“Mücadelemiz, İşçi Sınıfı Mücadelesi karantinaya alınamaz, hapsedilemez!”

06.05.2020
A+
A-

Dünya Sendikalar Federasyonu Başkanlık Kurulu Üyesi, DSF’ye bağlı Taşımacılık Enternasyonali Genel Sekreteri ve Nakliyat-İş Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu’nun 29 Nisan 2020 tarihinde katıldığı “Koronavirüs Sürecinde 2020 1 Mayısı’na Giderken İşçi Sınıfının Mücadelesi” başlıklı canlı yayın programında yaptığı konuşmanın çözümünü aynen yayımlıyoruz.

 

Sevgi ve saygıdeğer işçiler, emekçiler;

Öncelikli olarak hepinizi saygı ve sevgiyle selamlamak istiyorum.  2020 1 Mayıs’ına girerken Türkiye ve dünyadaki İşçi Sınıfı mücadelesinin sorunları nelerdir? Bu dönemde neler yaşanmakta? Bunlarla ilgili değerlendirmelerde bulunacağım.

Bugün dünya insanlığı ve tüm dünya halkları Koronavirüs pandemisi belasıyla uğraşmaktadır.  Dünyanın tüm ülkelerine yayılmış, tüm insanların baş belası haline gelen Koronavirüs pandemisinde, şu ana kadar üç milyonun üzerinde vaka sayısı görülmüştür, insanlık iki yüz yirmi bine yakın kişinin ölümüne şahit olmuştur.

Türkiye’de de yine bu günkü en son verilere baktığımızda yaşamını yitiren vatandaşlarımızın, işçi ve emekçilerin sayısı üç bini aşmıştır. Dünya insanlığı, dünya halkları bu Koronavirüs belasıyla yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyor.

Bir gerçeklik ortaya çıkmış durumda. İçerisinde yaşadığımız böylesine zorlu bir süreçte insanlara karantina çağrıları yapılırken, evde kal çağrısı yapılırken bir şey çok açık bir şekilde bir kez daha ortaya çıkmış durumda: Hayatı yaratanlar işçiler ve emekçilerdir.

Bugün yaşamını devam ettiriyorsa insanlar, evlerinde karantinada kalabiliyorsa bunu kimler sağlıyor?

Bunu başta sağlık emekçileri canlarını, varlarını yoklarını ortaya koyarak,  Koronavirüs pandemisi ile sağlık alanında uğraşarak yapmaya çalışıyorlar.

Bunu enerji santrallerinde enerji alanında çalışan işçiler ve emekçiler yapmaya çalışıyor.  Bunu marketlerde Koronavirüs riski altında satış yapan, marketlerin çalışmasını sağlayan işçiler ve emekçiler yapıyor. Bunu yine belediyede çalışan temizlik işçileri yapıyor.

Yani hayatı şu anda devam ettiren, insanların yaşamasını, hayatta kalmasını sağlayan işçiler ve emekçilerdir.

Bu vesileyle bu zorlu şartlar altında çalışan, toplumun geleceği için canlarını ortaya koyarak üretimin de hizmetin de devamını sağlayan işçileri ve emekçileri de sevgi ve saygıyla selamlamak istiyorum.

Gerçekten biraz önce de söylediğim gibi burada başta sağlık emekçileri büyük risk altında canlarını ortaya koyarak mücadele ediyor. Türkiye’de de bu süreçte önemli sayıda profesöründen, doktoruna, hemşiresine, sağlık çalışanlarına, hastanede çalışan işçisine kadar önemli sayıda sağlık emekçisi yaşamını kaybetti.

Bu Koronavirüs pandemisi ile ilgili çok    farklı değerlendirmeler yapılabilir.

Bu virüs nasıl ortaya çıktı?

Biyolojik bir savaşın mı ürünü yapay bir virüs mü?

Nasıl ortaya çıktı sanırım önümüzdeki yıllarda çok daha netçe ortaya çıkar. Yani işin o yönlerini çok fazla değerlendirmek, bu süreçte bizler için anlamlı değil.

Bu süreçte işçiler ve emekçiler neyle karşılaşıyorlar nelerle karşı karşıya geliyorlar?

Burada çok açık bir şekilde şu ortaya çıkıyor: Amerika’sından İtalya’sına Türkiye’sine, İran’ına, İspanya’sına kadar tüm dünya ülkelerinde, bu sürecin olumsuz etkilerinin yaşandığı tüm dünya ülkelerinde Koronavirüs pandemisi başta yoksulları, işçileri ve emekçileri vuruyor.

Yaşamını yitirenlerin büyük çoğunluğuyla ilgili yapılan istatistik araştırma sonuçları ortada. İşçiler emekçiler ve yaşlılar… İşte huzurevinde kalanlar ve diğerleri. Bunların hepsi ortaya çıkmış durumda.

