Bakalım kaçabilecek misiniz?

Tayyip kendisine bir mezar yaptırdı. Bu mezarın resmi olarak adı: “Cumhurbaşkanlığı Sarayı”. Gayri resmi adı ise: Aksaray.

Sarayın 1000 odası var ve 1 milyon 370 bin TL’ye mal olmuş durumda. Ek olarak 250 odalı yeni bir bina daha yapılıyor. Ve maliyet yükseliyor. Binanın sadece aylık elektrik giderinin 700 bin TL’yi aşacağı söyleniyor bilim insanlarınca.

Yine Tayyip’e son model (2015) özel zırhlı ve birçok özelliği bulunan Mercedes S600 alınmış.  Söz konusu aracın 2014 model anahtar teslim fiyatı 1 milyon 157 bin liraymış. Sanıyoruz bu fiyat da zırhsız ve özel teçhizat içermeyen. Tam teçhizatlı halinin fiyatın varın siz düşünün… Yeni araç 6 bin cc motora ve 12 silindire sahip. Erdoğan’ın konvoyunda bulunan kimyasal ve biyolojik saldırılara karşı tam donanımlı ambulans da yenisiyle değiştirildi.

Yine Tayyip’e yeni uçak alındı 436 milyon TL’ye.

Cumhurbaşkanlığının 2015 yılı bütçesi, 445.556 asgari ücretlinin, 393.069 SGK emeklisinin ve 484.737 BAĞKUR emeklisinin bir aylık toplam maaşına denk.

Ne kadar mı?

397 milyon TL.

Ülkemizde şu anda işsizlik resmi olarak yüzde 10’u aşmış durumda. Gayri resmi olarak ise yüzde 25-30’lardan aşağı değil. Pahalılık ise ondan aşağı kalmıyor. O da yüzde 10’lara yaklaşmış hatta aşmış durumda resmi olarak. Yine gayri resmi olarak ya da gerçek hayatta yüzde 20’den aşağı değil. Sözde dünyanın en büyük 17’nci ekonomisiyiz ama Türkiye ekonomisi kimi ekonomistlere göre ilk beş, kimi ekonomistlere göre de ilk üç en kırılgan ülke arasında. Ekonomistler büyük bir ekonomik krizin kapıda olduğunu söylüyorlar. Asgari ücret 891 TL.

Yani “nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça” bir harcama bu… Üstelik bunu yapan da sözde Müslüman, günde 5 vakit din alıp satan, halkı Allah’la aldatan, partisinin adı da Adalet ve Kalkınma olan birisi!

Yani bunların adaleti de kalkınması da bu kadar.

Ekonomisi böyle kötü bir ülkede, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kullanılan Çankaya Köşkü dururken ve ihtiyacı karşılamaya fazlasıyla yeterken bu masraf niye? Ve tüm bunlar neyin göstergesi?

Pahalı Devletin, Parababaları devletinin göstergesi.

Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) Programı’nda bu konu şöyle işlenmektedir:

“UCUZ DEVLET

“5- UCUZ YÖNETİM: Devlet, belediye, özel idare ve her türlü mahalli bütçelerle, her türlü Devlet ve yarı-resmi Ekonomi kurumlarında fuzuli, kırtasiyeci lükse, mirasyedice israflara son verilecek.

“Bütçe, bugün olduğu gibi borç faizine, devletluların lüksüne ve Parababalarının vurgununa harcanmayacak. Yatırıma ve Halkımızın temel ihtiyaçlarının karşılanmasına gidecek. Böylece üretimimizle birlikte halkımızın mutluluğu da şahlanacak…”

Bir Tayyip’in ve Tayyipgiller’in yaptıklarına bakın, bir de HKP’nin önüne koyduğu Demokratik Halk İktidarı ya da İkinci Kuvayimilliye Programı’na…

İşin, konunun bir diğer yanı da şu: Tayyip, Birinci Kuvayimilliye’nin önderi Mustafa Kemal’in ve İsmet İnönü’nün de görev yaptığı Birinci Kuvayimilliye yadigârı bu binayı kullanmak istemiyor. Onlara sırtını dönüyor. Ve kendisine oy davarı haline getirilmiş kitlelere de mesaj verilmiş oluyor böylece; bakın, bizi dinimizden, imanımızdan, Kur’anımızdan eden adamlardan intikam aldık, denerek…

 

İnsanlar niye saray yaptırırlar? Niye sarayda oturmak isterler?

Tayyip 1250 odalı sarayı neden ister? Saray hangi ihtiyaçtan kaynaklanır?

