Meslek Kuruluşları; Demokrasi ve Hukuk Mücadelesini İşçi ve Emekçilerle Tarihsel İttifakını Kurarak Yükseltmek Zorundadır

08.11.2020
A+
A-

Bir küresel salgının, Emperyalist/Kapitalist düzenlerin insanlığa sefaletten başka hiçbirşey veremediğini gösterdiği günleri yaşıyoruz.

Dünya Finans-Kapitalinin sömürü ve kâr hırsı üzerine kurulu tekelci ekonomisi, milyonların en temel hakkı olan sağlıklı yaşam hakkını bir “maliyet” kalemi olarak öngörmüş ve fiilen “girdi”lerinden çıkarmıştır. Salgının başlarında kimi sosyal tedbirler alınır göründüyse de yayılma hızının tavan yaptığı bugünlerde, dünya çapında tespit edilen 35 milyon vaka varken pek çok Emperyalist/Kapitalist devlet fiilen sürü bağışıklığına geçmiştir.

Prekapitalizm (Tefeci-Bezirgânlık) ile kol kola girmiş Finans-Kapitalistler, Kaçak Saray ve AKP iktidarı, el ele vererek, sosyal devletin kırıntısını bile bırakmayıp kazıdıkları ülkemizde durum çifte katmerlidir. Varlık sebebini AB-D Emperyalistlerine, kamusal değerlerin yerli-yabancı Parababaları tarafından yağma edilmesine ve zimmetlerine geçirilmesine borçlu olan AKP’giller iktidarı, yolsuzluk ve hırsızlıklarını; siyasal alanda “dincilik” kisvesiyle ve toplumu din derebeyliğine hızla götürerek örtmekte, kolaylaştırmaktadır. Bu hedeflerine varmak için Laik-Demokratik Cumhuriyet’e öyle saldırılar gerçekleştirdiler ki, bugün Laik Cumhuriyet’in temel kurumlarının yerinde yeller esmektedir.

Bu saldırılardan belki de en büyüğü Cumhuriyet Hukuku’na olmuştur.

Anayasal mekanizma; Parlamenter kısmi burjuva demokrasisinden tek adam diktasına dönüştürülmüştür. Kanunlar ve temel kanuni ilkeler KHK’lerle yapboza uğratılmış, Temel İnsan Hakları askıya alınmış, Yargıtay ve Danıştay Daireleri ile Genel Kurulları doğrudan sayısal üstünlük atamalarıyla büyük oranda AKP’giller tarafından ele geçirilmiştir. Yerel mahkeme hâkimleri açıkça AKP’giller’in referanslarıyla atanır ve bu aleniyet yadırganmaz hale gelmiştir. Sayıştay etkisizleştirilmiş, Anayasa Mahkemesi tehdit ve korku ile baskılanmış, Sulh Ceza Hakimlikleri doğrudan Saray’ın memurları gibi çalışmakta. Buralar insan kıyımı aracı olarak yeniden dizayn edilmiş ve toplumsal muhalefetin tüm unsurları Düşman Ceza Hukuku ile zapturapt altına alınmıştır.

Artık ülkemizde bir hukuktan söz edebileceksek bunun adı –Kemal Gözler Hoca’nın deyişiyle- Haydut Düzeni Hukuku’dur. Bunun Ceza Hukukundaki karşılığı ise Düşman Ceza Hukuku’dur.

Ve Barolar…

İktidarın dizayn edemediği ve Cumhuriyet Hukukunda direnen kamusal meslek örgütlerimiz…

Barolarımızın binlerce avukatın örgütlü direnme gücü potansiyeli taşıması ve zaman zaman eksik gedik de olsa bu direnme gücünü AKP/Kaçak Saray iktidarı karşısında ortaya koyması, topyekûn saldırıya uğramasına sebep olmuştur. Bu saldırının bir ayağı baroların kamusallığına, diğer ayağı temsil gücüne yapılmıştır.

MF; adını bile anmaya değmeyecek kertede alçalmış, insani özellikleri kişiliğinden çıkarmış, iktidarın maşası ve barolara yapılan saldırıların piyonu olmuştur.

Diğer yandan önemle ifade edilmelidir ki, Baroların kamusallığının lağvedilmesi bir Emperyalist plandır. Türkiye’de hükümetlerin Dünya Ticaret Örgütü ile yaptığı onlarca anlaşmadan en önemlisi; “Hizmetlerin Serbest Dolaşımı Anlaşması-Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS)”dır.