Bir gerçeklik yine ortaya çıkıyor, çok açık bir şekilde: Koronavirüs pandemisinde en fazla vaka sayısı olan ülke ABD. Che Guevara’nın söylemi ile insanlık soyunun baş düşmanı olan ABD Emperyalizminin merkezinde toplu mezarlar var. Bu Amerikan rüyası diye dünya halklarına yutturulmaya çalışılan şeyin, aslında insanlığın ne denli büyük bir düşmanı olduğu da ortaya çıkmış bulunuyor.

Dünyadaki en fazla vakanın olduğu ülke Amerika. Ve en fazla ölümün olduğu ülke de Amerika, dolayısıyla. Amerika’daki sağlık sitemi tümden felç olmuş durumda. Gelişen Koronavirüs vakalarına yanıt veremiyor. İşçiler, emekçiler, yoksullar ucuz yiyecek almak için kilometrelerce kuyruğa girmek durumunda kalıyor. Emperyalizmin ticari merkezi olan New York da yoksulluk ve toplu mezarlıkların olduğu bir merkeze dönüşmüş durumda aynı zamanda. Bir taraftan bu var, bir taraftan da 11 milyon nüfusu ile dünyada ki 22 ülkeye doktor ve hemşire göndererek sağlık hizmeti götürmeye çalışan Sosyalist Küba var.

Avrupa Birliği’nin de bu süreçte tamamen emperyalistlerin hizmetinde olan bir ekonomik ve siyasi birlik olduğu da ortaya çıktı. Yanı başında İtalya’da, İspanya’da binlerce insan yaşamını yitirirken, bu ülkeler Avrupa Birliği’nden yardım talebinde bulunurken hiçbir şekilde bu yardım talebine yanıt vermediği de ortaya çıkmış durumda.

Yani burada aslında Koronavirüs pandemisiyle her ülke kendi olanakları ölçüsünde bir mücadele ortaya koyuyor. İşte Rusya’da, Hindistan’da, Pakistan’da, İran’da, ülkemizde bu mücadele sürüyor. Ama bir taraftan da bu sürecin yaşanması, bu süreçte olup bitenler sınıfsal mücadeleden de elbette bağımsız değil.

Türkiye’ye baktığımızda bu sürece müdahale konusunda zaten geç kalınmış durumda. Mart ayının başlarında başlayan önlemler ortaya çıktı. Salgının Türkiye’de ne zaman ortaya çıktığı bile belli değil, farklı açıklamalar yapılıyor.

Gerçek durum nedir?

Bu açıklanan rakamların gerçeği yansıtmadığı da ortada. Ve bu da tartışılıyor. Her gün Sağlık Bakanlığı tarafından bir takım veriler paylaşılıyor. Ama bunun gerek vaka sayısı olarak gerekse ölüm sayıları bakımından daha fazla olduğu da tartışılan bir gerçeklik.

Bu süreç bir taraftan yaşanırken bir taraftan binlerce işçi ve emekçi işinden ve ekmeğinden olmuş durumda. 700 bin civarında işyeri kapanmış; restoranından, kahvesine, berberine… Buna benzer küçük işletmelerin birçoğu kapandı. Orada çalışan birkaç milyon işçi ve emekçi işinden oldu. Bunların bir kısmı zaten kayıt dışı olarak çalışıyordu, sigortası da yoktu. Sigortasız olarak çalışmayı sürdüren işçiler ve emekçilerdi.

Bu süreçte, dediğim gibi, olup bitenler Türkiye’de ve dünyadaki sınıfsal mücadeleden bağımsız değil. Bu süreçte işveren sınıfı, Parababaları kendi çıkarları için, kendi çıkarlarının geleceği için ekonomik anlamda, siyasi anlamda bir takım önlemler alma derdinde. Çok uluslu şirketler, büyük emperyalist tekeller, Finans-Kapitalistler de yine aynı şekilde kendi şirketlerinin çıkarlarını düşünüyorlar. Onlar için insanların sağlığı, işçilerin sağlığı hiç önemli değil. Onların onlar için asıl olan, kendi işletmelerinin çıkarları ve kendi geleceği. Biz bunlara karşı diyoruz ki; bizim 2020 1 Mayısı’ndaki en önemli sloganımız “İşçilerin Sağlığı Patronların, Kapitalistlerin Parababalarının Kârlarından Daha Önemlidir!”

Türkiye’de de AKP İktidarı birtakım önlemler alma adına tamamen mevcut Parababalarının, yerli Parababalarının çıkarları doğrultusunda önlemler aldı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği TOBB’un, Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu TİSK’in talepleri doğrultusunda bir takım önlemler aldı. O açıklanan, Hazine Bakanının da açıklamış olduğu 200 milyarlık bir önlem paketi alındı. Ekonomik paket diye açıklanan paket tamamen işverenlerin çıkarlarına, işverenleri rahatlatmaya yönelik düzenlemeler içeriyor.

