Türban kadının özgürlüğü değil esareti

03.01.2017
A+
A-

Yoldaşlar,

Bildiğimiz gibi, bunlara karşı biz 2002’den itibaren savaşa girdik. İki ciltlik kitabımız, makalelerimiz ve konuşmalarımız bunun en açık kanıtı. Ama bütün Sevrci Soytarı Sahte Sol ve solun diğer küçükburjuva ortamı bize karşı çıktı.

Neyle suçladı bizi?

Şeriat ve Sevr paranoyası görmekle suçladı. Ortak gençlik bildirilerine bile laikliği koyduramaz olduk. İşte yoldaşlarımız burada, o zamanki genç yoldaşlarımız, o toplantılara katılanlar.

Av. Doğan Erkan Yoldaş: Hocam SİP de karşı çıktı o zaman.

Nurullah Ankut Yoldaş: SİP, evet evet. Hepsi karşı çıktı. Bize ne laiklikten… O Kemalistlerin işi, bizim laiklikle işimiz olmaz, dediler.

Mehmet Kisecikli Yoldaş: En iyi, özgürlükçü laiklik, diyebildiler.

Nurullah Ankut Yoldaş: Evet.

Ne yaptı bunların büyük kısmı?

Beyazıt’ta türban eylemi yaptılar, Tayyip’le beraber, Abdurrahman Dilipak’la beraber ve bilumum Ortaçağcılarla, İskenderpaşa Dergâhı mensuplarıyla beraber türban eylemi yaptılar, arkadaşlar. Grup Yorum’u getirdiler, orada şarkılar söylettiler. Utanç verici alçalma ve savrulmaydı bunlar.

Bir Dinleyici: Şimdi laikliği savunuyorlar.

Nurullah Ankut Yoldaş: Şimdi savunuyorlar. Gördüler ki, laiklik olmadan demokrasi de olmaz, bilim de olmaz, hukuk da olmaz, özgürlük de olmaz. Laiklik hepsinin temel taşı. Laikliği kaldırdığınız anda, Ortaçağ toplumu olursunuz. Ortaçağın teokratik din devleti olursunuz. Başka hiçbir şey olmazsınız. Orada da kral olur, şah olur, sultan olur, halife olur, onun kadı divanı olur. Bunu da anlamadılar.

Dediler ki türban kadının özgürlüğü. Hayır, özgürlüğü değil esareti!

Eski Yahudi-Hıristiyan geleneği biliyorsunuz kara çarşaf. Türban İslamiyet’e oradan girdi. Rahibeler de aynı şekilde giyinir dikkat ederseniz. Ferace benzeri bir giyinişleri vardır onların da ve örtünmeyle ilgili ilk ayet İslamiyet’in ilanından on yıl sonra ortaya konuyor. Yani bu kadar öncül olsa, önemli olsa Hz. Muhammed ilk başta ortaya koyar. Ama sonradan özellikle de Hz. Ömer’in itmesiyle yani zorlamasıyla ortaya konuyor. Örtünmeyle ilgili sonraki ayetler de İslamiyet’in ilanından 13 yıl sonra ortaya konuyor. On yıla kadar böyle örtünmeyle ilgili, bir ayet, vesaire bir şey yok, bir emir yok Kur’an’da.

Bir gün Marmaray’da oturuyorum, Marmaray’ı bekliyorum. Sarıklı, cübbeli biri, altı yaşındaki kız çocuğunu feraceye sokmuş, kafasını örtmüş gidiyor. Yanımda da modern görünümlü bir kızcağız oturuyor, banklarda, demir bankta.

Dedim; “Ne hale getirdiler Türkiye’yi? Şu çocuğun düşürüldüğü duruma bak.”, dedim.

“Onun özgürlüğü”, demesin mi…

 

(Gülüşmeler…)

 

Dedim, “Yahu ben de sizi aklı eren bir kadın sanıyordum. Altı yaşında çocuğun hangi iradesi özgürlüğü olur? Onu o hale getiren sarıklı, cübbeli, babası mı, dedesi mi, amcası mı o kişi.”, dedim. “Siz de onun çocuğu olsaydınız sizin de kıyafetiniz aynı olurdu.”

