Site rengi

Tasarım

Osmanlı’dan Tayyip’e Bilim Düşmanlığı ve Sonuçları

27.04.2024
352
A+
A-

Dr. Mustafa Şahbaz

Eğitimimizin ve Bilim dünyamızın bugün Tayyipgiller eliyle düşürüldüğü durum, bilindiği gibi, içler acısıdır. Eğitim kurumlarımız, Ana Sınıfından başlayarak Üniversitelere varana dek tarikatların, cemaatlerin at koşturdukları, Ortaçağcı düşüncelerini, ideolojilerini çocuklarımızın ve gençlerimizin beyinlerine boca ettikleri alanlar haline getirilmiştir.

Okullarda çocuklarımıza mezar maketlerine abanarak ölmüş anneleri için nasıl yas tutacakları, Kâbe maketleri etrafında döndürülerek nasıl hacı olunacağı, okulun bir duvarına taşlar attırılarak şeytanın nasıl taşlanacağı vb. “dini” gösteriler yaptırılmaktadır. Görünürde komik ama körpe zihinlerde yaratacağı tahribat göz önüne getirilince trajik olan bu gösterilerle onların; düşünen, sorgulayan, yargılayan bir kişilik kazanmalarının önüne geçilmeye çalışılmakta; onların “kul kişilik”lere dönüşmeleri sağlanmak istenmektedir.

Daha özcesi, Tayyip’in kumarbaz, alkolik Necip Fazıl meczubundan aktararak dile getirdiği “dindar ve kindar nesiller” yaratılmak istenmektedir.

Tayyipgiller iktidarı, bu tarikatlara, cemaatlere kol kanat gererek, onların yasadışılığını adeta yasal hale getirmektedir. Oysa mevcut Anayasamıza ve yasalarımıza göre tarikatların, cemaatlerin, tekke ve zaviyelerin hepsi yasadışıdır, illegaldir. Ama Tayyipgiller’in Faşist Din Devletinde kim takar yasayı, Anayasayı…

Bir de yasal bir kurum olan ve Anayasa, yasalar çerçevesinde çalışması gereken Diyanet İşleri Başkanlığı var. O da yaptığı icraatlarla, verdiği fetvalarla cemaatlerden pek de farklı bir tutum sergilememektedir.

Cemaatlerin, tarikatların alametifarikası (ayırıcı özelliği) Kuvayimilliye, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü düşmanlığıdır. Devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı da bu düşmanlıkta onları aratmamakta hatta tarikatlara fark atmaktadır.

Örneğin, Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılması sırasında (Ki bu da bir aldatmacadır. Ayasofya’da namaz kılınan bir bölüm zaten vardı.) elde kılıç minbere çıkan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş; “Vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar! Vakfedenin şartını çiğneyen lanete uğrar”, diyerek Mustafa Kemal’e açıkça lanet okur, hakaret eder.

Dahası:

“AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Meclis Başkanı Şentop’un katılımıyla 28 Mayıs’ta Ayasofya’da gerçekleştirilen ‘İTO Marmara Anadolu İmam Hatip Lisesi Hafızları İcazet Töreni’nde, İmam Mustafa Demirkan, Ayasofya’nın müzeye çevrilmesini anımsatarak, Atatürk’ü hedef almış, ‘Ayasofya gibi mabetler, mabet olarak kalması için inşa edildi. Öyle bir zaman geldi ki bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz yasaklandı ve müze haline çevrildi. Bunlardan daha zalim ve kâfir kim olabilir? Yarabbi bir daha bu zihniyetin bu ümmetin başına gelmesini mukadder buyurma’ ifadelerini kullanmıştı. (https://www.birgun.net/haber/diyanet-ten-ataturk-e-hakaret-eden-imam-mustafa-demirkan-aciklamasi-emekli-oldu-356360)

Hani Yeşilçam’ın elle tutulur filmlerinden olan “Dönüş” filminin, bestesi ve güftesi Yalçın Tura’ya ait olan ve Seha Okuş’un sesiyle içlere işleyen dokunaklı şarkısında denir ya: “Başa geldi, olmaz işler”, diye; işte Türkiye’nin başına da Tayyipgiller “olmaz işler” getirdiler.

