Nurullah Ankut: Her türlü zulme gözünü kırpmadan göğüs geren Hikmet Kıvılcımlı’nın yolundayız ( 2 )

05.12.2016
A+
A-


Saygıdeğer yoldaşlarım,

Bu konulara 15 Temmuz’dan sonra hayli yer verdik. Bugün aslında başka bir konuda konuşmak istiyordum. Zamanımızı harcamadan (pek sınırlı zaten) ona gireyim isterseniz.

Eğitimin amacı nedir?

Aramızda kıdemli, saygıdeğer eğitim emekçisi yoldaşlarımız var. Onların alanına gireyim. Bildiğiniz gibi benim de beş yıllık eğitimciliğim, eğitim emekçiliğim var.

Eğitimin amacı nedir?

Buna muhakkak ki bütün eğitimci yoldaşlarımız kafa yormuştur.

Birincil planda zihni işletmek, özgürce işleyen bir zihne sahip olmasını sağlamak öğrencinin yani özgür bir akla sahip olmasını sağlamaktır. Bu çok önemli bir şey.

Aslında karşılaştığımız her insan; ben aklımı özgürce kullanıyorum, der. Kimse aklının tutsak olduğunu, prangalara vurulduğunu, zafiyet içinde olduğunu, önyargılarının esiri olduğunu kabul etmez.

Ama insan beyaz bir kâğıt gibi tertemiz bir zihne sahip değildir. Doğduğumuz ve konuşmaya başladığımız andan itibaren zihnimiz yüklemelerle karşılaşır. Öğrendiklerimiz, yaşadıklarımız, deneyimlerimiz, travmalarımız, acılarımız, bize öğretilen dogmalar hep zihnimize biner, yüklenir ve zamanla tortulaşır, katılaşır, kristalize olur, kalıplar oluşturur. Ve biz o zihinle bakarız olaylara.

Ve o yüzden bilim insanlarının bile (özellikle sosyal bilimlerde), eline aynı metni verin, bunu yorumlayın, deyin büyük oranda her biri farklı yönlerini görürler, farklı düşünceye, farklı ibarelere odaklanırlar.

Neden kaynaklanır bu?

Çünkü hepsinin geçmişi, zihin yüklemesi ve bellek yüklemesi birbirinden farklıdır. Hepsi kendi belleğinin penceresinden bakar olaya. O yüzden o pencereden görüneni görür ancak. Olayın tümünü göremez.

 

Aklı özgürce kullanabilmek için süreci tüm yönleriyle görmek gerekir

Dikkat ederseniz, daha önce de çok söylemiştim yoldaşlar, her insan okuduğunu tam olarak anlamaz. Bazıları anlatılanı yüzde beş anlar, bazıları yüzde on, bazıları yüzde elli, bazıları yüzde doksan. Eğer herkes okuduğunu tam anlamıyla tertemiz bir özgür zihinle anlayabilse; herkesin sosyalist olması gerekir. Sosyalizmin haklılığına herkesin ikna olması gerekir. Ve her sosyalistin de Hikmet Kıvılcımlı’nın teorik hazinesini benimsemesi gerekir.

Bu pozitif bilimlerde bile böyle, yoldaşlar. Hani bir hekime gidersiniz şikâyetlerinizi anlatırsınız o sizi yönlendirir. Der ki; rahatsızlığınız bu; ameliyat gerekiyor. Başka bir hekime gidersiniz, o sizi farklı bir şekilde yönlendirir.

Mesela en son yaşadığım bir örneği anlatayım. Bildiğiniz gibi, bir buçuk yıl koltuk değneği taşıdım. Sağ dizimde bir menüsküs yırtılması ve dejenerasyonu, ondan kaynaklı bir ödem oluşmuş. Mustafa Yoldaş’la beraber Bakırköy Sadi Konuk Devlet Hastanesinin kıdemli ortopedistine gittik. O dedi ki; bir ödem var kemiklerde. Yapmamız gereken, yapay kırık açacağız kemikte, o yapay kırığı tamir ederken organizma, bu ödemi de tedavi edecek. Yapılması gereken bu. Ama ondan önce bir ilaç kullanalım, dedi. Ama ilaçlar bende (ağrı kesicilere bedenim alerjik olduğu için) alerji yapıyor. Yani kullanamadım. Uzun süre öyle gittik.

Sonra Ercan Küçükosmanoğlu Yoldaş’ın sınıf arkadaşı Osmaniye’den, Haseki Hastanesinde bir ortopedist. Doçent. Ercan arkadaşın selamıyla ona gittik. O baktı, dedi ki; menüsküs parçalanması var, ameliyat edeceğiz. Risk almayı da sevdiğim için; bize uyar, dedim. Ali Yoldaş’la, Nakliyat-İş Başkanı Yoldaş’la birlikteydik. Hemen işleme başladık. Gün aldık, ameliyat olduk ve iyi geldi sonuç olarak. Şikâyetlerim yüzde doksan oranında azaldı, kalktı ortadan.

Yani bir tıp biliminde bile farklı yönlendirmeler, farklı ekoller, farklı kavrayışlar, farklı düşünce tarzları oluyor. Olay aynı olay. EMAR çekiliyor, röntgen çekiliyor, aynı bilimsel radyolojik tetkiklere bakılıyor ama farklı önerilerde bulunuyorlar her ikisi de. Farklı tedavi yöntemleri buluyorlar, izliyorlar, uyguluyorlar. Yani pozitif bilim dünyası bile böyle olunca, sosyal bilimler alanı tamamen farklı bakış açıları, farklı düşünceler üretir aynı olay üzerine.

Çünkü biliyorsunuz aynı şartlar sağlandığı anda, hep aynı sonuçlar ortaya çıkar bilimde. Yani bilimsel olayın ve bilginin doğruluğunun kanıtı budur. Dünyanın her yerinde o şartları sağlarsanız, o sonuçları elde edersiniz. Tekrarlanabilir ve aynı şekilde tekrar tekrar kanıtlanabilir olmasıdır bilimsel kanunların esası.