Bir erkek dinleyici: Belki de kocası…

Nurullah Ankut Yoldaş: İnsanın dili de, dini de, anlayışı da, zevkleri de, ihtiyaçları da hep yaşadığı toplumdan edinilir, arkadaşlar.

O yüzden Batı’da doğanlar Hıristiyan oluyor, İslam ülkelerinde doğanlar Müslüman oluyor, Çin’de doğanlar Taocu oluyor, Şintoist oluyor, Budist oluyor; Hindu, Sih oluyor Hindistan’da doğanlar. Bir kısmı da Müslüman oluyor. Tabiî eski Müslüman Türk devletlerinin etkisiyle, oradaki etkisinden dolayı Müslüman oluyorlar.

Demek ki; din de, dil de, zevkler de, ihtiyaçlar da tamamen toplumdan ediniliyor.

O yüzden Marks der ya;“İhtiyaçlarımızın, zevklerimizin kaynağı toplumdur.”, diye.

Müzik zevkimiz de, estetik değerimiz de, resim zevkimiz de, mimari zevkimiz de, anlayışımız da hep içinde yaşadığımız toplumdan edinilir, arkadaşlar.

Bu anlamda insan nedir?

Toplum yaratığıdır.

Türban özgürlük değil. Kaldı ki, türban, İslamiyet’in son Ahzab suresindeki anlatımıyla kadının örtünmesine uygun bir kıyafet de değil. Tanımlanan kıyafet cilbab, kara çarşaf yani.

Özellikle Abdullah Gül’ün eşi giyiniyordu; bedeninin bütün hatları meydanda.

İngiltere kraliçesiyle yan yana geliyorlar, tokalaşıyorlar, hangisi İslam’a göre daha iyi örtünmüş?

İngiltere kraliçesi.

 

(Gülüşmeler…)

 

Kadının bütün beden hatları meydanda, bir saçı gizli. İslam’da böyle bir örtünme yok, arkadaşlar. Kara çarşaf… Mecbur olmadıkça kadın dışarı çıkmayacak. Çıkarsa da kara çarşafla çıkacak. Şimdi bu özgürlüğü değil ki. Kadını eve hapsediyorsun, her türlü hakkını elinden alıyorsun. Mutfakla yatak arasında köle ediyorsun.

Bu özgürlük neye benzer?

Uyuşturucu kullanma özgürlüğüne benzer.

Buna izin verilir mi, arkadaşlar?

Kendine zarar veriyor başta, dolayısıyla topluma zarar veriyor.

Kadını eve hapsetmekle insanlığın yarısını sosyal düzenden çekip alıyorsunuz, hapsediyorsunuz eve.

Böyle bir toplum gelişebilir mi?

İnsanın yarısı üretimde yok, bilimde yok, sanatta yok yani tek ayakla yürümeye benzer.

Öyle bir toplum gelişebilir mi?

Gelişemez.

Özgürlüğün ölçütü şu arkadaşlar:

Kamu yararı var mı bu uygulamada?

Bütün alanlarda aynı şey söz konusu. Ölçütümüz kamu yararı olacak. Kamu yararı, toplumun daha iyi bir yönde gelişmesini de içerir. Buna uygun mu yapılan uygulama? O zaman onu savunan ve onu yaşayan özgür davranmış olur. Yoksa bu özgürlük olmaz. Ben esrar içerim, bu benim özgürlüğüm…

Şimdi buna izin verilmeli mi?

Eroin kullanmalıyım ben, bu benim özgürlüğüm arkadaş. Sana ne, ölürsem ben ölürüm, zarar çekeceksem ben çekerim. Hayır. Toplum buna izin vermez. Kamu yararı yok burada. Varsayalım ki toplumun önemli bir kesimi eroinman, esrarkeş.

Ne olur bu toplum?

Hem kriminal bir toplum olur, hem çürüyen bir toplum olur. Kamu yararı yok burada.

O zaman; önceliğimiz kamu yararı olacak özgürlük niteliğine sahip olabilmesi için bir davranış ya da tutumun ya da kuralın. Ama bunları kavrayacak bizim Sevrci Soytarı Sahte Solda mantık da yok, bilim de yok, bilinç de yok, arkadaşlar.