Dünyanın hiçbir yerinde bir devletin kurucusuna, bırakalım hakaret etmeyi, saygısızlık bile gösterilmez, gösterilemez. Hele bizim gibi 600 yıl üç kıtada hüküm sürdükten sonra, “Yedi Düvel”in işgaline uğramış, sömürge durumuna düşürülmüş bir ülkede, başta Mustafa Kemal olmak üzere Kuvayimilliye kahramanlarının canlarını ortaya koyarak verdikleri mücadeleyle işgalci “Yedi Düvel” kovularak kurulmuş ve tüm ezilen halklara ilham kaynağı olmuş bir devletin kurucusuna, böylesine hakaret etmeyi düşünebilmek bile akla zarardır. Ama gelin görün ki burası Şark… Burası Tefeci-Bezirgân Sermayenin bütün gücüyle yaşamaya devam ettiği topraklardır…

Düşünebiliyor musunuz, Anayasasında “Laik” olduğu söylenen bir ülkede; Tayyip ve Meclis Başkanı Şentop Ayasofya’da gerçekleştirilen “İTO Marmara Anadolu İmam Hatip Lisesi Hafızları İcazet Töreni”ne katılıyorlar. Ve orada imam Mustafa Demirkan nam meczup, bu devletin kurucu önderine “zalim ve kâfir”, diyerek hakaret ediyor.

Bir de neymiş bu tören?

“İTO Marmara Anadolu İmam Hatip Lisesi Hafızları İcazet Töreni” imiş. Yani imam hatip öğrencileri, yememiş içmemiş, Arapça olan Kur’an’ı başından sonuna kadar eksiksiz ezberlemişler. Yani bu hafızlar, gözlerini kapatıp başlarını hafif eğerek ve soldan sağa, sağdan sola sallayarak Kur’an’ı, tek harfini atlamadan, okuyabilme becerisi kazanmışlar. Tabiî anlamını, ne anlattığını bilmeden… Sonra elbette bunlara “icazet” vermek gerekmiş.

Nedir bu Hafızlık Denen Paye?

Gaziantep mahreçli İLKHA Gazetesi’nin 02.09.2019 tarihli haberinden okuyalım:

“Hafız olmak kadar hafız kalabilmek daha önemlidir”

“Gaziantep’te Şahinbey İlçe Müftülüğüne bağlı Hoşgör Kur’an Kursları ve Şehitkamil İlçe Müftülüğüne bağlı Eruslu Ashab-ı Suffa Kur’an Kursunda eğitimlerini başarılı bir şekilde tamamlayarak mezun olan 85 hafız, dün düzenlenen “35’inci Hafızlık Merasimi” ile icazetlerini almanın sevincini yaşadı.

“Hafız öğrencilerden Muhammet Ali Demir, Allah’ın lütfu sayesinde Kur’an-ı Kerimi ezberlediklerini ve hafız olduklarını belirterek, şunları söyledi:

“(…) Rabbimizin kitabını ezberlemek gerçekten çok güzel bir duygu ve hafızlık inanılmaz bir mucizevî örnektir. Çünkü bir insanın yaklaşık 650 sayfayı aklında tutabilmesi gerçekten o kadar kolay değil. Çünkü her gün az uyku uyuyoruz, zamanımızın çoğunu Kur’an Kerim’e ayırıyoruz. Gençliğimizin baharında nefsin isteklerinden feragat ederek Rabbimizin kitabı olan Kur’an-ı Kerim’i ezberlemeye kendimizi adamışız.”

“(…)

“Hafız olmanın çok güzel bir duygu olduğunu belirten Hasan Hüseyin Eker, “(…) Hafız olmak isteyenler çok çalışsınlar ve Allah’a da bol bol dua etsinler. Hafızlık ancak Allah’a dua etmek, çok çalışmakla elde edilir.