Buna rağmen pozitif bilimlerde bile durum böyle olunca, sosyal olaylar tümüyle farklı yorumlanmaya yatkın olur. O bakımdan bir sosyal olayı bütünüyle görmek gerekir.

Aklı özgürce kullanabilmek için tüm yönleriyle görmek gerekir ve hiçbir olay anlık bir şey değil, bir sürecin işidir. Her olay bir sürecin parçasıdır.

O bakımdan biz AKP’giller’i, Pensilvanlı’nın tarikatını değerlendirirken, dikkat ederseniz tâ 1920’li yıllara yani emperyalistlere saltanatla el ele vererek destek oluşlarına, Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkışlarına kadar gideriz ve sınıf temelini ortaya koyarız. Antika, vurguncu, asalak, Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının dünya görüşüdür bunların ideolojisi. Bu yüzden onarın savunduğu sahte İslamiyet’e Muaviye-Yezid dini, deriz. Bunlar Kurtuluş Savaşı sonrası da yerli-yabancı Parababalarıyla ittifaka girerek etkin olmuşlar, İş Bankası’nın kuruluşunda yer almışlardır. Celal Bayar’ın 1932’de İktisat Vekili, 1938’de de Başbakan olmasıyla mesafe katetmişlerdir. Ve 1950 sonrası NATO’nun yörüngesine uydu olarak girince Türkiye, “Yeşil Kuşak Projesi” sonucu yetiştirildi bu kadrolar, deriz. Yani oradan alıp getiririz, yoldaşlar bir süreç olarak.

İşte bir olayı anlamak için sürecin tamamını göz önüne almak gerekir ve bütün yönleriyle almak gerekir. Zaten sosyal bilimlerde kanun da budur, yoldaşlar. Yani olayın tüm parçalarının arasındaki ilişkinin oranıdır ve sebep-sonuç ilişkilerinin oranıdır, matematiğe vuruluşudur sosyal kanunlar. İşte onu görebilmek gerekir. Onu da her zaman net olarak görebilmek için Önderimiz ne der; “Sosyalizm olayların bilimidir.” Olayı en başından alacağız. Karakaplılar şunu yazar, bunu yazar; onlar ikincildir, onların görevi, olayın üzerine ışık düşürmektir. O ışığın yönlendiriciliğinde olayı tüm yönleriyle göreceğiz. Olayların kendisi zaten devrimcidir. Bütün yönleriyle gördük mü işte buna da Marksizmde; Diyalektik Maddeci Metot ve Mantık, denir. Yani zihni özgürce, her türlü önyargıdan uzak kullanabilme becerisi… Olayı bütün yönleriyle, işimize gelsin gelmesin, bizi rahatsız etsin etmesin ortaya koyup görmektir önemli olan. Demek ki, özgür bir zihni gençlere kazandırmamız gerekir. Eğitimin birincil amacı bu.

Peki dinle bilim bağdaşır mı?

Hayır bağdaşmaz. Asla bağdaşmaz. Hz. Muhammed, on bir ayette aklınızı kullanın, der. Ama ister istemez Tanrı buyruğu niteliğinde kesin, tartışmasız buyruklar da ortaya koyar. Onlardan şüphe ettiğiniz anda dinden çıkarsınız.

O zaman o dogmalar yani Tanrı buyrukları bizim zihnimizi ne yapar?

Kuşatır.

Suudi Arabistan Başmüftüsü diyor ki; “Ay’a çıktık diyorlar, yalan. Ay’a çıkılmaz, Ay bir nurdur.”

Kur’an’ın lafzına sadık kalarak söylediği düşüncesinde içtenlikli. Çünkü Kur’an’da da aynen böyle denir: Ay bir nurdur.

Amacı nedir? Allah neden yaratmıştır Ay’ı?

Siz ayları, mevsimleri ve yılları hesaplayasınız diye Ay’ı bir nur olarak yarattı, der Kur’an. Güneşi ısı ve ışık kaynağı olsun diye yarattı, der. Bunu kabul ettiğiniz anda, Ay’a çıkılamayacağını otomatikman kabule mecbursunuz.

Yine Dünya tablosu, açıklamıştık yoldaşlar; düz tepsi gibi. Dünya merkezli bir sistem. Güneş ve Ay, Dünya’nın etrafında döner, sabit durur Dünya. Biliyorsunuz Giordano Bruno ve Galileo Galilei, Ortaçağ’da bundan dolayı Engizisyon mahkemesinde yargılandılar, buna karşı çıktıkları için.

Peki deprem, zelzele nedir?

Tanrının insanlara verdiği bir ceza, günahkârları cezalandırma yöntemi.

O zaman siz fay kırığını, fay hattını anlatamazsınız, kabul ettiremezsiniz.

Yine yakınlardaydı, bizim müftülerden biri fetva veriyor değil mi?

İşgüvenliğini abartmak Tanrının iradesine karşı gelmektir, diyor. Yani kader. Orada iş kazasıyla ölecekse ölecek… İş kazasını fazla abartırsanız o iradeyi engellemiş olursunuz, diyor.

Bu bakımdan yoldaşlar, hiçbir din bilimle bağdaşmaz.

Oysa bilimde kanunlar durup dinlenmeden değişir. Gerçekler aynı ama onların açıklaması durmaksızın değişir. Mesela gelecekte kansere basit şekilde çare bulunacak. Bir ilaç, bugün antibiyotiklerde olduğu gibi, kanserli hücreleri normal dokulara hiç zarar vermeden tahrip edecek ve organizmayı sağlıklı hale getirecek. Ama onun yolunu, yöntemini, kanununu şu anda bilince çıkarmış değil bilim. Nitekim pek çok hastalığı bu şekilde önledi, değil mi yoldaşlar? Yani bilim durup dinlenmeden yol alıyor. Doğaya, topluma ve insana dair gerçekleri aydınlığa çıkarıyor ama bunun sonu hiçbir zaman gelmeyecek. Sürekli değişiyor bilimsel veriler, kesinlik yok, devamlı değişir, bilimde genelgeçer doğrular yok. O zaman ön kabul olur, bilim gelişmez, durur genelgeçer doğrular var dersek.