Bir Kadın Yoldaş: Çarşaf dağıtıyorlar.

Nurullah Ankut Yoldaş: Evet.

Ne diyor CHP’nin akıldane çarşafçısı Gürsel Tekin’i?

“Bizim tarikatlara, FETÖ’nün dışında diğer tarikatlara bir karşıtlığımız yok.”, diyor hâlâ. “Bizim onlarla bir sorunumuz yok.”, diyor.

Sorosçu Kemal ne diyordu?

“Onlar yararlıdır, iyidir.”, diyordu. “Sadece siyasetle ilgilenmesin.”

Ya siyasetle; hem var olacak, hem ilgilenmeyecek… Doğasına aykırı bu…

Yani 15 Temmuz’dan sonra geldikleri her meydanda ne yaptılar?

Tayyip’in ibrikçisi oldular. Başka da yaptıkları bir şey yok. Mecliste oturup Anayasa tartışıyorlar. Beraber bilmem şu kadar maddede anlaştık…

Yahu Anayasayı ne için değiştiriyor adam?

Bakın geçen haftaydı, milyar Ali’nin bir açıklaması oldu: “2014 yılından itibaren Cumhurbaşkanını halk seçiyor. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumu Anayasaya uygun hale getirmektir.”, dedi, değil mi?

Anayasa diye dertleri bundan yahu! Bu yüzden Anayasa diyorlar gece gündüz. Laik Cumhuriyet’in Anayasası başta olmak üzere tüm kanunlarını yerle bir ettiler. Tayyip de söyledi bunu. Bekir Bozdağ da söyledi. Bu işledikleri suçu, anayasal ve yasal kılıfa büründürmeye çalışıyorlar.

İşte Jescheck açıkça söylüyor; “Kamunun suç saydığı bir unsur ne kadar kanunlarla savunulmaya, üzeri örtülmeye çalışılırsa çalışılsın hukuki vasfı oluşturmaz.”, diyor.

Bunların kriminal tipler olduğu ortadan kalkmaz. Daha önce de paylaştık, çete hukukunu bunlar ne yaptı?

Meşru devlet hukuku diye yutturdular.

Böyle bir şey olmaz. Buna izin veremeyiz, sessiz kalamayız buna. Buna sessiz kalanlar ya gaflet içindedir ya da haindir. Devrimciliğimiz buna başkaldırmayı, isyan etmeyi, hesap sormayı emreder.

Yoldaş’ımız biraz önce zamanımızın dolduğunu söyledi. Aslında ben de sonraki programlardan kullanmış oluyorum, çok da rahatsız oluyorum, o yüzden kısa keseceğim, arkadaşlar.

 

Sınıf esasına göre siyaset yapıyoruz

Bir de Suriye, Irak macerası var AKP’giller’in, değil mi?

Buraya da Amerika soktu. Rezil olsunlar, hezimet yaşayarak çekilsinler, diye. Bütün Ortadoğu’da saygınlıkları, güvenilirlikleri bitsin; bu görülsün, diye soktu.

Ve Irak’a girdi işte, ne oldu?

Oradaki, Başika’daki Türk birliği kuşatıldı, bir sabah ani hareketle kuşatıldı kışla. Ondan sonra Kaçak Saraylı ve onun Bin Ali’si heyet gönderiyor ki, aman bize güvenli bir koridor açın da biz buradan zayiat vermeden topuklayıp Türkiye’ye dönelim. Irak’taki durum bu…

Suriye’de de aynı hezimeti yaşayacaklar, onun için soktu Amerika.

Hani Obama daha önce diyordu Tayyip için; “Elindeki orduyu Suriye’ye sokup savaştırmaya cesaret edemiyor.”, diye. İşte nihayet 15 Temmuz sonrası; artık sok, bak seni kurtardım Fethullah’ın askerlerinin elinden. Orduyu Suriye’ye sokacaksın, bizim Conilerimiz ölmeyecek; senin sömürge ülkenin Memetleri ölsün, Mamoları ölsün; IŞİD’le onlar kapışsın diye gönderdi. Orada da hezimet yaşayıp hiçbir kazanım elde edemeden dönecekler. Yani onun da sonu hüsran.