Hafızlık eğitimi için Şırnak’tan geldiğini belirten Ali İmran Ciro da ‘2015 yılından beri Gaziantep’teyim. Şırnak’ta eğitim şartları iyi olmadığı için ailem de beni Gaziantep’e gönderdi. Gaziantep’te hafız oldum.

“(…)

“Hanifi Aslan da hafız olduğu için duygularını dile getirmekte zorlandığını belirterek, “Bugün bizim en mutlu günümüz. 3 senedir çalıştık ve bugün emeğimizin karşılığını aldık. Din konusunda güzel bilgiler elde edindik ve bundan sonraki hayatımızda da daha dikkatli olacağız. Rabbimizin kitabını ezberlemek gerçekten kelimelerle ifade edilecek gibi değil, çok zor.” şeklinde konuştu.

“Hafızlık eğitimi için Şanlıurfa’dan geldiğini belirten Ahmet Erdem Gargili ise “(…) Kur’an-ı Kerim’i ezberlediğimiz için insanlar bize saygı gösteriyor, bizim de buna layık olmamız lazım.” diye konuştu.

“Hafız olmak kadar hafız kalabilmenin daha önemli olduğunu ifade eden Muhammet Furkan Nohut ise “Hafız olduğum için çok mutluyum. İnşallah diğer dünyada anne ve babama taç giydireceğim, bundan dolayı da çok mutluyum. (Altlarını biz çizdik. M. Şahbaz.) Allah herkese hafız olmayı nasip etsin. Hafızlık eğitimi bitti ama asıl hafızlık bizim için bundan sonra başlıyor. Çünkü ezberlediklerimizi hayatımızda yaşamamız gerekiyor.” diye belirtti.” (İbrahim Koçyiğit-İLKHA, https://ilkha.com/news/hafiz-olmak-kadar-hafiz-kalabilmek-daha-onemlidir-103531)

 

Körpecik Beyinler Heba Ediliyor

Henüz ana kuzusu denilecek çağdaki çocuklar, ailelerinden koparılarak Kur’an Kursuna alınıyor, yatılı okutuluyor. Daha doğrusu ilkokul, ortaokul eğitimi görmeleri gereken yaşlarda eğitimden koparılıp, çocukların kendi deyişleriyle, üç yıl boyunca bilmedikleri bir dilde kaleme alınmış 650 sayfalık bir kitabı (üstelik Arap harfleriyle yazılmış bir kitabı) çok çalışarak, az uyuyarak ezberliyorlar. Çocukların, çocuklukları, ilk gençlik yılları ellerinden alınıyor, çalınıyor.

Yetmiyor… Bu ezberlenmiş 650 sayfalık Kur’an’ın unutulmaması için ömür boyu açıktan ya da zihinden tekrar tekrar binlerce, on binlerce kez tekrarlanması gerekiyor. Ne kişinin kendisine ne de topluma hiçbir şey kazandırmayan; yalnızca kendisinin ve dinleyenlerin kafasını yakan bu çaba, yüzyıllardır tekrarlanıyor ve İslam Âlemini bilimsel ve teknolojik alanda bir adım bile ileriye taşımıyor, taşıyamaz. Zihinler ve ömürler, kuşaklar boyu heba ediliyor. Yalnızca bu da değil; Tefsir, Hadis, Kelam, İslam Hukuku, İslam Mezhepleri Tarihi, Tasavvuf ve Arap Dili ve Belagati gibi (İslami söylemle “nafile namaz” misali) nafile uğraşılar “ilim” diye tetebbu edilince ve ülkelerin bilimsel kapasitesi, bu alanlarda heba edilince; İslam Âlemi 500 yıldır tek bir bilimsel buluş gerçekleştiremiyor. İnsanlığa bilimsel ve teknolojik en ufak bir katkıda bulunamıyor. Bu yüzden de Batı’nın sömürgesi, yarısömürgesi, piyonu olmaktan kurtulamıyor.

