AKP’giller iktidarında üniversitelerin rolü: faşist din devletinin fikri iktidarının üretim merkezleri

04.12.2020
A+
A-

Prof. Dr. Özler Çakır

 

27 Mayıs Politik Devrimi’nin kazanımı 1961 Anayasası’nın laik, bilimsel, demokratik ve özerk kurumlar olmasını güvence altına aldığı üniversitelerin bağrına bir hançer gibi saplanan, onları tarumar etme hain planının yürütücüsü olan 12 Eylül Faşizminin ürünü YÖK’ün kuruluşunun üzerinden tam 39 yıl geçmiş.

Bilim kurumlarımız olan üniversitelerin 39 yıldır YÖK eliyle başına getirilenler, ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal süreçlerden hiçbir biçimde bağımsız değildir elbette.

Neydi bu süreç kısaca bir göz atalım:

27 Mayıs Politik Devrimi, 1950’lerden bu yana Emperyalizm ile göbek bağı kurarak ülkemizi yeniden uluslararası sermayenin yönettiği bir ülke haline getirerek, işçi-emekçi halkımıza, gençliğimize siyasi zulüm uygulayan Antika-Modern Parababalarının baskısından kısmen de olsa kurtarmış; işçimize, köylümüze, gençliğimize, kamu çalışanlarına örgütlenme hakkı getirmişti. 61 Anayasası’nın sağladığı görece de olsa demokratik ortamda, sosyalist partilerin örgütlenmesi de suç olmaktan çıkarılmış, sosyalist düşünce toplumda hızla yayılmaya başlamıştı.

Bu durum Yerli-Yabancı Parababaları için çok tehlikeliydi. Onlar, sömürü düzenlerini istedikleri gibi sürdürebilmek için dikensiz gül bahçesi istiyorlardı.  Bu nedenle 27 Mayıs’tan kurtulmaları gerekiyordu. Bunun için önce CIA patentli 12 Mart Faşist Darbesiyle 27 Mayıs’a ilk vuruşu yaparak yaraladılar; ardından da onun yarım bıraktıklarını tamamlamak üzere NATO’nun “Bizim Oğlanlar”ı olan Amerikan Uşağı ordu fosilleri ile 12 Eylül Faşist Darbesini gerçekleştirdiler.

12 Eylül, siyasi anlamda 27 Mayıs’ı tasfiye etme işlevini üstlenmiştir. Ekonomik anlamda ise sermayenin işçi, emekçi halkımıza amansızca saldırabilmesinin önü hepten açılmış, İşçi Sınıfımızın kazanılmış hakları sorgusuz sualsiz gasp edilmiştir.  Halkımız işsizlik, pahalılık, yoksulluk ve açlık cehenneminde kavrulurken, ülkemiz Parababaları için cennet olmuştur. 12 Eylül Faşizmi sayesinde vatan satıcı Turgut Özal ve ekibi görevlerini sürdürebilmiş, “24 Ocak Kararları” demir leblebisini halkımıza yutturabilmişlerdir.

Başta başhaydut ABD Emperyalizmi olmak üzere AB Emperyalistleri hiçbir şeyi tesadüflere bırakmazlar. Egemenliklerini ve sömürülerini sürdürmek için öyle 3-5 yıllık değil, çok uzun erimli sinsi-hainane planlar yapar ve bunları adım adım uygulamaya koyarlar. 12 Eylül Faşizmi, AB-D Emperyalistlerinin “Yeşil Kuşak” ve “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)”un Türkiye ayağına ilişkin olarak domuz topu olmuş yerli işbirlikçileri olan Tefeci-Bezirgân+Finans Kapital eliyle önemli mevziler kazanmalarının yapı taşlarını oluşturmuştur.

Ülkemiz bir yandan bağımsızlık adına ne varsa ortadan kaldırılarak, yarısömürgeden de öte tamamen dışa bağımlı açık bir sömürge haline getirilmeye çalışılırken, Kurtuluş Savaşı’mız ile yırtıp attığımız Sevr paçavrası, Yeni Sevr olarak önümüze sürülmeye başlanmıştır. Öte yandan da ülkemizde Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını, özellikle de laik ve bilimsel eğitimi yok edecek planlar yürürlüğe konmuştur. Çünkü Ortaçağ karanlığına mahkûm edilmiş bir halkı sömürüp ezebilmek çok kolay olmaktadır.