Ama ne yazık ki işte ülkemiz Yeni Sevr’e gidiyor. Yani parçalanacak, Amerikancı Kürt Devleti, Amerikancı Burjuva Ermenistan ve Türklere Bırakılan Bölge olmak üzere üç parçaya bölünecek.

Ermeniler de pusuda bekliyor bildiğimiz gibi. Geçen PKK’li savaşçıların Ermeni sınırından harekâtını engelledi, aylarca cezaevinde tuttu, işkence etti, değil mi, arkadaşlar?

İşgalcisiniz, diyor Tarihi Ermenistan vatanında. Buradan sökülüp atılacaksınız, diyor PKK’li gerillalara. Onlar da niyetlerini saklamıyorlar. Hesap ortada, açık konuşuyorlar yani.

Bütün bunlara rağmen işte ortada: Faşist bir din devleti kurmaya çabalayacaklar; adım adım ona gidiyor Kaçak Saraylı Reis ve AKP’giller’i. İşte genç yoldaşımız anlattı artık giderek kadın erkek aynı okullarda eğitim göremeyecek, aynı otobüslere binemeyecek yani El Kaide, El Nusra, Taliban, IŞİD benzeri bir yapıya kavuşacak Türkiye; ona götürüyorlar.

Bir Kadın Yoldaş: Yapamayacaklar. Biz varız burada!

Nurullah Ankut Yoldaş: Efendim?

Bir Kadın Yoldaş devamla: Yapamayacaklar!

 

(Alkışlar…)

 

Nurullah Ankut Yoldaş: Ona gidiyorlar.

Tabiî biz bütün gücümüzle mücadele edeceğiz. Bir tek kişi kalsak bile mücadeleye devam, arkadaşlar. Geri adım yok. Duraksamak, tereddüt yok!

En sonunda bunların hüloogcuları da uyanacak. Bütün bu ihanetleri, ahlâksızlıkları, kanunsuzlukları onlar da görmeye başlayacak. O zaman işte biz yeniden taraftarlar bulacağız, güçleneceğiz, karşı bir hamleyle bunlardan hesap soracağız. Ama maalesef acılar çekilecek, arkadaşlar.

Çünkü halkımızın ve aydınlarımızın hatta bizim dışımızdaki sol ortamın zihin yapısı bu. Yani zihin hasarı oluşmuş durumda; göremiyorlar, kavrayamıyorlar. Ne 15 Temmuz’da yaşanılanın niteliğini, ne ondan sonraki gidişi kavrayamıyorlar.

İşte o yüzden eğitim, bilim, bilinç, diyalektik, maddeci mantık ve metot bu kadar önemli, yoldaşlar.

Ve biz; sınıf esasına göre siyaset yapıyoruz. Toplumdaki her siyasi mücadele, her olay; sosyal olay, sanat olayı, kültür olayı, ekonomik olay döner dolaşır sonunda bir sosyal sınıfın ya da zümrenin anlayışını, çıkarını temsil eder. Biz buna bakarak siyaset yapıyoruz. O bakımdan yanılmıyoruz.

Bugüne kadar açık, net, kesin tespitlerimizden bir tekinin yanlışlandığını gördünüz mü, arkadaşlar?

Tam tersine. Hepsi doğrulandı yaşanan olaylar tarafından. Çünkü bilimin görevi bu. Yaşayınca herkes görür. Bilim, önceden görmek demektir. Ama bunlarda bilim yok. O yüzden strateji de yok, kavrayış da yok.

 

(Slogan: Yeni Sevr’e Karşı Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı’mız… Alkışlar…)

 

Mustafa Kemal’in mücadelesini sahipleniyoruz

İsa’dan önce 500 yıllarında yaşamış ünlü bir Çinli bilgeden birkaç cümle aktaracağım, arkadaşlar. Sun Tzu Su. Savaş sanatı teorisyeni. Gerçekten dahi bir teorisyen. Çok saygı duyduğum bir teorisyen. Bakın ne der:

“Stratejisi olmayanları sadece yenilgi bekler.”

Şimdi bizim dışımızdaki küçükburjuva sol grupların bir stratejisi var mı?