İşte Kaçak Saraylı Reis ve onun AKP’giller’i o yüzden eğitime saldırıyorlar, yoldaşlar.

Diyanet İşleri Başkanı, zırhlı Mercedes’li Mehmet Görmez’in açıklaması oldu, değil mi geçenlerde?

Anaokulu da açıyor Diyanet İşleri. Yani daha konuşmaya yeni başlayan çocukları alıp din dogmalarıyla bir Ortaçağ insanı halinde yetiştirmek istiyorlar. Diyor ki; “Geçen, torunum oldu, kulağına ezan okudum, Kur’an’ı Kerim tilavetinde bulundum. Bu son derece normal bir şey. Nasıl mutlu oldum”, diyor.

Eğitim psikologları var, çocuk psikologları yoldaşlarımız var, hekim yoldaşlarımız var aramızda. Doğdukları anda çocuklarda sosyal korkular yok. İki korku var, yoldaşlar.

Birincisi; yüksel desibelli seslerden yani gürültülerden korkarlar içgüdüsel olarak. Yani genlerine kodlanmış olarak.

Bir de; desteksiz kalmaktan korkarlar.

Bilmiyor ki, torununu korkuttu kulağına ezan okumakla. Ama ona göre büyük bir sevap işledi.

Yine Ortaokullarda, Ortaöğretimde örgütleneceğiz, diyor. Camilerde örgütleneceğiz, diyor değil mi? Her camiden gençler örgütlenecek ve cami temsilcisi olacak, diyor. Onlarla devamlı irtibatta olacağız, diyor.

Yine AKP’giller okullarda parti gençlik örgütleri açıyorlar, değil mi? Bazı idarecilerle resimleri de çıktı. Yani eğitime bundan saldırıyorlar. 4+4+4’ün amacı bu. Okulların tümüyle İmam Hatipleştirilmesinin amacı bu, yoldaşlar.

 

Bu uygulanan İslam, Hz. Muhammed’in gerçek İslam’ı değil

Şimdi öylesine tutsak, Ortaçağ düşünce kalıplarına sahip zihne bırakırsak toplumu, zihinlere bırakırsak bilim falan gelişmez. Toplum Ortaçağ’a gider. O zaman da bu toplum ancak emperyalizmin sömürgesi olur, kölesi olur.

İşte bu yüzden tüm Doğu’da, İslam âleminde bilimsel keşifler yapılmadı, yoldaşlar. O yüzden emperyalizmin kölesi, uydusu durumunda İslam ülkeleri. Ve o yüzden bugün cehennem haline getirilmiş köyleri, kasabaları, şehirleri. Ve o yüzden her gün bin tane Müslüman birbirini öldürüyor; sen gerçek Müslümansın, ben gerçek Müslümanım diye. Böylesine bir cehenneme götürdü emperyalizm ve burada tutmak istiyor Müslüman ülkeleri.

Batı nasıl çıktı?

Aydınlanma devrimiyle, burjuva devrimiyle çıktı. Kiliseyle devletin bağını kopardı. Din herkesin kendi vicdanıyla Tanrı arasındaki bir ilişkiye indirgendi. Eğitim, hukuk ve devlet kurumları tamamen aklın, bilimin, uluslararası insani değerlerin kuralları çerçevesinde örgütlenmeye çalışıldı. O yüzden bütün bilimsel keşifler, icatlar, teknikler, teknolojiler oralarda üretildi.

Aslında zulme uğrayan, acı çeken insanlar bunu sezinliyorlar, yoldaşlar. Dikkat ederseniz Afganistan’dan, Pakistan’dan, Suriye’den, Libya’dan ve hatta Türkiye’den hiç kimse Suudi Arabistan’a, Katar’a, Yemen’e, Birleşik Arap Emirlikleri’ne gitmiyor.

Nereye gidiyor?

Hıristiyan ama laik emperyalist Batı ülkelerine gidiyor. E, hani senin İslam’ın barıştı, kardeşlikti?..

Sema Yoldaş’ımın, genç yoldaşımın da söylediği gibi, bu uygulanan İslam, Hz. Muhammed’in gerçek İslam’ı değil; Muaviye-Yezid İslamı.

Bunlar ne yaptı?

Hz. Muhammed’in Ehlibeyt’ini günlerce susuz bıraktıktan sonra, canice katledip öldürdüler. Bedenini kâğıt parçası gibi atlarının ayakları altında çiğnediler. Hz. Muhammed’in dünyada en sevdiği insandı Hz. Hüseyin. Ona bu zulmü uyguladılar ve ondan sonra hep devam edegeldi bu zulüm Emeviler’de, Abbasiler’de. İşte bugünkü uygulaması da CIA-Pentagon İslam’ı, arkadaşlar.

Kur’an’ın bir ruhu vardır, ondan da söz ediyoruz. Hz. Muhammed’in annesinin, bildiğimiz gibi, üç gün evliliği var, üç gün sürer evliliği. Babası Abdullah sefere çıkar, kervan görevlisidir ve orada öldürülür. Çünkü o çağlarda yağmalar, kervanları vurmalar, savaşlar yoğun yaşanıyor. Ve yetim kalır, sütanneye verilir, yoksul bir sütanneye. Çölde Bedevi yani İlkel Komünal Toplum düzeninde yaşıyor Hz. Muhammed. Sütannesinin adı da Halime, değil mi? Bazı kadınlarımızın adı oradan geliyor.