İşte 12 Eylül Faşizminin ürünü olan YÖK, bu hainane planın üniversite ayağını oluşturmaktadır. O günden bu yana “demokrasicilik” ortaoyunları ile AB-D Emperyalistleri ve yerli işbirlikçileri tarafından sandıktan çıkarılan tüm siyasi iktidarlar, YÖK’e yüklenen bu görevi harfiyen yerine getirecek adımlar atmışlardır.

2002 yılında ABD tarafından vatanımızı Yeni Sevr’e mahkûm etme ve halkımızı Muaviye-Yezid, CIA-Pentagon İslamı ile Ortaçağ’ın karanlık dehlizlerine hapsetme hizmeti üstlenecek bir proje partisi olarak iktidara getirilen ve bu amaçla da bugüne kadar hizmetlerinde kusur etmeme kaydı ile iktidarda tutulan AKP’giller iktidarında, üniversitelerimiz de bu karanlık gidişten en fazla nasibini alan kurumlar haline gelmişlerdir.

Günümüz itibarı ile AKP’giller’e biat etmeyen hiçbir üniversite rektörü yoktur ve tıpkı ülke yönetiminde olduğu gibi üniversitelerimiz de tarikat ve cemaat bağlantılı Ortaçağcı rektörlerin “tek adam” olarak hükümranlıklarını, saltanatlarını sürdürdükleri kurumlar haline gelmiştir.

Örnek mi istersiniz?

Yazıyı uzatmamak için yalnızca birkaçını verelim. (Tamamı ilgili bağlantıdan okunabilir.) Adnan Menderes Üniversitesi Rektörü Osman Selçuk Aldemir Spor Bilimleri, Turizm, Söke Mimarlık Tasarım, İslami İlimler, Nazilli Güzel Sanatlar ile Uygulamalı Bilimler Fakültelerinde dekan vekilliği görevini yürütüyor. İnönü Üniversitesi Rektörü Ahmet Kızılay ise 3 fakültede dekan vekilliği yapıyor. Kızılay, Hukuk, İletişim ile Su Ürünleri Fakültelerinde dekan vekilliği görevini yürütüyor. Bayburt Üniversitesinde ise 8 fakülteyi 4 kişi yönetiyor. Rektör Selçuk Coşkun ve Rektör Yardımcısı birer fakültede, diğer bir Rektör Yardımcısı Mutlu Türkmen ise iki fakültede görev yapıyor. Rektör Coşkun İlahiyat Fakültesinde, Hanefi Bayraktar Mühendislik Fakültesinde Mutlu Türkmen ise İktisadi ve İdari Bilimler ile Sağlık Bilimler Fakültelerinde dekan vekilliği yürütüyor. (https://www.birgun.net/haber/super-guclu-rektorler-320075)

Bilim, bilimsel üretim yerine artık üniversitelerimiz Ortaçağcı tarikat-cemaat örgütlenmelerinin at oynattığı kurumlardır. Tarihin en asalak ve en gerici sermaye sınıfı olan Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının iktidardaki temsilci AKP’giller’in şeriat özlemi ile yanıp tutuşan üniversite ayağındaki görevlileri, bilim adına, laik ve bilimsel eğitim adına ne kalmışsa yok etmek için tüm hınçları ile saldırıyorlar.  Pıtrak gibi türeyen ve adının önünde Prof., Doç. Unvanları bulunan bu Ortaçağcı tarikat örgütlenmelerinin has adamları, üniversitelerde “Yaratılış” kongreleri düzenlemekteler.