Hayır. Onların ne ülkeyle ilgili, ne halkla, ne sosyal sınıflarla ilgili bir tek görüşleri, kavrayışları, tahlilleri yok. Kuru laf salatası. O bakımdan hiçbir sosyal olayı doğru görüp, doğru kavrayamıyorlar, 15 Temmuz da dâhil.

Düşmanı doğru kavrayamıyorlar. Biz daha ilk adımlarında, 2002’de, AKP’giller’in ne olduğunu kavradık ve ortaya koyduk. “Tayyipgiller Kökeni ve Sınıf Yapısı” adlı iki ciltlik kitabımızla.

Yine Sun Tzu:

“Sonuçta düşmanı ve kendinizi biliyorsanız yüzlerce savaşa girseniz sonuçtan emin olabilirsiniz.

“Kendinizi bilip, düşmanı bilmiyorsanız kazanacağınız her zafere karşı yenilgiyle de tanışabilirsiniz.

“Ne kendinizi ne de düşmanı biliyorsanız sizin için gireceğiniz her savaşta yenilgi kaçınılmaz.”, der.

İşte bizim dışımızdaki Sevrci Soytarı Solun ve diğer küçükburjuva anarşizminden başka bir şey olmayan sol grupların hali bu. Ne düşmanı biliyorlar, ne kendilerini biliyorlar.

“Ergenekon Davası” adlı CIA operasyonunda, sözüm ona Mustafa Kemalci Generallerin de düştüğü durum aynıydı, askerlerin de. Ne saldırının amacını görebildiler, ne düşmanın kim olduğunu görebildiler, ne de kendi güçlerini görebildiler. O zaman savaşmadan yenildiler, yoldaşlar.

ABD’nin binlerce düşünce kuruluşu var. 16 tane, CIA dâhil olmak üzere, istihbarat örgütü var. On milyarlarca dolarlık bütçesi var, bu örgütleri oluşturan ajanlara harcadığı, onların eylemlerine harcadığı. O yüzden netçe görüyor. Nereye, nasıl vuracağını ve ne gibi tepkiyle karşılaşacağını.

Çünkü 1952’den bu yana Ordu NATO’nun elinde. Ruhunu biliyor onun. Mustafa Kemalci geçinenlerin, laik geçinenlerin, bağımsızlıkçı geçinenlerin ne olduğunu çok iyi biliyor.

Bakın yine SunTzu:

“Düşmana savaşmadan boyun eğdirmek maharetin doruk noktasıdır.”

Bunu yaptılar, arkadaşlar.  Feto’nun askerleri kadar olsun cesaretli davranamadılar. Onlar hiç değilse savaştı, değil mi? Öldüler, öldürdüler… Çünkü bir ideolojiye içtenlikle inanmıştılar. Ama bunların içtenlikli olarak inandıkları bir ideoloji kalmamıştı. Atatürkçülükleri sadece laftaydı, kabuktu.

Mustafa Kemal; yiğit, cesur… Çanakkale’de yağmur gibi bomba, kurşun yağdırılırken siperden çıkıyor, elinde sigara cepheyi gözlüyor, arkadaşlar.

Alman General Liman von Sanders şaşırıyor: “Bu, cesaretin de ötesinde, çılgınlık”, diyor.

Nitekim göğsünden vuruluyor. Saati parçalanıyor, hayatı kurtuluyor. Sol göğsündeki cep saati. Bu kadar cesur.

Ve öylesine askeri bir deha ki, çıkartmanın hangi noktalardan yapılacağını biliyor.

Liman von Sanders ne diyor?

“Yukarıdaki o en dar kesimden, koydan, Bolayır taraflarından yapılacak çıkarma. İngilizlerin önderliğindeki müttefik donanması, oradan, en dar noktadan Yarımadayı ikiye bölecek, arkadan gelecek olan ikmal yollarını kesecekler, yarımadanın ön kısmındaki Osmanlı Ordusu’nu, Türk Ordusu’nu imha edecekler. O yüzden bütün güçlerimizi oraya mevzilendirmeliyiz. Oradan yapılacak bir çıkarmayı engellemeliyiz.”, diyor.