Sosyalist Kamp’ın çöküşünden sonra Dünya’da AB-D Emperyalistleri tarafından estirilen gericilik rüzgârları yaşamın bütün alanlarını dumura uğrattı. AB-D Emperyalistleri ve Yerli İşbirlikçiler ülkemizde; Üniversitelere, Orduya, Yargıya, Medyaya karşı büyük bir saldırıya geçtiler. Bu çerçevede 90’lardaki dönüşüm ile hız kazanan Türkiye-DTÖ ilişkilerinden sonra, 2002 yılında Türkiye’nin GATS sözleşmesi ile yabancı sermayeye ve serbest piyasa ekonomisine tümüyle açılmasını taahhüt ettiği alanların arasında Hukuk ve Avukatlık Hizmetleri de gelmektedir.

Ticarileşmiş ve yabancı tekellere açılmış bir avukatlık hizmeti alanı için öncelikle mesleğin ve meslek örgütünün kamusallığını yıkmak, baroları ticaret odalarına benzeyen derneklere dönüştürmek gerekliydi.

Dolayısıyla AKP/Kaçak Saray iktidarı, bir taşla iki kuş vurmaya çalışmakta; bir yandan Cumhuriyet Hukukunun kaleleri olan Baroları ve Barolar Birliğini kendi yandaş kurumları haline getirmeye çalışırken, diğer yandan kendi soygun/vurgun düzeniyle kaynaşık durumda olan Finans-Kapital zümresine peşkeş alanı dizayn etmeye uğraşmaktadır.

Son sürat götürdüğü bu saldırıda son hamlesini, yandaş baro oluşturmayı istediği düzeye getirmeyi başaramadığından, Baroların ve TBB’nin genel kurulunu erteleyerek hayata geçiren siyasal iktidar; devleti de bir genelge devleti düzeyine düşürmüştür. Yalnızca genel kurul usulleri değil, genel kurul tarihleri de yasayla düzenlenen Baroların bu yasal genel kurul tarihleri, Bakanlık tavsiyesi ve İl Hıfzıssıhha Kurulları genelgesiyle Aralık ayına kadar -şimdilik- ertelenmiştir. Bu hamle, Anayasa Mahkemesine korkutularak verdirildiği anlaşılan kararın hemen ertesi günü yapılmış ve yandaş baro kurma süreçleri de aynı gün hızlandırılmıştır.

Genelgenin yasa kuralını ihlal ettiği bir “hukuk”…

Hukuksal biçimin, hukuki normun, ulusal ve evrensel hukuk ilkelerinin lağvedildiği bir “devlet”…

Sözde sağlık kuruluşundan seçim yargısına, tam olarak tek bir siyasal/ideolojik hegemonyaya hizmet eder hale getirilmiş devlet aygıtları…

Tam da AKP’nin sınıfsal yapısına ve ümmet düzenine uygun bir araçsallaştırma ve “hukuksuzluk bilinci”…

Kısacası, AKP’giller’in hukuk bürosuna dönüştürülmüş bir yargı, Peşaver Medreselerine dönüştürülmüş Okullar, Bilim değil hurafe üreten Üniversiteler, Site Güvenlikçisine dönüştürülmüş Ordu, tamamen biat etmiş yandaş medya.

İşte Faşist Din Devleti.

Bu noktada bir eleştiri de Laik Cumhuriyet’in ve Laik Hukukun kıymetini son ana kadar anlamayan “sol” avukatlık iddiasındaki geleneklere yapmak durumundayız. Bu sürecin gelişini 90’lardan beri öngördük ve 2002 yılında AB-D Emperyalistleri tarafından iktidara taşınan, bir proje olduğu gün ışığına çıkan AKP’giller iktidarıyla birlikte ana hukukpolitik mücadelemizi, Cumhuriyet Hukukunun savunulması ve AKP’giller’in hukuksuzluğu ile mücadele edilmesi eksenine evirdik.

“Dostlarımıza” da avazımız çıktığı kadar bağırdık, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu Laik Cumhuriyet, tüm eksikliklerine ve yapısal ihtiyaçlarına rağmen, ekmek kadar, su kadar önemlidir-gereklidir diye. Hikmet Kıvılcımlı’nın miras bıraktığı ışıkla gördük ki AKP, Tefeci-Bezirgân kadim gericiliğinin temsilcisidir ve iktidarı devralarak tüm gerici tarikatlarla birlikte Cumhuriyet’i yıkmayı hedefleyecektir diye.