Pekiyi bu “icazet” denen şey nedir?

Diyanet Vakfı’nın İslam Ansiklopedisi şöyle anlatıyor icazeti:

“Sözlükte ‘su akıtmak; helâl kılmak, izin vermek, onaylamak, geçerli kılmak’ gibi mânalara gelen cevz kökünden türeyen icâzet, İbn Fâris’e göre “su akıtmak” şeklindeki anlamından hareketle “bir âlimin ilmini talebesine aktarması” mânasında terimleşmiştir. (…) Osmanlılar’da ve Doğu İslâm ülkelerinde, medrese ve tekke mensuplarıyla sanat erbabından eğitim ve öğrenimlerini tamamlayanlara üstatlarının verdiği yazılı belgeye icâzetnâme denilmiştir.”

İşte Osmanlı’yı “ihya edip”, bilimde ve teknolojide en öne çıkarmış, uzay yarışında önder kılmış olan(!) bu hafızlık denen kurumun âlimlerinin, ilimlerini talebelerine aktardıklarını onaylayacakları ve talebelerinin bu ilmi öğrendiklerini ve öğretebileceklerini belgeleyecek icazetnamelerini verecekleri “icazet törenini”, en üst düzeyde “şereflendirmiş” Tayyip ve Meclis Başkanı Şentop.

Tabiî böylesine bir gericilik, çağdışılık abidesi olan bu tören, derhal Mustafa Kemal, Kuvayimilliye düşmanlığını kusmak için bir fırsat olarak değerlendirilmiş.

Bu tür gerici hezeyanların örneklerini her gün yaşayıp görüyoruz; daha fazla sayıp dökerek uzatmaya gerek yok.

Bir de Diyanet İşleri Başkanlığı var ki cemaatler eline su dökemezler…

Başkanından başlayarak (belki birkaç yüz aydınlık din görevlisini hariç tutarak söylersek), Diyanet İşleri Başkanlığının 211 bir küsur elemanı işte aynen bu kumaştan kesilmiş kişilerden oluşuyor. Ve bu insanlar, bu halktan toplanmış vergilerle maaş alıyorlar. Ve ülkemizin ABD’nin yarısömürgesi konumunda kalması için, hatta BOP gereğince üç parçaya bölünmesi için günde beş vakit camilerde, günde elli vakit de hayatın her alanında, din alıp satıyorlar. Tayyipgiller’in dolayısıyla da ABD Emperyalist Çakalının değirmenine su taşıyorlar. Halklarımızı kafadan silahsızlandırarak kul kişiliklere dönüştürüyorlar. Bunca ekonomik zulme, siyasal baskıya, adaletsizliğe, talana, soyguna, vurguna, kamyonlarla taşınarak bir türlü sıfırlanamayan hırsızlıklara duyarsız hale getiriyorlar insanlarımızı.

Bu durum, bu topraklar için yeni bir olgu da değildir.

 

Osmanlı’dan Günümüze Eğitim ve Din Faciamız

Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı’nın deyişiyle bugünü anlamak için anlamamız gereken ve dün içinden çıkageldiğimiz, daha doğrusu bir türlü çıkamadığımız Osmanlı’dan beri, din bu amaçlarla kullanılmıştır. O yüzden bugünümüzü anlamak için Osmanlı’ya bakmak gerekir. Osmanlı’da özellikle din adamlarının oluşturduğu İlmiye Sınıfının durumunu gözden geçirmek, günümüz olaylarını anlamamız için bize çok öğretici veriler sunacaktır:

Bilindiği gibi Osmanlı dört “Devlet Sınıfı” sayar:

1- Kalemiye

2- Mülkiye

3- İlmiye

4- Seyfiye

Fazla detaya girmeden sadece İlmiye’nin yozlaşmasına, Osmanlı’yı çöküşe götürüşüne kestirmeden bakmak bugünkü felaketimizi anlamaya yetecektir.