İşçiler açısından alındı gözüken bir takım önlemler de aslında işverenleri rahatlatmaya yönelik. İşçilerin ücretlerinden her ay düzenli olarak yapılan kesintilerle oluşturulan İşsizlik Fonu bu gün tamamen sermayenin ve işverenlerin çıkarları için kullanılmakta, onların yağmalamasına açılmış durumda. Yapılan birkaç düzenleme oldu. Bunlarla ilgili bir kez daha paylaşmak istiyorum değerlendirmelerimi.

Örneğin geçtiğimiz günlerde ücretsiz izinle ilgili bir düzenleme yapıldı. Ücretsiz izne çıkmak daha önce 4857 sayılı iş kanununa göre işçinin kabulüne bağlı idi. Bu kanun ortadan kaldırıldı. İşveren, işçiyi istediği gibi, istediği sürede ücretsiz izne çıkartabilecek. Ve bu ücretsiz izin süreci önce 3 ay olacak, daha sonra 6 aya kadar uzatılabilecek. Bu süre içerisinde işsizlik sigortası tarafından ödenecek olan para 1,168 TL. 1,168 TL bugün bir kişinin yaşamını devam ettirmesi için yeterli bir rakam değil. Açlık sınırının da kesinlikle altında bir rakam.

Ücretsiz izne çıkarılanlara 1,168 TL reva görülürken, bu düzenlemeyi yapan milletvekillerinin maaşları 25 bin lira. Emekliyse eğer o milletvekilleri iki maaş alma hakları var; böylece bu milletvekilleri 40-50 bin liralara yakın maaş almakta.

Ama bir taraftan da ücretsiz izne çıkartılan işçiye de ödenecek rakam 1,168 TL oluyor. Böylesine adaletsiz bir şekilde düzenlemiş bir yasal düzenleme bu.

Şimdi diyelim işveren işçiyi ücretsiz izne gönderdi. Daha sonrasında işverenin cebinden bir tek kuruş para çıkmayacak. Üç ay geçti, bu süre uzadı, bu süre içerisinde işsizlikle geçen süre kıdem tazminatı hesabında hesaba dikkate alınmıyor.

Bir sağlık sigortasından faydalanması için bir düzenleme yapıldı, bildiğimiz gibi. Yani işveren bu süre içerisinde işlerini yoluna koyduktan sonra işçiyi ücretsiz izne çıkartacak, işçinin ücreti işsizlik fonundan ödenecek. İşçinin kendi ücretinden kesilen para ile ödenecek, daha sonra işveren bu Koronavirüsle ilgili süreç biraz daha rahatladığı zaman işçiye gel, tekrardan çalışmaya devam et diyecek.

Bu süre içerisinde şunu yapıyor mu işveren? Çok para kazandığı zaman kârlarına kâr kattığı zaman bunu yanındaki işçiyle paylaşıyor mu?

Yok…

Ama şu anda bir Koronavirüs sürecinden dolayı yaşanan ekonomik zorunluluktan kaynaklı olarak yapılan düzenlemelerin tüm faturasını işçilere ve emekçilere ödettirmeye çalışıyorlar.

Daha sonra yapılan birkaç düzenleme var. Onunla da ilgili bilgi vermek istiyorum. Yasada, 4857 sayılı yasada denkleştirme denilen bir olay var. O da tamamen işverenlerin çıkarına yapılan bir düzenlemeydi. İşçi bugün işyerinde daha fazla iş var diyelim, 11 saate kadar çalışıyor. Daha sonra bugün fazla çalışmış olduğu süre kadar, iki ay içerisinde o süreyi izin olarak kullanabiliyordu. Böylece fazla mesai ödemek zorunda kalmıyordu işveren. Yani işlerin yoğun olduğu zaman işçi fazla çalışma yapıyor, onun karşılığında diğer günlerde 60 gün içerisinde, iki ay içerisinde izin kullanıyordu. Bu süreyi 4 aya çıkardılar. Yani 60 günlük süreyi 4 aya çıkardılar.

Biz de konuyla ilgili Bakanlığa birtakım yazılar yazdık. Yani bizim talebimiz şuydu Bakanlığa yazı yazarken. Özellikle örgütlü olduğumuz işyerlerine ilişkin araç muayene istasyonlarında, kargolarda ve diğer yerlerde, insanlar için en acil mal ve hizmet üreten birimler dışında faaliyet, üretim ve hizmetler dursun,  acil üretim ve hizmet alanlarındaki faaliyet devam etsin, işçiler ücretli izinli sayılsın diye talebimiz vardı. Genel anlamdaki talebimiz de bu yöndedir.