Mustafa Kemal:

“Hayır. Oradan çıkarma yapmayacaklar.”,diyor.

Neden?

“Çünkü sizin gibi düşünmek, çok kolay bir strateji oluşturmaktır. İngiliz generaller de sizin böyle düşüneceğinizi bilirler. Oraya askerin en ağır silahlarla, yoğun bir şekilde mevzilendirileceğini bilirler. O sebeple oradaki bir çıkartmanın başarılı olamayacağını bilirler. O sebepten daha aşağıdan, daha güneyden ve yarımadanın uç kısmından, burun kısmından çıkartma yapacaklar.”, diyor.

Buna ihtimal vermiyor Liman von Sanders.

Ama Mustafa Kemal bunu adı gibi bildiği için, 57’nci Alayla beraber hazır bekliyor. Çıkarma başladığı anda da hemen harekete geçiyor. Üstelik de sadece kurmay heyetiyle beraber. Atın üstünde en önde. Yani ordu arkada, o gelsin, diyor. En önde kendisi ortaya çıkıyor.

Ve orada çok az miktardaki Türk askerine (kaçıyorlar tabiî yoğun bir çıkarma olduğu için, mecburen kaçıyorlar.) yat, diyor.

“Efendim mermimiz bitti…”

“Yat, süngü tak!”, diyor.

Yatıp mevzi aldığı anda, müttefik orduları sanıyorlar ki mermileri var bunların, sipere mevzilendiler, üzerlerine gidersek imha ediliriz. Onlar da sipere yatıyor.

“İşte kazandığımız an, o andı.”, diyor, Mustafa Kemal.

Ve o bekleme anında, arkadan 57’nci Alayın diğer askeri ve diğer Osmanlı askerleri gelerek mevzi alıyorlar. Ve Alçıtepe’nin, Kireçtepe’nin, yani Gelibolu’nun en yüksek dağının tepesinin ele geçirilmesini engelliyorlar. Hiçbir zaman ele geçiremiyor İtilaf Devletleri, emperyalist devletler. Orayı ele geçirdiği anda, bütün yarımadaya oradan hükmedebilecek, başarılı saldırılarda bulunabilecek.

Böylesine bir dahi M. Kemal. Aklını böylesine özgürce kullanabiliyor ve böylesine cesur.

Ama 1923’den sonra (tabiî sınıf eğilimi) o da burjuvazinin yörüngesine giriyor. Çankaya’ya hapsediliyor. Alkolle beynini uyuşturuyor, çürütüyor, savrulup gidiyor. Ne öngörüsü kalıyor, ne sağlıklı düşünmesi kalıyor, arkadaşlar…

Karşıdevrimin elebaşı Celal Bayar’ı önce İktisat Bakanı yapıyor 1932’de. 1938’de de Başbakan yapıyor ve kendi devrimlerine en sadık şekilde hizmet eden ve en can yoldaşı İsmet İnönü’yü harcıyor.

Bazı sözde soytarı Kemalistler derler ki; Mustafa Kemal yaşasaydı daha iyi olurdu, Türkiye böyle olmazdı. İsmet İnönü aslında…

Hayır. Mustafa Kemal yaşasaydı biraz daha erken-1938’de, 1950’deki karşıdevrimin siyasi ayağı da gerçekleşmiş olurdu.

İnönü ona izin vermedi. 1950’ye kadar karşıdevrimin siyasi planda egemen olmasını engelledi. Ama 1950’den sonra Türkiye (Sovyetler’in de hatası var tabiî. Dostluk Anlaşmasını imzalamayarak Stalin burada hata yapıyar.) Amerikan yörüngesine girince, artık ne bağımsız irade kaldı, ne bağımsız ordu kaldı, ne bağımsız eğitim kaldı, ne sanat kaldı, ne sinema kaldı hiçbir şey kalmadı, arkadaşlar, ne müzik kaldı… Çürüttü Türkiye’yi ve orduyu, aydınları.

Mustafa Kemal’in gerçek anlamda ruhunu anlayan var mı?

Hayır. Anlayan kimse kalmadı. Onu da gerçekliğiyle biz anlıyoruz.