22-24 Ekim 2020 tarihleri arasında Kütahya Dumlupınar Üniversitesinde, TÜGVA, TÜRGEV, İlim Yayma Cemiyeti, Hayrat Vakfı ve Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı gibi cemaat ve tarikat örgütlenmelerinin desteği ile “4. Uluslararası Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi” yapılıyor. Kongrede “Kuran-ı Kerim’e göre yeni embriyoloji tarihi”, “Hadid Suresi, 25. ayetin biyokimyasal tefsiri”, “Said Nursi’nin evrim düşüncesine karşı yazılmış ilk görüşleri” ve “Risale-i Nur’da insanın hayvaniyeti meselesi” gibi bildiriler sunuluyor.

Kongrenin açılışına Kütahya Valisi Ali Çelik, Kütahya Belediye Başkanı Alim Işık, MHP Kütahya Milletvekili Ahmet Erbaş, Hava Er Eğitim Tugay ve Garnizon Komutanı Hava Piyade Tuğg. Necati Gündüz ve Kütahya Müftüsü Hüseyin Demirtaş katılıyor.

Akit Gazetesi’nin de övgülerle söz ettiği Rektör Prof. Dr. Kazım Uysal açılışta; “Son iki yüz yıldır tüm eğitim sistemleri iman esaslarını yıkmayı esas alan pozitivizm, materyalizm ve komünizm gibi cereyanların tesiri altında kalmıştır. İşin en garip tarafı ise ateizmi esas alan bu felsefî ekoller ve düşünceler ilmi bir bilgi gibi takdim edilmiştir. Kısacası bilim, ateizme alet edilmiştir. Son yüzyılda, Batılılaşma adına İslami olan değerlerden büyük oranda uzaklaştık”, sözleri ile bir yandan bilim düşmanı Ortaçağcı görüşlerini dile getirirken, beri yanda da İşçi Sınıfının dünya görüşüne saldırmayı ihmal etmiyor.

Kongreye video konferans ile mesaj gönderen Ali Erbaş ise; “İslam’ın ‘yaratılış’ fikrine karşı alternatif bir varoluş modeli iddiasıyla ortaya çıkan, bilimsel bir realite gibi kabul edilip sıkça gündeme getirilen her türlü düşünce ve ideoloji tepkiseldir, rasyonel açıdan da problemlidir”, diyor.

Bir de Kongre başlıklarına ve bu başlıklar altında yer alan bildirilere bir bakalım: “Yaratıcıyı Tanıma ve Anlama”, “Fen Bilimleri Işığında Yaratılış”, “Ders Kitapları Müfredatı ve Yaratılış” bazı kongre başlıkları.

Sunulan bildiri başlıklarının bazıları ise: “Tek yumurta ikizleri ve yapışık ikizler evrimi reddediyor. Biyokimyasal ve fizyolojik denge, evrimsel süreçleri reddediyor. Böceklerdeki başkalaşım devreleri, bir yaratıcının sanat eseridir. Risale-i Nur bakış açısıyla kâinatta sıra dışı kanunlar penceresinden yaratılış ve yaratıcıyı tanıma. Said Nursi’nin evrim düşüncesine karşı yazılmış ilk görüşleri. Fen bilimleri ders kitabının yaratılış görüşü açısından incelenmesi. Evrim teorisine Esma-i Hüsna açısından bakış. Kuran-ı Kerim’e göre yeni embriyoloji tarihi. Hadid Suresi, 25. ayetin biyokimyasal tefsiri. Risale-i Nur’da insanın hayvaniyeti meselesi. İbn-i Sina ve Bedüizzaman Said Nursi’de yaratmada melek-tabiat ilişkisi.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/universitede-tugva-turgev-ve-cemaatlerin-destegiyle-risale-i-nurlu-yaratilis-kongresi-1775886)

Kongrede Dr. Abdülkadir Çoban’ın, “Kuran ve bilim ışığında yaratılış açısından suyun yeri ve önemi” başlıklı bildirisinde yer alan görüşleri şöyleydi: “Yanıcı özelliğe sahip iki hidrojen ile yakıcı özelliğe sahip olan bir oksijenden söndürücü özelliğe sahip olan suyun yaratıldığını”, söyleyen Çoban, suyun kullanım alanlarına işaret ederek, suyun tabiatın eseri olmasının imkânsız olduğunu iddia etti. Çoban, “Suyun, mezkûr özellikleri taşımasının kendi kendine olması veya tesadüfen vücut bulması ya da tabiatın eseri olması imkânsızdır.”