Bakanlık, yazmış olduğumuz yazılara cevaben diyor ki; işçiler şu anda fazla çalışabilirler ya da işleri yoksa izin kullanabilirler. Ama dört ay içerisinde ekonomik anlamda düzelme, rahatlama olursa da onun yerine fazla mesai yaparlar. Böylece her türlü şekilde işverenleri daha bir rahatlatan düzenlemeler yapıldı. Bir bu…

Şu an bir diğer düzenlemeyle de Türkiye’de artık bu süreç içerisinde sendika, örgütlenme, toplu sözleşme, grev yapma hakları da askıya alınmış durumda. Sendikal faaliyeti sadece bir üye yapma faaliyeti olarak, o üyelik ilişkisine hapsetmeye çalışıyorlar.

Biz 1 Mayıs’ta başlayacağımız Sarp Lojistik’teki grevde, greve çıkamaz duruma geldik. Bu örnek, Türkiye’deki sendikaların, konfederasyonların sorunlarını ortaya koymak bakımından gerçekten ibret verici.

Bu konfederasyonlar içinde DİSK de var. DİSK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ bu Koronavirüs pandemisi ortaya çıktığında bizim talebimiz oldu diyor, DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun kendi açıklaması var. Birgün Gazetesi’ndeki açıklaması da var. Biz talep ettik, diyor.

Neyi talep ettiğinin farkında mı?

Biz sorduk aslında bu soruyu, yapmış olduğumuz basın açıklaması ile.

Şimdi talep edilen şu: 6356 sayılı yasadaki bir takım süreler var. Onunla ilgili olarak görevli makam devreye girdiğinde orada işlem duruyor. Bu nedenle bu, grevin askıya alınması demektir. Bu, toplu iş sözleşme sürecinin askıya alınması demektir.

Ve bizim yapacağımız, 1 Mayıs’ta başlayacağımız grev tamamen bu üç tane işçi konfederasyonunun, sözde üç tane işçi konfederasyonunun başvurusu üzerine çıkan genelgeden dolayı başlayamadı. Bakanlığın dün bize göndermiş olduğu yazıda işverenin kapsam dışı çalışanlarından toplamış olduğu imza ile istemiş olduğu bir grev oylaması var. Grev oylamasını durdurduğu için biz 1 Mayıs’ta başlayacağımız greve çıkamayacağız.

Greve çıkamamak ne demek? Grev nedir?

Grev işçilerin patronlar karşısında, işverenler karşısındaki en etkili hak arama aracıdır. Yani bu hak arama aracının askıya alınmasına vesile kim oluyor?

Türkiye sendikal hareketindeki üç tane işçi konfederasyonun oluyor. Diyoruz ki; bu genelgenin çıkartılmasına kim vesile oluyorsa işçilerin mücadelesine ihanet ediyor. Yani sonuçta Sarp Lojistik işçisinin 1 Mayıs’ta greve çıkamamasının nedeni üç konfederasyonun talepleri doğrultusunda çıkartılan bu genelgedir.

Bu genelge kimin işine yarıyor?

İşverenlerin işine yarıyor. Bizim örneğimizde görüldüğü gibi, grev en etkili hak arama aracı iken bunu kullanılamaz hale getiren nedir? Sözde üç tane işçi konfederasyonunun talebi ile çıkartılan genelge.

O bakımdan bu süreçte işçilerin, emekçilerin, işçi düşmanı, sendika düşmanı bir takım yasal değişikliklerle de karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Şimdi böyle bir talep de olunca ister istemez birçok işyerinde keyfi uygulamalar da hayata geçiriliyor. Mesela otomotiv sektöründe işçiler ücretsiz izne çıkartılıyor. Ve sendikalardan bir ses seda yok. Yine diğer alanlarda birçok sendikanın örgütlü olduğu yerlerde de benzer durumlar söz konusu. Bu noktada biz de işçilerin örgütlenmesi mücadelesini devam ettiriyoruz.

Sendika olarak şu anda Türkiye’de farklı bölgelerde devam eden direnişlerimiz var. Sendika olarak direnişini devam ettiren ikinci bir sendika yok. Ne yazık ki yok şu dönemde. Yani birkaç sendika vardı, o sendikalar da bu süreçte grevlerini askıya aldı. Bizim şu anda Muğla’da devam eden, Tüvtürk’te devam eden direnişimiz 626. gününe girdi. Ben buradan direnişi devam ettiren direnişçi kardeşlerimi selamlıyorum.

Yine Şanlıurfa’da 528. gününe girdi direnişimiz. Şanlıurfa/Polçak Tüvtürk Direnişi, orda Direnişi devam ettiren işçi kardeşlerimi selamlıyorum. Karabük’te, Kastamonu’da devam eden ve 155. gününe giren Direnişimiz var. O direnişçi kardeşlerimi de selamlıyorum.

Burada en zorlu günde Samsun-Çorum’da grevimiz devam ediyor. Şu anda grevi devam eden tek sendikayız. Orada da grevimiz 100. gününe girdi. İstanbul’da Basın Ekspres Yolu üzerinde bir yerde, küçük bir işyerinde Nakliyat Ambarında grevimiz devam ediyor.