Ve Hz. Muhammed’in ilk kişiliğinin oluştuğu o beş yaşına kadar geçen süre, İlkel Komünal Toplum içinde geçer. Ve o değerleri, o sosyal eşitliği, paylaşımcılığı, o hayvan sevgisini, o insan sevgisini oradan edinir Hz. Muhammed. Sonra hep düşünür, kırk yaşından sonra Peygamberliğini ilan ettikten sonra da o çölde yaşadığı mutlu, sosyal eşitsizliklerin olmadığı düzeni. Ve o düzeni, İslam düzeni, Tanrı düzeni olarak Arabistan’a, Arap toplumuna ve tüm dünyaya yaymak ister. İnsanların ancak böyle bir düzende mutlu olabileceklerini düşünür. O yüzden Kur’an sosyal eşitsizliklere kesinkes karşı çıkar. Zenginlere isyan ederek zaten ilk ayetler ortaya konur. Ve zenginler sürekli zalimler kategorisine konur ve sürekli lanetlenir. Mal, mülk biriktirmeye, para istiflemeye kesinlikle karşıdır. Kendisi de öyle yaşamıştır.

En sevdiği gözde karısı Hz. Ayşe, Hz. Muhammed’le evlendikten sonra doya doya hurmayı ancak Yahudilerden alınan Hayber Kalesi’nin fethinden sonra yiyebilmiştir. Hayber’in hurma bahçesinden getirilen hurmayla gidermiştir açlığını, hurma isteğini. O güne kadar doya doya hurma yiyememiştir.

Ve çok anlattım, biliyorsunuz; Ahzap Suresinde uzun uzun anlatılır; Hz. Ayşe ve Hz. Ömer’in kızı Hafsa da içlerinde olmak üzere dört eşi isyan ederler. Artık toplumun hazinesi doldu, biz daha ne kadar yoksulluk çekeceğiz, sefalet içinde yaşayacağız; biz böyle hayat yaşamak istemiyoruz diye başkaldırırlar Hz. Muhammed’e. Hiç geri adım atmaz Hz. Muhammed. Ya bu dünyayı seçeceksiniz, ya da Allah ve Resulünü; ikisinin ortası yok. Gidin babanızın evine, size bir ay mühlet. Bir ay düşünün, seçiminizi yapın, der. Çaresiz onlar da geri dönerler; biz sizi seçtik ya Resullullah, derler. Kur’an’ın, otuz üçüncü suresi Ahzap Suresi, bunu işler, arkadaşlar

Yine diğer halifeler de öyle…

Ebu Bekir Mekke’nin zenginlerinden İslam öncesi ama dört kez sıfırlar malını. Tüm malını mülkünü dağıtır yoksullara. Birinde, evine sebze meyve alacak bir seyyar satıcıdan, ama parası yoktur. Cübbesini çıkarır satar, onun karşılığında aldığı parayla sebze meyve alır evine götürür. Hz. Ali zaten malum… Ömer de hep yarısını verir malının. Ben Ebu Bekir’le yarışamam, der. Yarışmak istedim ama ben yarışılamayacağını gördüm, der. Çünkü adam hiçbir şey bırakmıyor, sıfırlıyor hepsini. Yoksullara al götür, diyor. Bir ekmek parçası bile kalmıyor evde. Madem Hz. Muhammed ve Kur’an böyle dedi, böyle yapmalıyım, der. Hz. Muhammed de öyle yaşıyor, Ali de öyle yaşıyor.

Bu İslam’ın sosyal, sosyalist yönü, arkadaşlar. Yani ruhu bu. Biz bunu benimsiyoruz. Hz. Muhammed’in bir Tarihsel Devrimci olduğunu, Tarihsel Devrim yaptığını söylüyoruz. Cenneti bu dünyada kurmak istediğini söylüyoruz.

Ama bir de lafzı var tabiî. Lafzına bakarsak… İslam Dinini tüm dünyaya yaymak için elbette cihat da var. Allah’ın dini yeryüzünde egemen oluncaya kadar Cihat edin, der. Açık. E, çünkü en insancıl düzen bu. Onu egemen kılmak için savaş, diyor.

Şimdi İŞID, El Kaide, El Nusra bu yönüne takılıyorlar. Öbür ruhunu?.. O çoktan kaybedildi çünkü. Dört Halifeyle birlikte sonrası bitti o, onu görmüyorlar. Sadece biçimcil yönünü gördükleri için onu uygulamaya çalışıyorlar.

Dikkat ederseniz, IŞİD lideri Bağdadi’de Tağut diyor Tayyip için. Yani dinden çıkmış, firavunlaşmış şahsiyet, diyor.

 

Biz laikliğin en kararlı savunucusuyuz

Kur’an kadın meselesinde de katı ayetler içerir. Tabiî o çağın Arap töresi o. Örneğin kadın mecbur olmadıkça evden çıkmayacak. Kur’an’da da bu anlatılır. Dışarı çıkınca da kimsenin tanımayacağı şekilde giyinecek. Yani kara çarşaf, cilbab, diyor. Hem de bol olacak, böyle vücut hatlarının hiçbirini göstermeyecek. Yüzü de kapalı olacak. Hz. Muhammed, töreyi de almak durumunda tabiî. Çağı o, arkadaşlar. Şimdi lafzına yani İslam’ın bir Tarihsel Devrim olduğunu göremeyip de biçimine, lafzına takılırsanız kadını eve kapatmak durumundasınız, kara çarşafa sokmak durumundasınız.

İşte İslam’ı da en iyi biz anlarız. Ruhunu sahipleniriz ama o çağın törelerinden, Arap geleneklerinden kaynaklanan lafzına karşı çıkarız.

Ruhu ne?

İlkel Komünal Toplum, Sosyalist Toplum, Eşitlikçi Toplum. Ruhu bu.