Ve olaya; dikkat ederseniz, bir süreç olarak yaklaşıyoruz. Mustafa Kemal’in devrimci çağı, antiemperyalist, laik, yurtsever, tam bağımsızlıkçı çağının mücadelesini sahipleniyoruz, benimsiyoruz. Ama ondan sonra gerici, vurguncu sınıfların saflarına savruluşunu benimsemiyoruz. O yüzden Mustafa Kemal diyoruz, Atatürk demiyoruz.

 

(Alkışlar…)

 

Bunu da anlayamazlar, arkadaşlar. Şimdi Lenin’li-Mustafa Kemal’li pankartımız var, değil mi?

Buna sağlı sollu saldırıyorlar.

Solcular saldırıyor; Lenin’le Mustafa Kemal’i yan yana getiriyorlar, diye.

Emperyalizmin en büyük (20’nci Yüzyılın başında) iki büyük düşmanı. İkisi de zafer kazanmış, devrim yapmış ülkelerinde. Biri burjuva devrimi yapmış;diğeri-Lenin; Ekim Devrimi’ni, Sosyalist Devrimi yapmış. Emperyalizme karşı en sağlam kaleleri kurmuşlar ve ittifak etmişler. Dayanışmışlar. Kader birliği etmişler.

Kofti Atatürkçüler saldırıyor; komünist Lenin’in ne işi var?

Yahu Sovyetler’in desteği olmasaydı o savaşta, ne olurdu?

Ne olacağını Mustafa Kemal söylüyor; çok zor kazanırdık, belki de kazanamayabilirdik, diyor. Sovyetler’in içtenlikli ve hiçbir çıkar gözetmeden yaptıkları yardımlar olmasaydı, diyor.

E, bunu da kavrayamıyor insanlar. Tarih bilmiyorlar. Bilimden yoksunlar. O bakımdan biz, Birinci Kuvayimilliye’den alıp Lenin’in yaptığı devrimin çizgisine getireceğiz Türkiye’yi. Eninde sonunda bunu yapacağız, yoldaşlar.

 

(Alkışlar… Slogan: Kahrolsun Emperyalizm Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı’mız…)

 

Yoldaşlar,

Bildiğiniz gibi, Usta’mızın bedence aramızdan ayrılarak bayrağı, savaş bayrağını bizlere teslim ettiği zamanki yaştan iki yıl fazlasına sahibim şu anda. İki yıl fazlasını yaşamış durumdayım. Babam da bu yaşta öldü 71’inde. Anam 62 yaşında öldü. Yani genetiğim de çok uzun yaşamaya elverişli değil.

Bizler de çok uzun yaşayamayabiliriz bundan sonra. İşte prostat kanseri vurdu, arkasından dizimiz arızalandı. Şimdi de gözümde, sol gözümde bir sıvısında kristalizasyon var. Yüzde altmış civarında görme kaybı var sol gözümde. “Yaştan amca, yapacak bir şey yok.”, diyor doktorlar.

Yani genç yoldaşlarımızın bu kararlılıkla, bu inançla kavgaya girmeleri, bayrağı devralmaya hazır olmaları gerekiyor, arkadaşlar.

Daha önce yoldaşlarıma söylemiştim; 70 yaşıma gelince artık, en ön saftaki yerimi genç yoldaşlarıma bırakacağım, diye. Yoldaşlar hep karşı çıktılar, olmaz, dediler. 75’e uzattım. Madem 75 olsun…

 

(Gülüşmeler…)

 

Ama şimdi yaşla birlikte, sadece bedende fiziksel kayıplar olmaz, zihinde de, beyinde de kayıplar, eksilmeler, hasarlar olabilir, arkadaşlar. O bakımdan uyarmıştım bazı yazılarımızda yoldaşları. Uzun yaşamak çok riskli, diye.

Mesela Mao 1963’de ölseydi, dünya bugünkü dünya olmazdı. Çok daha sağlıklı bir dünya olurdu. Çok yaşadı, bunadı ve mahvetti Çin’i.

Çok acı duyarak, çok üzülerek şunu da hissettim, söylemiş olayım, yoldaşlar. Fidel’in, Raul’un da çok yaşadığını düşünüyorum. Yaptıkları en son bu Obama’lı, Rolling Stones konserli emperyalistlerle açılımları, beni derinden yaraladı ve Küba’nın, Sosyalist İktidarın geleceği konusunda derin kaygılara sürükledi.

