıyaslayarak iktidarın yandaşlarına yapılan büyük kıyağı açıkladı.
“Türkoğlu, Türkiye’de özel bir şirkete YİD modeli ile yaptırılan Osmangazi Köprüsü’nün 15 milyar dolara mal edilirken, dünyanın en yüksek köprüsünün yalnızca 280 milyon dolara yapıldığını söyledi. Çin’de yapılan Huajiang Kanyon Köprüsü’nün 28 Eylül 2025’te hizmete girdiğini hatırlatan Türkoğlu “Bu köprü 625 metre ile dünyanın yerden en yüksek köprüsü ve uzunluğu 2 bin 890 metre, açıklığı ise 1.400 metre, maliyeti de 280 milyon dolar” dedi.
“Osman Gazi Köprüsü’nün yüksekliğinin 64 metre, uzunluğunun 2 bin 682 metre ve açıklığının da 1.550 metre olduğunu belirten İyi Partili Selçuk Türkoğlu, ‘Osmangazi’nin maliyeti 15 milyar dolar, Osman Gazi, Huajiang Köprüsü’nün tam 53 katına mal oldu. Bu farkın sebebi mühendislik mi, müteahhitlik mi yoksa yandaşın cüzdanı mı’ diye sordu.” (https://www.sozcu.com.tr/cinliler-bizden-53-kat-ucuza-yapmis-p268054)
Bu vurguna, talana can dayanmaz. Emekçi Halkımız; kuru soğana muhtaç hele getirildi, bu 24 yıldır devam eden Tefeci-Bezirgân Sermaye temsilcisi Tayyipgiller iktidarları tarafından. Halkımızın yarattığı değerler, Antika Parababası Tefeci-Bezirgânlarca ve Modern Parababası Finans-Kapitalistlerce neredeyse son kuruşuna kadar yağmalanmıştır. Fakat artık deniz bitmiştir. Halklarımızın ürettiği değerler öylesine pervasızca yağmalandı ki, AKP’gillerin yağmalayacakları kaynak kalmadı. O yüzden ücretler-maaşlar düşük tutuluyor, o yüzden zam üstüne zam yapılıyor. Ama emekçi halkımız için artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Bu gidişe daha fazla katlanamaz. ABD’nin bütün desteğine rağmen, “Meşruiyet” bahşetmesine rağmen;
Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz…