Şimdi burada, bu süreçte bu sürecin faturası en fazla işçilere, emekçilere ve yoksullara çıkartılmaya çalışılıyor. Tam da böyle bir süreçte 1 Mayıs’a giriyoruz. Dediğim gibi bu süreçte sendikalar, işçi konfederasyonları yapması gerekeni yapabilmiş, alması gereken tutumları alabilmiş değiller. Yani bu grevle ilgili genelge ibretlik…

Şu anda DİSK yönetiminde bulunanlar sadece DİSK-AR’ın yapmış olduğu araştırmaları açıklamakla yetiniyor. Bu şekilde İşçi Sınıfının örgütlü mücadelesi verilmez. 1 Mayıs’la ilgili toplantı yapıldı. DİSK Başkanlar Kurulu toplantı yaptı. Biz o toplantıya katılmadık. Sonrasında öğreniyorum işte, bugün sanal ortamda dünyanın en büyük 1 Mayıs etkinliğini yapacaklarmış. 1 Mayıs’lar sanal ortamda doğmadı. 1 Mayıs’lar Şikago’da, Amerika’da işçilerin Parababalarına karşı, kapitalizmin zulmüne, sömürüsüne karşı dişe diş mücadeleden doğdu.

1 Mayıs’lar Koronavirüs pandemisi nedeniyle karantina altına hapsedilemez. Biraz önce söylediğim gibi bugün yaşam devam ediyorsa, işçilerin enerji sektöründe, marketlerde, kargolarda ulaşım sektöründe, diğer alanlarda, belediyelerde temizlikte çalışan işçilerin sayesinde devam ediyor. 1 Mayıs’ın da kutlanacağı alanlar elbette buralardır. Buralarda bulunmak lazım.

Elbette büyük, kitlesel mitingler yapılma koşulları sağlık açısından yok. Elbette bunu biliyoruz. Ancak emperyalistlerin, IMF’nin ve Dünya Bankasının uydusu olmuş bir ITUC’un, Uluslararsı Sendikalar Konfederasyonu’nun çağrısına uyarak Türkiye’deki 1 Mayıs’ları sanal bir ortamda kutlamak doğru değildir. Balonlarla da kutlanmaz. 1 Mayıs bizim yapmaya çalıştığımız gibi kutlanır. Dünden itibaren işyerlerinde tüm örgütlü olduğumuz yerlerde işçi kardeşlerimiz kutlamaya başladılar 1 Mayıs’ı. Bugün İstanbul’daki Tüvtürk Araç Muayene istasyonlarında sabahtan itibaren, tüm istasyonlarda 1 Mayıs bildirileri okundu. 1 Mayıs’la ilgili afişler açıldı iş başı yapılmadan önce. Yarın Samsun-Çorum grev yerinde olacağız. Biz de orada belli bir sayıda, sosyal mesafeyi dikkate alarak grev alanında olacağız, 2020 1 Mayıs’ını grev alanında kutlayacağız, Samsun-Çorum Ambarındaki grevci işçi arkadaşlarımızla beraber. Muğla’da, Şanlıurfa’da, Kastamonu’da, Karabük’teki direnişçi arkadaşlarımız da direniş alanlarını 1 Mayıs alanlarına dönüştürecekler. Diğer örgütlü olduğumuz alanlarda Sarp Lojistik’te, Nakliyat Ambarlarında; bütün buraları 1 Mayıs alanına dönüştüreceğiz.

Tabiî ki Türkiye’de 1 Mayıs alanı Taksim’dir. Geçen yıl Taksim’deydik. Aynı zamanda biz bu yıl da Taksim Meydanı’nda da olacağız. 1 Mayıs günü belli temsili bir sayıda arkadaşımız ile Kazancı Yokuşu’na karanfillerimizi bırakacağız, Taksim Anıtına da çelenk koyacağız. Taksim Meydanı’na her platformda, her 1 Mayıs’ta sahip çıkmaya devam edeceğiz. Yine 2009’lardan, 2010’lardan başlayarak 100 binlerce işçi ve emekçiyle nasıl Taksim’de buluştuysak önümüzdeki 1 Mayıs’larda da yine Taksim Meydanı’nda olmaya devam edeceğiz.

Ama aynı zamanda Koronavirüs pandemisi salgınıyla ortaya çıkan bu sürecin faturasını işçilere ve emekçilere fatura etmeye çalışanlara karşı da her alanda mücadele etmeye devam edeceğiz. Sarı sendikacılığa karşı da mücadelemiz sürecek. Real Market İşçilerinin aynı zamanda sarı sendikacılığa karşı da direnişleri devam ediyor. Real Market Direnişçileriyle de beraberiz biz. Real Market Direnişi 33 aydan beri devam ediyor.

Benim de içinde bulunduğum sendika yöneticilerinin hakkında açılmış ceza davaları var, tazminat davaları var. Bu Koronavirüs pandemisi sürecinde de biz Kozyatağı Metro’nun önünde olduk, direnişimizin devam ettiği mesajını verdik. Önümüzdeki günlerde de devam edecek.