Bildiğimiz gibi insanlık 1 milyon 700 bin yıldan bu yana var. Ve binlerce yıldır toplu bir hayat sürüyor. İlk insanlar, giysi olarak neredeyse çırılçıplak bir haldeydiler ve barınak olarak da mağaraları kullanıyorlardı. Ve hayvanları avlayarak beslenmelerini sağlıyorlar ve yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu dönemi Avcılık olarak adlandırıyor bilim. Sonra insanlar hayvanları evcilleştirdiler ve hayvanlarını otlatmak ve Sürünün getirdiği maddi olanaklardan (et, süt, deri vb.) yararlanmak için sürülerinin peşinde o yayla senin bu yayla benim dolaşmaya başladılar. Bu dolaşma esnasında da barınma görevini çadırlar karşılıyordu. Bu döneme de bilim Sürü ekonomisi diyor. Gel zaman git zaman insanlık Tarımı keşfetti ve artık sürü peşinde koşmayı bıraktı. Tarım yapmak için oturuklaşmak gerekiyordu ve sabit barınaklara ihtiyaç vardı hem kendileri hem de hayvanları için. İşte ilk binalar böyle ortaya çıktı.

İlk binalar insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaya yönelikti ve çadır yaşantısının bir benzeriydi. Su, tuvalet vb. şeyler yine bina dışındaydı. İnsanlar sıcak havalarda yine dışarıda yatıyorlardı doğayla iç içe bir şekilde. Ve gökyüzündeki yıldızları seyrediyorlardı, doyasıya hayaller kurarak…

Güvenlik diye bir sorun yoktu. Kapılar kapanmıyordu. Çünkü herkes aynı kabilenin, aşiretin, boyun üyesiydi. E, bunlar da birbirlerine zarar vermezlerdi ki… Güvenlik sadece diğer kabilelere yönelikti. Evler de neredeyse bir örnekti. Bulunulan coğrafi bölgeye göre şekil alıyordu zorunlu olarak. Kimisi tek katlıydı, kimisi çift. Aşağıda soğuk havalarda hayvanlar kalıyordu üşümesinler diye. Yukarı katta da insanlar. Üstelik de o hayvanların sıcaklıkları da içeriyi ısıtmayı sağlıyordu kendiliğinden.

 Gelişen teknolojiyle birlikte binalarda da değişiklikler yapılmaya başlandı. Oda sayısı çoğalmaya, evlerin içine su getirilmeye, tuvaletler evlerin içine alınmaya başlandı. Oda sayısı da işlevine göre zamanla arttı. Günümüzde ise bildiğimiz gibi gökdelenler çağına girdik. Çok katlı binalar yapılıyor.

Sonuç itibarıyla evin işlevi, doğadan kaynaklanan olumsuzlukları (yağmur, kar, sıcak, soğuk) engellemek ve yerleşik yaşamın sonucu olarak ihtiyaç duyulan yaşam malzemeleriyle donatılmış olmasıdır. İçinde yaşayan kişi sayısıyla orantılı olarak da büyüklükleri ve küçüklükleri değişmektedir. Ama normal şartlarda 2+1, ya da 3+1 denilen 80-120 m2lik evler zorunlu ihtiyaçları görmeye yetmektedir. Haa biraz daha büyük olursa örneğin 150 m2 gibi kötü mü olur? Elbette olmaz. Ama bunlar çekirdek aile diye ifade edilen anne-baba ve çocuklardan oluşan normal bir aile için yeterlidir.

Ya ondan fazlası?

O artık ihtiyaçtan çıkmakta, lükse kaçmaktadır.

Lüksün sonu gelir mi?

Gelmez elbette. İnsan Kapitalist Toplumun kaçınılmaz sonucu olarak hep daha fazlasını istemeye şartlanmaktadır. Parababalarının hep bana, hep bana; kâr, daha çok kâr, daha çok kâr anlayışının sonucu olarak zorunlu ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmemekte daha fazlasını, daha lüksünü istemektedir. Dubleksler, tripleksler, villalar, havuzlu villalar, helikopter pistli evler vb. vb…

İşte bir de bütün bunlarla bile yetinmeyenler var. Geçmiş çağlarda Konsüller, Kontlar, Senyörler, Krallar, Padişahlar için yaptırılan saraylarda yaşamak isteyenler var.

İşte bunlardan bir tanesi de bizim Tayyip. Yukarıda da söylediğimiz gibi kendisine 1000 odalı (o da kesmedi 1250 odalı) “Saray” yaptırdı. Ve adına da saray dedi gerçekten: “Cumhurbaşkanlığı Sarayı!”