Hikmet Kıvılcımlı Usta’nın kaleminden Osmanlı’da İlmiye’nin süreç içinde geldiği durum şudur:

***

Ç- İlmiyenin Tefeci-Bezirgânlaşması

Unutmayalım ki bu parlak görünüş, o zamanki toplumun kendisindeki her görünüş gibi, yalnız yüzeyde kalır. Hem şerefli, hem imtiyazlı, hem tehlikesiz, hem hazır gelirli, “makam”ın işe gelişi çok olur. Fatihin kurduğu sistemle, üst üste açılan medreseler, bu çokluğu büsbütün artırır. İlmiye Tarikinin böyle nicelikçe artışı ister istemez, bir gün kendisine düşen milli gelir payının parçalanıp kişi başına gittikçe daha az düşmesini gerektirir.

Fakat İlmiyenin başına kopan asıl büyük felâket, gelirinin sayısından çok niteliğinde gizlidir. Seyfiye Tariki gibi İlmiye Tariki de eski zaman “ecirler” (ücretliler) taifesidir. Yani hep gündelikle yaşarlar. Kodaman ilmiyelilerden sivrilip derebeyleşenler bulunabilir. Ama küçük softacıkların topu da zavallı din ve devlet ameleleridirler ve Osmanlı saltanatının, bazen akıl almaz gibi görünen kargaşalıklarına zemberek olan başlıca çelişki buradan patlak verir.

İlmiye ile Seyfiye arasında dağlar kadar fark var sanılır: Biri bilgiyi, öteki kılıcı; biri manevîyatı, öbürü maddeyi, birisi ruhsal yücelişi, ötekisi hoyratlığı, birisi barışı, ötekisi kanlı savaşı temsil ederler. İki kutupturlar. Ama zaman zaman bu iki kutup el ele verip sokağa döküldüler mi, İmparatorluğun başına “kızılca kıyamet” kopuverir.

İki ucu birleştiren, bu derece kaynaştıran nedir?

Okul kitaplarında şişirilen “cehalet”lerini, “taassup”larını bir yana bırakalım. O zamanki padişah mı daha az mutaassıptır? Yoksa “Enderun-u Hümâyûn”dan yetişme vezir mi daha [az] cahildir? Bütün mes’ele, Seyfiye ile İlmiye Tariklerinin ücretle yaşamalarında toplanır. Devletin toprak geliri, bilinen şekilde azaldıkça, başvurulan “züyuf akçe” isimli Kadim zaman enflasyonu, en başta ücretlerin değerlerini boyuna düşüren bir kalpazanlıktır.

Züyuf akçe, Seyfiye ile İlmiyenin alım kabiliyetlerini düşürdükçe, onlar, başlarındaki devletlûları artık ceplerinden para çalan birer hırsız durumunda görürler. Bugünün grev yapan işçileri gibi, çarçabuk birbir­lerini anlarlar. Sarıklılarla pala bıçaklılar o saat kucaklaşırlar ve mey­danları kanla yıkayıverirler.

***

Üniversitelerimiz Medreseleştiriliyor

Usta’nın bu anlattıklarının günümüzdeki tezahürlerine, ortaya çıkışlarına bir göz atalım:

Usta diyor ki: “Fatihin kurduğu sistemle, üst üste açılan medreseler, bu çokluğu büsbütün artırır. İlmiye Tarikinin böyle nicelikçe artışı ister istemez, bir gün kendisine düşen milli gelir payının parçalanıp kişi başına gittikçe daha az düşmesini gerektirir.”

Tayyipgiller’in iktidara geldiği 2002 yılına kadar Türkiye’deki üniversite sayısı 76’dır. Bugün Tayyipgiller’in her ilde bir üniversite açıyoruz kandırmacasıyla sözüm ona üniversiteler (medreseler) açması ve özel üniversitelerin sayısını hızla artırması sonucunda varılan nokta: Türkiye’de toplamda 208 üniversite vardır. Bunların 129’u devlet üniversitesi, 75’i vakıf üniversitesi ve 4’ü vakıf meslek yüksekokuludur.