Uzel Makine İşçileri Türk-Metal Sendikası’nın, sarı Türk-Metal Sendikası’nın ihaneti sonucunda 12 yıldan beri tazminatlarını alamıyor. Uzel Makine İşçilerine de sahip çıkmaya devam edeceğiz. Uzel Makine İşçileri de bir yılı aşkın zamandan beri direniyor, mücadele ediyor. Geçen yıl beraberdik, Taksim’e de gittik. Bu sene de az sayıdaki arkadaşımızla beraber yine 1 Mayıs’ta beraber olacağız.

Makro Market İşçilerine de sahip çıkıyoruz. 6500 işçinin çalıştığı, ülkedeki en büyük konkordato sürecinde olan işletmedeki Kayseri’deki, Ankara’daki Konya’daki İstanbul’daki arkadaşlarımıza da sahip çıkmaya devam edeceğiz. Makro Market’teki İşçilerin mücadelesini de kazanımla sonuçlandıracağız er geç, onlara da sahip çıkacağız.

Aynı zamanda başta taşımacılık işkolunda olan işçi arkadaşlarımız olmak üzere, örgütlü olduğumuz alanlarda, kargolarda mesela, buradaki arkadaşlarımızın hangi koşullarda çalıştığını biliyoruz. Kargolarda örgütlü olan bir iki sendika var. İşverenlerin icazeti ile örgütlenmiş durumdalar. Oradaki işçi arkadaşlar da bize üye olmak istiyorlar. Ama oradaki sendika, işçileri baskıyla tehditle kendi sendikalarında tutuyor. Kargodaki işçileri de, Aras kargodaki, Yurtiçi Kargodaki, diğer kargolardaki işçileri de bizim sendikamızda örgütlenmeye çağırıyorum. Çünkü bu süreçte en fazla risk altında çalışan, en fazla çalışmaya zorlananlar arasında onlar da var. Sokağa çıkma yasağı ilan edilir kargodaki işçiler paket taşırlar. İşte online sistem üzerinden verilen siparişleri yerine getirmeye çalışırlar.

TNT/Fedex’te sendika olarak örgütlüyüz, çoğunluğu sağlamış durumdayız. Yetki sürecimiz mahkemede devam ediyor. Yurtiçi Kargo’da, MNG’de, Aras Kargo’da daha önceki yıllarda direnişlerimiz, işgallerimiz oldu. O süreçlerin çok önemli kazanımları oldu. Daha sonraki süreçlerde, dediğim gibi bazı icazetle örgütlenen sendikalar var. Ama oradaki işçiler de bizim sendikamıza gelmek istiyorlar, baskı görüyorlar.

Biz her zaman için şunu söylüyoruz: Bulunduğumuz her yerde, tüm işyerlerinde sandık kuralım, işçilerin sendikal tercihlerine saygı gösterelim, diyoruz. Bunu da her zaman söylüyoruz. Bu süreçte baskı altında olan kargo işçilerinin sorunlarına sahip çıkmaya devam edeceğiz. Onlarla ilgili de Bakanlıkla yazışmalarımız var. Örgütlenmelerimizin devam ettiği kargolar var, görüştüğümüz kargo işçileri var, bunlarla ilgili mücadelemiz de sürecek.

Bu süreçte, dediğim gibi, bu sürecin faturasının işçilere çıkartılmasına karşı, Parababalarına karşı mücadele ettiğimiz gibi aynı zamanda da sarı sendikacılığa karşı da mücadelemize devam edeceğiz. Biraz önce bizim Genel Sekreterimizle görüştüm, gerçekten ibretlik. Gebze Sendikalar Birliği daha öncesinde 1 Mayıs’la ilgili yarın yapacağı 40-50 kişilik basın açıklamasını, Kaymakamlığın tamamen keyfi bir tasarrufu ile 5 kişiyle yapmayı kabul ediyor. Kaymakamlık, ben böyle karar aldım, diyor. Koronavirüs sürecinde karar aldım diyor. Bunu üzerine 5 kişi ile sendikada yapmayı kararlaştırıyorlar…

Şimdi bu sendikacılık değil. Yani elbette bu zor dönemde işçilerin sağlığı bizim için her şeyin önünde gelir.  Bu Koronavirüs sürecinde alınması gereken tedbirler alınmalıdır. Sağlıkla ilgili, sosyal mesafedir, işte temizlik kurallarına dikkat etmektir, beslenmeye dikkat etmektir; bunların hepsine dikkat etmek gerekir. Ama biz bir taraftan da mücadelemizi sürdüreceğiz. Bizim 1 Mayıs’larımızı kimse karantinaya almaya kalkamaz.  Mayıs’ların karantinaya alınması, sınıf mücadelesinin karantinaya alınması gibi Parababalarının alttan alta böyle hesapları da var. Buna da fırsat verilemez. Elbette sokağa çıkmamız gereken, alana çıkmamız gereken her platformda da Parababalarının karşısına, bu işçi düşmanlığı yapan siyasi iktidarın karşısına da her alanda çıkmaya devam edeceğiz. Yani bunun için bir bedel ödemek gerekirse de hep beraber o bedeli ödeyeceğiz.