Ayhan Küflüoğlu ise “Sihrin yapısı-bilimsellik sırrı” başlıklı bildirisinde, bilimin “ne, neden, nasıl” gibi sorular sorduğunu ancak kim sorusunu sormadığını belirtirken; “Bilimsellik, kimsesiz bir evren tarifi yapmıştır”, dedi. “Kâinattaki eserlerin ustasının kim olduğunun sorulmadan, neden ve nasıl oluştuğunun açıklanamayacağını”, öne sürdü.

Prof. Dr. Bünyamin Duran’ın gerçekleştirdiği; “İbn-i Sina ve Bedüizzaman Said Nursi’de yaratmada melek-tabiat ilişkisi”, başlıklı sunumda, Said Nursi’den “üstat” diye bahsederek, görüşleri inceleniyor.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kazım Uysal da bir balık türünün göç ve yumurtlama dönemlerini incelediği; “Anadrom salmonlarının esrarengiz göçleri”, adlı sunumunda, balığın bazı göç hareketlerini yapabilmesi için “şuura” sahip olması gerektiğini ancak olmadığını belirterek, doğal hareketleri “Allah’ın hikmeti” olarak yorumluyor.

Yandaş kanalların vazgeçilmezi, sözüm ona tıp doktoru (Psikiyatrist) AKP’giller’in 2011 yılında kurduğu merdiven altı özel üniversitelerden olan Üsküdar Üniversitesi’nin kurucu rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan ise; “Bilimlerin varoluşla ilgili ve özellikle de materyalist sistemin bize sunduğu varoluş fikirlerinin tükendiğini ve cevap veremediğini görüyoruz. Yaratılışla ilgili böyle bir durumda bilime malzeme sunmamız gerekiyor bizim. Bu malzemeyi sunmak bu kongrenin görevi olduğunu düşünüyorum” diyerek, kongrenin Ortaçağcı amacının ne olması gerektiğini açıklıyor. (https://uskudar.edu.tr/tr/icerik/5805/prof-dr-nevzat-tarhan-bilim-ve-din-bir-sentez-halinde-ogretilmeli)

Kongrenin sonuç bildirgesinde de şu ifadeler yer alıyor:

“‘Din ayrı, bilim ayrı’ düşüncesi materyalist felsefenin ürünüdür. Bilim dünyası yaklaşık 200 yıldır ateizmin tesiri altında. Bilim, Allah’ın kainattaki eserlerini inceleme sanatıdır. Eğitimin bütün safhalarında ilimler tevhidi bakış açısı ve üslupla ele alınmalı. Bunun sonucu olarak gençlerimizin hem taassuptan hem de onları inançsızlığa sürükleyen hile ve zihinlerine atılan şüphelerden kurtulacakları; böylece ailesine, vatanına, milletine bağlı mükemmel insan modelinin ortaya çıkacağı aşikâr” (https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dumlupinar-universitesindeki-kongrede-bilimsel-aciklamalar-ateist-ilan-edildi-1776064)

“Bilim Allah’ın kainattaki eserlerini inceleme sanatı” imiş. Bu söylem dahil, yukarıdaki görüşlerin hiçbirisinin bilimle uzaktan yakından ilgisi olamaz. Nasıl da kusuyorlar halkımızı düşünemez, sorgulayamaz, akıl yürütemez hale getirerek, kullaştıracak, meczuplaştıracak olan din maskeli karanlık emellerini!

Akit’çi Ortaçağcı Ali Erkan Kavaklı ise ağzından salyalar akıtarak alkışlıyor kongreyi, düzenleyicilerini ve katılımcılarını. Diyor ki; Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un yaptıkları-ettikleri toplumu bizim istediğimiz karanlığa götürmeye kâfi gelmiyor. Daha fazlası gerek diyor. Ve Reis’ine şöyle sesleniyor:

“İbn Haldun Üniversitesi külliyesinin açılışında Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, eğitim sisteminin yeniden inşa edilmesi gerektiğini söyledi. Batı’yı körü körüne taklit etmenin bizi buhrana sürüklediğini ifade etti.