Sırf sayıların büyüsüne kapılan bir kişi; hani Tayyip’in bet sesiyle şarkı tarzında söylemeye çalıştığı sloganla vay be; “nereden nereye” gelmişiz, diyebilir. Fakat bu sayıca artışın Osmanlı’daki sayıca artıştan hiçbir farkı yoktur. Hatta daha beteridir. Bu 208 Üniversitenin büyük çoğunluğunun sadece adı üniversitedir. Ve hepsinin rektörlerini, dekanlarını hatta öğretim üyelerini bizzat tek kişi yani Tayyip atamıştır. Gelinen nokta şudur:

“Türkiye’de Ocak 2024 itibarıyla 208 yükseköğretim kurumu (devlet/vakıf üniversitesi ve vakıf meslek yüksekokulu) ile dünyada üniversite sayısı bakımından 25. sırada yer alıyor. RWU verilerine göre Türkiye’den ilk bine giren üniversite sayısı toplam üniversite sayının %3,8’ine tekabül ediyor. Bu oran ile Türkiye, Suudi Arabistan, Güney Kore ve Mısır gibi ülkelerin gerisinde. Nüfus dikkate alındığında da üniversite kalitesi açısından Türkiye’nin birçok benzer ülkeden geride kaldığı görülüyor. Üstelik bu durum üniversite sıralaması yapan diğer kuruluşların verilerine bakıldığında da fazla değişmiyor. Türkiye’nin özellikle nitelikli devlet üniversiteleri 2015’ten bu yana sıralamalarda irtifa kaybediyor.” (https://www.dogrulukpayi.com/bulten/turkiye-universiteleri-siralamalarda-geriliyor)

“Bir yükseköğretim kurumunun, onu diğer üniversitelere kıyasla öne geçirecek bir standarda ulaşmasının ancak uzun yıllar sonunda oluşacak bir kurum kültürünü içerdiğini belirtmekte fayda var. Bu anlamda Ocak 2021’deki rektör atamasının ardından suların durulmadığı Boğaziçi Üniversitesi’nin geçirdiği değişime göz atmakta fayda var. Özellikle akademisyen kadrolarında izlenen demokratik, liyakate dayalı ve şeffaf süreçlerin yıllar içinde üniversitenin prestijine nasıl katkı sunduğunu ve bu süreçlerin değişmesiyle üniversitenin yaşadığını prestij kaybını görmek mümkün.” (agy)

İşte Tayyipgiller’in en gözde üniversitelerimizden biri olan Boğaziçi Üniversitesini getirdikleri durum budur. Yine gözde üniversitelerimizden İstanbul Teknik Üniversitesi ve Ortadoğu Teknik Üniversitesinin düşürüldüğü durum da içler acısıdır:

“Son olarak, 2009 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Enformatik Enstitüsü bünyesinde kurulan ve dünya üniversiteleri için bilimsel yayınlarının nitelik ve niceliğini yansıtan akademik performans göstergelerine dayalı bir sıralama sistemi geliştiren University Ranking by Academic Performance’ın (URAP) 22 Aralık 2023’te yayımladığı dünya üniversiteleri listesi, ilk 500’de Türkiye’den herhangi bir üniversite bulunmadığını gösterdi.”(agy)

Ve işte aynı yayından felaketin tablosu:

Görüldüğü gibi en iyi durumdaki üniversitelerimizden Hacettepe Üniversitesi, listede ancak 554’üncü sırada kendine yer bulabilmektedir. İstanbul Teknik Üniversitesi 783, Ortadoğu Teknik Üniversitesi ise ancak 868’inci sırada listeye girebilmektedir.

Bu duruma şaşırmak gerekmiyor. Tayyip, tüm üniversitelerimizi; “deve sidiği ilaçtır çünkü hadis böyle buyuruyor”, “cahillerin ferasetine güveniyorum”, “6 yaşındaki kızlarla evlenilebilir”, diyen sözde bilim insanlarıyla doldurdu üniversitelerimizi.