Yani yüreğimiz elbette şundan yanıyor: En zor koşullarda bir sokağa çıkma yasağı ilan edilir, daha sonra patronlar valiliğe başvuru yapar, işte bizi işyerimiz sokağa çıkma yasağının dışında bırakılsın diye, vali ona izin verir. Bir taraftan da evde kal çağrıları yapılır ama evde kalmayıp da çalışmak zorunda olan insanlar bırakılır bu riskli ortamda. Kalabalık ortamlarda birbiri ile temas halinde çalışmak zorunda kalır.

Örneğin madenlerde… Soma’da, katliamın olduğu Soma’da, 200 tane 300 Soma İşçisinin testinin pozitif çıktığı söyleniyor.

Niye?

Madenlerde bu koşullarda çalışmaya zorlanıyor insanlar. Ve buna karşı da orada örgütlü olan sendika Türkiye Maden İşçileri Sendikası hiçbir şey yapmıyor. Tamamen patronlarla işbirliği içerisinde. Orada Bağımsız Maden-İş Sendikası, Dünya Sendikalar Federasyonu’nun da üyesi, bizim de ilişkide olduğumuz Bağımsız Maden-İş Sendikası mücadele etmeye çalışıyor. İşçilere sahip çıkmaya çalışıyor. Sarı sendikacılıkla Parababalarının işbirliği halinde olduğunu görüyoruz.

Türkiye’de işçiler ve emekçiler olarak bu işçi düşmanlığına karşı, bu sendikal hakların askıya alınmasına karşı bir araya gelerek, örgütlenerek kendi güçlerimizi ortaya koyarak bu gidişe hep beraber dur diyebiliriz. Yani bunu yaratmak lazım, bunun mücadelesini veriyoruz sendika olarak. Bulunduğumuz her alanda bu mücadeleyi vermeye çalışıyoruz. 1 Mayıs’lar da bunu bir aracı.

Aslında şu tablo ortaya çıkıyor. Giderek de bu yaşananlar bir gerçeği biraz daha ortaya çıkmaya başlıyor: Başta da söylediğim gibi toplumsal sömürünün, sosyal sömürünün ortadan kalktığı kamusal sağlığın daha etkili hale geldiği bir sürecin gelmesinin de aslında insanlık için ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü dünyanın, işte o cilalanan Amerikan rüyasının ne hale getirdiği ortada…

Şu anda ne getirdi?

Biraz önce söylediğim gibi toplu mezarlar ve en çok ölümlerin yaşandığı bir ülke getiriyor insanlara…

Yani bunun dışında bir seçenek var mı?

Yok… Ve dediğim gibi diğer ülkeler deki olup bitenlerde bu yönde. Yani bu yönde değerlendirmek lazım bu durumu.

Bizim bu 1 Mayıs’ta en önemli talebimiz, sloganımızı şu: “İşçilerin, emekçilerin sağlığı patronların kârından daha önemlidir.” Böyle bir anlayışla, böyle bir mücadeleyle bu süreçte işçilerin ve emekçilerin hem sağlıklarını korumuş oluruz hem ekonomik anlamda kazanımlarını korumuş oluruz. Çünkü gerçekten bu sürecin dünyadaki ekonomik duruma etkilerinin ne olacağının konusu da tartışılıyor. Bunun ekonomik anlamda 1929 ekonomik bunalımından sonraki en bunalımlı dönem olacağı söyleniyor. İşte İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik anlamda, siyasi anlamda en büyük bunalımın yaşanacağı konuşuluyor.

Türkiye’de önümüzdeki süreçte 15 milyon insanın işsiz kalacağından söz ediliyor. Çünkü kerte kerte işsizlik de artacak. İşsizlik artacak, hayat pahalılığı artacak, bir taraftan karşılıksız para basılacak. İşte ekonomistler değerlendirmeler yapıyor. Bu süreçte artık çıkış yolu olarak neyin ortada olduğu da ortada. Kısacası, işçilerden emekçilerden yana, toplumsal sömürünün ve baskının ortadan kalktığı kamusal bir toplumsal düzenin ihtiyacını da ortaya koymuştur bu süreç. O bakımdan İşçi Sınıfının ekonomik demokratik mücadele örgütleri olarak,         sendikalar olarak bu süreci değerlendirmek ve işçilerin haklarına sahip çıkmak gerekiyor. 2020 1 Mayısı’na giderken bulunduğumuz işyerlerinde, dediğim gibi, sendikamızın bildirilerini okuyoruz, bağlı bulunduğumuz Dünya Sendikalar Federasyonu’nun bu konuda bildirisi var. Onları işyerlerinde arkadaşlarımız okuyor. Yine Dünya Sendikalar Federasyonu’nun çıkarmış olduğu afişler var. Dünya Sendikalar Federasyonu sınıfsal anlamda bu olaya bakıyor.