Bunu da bizim dışımızda kavrayan yok. İlahiyatçılar da kavrayamazlar. Sol zaten kavrayamaz. Çünkü onun doğuş şartlarını kavramak gerekir. Bir dini anlayabilmek için doğduğu tarihi, sosyal şartlarını, sınıfsal şartlarını kavramak gerekir. Onu kavramadıkları için İslam’ı kavramaları da mümkün değil.

O yüzden biz, Hz. Muhammed’in gönlü de sosyalizmden yanadır dediğimiz zaman, Soytarılar bize; vay IŞİD’ci, El Kaide’ci, Boko Haram’cı, bilmem neci diye saldırıyorlar.

Oysa biz laikliğin 1960’lı yıllardan bu yana en kararlı savunucusuyuz. Adamdaki metafizik kafa…

Şimdi oradan şuna geliyoruz: Sanmayın ki, insanlar ben sosyalistim, solcuyum, komünistim demekle özgür bir zihne, özgürce kullanabilecekleri bir akla sahip olurlar. Hayır. Onlarda da aynı eğitimden geçtikleri için sorgulayıcı, hakkaniyetli bir kafa yapısı yok, arkadaşlar. Onlar da zihin hasarına uğramış durumdalar. O yüzden biz bunları söyleyip sadece eleştiri hakkımızı kullandığımız için (bir devrimcinin en doğal hakkıdır) bize düşmanlar.

Daha geçenlerde, bir kedi davası sonucu eşimle, yoldaşımla bir fotoğrafımızı paylaştı arkadaşlar. Saldırıyorlar hakaretlerle. Yoldaşlarımız da gösterdi ya biraz önce. Saldıranın profiline baktım. Biri (hem de hakaretamiz, boklu bilmem neyli ibareyle saldırıyor) Bin Kalıplı dergâhına yakın, oradan yetişmiş. Onu, o saldırganı savunan bir diğerine baktım; sahte KP yörüngesinde. Yani burada en insani bir durum var ya… Çaresiz, acı çeken sokak hayvanlarına baktığımız için, onları yok etmek isteyen insanlara karşı yaptığımız mücadeleden dolayı yargılanmışız, yargılanıyoruz yani. Niye saldırıyorsun? Ama bunların önemi yok, diyor. Yani bizi düşman bellemiş.

Niye?

Bizi eleştirdin.

Sen de bizi eleştir.

Yok. Cevap vereceği bir şey yok.

Burada şuna geliyoruz, yoldaşlar: Aslında hep diyorum ya; bizim tıpkı Parababaları gibi, AKP’giller gibi, bizim dışımızda kendini sol olarak tanımlayanların da demokratlığı, özgürlükçülüğü tamamen palavra. Bizim yoldaşlarımız (tabiî Partimizin ilkesi doğrultusunda) yazılarımıza, makalelerimize, eylemlerimize, paylaşımlarımıza hakaret içermemek kaydıyla her türlü eleştiriyi sitelerimize koyuyor, yayınlıyor, değil mi? Bunu da ilan ediyoruz.

Bizim dışımızda bunu yapabilen başka bir sol grup var mı, kendini sol olarak tanımlayan grup?

Yok.

Yoldaşlarımızı bir sayfanın yöneticiliğinden atıyor, geçen sene sahte KP çevresi. Yoldaşlarımızın paylaşımlarına abluka uyguluyor. Demokrat değiller çünkü. Asla. İnsana saygıları da yok, düşünceye saygıları da yok. Hepsi palavra. Kendilerine güvenleri de yok.

Bakın önderimizin, bizlerin onlarca eseri, makalesi, yazısı, sözü var. Bir tek tutarlı eleştiri yöneltebildiler mi?

Hayır. Bilimle ilgileri yok çünkü.

E, o zaman hakaret… yok sayma… Yapabildikleri bu, arkadaşlar. Bu da devrimci bir anlayış değil, demokrat bir anlayış da değil.

Demek ki yoldaşlar, eğitimin birincil amacı; aklını özgürce kullanan ve bundan korkmayan nesiller yetiştirmektir. Çünkü bizim en önemli silahımız, özgür bir zihne sahip olmak. Bunu vermemiz gerekir.

İki, arkadaşlar; içtenlikli bir ruha sahip olmayı kazandırmak gerekir gençlere. Yani samimi, dürüst, mert, özü sözü bir insanlar haline getirmemiz gerekir gençleri, yeni nesilleri.

 

Biz herkese karşı hakkaniyetliyiz

Yoldaşlarıma defalarca söylemişimdir; inanmadığınız hiçbir şeyi savunmayın. Ağzınızdan çıkan her söz, her ses, içtenlikle inandığınız aklınızın ve yüreğinizin ifadesi olsun. Yoksa ben bu tartışmadan galip çıkayım, üstün çıkayım amacı kesinlikle gütmeyin. Sadece doğruyu, gerçeği bulma; amacımız bu olsun herkese karşı. O yüzden biz herkese karşı hakkaniyetliyiz, yoldaşlar.

Marks ne diyor?

“Ben adalet dağıtıcısıyım”, diyor.

Yani biz de Marksistler olarak adalet dağıtıcısı olmalıyız.

Ömer Faruk Eminağaoğlu, tek başına olmasına rağmen meydan okudu AKP’giller’e.

Bizim savunmamızı üstlendi, değil mi, yoldaşlar?

Ve gerçekten mesleğinin, hukukun, insanlığının hakkını veren bir hukukçu. Başka yok maalesef. Bunu yazdık biz, biliyorsunuz daha önceki yazılarımızda, değil mi yoldaşlar?

İçtenlikli, duyarlı bir mesajla karşılık verdi. İsterseniz okuyayım. ister misiniz?

Dinleyiciler: Evet.