Bunu eleştirimizle, Fidel’e ve Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne ilettik yazılarımızı biliyorsunuz.

Şimdi burada uzun yaşadılar dediğim şundan: Eğer bu yanlış işleri yapmadan önce bedence ayrılmış olsalardı dünyamızdan, aramızdan, sonra gelenler bunları yapmaya cesaret edemezdi. Fidel, Raul bunları yapmadı, yanlıştır, derdi. Ama siz bu yanlışları yaparak giderseniz, sizden sonra gelenler o yanlışları daha da ileri boyutlara götürür, yoldaşlar.

Eğer Fidel;“Onlar Nürnberg benzeri bir mahkemede yargılanmalıdırlar, insanlığa dair işledikleri suçlardan dolayı.”, diyen o eski Fidel olsaydı; bunları, bu anlaşmayı yapar mıydı?

Bu anlaşmaları yapmazdı.

O zamanki yazılarını da okuduk, yoldaşlar. Gerçekten Fidel’in en yetersiz, en zayıf yazıları.

Son derece yani yüreğimin bir parçası olarak seviyorum o büyük devrimcileri; ömrüm boyunca örnek aldım. Ama yaptıkları bu yanlışları da görmezlikten gelemezdik. Hem kendileri için, hem Küba’nın devrimci komünist iktidarı için, hem dünya halkları için susmak zarar verici olurdu, yanlış olurdu, arkadaşlar.

İşte ben de yani ön plandaki, ön saftaki yerimi genç yoldaşlara bırakmak istiyorum.

Farkına varmadan (onlar da tabiî son derece iyi niyetlerle yapıyorlar ama) işte o beyin hücrelerindeki azalma, yetersizleşme oluşunca göremiyorsunuz artık. Yanlışlar yapıyorsunuz. Yani bizde o tür yanlışlar yapabiliriz diye endişeleniyorum hep, arkadaşlar.

Yani genç yoldaşlarımızın ellerini çabuk tutmaları gerekiyor. Hazırlanmaları gerekiyor. Bayrağı devralmaları gerekiyor. O güvene, o bilime, o bilince sahip olmaya hazırlanmaları gerekiyor. Kendilerini hazırlamaları gerekiyor.

Çünkü bu kavga sürecek. Yani zafere ulaşıncaya kadar sürecek.

Bu hainlerden mutlaka hesap soracağız. Bunların yedi sülaleleri hesaba çekilecek. Yandaşları, tüm takım taklavatları hesaba çekilecek. Yaptıkları her iş konacak ortaya inceden inceye, kılı kırk yararca incelenecek ve hesabını verecekler.

Demek istediğimiz, kavganın en kısa sürede zafere ulaşması gerekiyor. Bu yüzden arkadaşlarımızın bütün enerjileriyle yani fiziki ve zihni bütün kapasiteleriyle, kavgayı omuzlamaları, ona sarılmaları, boylu boyunca bu deryanın içine girmeleri gerekiyor. Yoldaşlarımdan, tüm yoldaşlarımdan tek isteğim, dileğim bu.

Tabiî biz bedence tükenişe uğrayıncaya kadar bu kavgada elbette gücümüz oranında savaşacağız, bundan asla geri durmak yok. Kavganın emekliliği olmaz. Devrimcinin emeklisi olmaz. Emeklisi; ben devrimden eyvallah dedim, vazgeçtim demek anlamına gelir.

Ama ön saftaki yerlerin daima değişmesi gerekiyor. Daha enerjik, daha genç, daha aktif arkadaşlara bırakılması gerekiyor. Yani savaşın kanunu bu. Savaşın doğası bunu gerektirir.

Bunları da söylemiş olayım, yoldaşlar.

Bu kadar uzun süre dikkatlice dinlediğiniz için hepinizi devrimci yüreğimin olanca sıcaklığıyla kucaklar, selam ve sevgilerimi iletirim.

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

 

(Sloganlar: Halkız Haklıyız Yeneceğiz… Yaşasın Halkın Kurtuluş Partisi…)