Uluslararası Sendikalar Federasyonu ITUC gibi bu meseleye bakmıyor. İşte 1 Mayıs örneğinde olduğu gibi dünyanın en büyük sanal mitingini yapacağız diyorlar, 1 Mayıs’taki açıklaması o yönde. Bizim DİSK de, o büyük dörtlü denilen dörtlü de bunların bir payandası olmuş durumda. Şimdi bizim şu anda, özellikle bu pandemi sürecinde 2020 1 Mayısı’na giderken taleplerimiz; herkese ücretsiz sağlık hakkı, işten çıkartmaların yasaklanması temel acil, devam etmesi gereken üretim ve hizmetlerin dışındaki tüm işyerlerinin geçici olarak faaliyetine son verilmesi, buralarda çalışan işçilerin ve emekçilerin ücretli izinli sayılması, bu ücretlerinin sosyal devlet olma ilkesiyle devlet tarafından ödenmesi, bu süreçte işverenlerin de sorumluluk alması; kamusal sağlığın geliştirilmesi, özel hastanelerin bu süreçte kamulaştırılması ve insanların bir şekilde ücretsiz sağlık hizmetine ulaşabilmesi, yaygın testleri yapılmasıdır. Bu konuda gerçekten Küba’daki sağlık sistemi örnektir.

O bakımdan bu süreçte dediğim gibi başta işçilerin, emekçilerin sağlıklarına sahip çıkılması, alınması gereken önlemlerin alınması ama bir taraftan da kendi haklarımıza yönelik, örgütlenme hakkımıza, grev hakkımıza, toplu sözleşme hakkımıza yönelik saldırılar karşısında örgütlü ve birlik şeklinde mücadeleye devam edilmesi gerekir.

Biraz önce de söylediğim gibi mücadelemiz, İşçi Sınıfı mücadelesi karantinaya alınamaz. Buna izin verilemez. Yani bu ad altında, karantina adı altında, farklı şekilde bu mücadele hapsedilemez. İşçi Sınıfı mücadelesi devam ediyor. İşçi Sınıfı mücadelesi, Parababalarının işçi düşmanlığına karşı da, Parababalarının sömürü soygun düzenine karşı da, Parababalarının siyasi iktidarlarına karşı da, emperyalistlere karşı da devam edecek.

1 Mayıs’larda İşçi Sınıfının diğer talepleri de servetin ve gelirin adil paylaşımı, işçilerden gelir vergisi kesilmemesi, servetin vergilendirilmesi, taşeronluğun yasaklanması, yani Cumhuriyet’in kazanımlarına sahip çıkılmasıdır.

Cumhuriyet’in kazanımları noktasında örneğin Türkiye’de Hıfzıssıhha Enstitüsü kapatıldı. AKP iktidarı döneminde kapatıldı. Şimdi Hıfzıssıhha Enstitüsü olmuş olsaydı, Koronavirüsle ilgili bir aşı geliştirme imkânı ortaya çıkabilirdi. Bu potansiyeli olan bir Enstitü kapatıldı.

Aynı şekilde SSK’nın ilaç fabrikası kapatıldı. Bomonti’de Petrol-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu ilaç fabrikası kapatıldı. İlaç fabrikasında 22 çeşit ilaç üretiliyordu. Ve bu SSK ilaç fabrikası Türkiye’deki ilaç tekellerinin fiyatını da dengeliyordu. Bu da 2005 yılında kapatıldı. SSK ilaç fabrikası Türkiye’de kapatıldığı dönemde işçileri eş ve çocukları ile birlikte şu anla kıyasladığımızda aşağı yukarı 40-50 milyon işçiye ve emekçiye ve çocuklarına da hizmet verebilecek, sağlık anlamında ilaçların temini anlamında hizmet verecek kapasitedeydi. Bu da kapatıldı.

O bakımdan Cumhuriyet’in kazanımlarına sahip çıkmak demek aynı zamanda insanların geleceğine ve sağlığına da sahip çıkmak demektir. Kamusal hizmetlere sahip çıkmak, aynı zamanda insanların geleceğine de sahip çıkmak demektir.

Bu 2020 1 Mayısı’na her ne kadar zor koşullarda yani bu insanlığın karşı karşıya kaldığı ve şu ana kadar 220 bine yakın insanın hayatını kaybettiği Koronavirüs pandemisi sürecinde, zorlu süreçte gidiyor olsak bile gelecek Türkiye İşçi Sınıfının, Dünya İşçi Sınıfının ve dünya haklarının olacaktır, diyorum ve hepinize saygılar sunuyorum. Teşekkür ediyorum.