“Sayın Genel Başkan

“Mücadelenin nasıl yapılması gerektiğini her zamanki örnek duruşunuz ve kararlı iradenizle ortaya koyuyorsunuz.

“Son yazınızda tarafımı onore eden düşünce açıklamanız beni ayrıca duygulandırdı. Bunun için de teşekkürlerimi iletiyorum.

“En içten saygılarımla.

“Ömer Faruk Eminağaoğlu”

 

(Alkışlar…)

 

Cevap verdik:

“Saygıdeğer dostum,

“İçtenlikli mesajınızı okudum.

“Ben de size devrimci yüreğimin olanca sıcaklığıyla en içten saygı ve sevgilerimi iletirim.”

Yaptığımız neydi, yoldaşlar?

Bir hak teslimiydi. Keşke daha başka onlarca hukukçumuz olsaydı da onların da adını yazabilseydik; mesleklerinin ve insanlıklarının hakkını verdiler, diye. Yok ama. Bir adalet dağıtımıydı sadece, görmezlikten, bilmezlikten gelemezdik.

Demek ki yoldaşlar, eğitimin ikinci amacı da içtenlikli bir ruh kazandırmaktır öğrencilere. Bunu vermeliyiz.

 

Çocuklarımıza insan, hayvan ve doğa sevgisini aşılamalıyız

Üçüncü bir amacı daha var, yoldaşlar; ahlâki ve insani değerleri yüklemek gence. İnsan sevgisini, hayvan sevgisini, doğa sevgisini yüklemek. Namusu, mertliği, ahlâkı öğretmek gence.

İşte bu üç özelliğe sahip kişilikler yetiştirirsek, statik karakteri sağlam, toplumun çıkarlarını her şeyin önünde tutan kuşaklar yetiştirmiş oluruz, arkadaşlar.

O zaman bu kişilere laik ve bilimsel eğitimi yüklemek çok kolaylaşır.

Çünkü laik eğitimi yüklemek için tamamen gerçeklere odaklanması gerekir, değil mi zihnimizin?

Öyle olunca aynı zamanda bilimsel de düşünmüş olur; bilimin gereklerini de, kanunlarını da, yolunu da öğrenmiş olur gençlerimiz.

İşte bu karakterler de yoldaşlar; İlköğretim ve Ortaöğretim çağındaki gençlere kazandırılır. O bakımdan, o çağdaki gençlere eğitim veren eğitim emekçisi yoldaşlarımızın çok gayretli, dikkatli, hassas olmaları gerekir. Çünkü bu değerlerin yüklenildiği çağ, daha önce de söyledim; 3 ila 12 yaş arasındaki kritik süreçtir.

Eğitim psikologları bilir, kritik eşikler aşıldıktan sonra o eşiğe dair kuralların, anlayışların yerleştirilmesi ya imkânsızdır ya da çok zordur. Yani kritik süreçlerde ve eşiklerde; ya hep, ya hiç kuralı işler.

12 yaşına kadar bu değerleri yüklemeyip tam tersine bu sömürü, vurgun, asalaklar düzeninin insanı çürüten, çamurlara bulayan, soysuzlaşmış anlayışı öğretilip yüklenirse, o insanlardan topluma bir fayda gelmez. Düzelmez onlar artık.

İşte AKP’giller’in bir tekini düzeltemezsiniz. Çünkü o kritik eşik heba edilmiş onlarda. Çıkar için satmışlar ruhlarını. Yalan, dümen, kandırmaca, din alıp satma, kamu malı hırsızlığı kişiliklerini oluşturmuş bunların, iflah olmaz bunlar.

Hani derler ya; düzelebilirler. Hayır. Bu mümkün değil, düzelmez. Kaybedilmiş insanlar bunlar. Toplumun çürüttüğü insanlar, kanserleştirdiği insanlar.

Bir kanser hücresini sağlıklı bir hücre haline getirebilir misiniz?

Hayır.

Hekim yoldaşlarımız var. Bu olası değil.

İşte bu insanlar toplumun kanser urları, arkadaşlar, kanser tümörleri bunlar. Bakmayın suretlerine bakılınca insan olarak göründüklerine. Toplumun düşmanı bunlar. Ahlâkın düşmanı, dinin düşmanı, adaletin düşmanı, bilimin düşmanı. İnsancıl olan her şeye düşman bunlar. Bunların içyüzünü görmek için, şimdi yoldaşlarımız bir sinevizyon hazırlamışlar, onu izleyelim. On dakikalık…

 

***

Bülent Arınç: Efendim! On iki seneden beri Türkiye’nin dışında; haksız bir şekilde ülkesinden hicrete mecbur edildi. On iki senedir, hakkında yapılmadık iftira kalmadı. Medyası, siyasileri, birtakım çıkar odakları, bir takım Türkiye’nin karışmasında fayda ve menfaat umanlar Hocaefendi’yi hep kötülediler. Hep yanlışı olduğunu söylediler. Hep ona şüpheyle baktılar. Hep bağlantılarını araştırdılar. O da on iki senedir, hüzünlü gurbeti tercih etti. Arkadaşlar, şu anda bu kişi hakkında onlarca beraat kararı var ve Türkiye’ye girmesine hiçbir engel de yok. Gelebilir, aramızda olabilir, hayatının bundan sonraki dönemini Türkiye’de geçirebilir.

Recep Tayyip Erdoğan: Kardeşlerim, gurbet hasrettir. Hasret, bedeli çok ağırdır, faturası çok ağırdır. Biz, gurbette olup şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz. Gurbet aynı zamanda garipliktir. Zaten oradan anlamını yükleniyor. Onun için de biz garipliğe tahammül edemeyiz. Diyoruz ki bu sıla hasreti artık bitmelidir, bitsin istiyoruz. Doğrusu ben şu andaki tavrınızla, evet, hep birlikte bu hasretin bitmesini istiyorum. Öyleyse, bitsin bu hasret! Gurbeti bir kenara, hasreti bir kenara bırakalım, diyorum.