O zaman bizi “paranoya” görmekle suçladı bu “demokrat”ından “sosyalist”ine “dost”larımız…

Şimdi yıkılan Laik Cumhuriyet’in enkazı altında hep birlikte eziliyoruz. Bu sürecin bir özeleştirisini de vermeyecekler belli ki…

Geçelim…

Genel Hukuk teorimize dönelim. Poulantzas, çok isabetle, “hukuk”u güç ilişkilerinin maddileşmiş yoğunlaşmasının aygıtlarının toplamı olarak tanımlar. Yine Eleştirel Hukuk Çalışmaları’nın tüm dünyada yankı uyandıran çalışmalarında vardığı sonuç odur ki, Politika-Hukuk ilişkileri dışında bir “hukuk” yoktur. Belki hukukun iç formel kurallarının bazı nesnel mekanizmaları yarattığı söylenebilirse de bu dahi asgari “hukuk devleti” taahhüdünün verili olduğu bir ülkede ve metodolojik bir tartışma düzeyinde kalabilir.

Biz sosyalistler, Küresel bir salgın karşısında, tüm hukuk ilkelerini ilga etmiş, gözümüzün içine baka baka sendika ve siyasi parti kongrelerine vize verirken yalnızca baro kongrelerini erteleyen “genelge devleti”nin yerini ve niteliğini tarif ederken, hukuk metodolojisinin dar koridorlarında kaybolmayacağız…

Bu nedenle; Eleştirel Hukuk Çalışmaları’nın bilinçli öngörüsüyle vardığı temel amaçta olduğu gibi İşçi Sınıfının/Proletaryanın öncülüğünde yürütülecek mücadelelerle sermaye sınıfı ve Ortaçağcıların egemenliğinden kurtulmuş bir toplum yaratma amacına yönelmeliyiz.

Cumhuriyet Hukukunun yarım bıraktığı ve yarım bıraktığı için de kendi barutunu da yitirdiği yer, Ulusal Kurtuluştan Sosyal Kurtuluşa uzanamamasıdır… Bu yarım kalan mirası sosyolojik nihayetine ulaştırmayı hedeflemeyen her akım, tarihsel olarak kaybetmeye mahkûmdur.

AB-D Emperyalistlerinin “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)”un Eşbaşkanlığı görevini yürüten AKP/Kaçak Saray iktidarı yönetsel/hukuksal biçim olarak tercihini açıkça Faşist Din Devleti olarak belirlemiştir. Lakin ne kadar zulüm ve korku heyulası görüntüsüne bürünürse bürünsün, çok küçük bir azınlığın çıkarını, sermayesini ve iktidarını temsil etmektedir. Bizim ise buluşacağımız, en temel haklarından yoksun kalmış milyonlarca yoksul, cefakâr işçi-emekçi halk yığınları vardır.

“Biz Cumhuriyeti Böyle Kurduk” dizgesini hatırlayalım.

Ve bu dizgeyi, kuruluştaki dayanağımızla, emekçi halk yığınlarıyla yeniden buluşturalım. AKP’nin ve her türden zulüm aygıtının kâğıttan kaplan olduğu görülecektir.

Bu çerçevede, tüm Barolarımız, pandemi tedbirlerini alarak genel kurullarını toplamalıdır. Varsın Seçim Kurulları gelmesin, mazbatalar dağıtılmasın. Ülkemizin ve halkımızın faşizmden kurtulmasının, Baroların da bu mücadelenin bileşeni olmasının yollarını tartışalım. Gücümüzü ve dayanışmamızı gösterelim.

Biz, ülkemizde ve dünyamızda bir çağ dönümünün eşiğinde olduğumuzu görüyoruz.

Pandemiyle birlikte İnsanlık; dayanışmanın, sosyalizmin, haklara erişimde eşitliğin, halkların kardeşliğinin önemini bir kez daha ve çok güçlü biçimde gördü, duyumsadı.

Bu çağ, başka bir kardeşlik dünyasının kapılarını aralayacak. Başka bir dünya, başka bir hukuk kurulacak. Burada yerimizi alalım…

Asıl Çağrımız bunadır.

 

Halk İçin Baro, Halk İçin Adalet!

Çok Baro Yok Baro’dur!

Güdümlü Yandaş Sarı Barolara Hayır!

10.10.2020

 

Halkçı Hukukçular