İki hafta Prof. İsmail Aydoğdu’nun eserinden ilham ile EĞİTİMDE KİMLİK ARAYIŞI konulu yazı kaleme aldım. İki senedir okul ders kitaplarının maddeci, materyalist, ateist, Darwinist, dinsiz bakış açısı ile yazdırıldığını, Müslüman evlatlarımıza not ve puan zoruyla okutulduğunu, devlet eliyle dinsizlik aşılandığını kitaplardan sayfa sayfa örnekler vererek ortaya koydum. Yaz başında bunları Prof. Osman Çakmak, Doç. Cihat Yaşaroğlu, Doç. Bayram Özer ile birlikte bir dosya yapıp Cumhurbaşkanımıza takdim etmeye çalıştık.

Yazdıklarımın Cumhurbaşkanımıza ulaşıp ulaşmadığı konusunda tereddütlerim vardı. Ankara’da bir dost, mesajın ulaştığı konusunda şüphen olmasın, bütün gazeteleri Reis her gün görür, demişti.

“İbn Haldun Üniversitesindeki konuşmada Reis eğitimdeki gerçekleri gördüğünü ifade etti, fikren iktidar olmadığımızı itiraf etti ve çareyi gösterdi:

“İLİM, SANAT VE HİKMET ADAMLARI ÇALIŞMALI.”

“İlim adamlarımız çalışıyor. Kütahya Dumlupınar Üniversitesinde 4.ULUSLARARASI BİLİM IŞIĞINDA YARATILIŞ KONGRESİ düzenleniyor. 22-24 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek kongreye yüzlerce bilim adamı tebliğ sunuyor.

“Fen bilgisi, fizik, kimya, biyoloji, hayat bilgisi, coğrafya kitaplarında materyalist ve ateist bakış açısı ile yazdırılıyor. MEB bunu seyrediyor, düzeltmek için kılını kıpırdatmıyor.

“İLİM ADAMLARIMIZ MATERYALİZMLE SAVAŞIYOR

“YARATILIŞ KONGRESİ”ne tebliğ sunan ilim adamlarımız Allah’a inanıyor, fen bilimleri ders kitaplarında anlatılan atom, kuant, element, hücre, beyin, mikrotübül, insan, bitkiler, hayvanlar, Dünya, Güneş, gezegenler ve bütünüyle evrenin ALLAH’ın eseri olduğunu ve onun kitabından âyetler olduğunu ifade ediyorlar.

“Cumhurbaşkanımız eğitime doğrudan el atmalı. Prof. Nevzat Tarhan, Prof. Adem Tatlı, Prof. İrfan Küfrevioğlu, Prof. Hakkı Alma, Prof Ali Alaş, Prof Kazım Uysal, Prof. İsmail Aydoğan, Prof. Osman Çakmak, Prof. Sefa Saygılı, Dr. Ali Akben gibi ilim adamlarına görev vermeli; fen bilgisi ders kitapları Kur’anî bakış açısıyla ile yeniden yazdırılmalı. Tarih kitapları, özellikle İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük kitaplarındaki Osmanlı’ya saldıran metinler çöpe atılmalı.

“Aciz değiliz, her bir fen dalında yetişmiş yüzlerce ilim adamımız var.

“Prof. Fuat Sezgin’in “İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi” kitabı okullarda ders kitabı olarak okutulmalı.

“200 senedir bilim ve sanatın Batı’da olduğunu ezberleyen ve aşağılık kompleksine kapılan Batıcı bilim adamlarımıza yapılan büyü bozulmalı.

“Singrid Hunke’nin BATI ÜZERİNE DOĞAN İSLAM GÜNEŞİ kitabı ders kitabı olmalı.