Bekir Bozdağ: Bu olimpiyatları, yaptığımız yerler, kapalı salonlar veya stadyumlar olabilir ama stadyumlar da, kapalı-açık salonlar da bu olimpiyatlar için dar gelecek diyerek ufuk çizen, vizyon ortaya koyan, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nindir.

Bülent Arınç: Ben 1975 yılından beri Hocaefendi’yi tanıyorum. O günden beri kendisine çok büyük saygım ve sevgim var. Biz onu büyük hizmetleri sebebiyle ve bugüne kadar Türkiye’ye dünyaya kazandırdığı çok büyük hikmetler sebebiyle seviyoruz. Başbakanımız tabiî kendisinin de selamlarını, sevgilerini, iyi dileklerini iletmemi istedi. Bizden bir emirleri olur mu, bir tavsiyeleri olur mu; onu da öğren dedi. Hocaefendi, bana göre siyaset üstü bir insan. Siyasete ilgisiz değil ama onu bir partinin dar kalıpları içerisinde veya hükümetin her yaptığına ah ne kadar güzel, aferin diyecek bir yaradılışta düşünmemek lazım. Bizden daha iyi görebiliyor. Daha iyi değerlendirebiliyor. Türkiye’yi ve dünyayı çok yakından takip ediyor. Buna bizzat şahit oldum. Bir defa Tayyip Erdoğan, sayın başbakanımızın şahsını çok seviyor. Bunu her vesileyle ifade ediyor. Onun şahsına karşı çok büyük duaları var. Onun çok büyük hizmetleri olduğuna inanıyor. Hükümetimizin bu on yıldır yaptığı, başarılı olduğu icraatların hepsini takdir ediyor.

Hüseyin Çelik: Cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış. Yav bu iddialar kargaları güldürür. Çünkü insan kendisine ait olan bir şeyi ele geçirir mi? Yarın akşam eve gidiyorum, diyorum ki çocuklar ben bu gece, bugün evi ele geçirdim. O ev sana aitse ele geçirilmez. Bu paranoya, Türkiye’de olduğundan beri var. Şu ele geçiriyor, bu ele geçiriyor.

Fatma Şahin: Hakikaten şu manzara muhteşem. Şuradan bir baktığınız zaman, ciğerinizden, yüreğinizden anlamanız gerekiyor. Bugün bu yapılan çalışma, şimdi olan bir çalışma değil. Büyük bir emek var. Büyük bir vefa var. Büyük bir cefa var. Büyük bir fedakarlık var. Büyük bir azim var. Büyük bir kararlılık var. Bir ideğin nasıl bir zafere dönüştüğünün göstergesi. Bir ilim ordusunun nasıl başardığının işareti. Bu başarıda, ta baştan baş mimarı olan, Fethullah GÜLEN Abimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz.

Bekir Bozdağ: Fethullah Gülen, bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir. Seversiniz, sevmezsiniz ama değerli bir insandır, bilge bir insandır. Bu ülkenin, milli ve manevi değerlerine bağlı nesillerin yetişmesi için hizmetini yapıyor. Her şeyi de açık. Devletin denetimi ve gözetimi altında açık. Her şeyi gözünün önünde olan, yapılan hizmetlere baktığınızda siz, siz buna, hakkında herhangi bir savcının iddiası, mahkûmiyet kararı olmayan birine çete diye itham ederseniz, ona karşı da büyük bir haksızlık yaparsınız. Kendisi de burada yok.

Mehmet Ali Şahin: En son, bundan bir ay kadar önce, bir buçuk ay kadar önce Fethullah Gülen Hocaefendi’yle telefonla görüştüm. Rahatsızdı. Geçmiş olsun dileklerimi ifade ettim. Kendisini severim. Bir bedduane sözünden dolayı ciddi eleştiri aldı. İnsan hata yapabilir. Keşke söylemeseydi o bedduayı. Çünkü daha önceki, vaazlarını ben biliyorum. Beddua etmeyi hep yasaklamıştır. Ama insan ya hata yapabilir. Hata yapmayan, günah işlemeyen sadece peygamberlerdir. İnanıyorum ki o da üzüntü duymuştur. Ancak ben şimdi burada karar gösterdim. Muhterem Hocaefendi’ye bir çağrıda bulunmak istiyorum. Hocam, artık Türkiye’ye dönün lütfen. Dönün artık Türkiye’ye! On bir yıl Mehmet Akif Ersoy, Mısır’da kaldı. Sonra döndü. Vatanıma döndüğüm için son derece mutluyum dedi. Sevgili hocam, siz de dönün lütfen. Vatanın havasını teneffüs edin ve ciğerlerinizdeki mikropları öldürsün bu temiz hava.

Melih Gökçek: Bu okullara Türkiye’den her türlü fedakarlığı yapıp maddi destekte bulunan bütün iş adamlarına da teşekkür ediyorum. Ve hepsinin üstünde hoşgörünün, diyaloğun, barışın simgesi, değerli büyüğümüz bu işin değerli mimarı, Fethullah Gülen hocamıza da sonsuz teşekkürler ederim.

Binali Yıldırım: Değerli konuklar Türkçe sevginin dilidir. Türkçe, “gelin tanış olalım” diyen Yunus’un dilidir. Türkçe “gel ne olursan ol yine gel” diyen Mevlana’nın dilidir. İnsanlığa barış, kardeşliği çağıran dilin adıdır Türkçe. “Aç herkese açabildiğin kadar sineni, ummanlar gibi olsun, inançla geril ve insana sevgi duy. Kalmasın alaka, duymadığın ve el uzatmadığın mahzun gönül” diyen Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dilidir.