 

Onlar Aya Biz Yaya

Onuncu Yıl Marşı’nda;

“Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;

“On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan”, denilir ya, tıpkı o biçimde Tayyipgiller iktidarı; yirmi iki yılda binlerce kerameti kendinden menkul (gösterdiği kerametini-bilimini, kimsenin görmediği, yalnızca kendisinin dile getirdiği) profesör, doçent, bilim doktoru ürettiler(!) Tabiî söylemeye gerek yok, hepsi de falan ya da filan tarikatın tezgâhından geçmiş; din alıp satmaktan başka bir marifetleri olmayan ama verdikleri fetvalarla halkımıza “deve sidiği” içirecek bilimsel derinliği olan zat-ı namuhteremlerdir.

Onuncu Yıl Marşı’nın bir de şu dizeleri var, bildiğimiz gibi:

“Bir hızda kötülüğü, geriliği boğarız,

“Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.”

Bu dizelerin Tayyipgiller tarafından uygulanışı ise şu şekle bürünür:

Bir hızda iyiliği, ileriyi boğarız,

Aydınlığın ütüne karabasan gibi (Ortaçağ karanlığıyla) çökeriz.

Özetçesi: Bilim alanında da Tayyipgiller, Cumhuriyet’in tüm kazanımlarına karşıdırlar. O kazanımları Ortaçağ gericiliği ile boğmaya yeminlidirler. Eğitimimizi bu hale getirmeleri, onların sınıfsal ve bundan kaynaklanan ideolojilerinin (kendi deyişleriyle “dava”larının) gereğidir.

Ve bu daha üniversitelerimizin iyi günleri; hele bir tarikatlara tümüyle devredilsin üniversitelerimiz, siz o zaman görün nasıl olurmuş tüm Türkiye’de Taliban misali Peşaver Medreseleri…

Zaten tarikatlar, açıktan açığa adına medrese dedikleri okullarda çocuklarımızı zehirliyorlar. Hem de yasalarımıza göre suç olmasına rağmen. Tarikatlara “STK” diyen bir Bakan yönetiyor Milli Eğitimi. Tekrar söylersek: Tayyipgiller’in ilkokullara kadar soktuğu bu tarikatlar, küçücük çocuklarımıza, mezar maketlerine abanarak annelerinin yasını nasıl tutacaklarını “öğretiyor”, onların körpe beyinlerine korkular, hüzünler, acılar yüklüyor. Kâbe maketi etrafında dönerek “tavaf” etmeyi, okul duvarına taşlar fırlatarak “şeytan taşlamayı” eğitim diye sunuyorlar. Daha doğrusu halkımız öyle sansın istiyorlar.

Ne diyordu Âşık İhsani:

İhsaniyem dolu yara

Günümü istemem kara

Aya çıkıp yıldızlara

Ordan bakmak istiyorum

Elin oğlu uzayı komşu kapısı yapmış, bizim Tayyipgiller ise 55 milyon dolar vererek bir astronotumuzu turistik uzay seyahatine göndererek halklarımızın gözünü boyamakla, meşguller. Bu da yetmedi bir de bu “astronot”u, 31 Mart 2024 Yerel Seçimlerinde halkın oylarını bir kez daha cukkalamak amacıyla, propaganda aracı olarak kullandı Tayyip.

Bu tarz eğitim, Osmanlı’ya yaramadı; batıp gitmesine neden oldu. Tayyipgiller’e de yaramayacak; onlar da tekerlenip gidecekler Tarihin çöplüğüne. 31 Mart Yerel Seçimleri, bu meşaleyi yaktı. Hele bir de Halklarımız, Halkın Kurtuluş Partisi’ni, Önderi Nurullah Efe Ankut’u bir anlasınlar, siz o zaman görün bu Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgân Sermaye iktidarının ve emperyalist çakalların encamını…