“EN ÖNEMLİSİ MİLLİ, MANEVİ DEĞERLERİMİZE BAĞLI ÖĞRETMEN YETİŞTİRMELİ.

“EĞİTİM ÜNİVERSİTESİ kurulmalı. Kendi medeniyet ve kültürel değerlerimize bağlı eğitimciler yetiştirilmeli.” (https://www.gazeteoku.com/yazar/ali-erkan-kavakli/mahzun-cumhurbaskanimiza-tesekkur-bilim-sanat-irfan-ve-hikmet-insani-yetistirmek-icin/824232)

AKP’giller’in reisi de Bilal Oğlan’ın TÜRGEV’inin yan kuruluşu olan İbn-İ Haldun Üniversitesi’nin açılışında yaptığı konuşmada:

“Hükümet olmakla muktedir olmak, muktedir olmakla iktidar olmak arasındaki farkı inanıyorum ki iyi biliyorsunuz. Gerçek iktidarın, fikri iktidar olduğunu gayet iyi biliyoruz. Tek tek bireylerden başlayarak, toplumun tamamına ve oradan da insanlığın tamamına uzanan fikri iktidar yolu, zor ve zahmetli bir süreçtir. Şahsen bu konuda kendimi biraz mahzun hissediyorum. Samimi bir muhasebeyle, geçtiğimiz 18 yılda her alanda tarihî eserlere ve hizmetlere imza attığımızı, ama eğitim ve öğretimde, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum.

“Fikri iktidarı siyasi kadrolar değil, ilim, sanat ve hikmet insanları inşa eder. Siyasi kadrolar ancak onlara ihtiyaçları olan zemini sağlar. Dolayısıyla, bu konudaki sorumluluğun bir kısmı bize aitse, önemli bir kısmı da ilim ve fikir adamlarımıza aittir”, söylemi ile iktidarlarının üniversitelere yüklediği görevi ortaya koymaktadır. ‘Diğer ayakları hallettik ama hala toplumu topyekün meczuplaştıramadık, bu konuda üniversiteler bize daha fazla hizmet etmelidir’” demektedir.

Nitekim, efendisi “ABD’nin Sesi” de olayı şöyle duyuruyor:

“3 Kasım 2002 tarihinde erken seçimi kazanarak hükümeti kuran Adalet ve Kalkınma Partisi, iki hafta sonra kesintisiz iktidarındaki 18. seneyi tamamlamış olacak. Bu süre zarfında on bir yıl başbakanlık yapan son altı yıldır da Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenen AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, fikri iktidarı tesis edememekten şikayetçi.

“Aslında Erdoğan’ın fikri bir iktidar oluşturamadıklarına yönelik eleştirisi ve isteği yeni değil. 2017 yılının Mayıs ayında Ensar Vakfı’nın 38. Genel Kurulu’nda konuşan Cumhurbaşkanı, benzer eleştiriler dile getirmişti.

“Erdoğan ‘Biliyorsunuz siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidarsa başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz siyasi iktidarız. Ama hala sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. Elbette çok sevindirici, ümit verici gelişmeler yaşandı. İmam Hatiplere olan ilginin artması; tüm okullarda Kur’an-ı Kerim, Siyer-i Nebi, Osmanlıca gibi derslerin seçmeli olarak okutulması başlı başına çok güzel şeyler. Bununla birlikte ülkemizin ihtiyacı, milletimizin talebi, bizim hayalimiz olan nesillerin yetiştirilmesi konusunda hala pek çok eksiğimiz bulunuyor. Medyadan sinemaya, bilim-teknolojiden hukuka kadar pek çok alanda hala en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişilerin, ekiplerin, hiziplerin bulunduğunu biliyorum’ demişti.