Kamer Genç: Bir milletvekili olarak, burada bazı şeyleri söylememiz lazım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasasında Devrim Kanunları yürürlükte iken bir bakanın çıkıp da bir hem de kadın bakanın çıkıp da bir tarikat şölenlerine katılması, devletin resmi plakasıyla beni rahatsız ediyor. Bunu burada ben söylemeyeceğim, sen söylemeyeceksin. Peki, bu devleti kim koruyacak arkadaşlar! Bu devlette yapılan soygunları ben söylemeyeceğim, siz söylemeyeceksiniz de bu devleti kim koruyacak? Bu devleti, efendim! Varsa, eğer ben kimseye iftira atıyorsam buyursunlar burada beni getirsinler, mahkemeye versinler. Şimdi siz, benim üzerimde niye bu kadar baskı kuruyorsunuz? Yiğitliğiniz varsa, gidelim sokakta yürüyelim. Gidelim arkadaşlar, diyelim, çıkalım televizyonlara konuşalım! Ben burada, milletime, insanlarıma karşı ihanet etmiyorum. Ben burada vicdanımın sesine kanarak, makam ve mevki beklemeden, kimseden korkmadan, vicdanımın sesine dayanarak, milletime karşı duyduğum sorumluluk duygusu gereği, burada düşüncelerimi söylüyorum. Yani kime hakaret ediyorum kardeşim? Kime hakaret ediyorum? Burada suistimalleri söylemek hakaret midir? Ben diyorum ki Fethullah Gülen’in yedi yüz tane öğrencisini getirip de Bülent Arınç, efendim şiir okutup da, şiirleri kim yazdı? Fethullah Gülen demeye hakkı var mı bunun? Bunun var mı? Var mı?

Milletvekili: Türkçe konuşuyorsun!

Kamer GENÇ: Türkçe konuşmaktan iftihar ederim. Getir güneydoğuda o kadar çocuk var. Okumayan insanlar var. Eğer hakikaten vatanseversen evvela sen kendi memleketindeki gençleri, okumayan insanları, onları okut. Onları bu memleketin sadık vatandaşları yap. Onlara emek ver. Şimdi arkadaşlar, Türkiye’de bakın, hepiniz de benden iyi biliyorsunuz, Amerika’ya giden, özellikle AKP’li milletvekilleri, Fethullah Gülen’i, gidip ziyaret ediyorlar. Şimdi bu Fethullah Gülen’in, bir gün bu mecliste açalım. Kimdir bu arkadaşımız? Ne yapmak istiyor? Türkiye’de bunun bu sermayesi nereden geliyor? Acaba Türkiye’de rejimdeki rolü nedir? Bunları bir araştıralım. Niye bunu çekiniyorsunuz? Peki, yarına bunun en büyük zararını siz çekeceksiniz! Ben çekmem. Benim zaten düşüncelerim belli. Benim düşüncelerim belli olduğu için. Araştıralım! Türkiye için çok büyük bir tehlikeye gelmiştir. Bakın, şimdi geçen gün bir şey! Ekonomik Tedbirler Kanunu, Teşvik Kanunu uyguladınız. Efendim şimdi, bakın. Tabiî, ben konuşurum bunları!

Meclis Başka Vekili: Sayın Milletvekili lütfen yerinize oturunuz. Burası, kürsü masumiyeti vardır, milletvekilleri istediği gibi konuşurlar. Lütfen! Lütfen yerlerinize oturunuz!

 

***

Saygıdeğer yoldaşlarım,

İşte 1995’den bu yana Kaçak Saraylı Reis ve onun AKP’giller’i Pensilvanyalı İmam’la böylesine etle tırnak gibi kaynaşmışlar. Cürüm ortağı olmuşlar. Laik Cumhuriyet’i yıkmak için anlaşmışlar, planlar, pusular kurmuşlar. Bildiğimiz gibi 1999’da kasetleri çıktı Fethullah’ın, televizyon ekranlarına düştü. Bu niyetlerini apaçık ortaya koyuyordu, öyle değil mi? Çok net ifade ediyordu. Ondan dolayı DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel, bu bir terör örgütüdür, diye dava açtı.

Ve o davadan kim kurtardı Fethullah’ı ve ekibini?

Kaçak Saraylı Reis ve AKP’giller kurtardı.

İşte yine Adem Sözüer’in bir paylaşımı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Adem Sözüer’in paylaşımı:

“Fethullah Gülen’in fikri hareketinin suç örgütü sayılmayıp, beraatı Başbakanın da girişimiyle (o zaman Tayyip Erdoğan Başbakan. – Nurullah Ankut) 2004 sonrası TCK (yani Türk Ceza Kanunu. – Nurullah Ankut), TMKY’ye (yani Terörle Mücadele Kanununa. – Nurullah Ankut) konan yükümlerle sağlandı.”

“28.11.2013. Saat 18.59”da paylaşmış Adem Sözüer bu ifadelerini, arkadaşlar.

Şimdi sen böylesine iç içe gireceksin, böylesine onu mahkemeden kurtaracaksın, şimdi de kalkacaksın FETÖ bana darbe yaptı, diyeceksin. Hadi be!..

(Alkışlar…)

Milleti bu kadar da ahmak yerine koyma… Feto neyse sen de osun… Feto hangi suçu işlemişse sende aynısını işlemişsin…

(Alkışlar…)

O yüzden Laik Cumhuriyet’i yıkmandan dolayı, birlikte yıkmanızdan dolayı Feto’yla da, seninle de, diğer tarikat mensuplarıyla da birlikte toptan hepinizin verilecek hesabı var. Hepiniz bağımsız mahkemeler önüne çıkarılacaksınız! Eninde sonunda çıkarılacaksınız…

(Alkışlar…)

Ne Kaçak Saray’ın kurtarabilecek seni, ne de sayısı 22 milyona ulaşan hüloogcuların, hiç kimse kurtaramayacak.

 

(Slogan: Şeriat Ortaçağdır… Alkışlar…)