“Cumhurbaşkanı’nın bugünkü konuşması, Ensar Vakfı Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmadan sonra geçen üç buçuk yıllık dönemde de istediği şekilde bir ‘fikri iktidar’ tesis etmede başarı sağlayamadıkları düşüncesinde olduğunu gösteriyor.” (https://www.amerikaninsesi.com/a/erdogan-fikri-iktidarimizi-tesis-edemedik/5626912.html)

Bunun için:

“Topyekûn bir eğitim öğretim reformu yapmamız gerekiyor”, diyor AKP’giller’in Reisi:

“‘Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek’ için çıkılan yolun, en sığından, en bayağısından, en çarpığından bir batı taklitçiliğine dönüşmüş olması, Cumhuriyetimizin en büyük kaybıdır” sözleri ile Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından laik ve bilimsel eğitime, öğretim birliği yasasına saldırıyor.

Devamında:

“Evlatlarımızın zihin ve gönül dünyalarındaki boşluk da, batı merkezli popüler kültür ürünleriyle veya sapkın akımların hezeyanlarıyla doldurulmuştur. Bunun için önümüzdeki dönemde önceliğimizi, aileden başlayarak eğitim-öğretim hayatları boyunca evlatlarımızı hakkıyla yetiştirmek olarak değiştirmemiz şarttır. Bu değişim, sıradan bir müfredat tadilatının ötesinde, topyekûn bir eğitim-öğretim reformunu gerektirir.

“Fikri iktidarımızı, kökü ve ruhu itibariyle bize ait olmayan bir medeniyete kaptırmamızın sebebi, bu sapkın akımların önlerinin bilinçli bir şekilde açılmasıdır.  Fütüvvet ehli bir nesil yerine amorf bir nesil yetiştirme gayreti, ülkemize ve milletimize oldukça pahalıya mal olmuştur. Geçmişten bugüne yaşadığımız nice acıların, döktüğümüz nice gözyaşlarının, çektiğimiz nice sıkıntıların gerisinde kuşaklar boyunca maruz kaldığımız bu fikri istila gerçeği vardır. Oysa karşımızda, bizim yetiştirmeye çalıştığımız nesillerin çok daha donanımlıları, çok daha etkinleri mevcuttur. Öyleyse yapmamız gereken, kendi medeniyet birikimimize ve hedeflerimize uygun nesiller yetiştirmektir. Türkiye’nin, 2053 vizyonunun ana fikrini bu konu oluşturmalıdır.”

“Ortaokul dönemini, çocuklarımızın zihni ve fiziki kabiliyetlerini keşfetmeye, onları geleceğe doğru alanlarda hazırlamaya yönelik bir anlayışla şekillendirmeliyiz. Lise dönemini, artık ruhu zenginleşmiş, kendini tanımış, yapabileceklerini bilen gençlerimizin somut alanlara yönelecekleri bir eğitim-öğretim süreci olarak tasarlamalıyız. Yükseköğretimi ise ön lisansından lisansına, yüksek lisansından doktorasına kadar her safhasıyla, milletimizin fikri iktidarının üretim merkezleri hâline dönüştürmeliyiz” sözleri ile faşist din devletinin fikri iktidarına giden yolda yapılması gerekenleri açıklıyor. (https://t24.com.tr/haber/erdogan-ki-asirdir-kendimize-yol-ve-yon-bulmaya-calisiyoruz-fikri-bir-buhranin-icinde-cirpiniyoruz,910072,

https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/122413/cumhurbaskani-erdogan-ibn-haldun-universitesi-kulliyesi-acilis-toreni-ne-katildi)

Burada değinmeden geçemeyeceğimiz bir konu var:

AKP’giller’in reisi, bu konuşmayı büyük İslam düşünürü İbn-İ Haldun’un adını kendi Ortaçağcı düşüncelerine alet ederek yapıyor. Halkımızı hep din bezirgânlığı yaparak Allah ile kandırdıkları gibi, bu kez de İslam düşünürü İbn-i Haldun adını kullanarak kandırıyorlar. O İbn-i Haldun ki, Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı, anıt eseri “Tarih Devrim Sosyalizm”de, Darvinizmin Muştulayıcısı-İslâm Marks’ı” olarak nitelendirmektedir:

“Batı Medeniyetinin iki büyük ve ölmez sentezi, 19’uncu Yüzyılın tam ortasında doğdu: canlılar biliminde Darwin’in doktrini de, Toplum biliminde Marks-Engels doktrini de 1859 yılı ilk önemli emeğini yayınladı. İslâm Medeniyeti’nde bu iki Batı bilgininin buluşlarını bir tek kişi taslak olarak beş yüz yıl önce sentezleştirdi: İbni Haldun aynı emeğinde hem Darvinizmi muştuladı, hem İslâm Marksı adını alacak değerdeki sosyal doktrinini kurdu. Batı Ortaçağının sonlarına doğruydu, İbni Haldun, neden-sonuç (sebep-netice) zincirlemesi deterministçe gidişin, gerek Doğa ve gerekse Toplum olaylarında tıpkı olduğunu şöyle belirtmişti:

“Yitik Dünya (âlem’i gayb: bilinmezler) konusunda bildirdiğimiz gibi, bu evren bir acayip yordam ve tuhaf davranış üzere kotarılmış bir düzenli zincirleme gidiş olup, ister basit, ister bileşik bulunsun her nesne (ufuk) ve tabakasında, arkada gelen tümlükler (zevat) ve belirtiler (âyân) üst yanındaki komşusuna dönüp çevrilmeye oluşundan elverişlidir. Nitekim, her tabakanın elemanları kendi komşusuna, ve ufak bitkinin arkasından gelme hurmaya ve üzüme, ve ufak hayvanın helezona ve sedefe, ve sezişle kavrayışı kendinde toplamış bulunan maymunun dahi, düşüncesi ve anlatması olan insana dönmeye elverişli oldukları gibi…”(İbn-i Haldun, Mukaddime, s. 18)

“İbni Haldun, Darwin gibi sırf canlılara takılıp kalmadı. İnsanla Hayvan arasındaki ayırdın anatomi ve fizyolojiden üstün bir teknik ve sosyal yanı bulunduğunu da açıkladı:

“İnsan türü hayvan cinsinden olup, ancak yaratıcı yön anı şol fikr ile ayırtlı eylemiştir, ki insanı hayvandan ayırt eden şey sırf: geçim işini (emr’i maâş) üretmesi, ve kendi cinsinden olanlarla yardımlaşması, ve bunun için gereken sosyal, insancıl topluluğu, ve sonunu iyileştirmeye yararlı fikir olmağla… sanayi bu fikirden çıkagelir.”(İbn-i Haldun, age, s. 19-20)

“İnsanın hayvandan farkı: yalnız düşünmesi değil, özellikle öteki insanları ve yarınını da düşünmesi, ilerletmesi, iyileştirmesi ve önünde sonunda düşünceyi sanayi ve üretim emrinde kullanması, insanlarla yardımlaşması… bir sözle sosyal hayvan olmasıdır.

“Burada “fikir” mi önemlidir, “madde” mi?

“İbni Haldun, insanı sosyalleştirmekle, o soyut meseleyi kapı dışarı etmiştir. Toplum Tarihinde objektif ve somut gözetim, ona Marksizmden beş yüz yıl önce “Ekonomik determinizm”i buldurmuştur…”

(H. Kıvılcımlı, age, s. 107)

Tekrar konuya dönersek;

AKP’giller iktidarında, YÖK’ün kuruluşunun 39. yılında, adı üniversite olan ama nitelik ve işlevleri bakımından hiçbir biçimde üniversite olarak kabul edilemeyecek kurumlardan beklenen görev şudur artık: Faşist din devletinin fikri iktidarının üretim merkezleri olmak!

Bizler;

Bu ülkenin gerçek vatanseverleri, halkseverleri,

Sınıf bilimini mücadelelerinin mihveri yapan gerçek devrimcileri,

Yaşamını sosyalizm mücadelesine adayan Kızıl Savaş Bayrağı Hikmet Kıvılcımlı’nın düşünce oğulları ve kızları,

Bu ülkenin İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak,

Zafere kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.

Sosyal Kurtuluş ile taçlandıracağız İkinci Kurtuluş Savaşı’nı.

O gün geldiğinde, üniversitelerimiz de gerçek bilimin yapıldığı kurumlar olarak insanlığa hizmet edecekler!