Yaptırılan saray; Kremlin (Rusya), Buckingham (İngiltere) ve Beyaz Saray (ABD)’den daha büyük. Daha küçük devletlerinkini saymayalım bile…

O zaman niye büyük, en büyük saray?

Kendilerine; Tayyip’e ve Tayyipgiller’e sorarsanız: “Milletimizin ve Devletimizin itibarı” için.

Yani “kendileri için bir şey istiyorlarsa namert”ler!

İyi de “millet” orada yaşamayacak ki! Yaşayacak olanlar Tayyip ve Tayyipgiller.

Devlet dediğin de soyut bir varlık. Bir maddesi, cismi yok ki. Madde, cisim kim?

Her şeyden önce yönetim yani hükümet ve cumhurbaşkanı.

Onlar da kim?

Tayyip ve Tayyipgiller.

Yani nerden baksan yine Tayyip!

Üstelik itibar değiniz şey büyük saraylarda oturmakla kazanılmaz. Yaptığınız hizmetlerle, halkınıza sunduğunuz olanaklarla; sanayide, tarımda, kültürde, eğitimde gösterdiğiniz başarılarla, ülkenizi, devletinizi yükselttiğiniz seviyeyle ve halklara düşmanlık değil dostluklarınızla, mazlum ulus ve halklarla yaptığınız dayanışmalarla kazanılır.

Küçük bir ülke, küçük bir devlet olabilirsiniz. Yüzölçümünüz küçük, yeraltı ve yerüstü servetleriniz az olabilir. Nüfusunuz az olabilir. Ama “itibarlı” bir devlet, bir ülke olabilirsiniz. “İtibarlı” bir lider olabilirsiniz. Yüzölçümünüz büyük, yeraltı ve yerüstü servetleriniz fazla, nüfusunuz çok olabilir. Ama eğer liderleriniz, ülkeyi yönetenler gerçek insan değil de sadece kendisini ve çevresini düşünenlerse, hırsız, vurguncu, soyguncu, talancıysa o zaman itibar kazanamazsınız. Üstelik de bütün o olanaklara rağmen ülkeniz her açıdan gelişmiş bir ülke değilse o zaman herkes tarafından hem eleştirilir hem de kınanırsınız. Alay edilir sizinle. Bu denli büyük olanaklara sahipler ama ülke geri diye.

Burada fatura kime çıkar doğal olarak?

Ülkeyi yönetenlere.

İşte Küba. Küçücük bir ada ülkesi. 12 milyon nüfusa sahip. Yer altı ve yerüstü servetleri yok denecek kadar az. Ama Küba hem ekonomik, hem siyasi, hem kültürel, eğitim, sağlık vb. alanlarda büyük bir gelişme içinde. Büyük bir “itibara” sahip. Hele liderleri? Hele liderleri?..

Fidel’i, Che’si… Herkes onlardan övgüyle söz ediyor. İnsanlık timsali önderler olarak söz ediyor.

Niye?

Çünkü onlar, ülkenin zenginliklerini kendi kişicil zevkleri için değil halkları için harcıyorlar da ondan. 1000 odalı, 1250 odalı saraylarda yaşamıyorlar. Lüks içinde değiller. Fidel, bir keresinde, devletim bana aylık 25 dolar maaş veriyor. Ve bu bana fazlasıyla yetiyor, diyordu.

Ya bizimkiler? Ya Tayipgiller?

Bana, hep bana, diyorlar. Fazla, daha fazla, diyorlar. Doymuyorlar. Yetinmiyorlar. Allah gözlerini doyursun desek doyarlar mı? Asla!

Niye?

Şundan: Bunlar asalak ve vurguncu bir Antika sınıfın, Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının siyasi plandaki temsilcileridirler. Ve her egemen sınıf temsilcisi gibi kendilerini halktan, vatandaştan üstte tutmak, üstte görmek, halkla aralarına kalın duvarlar örmek isterler. Erişilmez olmak isterler. Bunu hem binalarıyla, saraylarıyla hem de koruma ordularıyla sağlarlar. Halkla aralarındaki mesafeyi açtıkça üstinsan hatta Tanrı olduklarına halkı inandırmak isterler. Yani saraylar; sınıfların varlığını ve alt sınıflarıyla-üst sınıflarıyla toplumların çürümeye, çökmeye doğru gittiklerinin göstergesidir. Yani toplumda ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, soyan-soyulan kesimlerin, sınıfların, tabakaların varlığını gösterir saraylar. O bölünmüşlüğün somut göstergesidir. Anıtlarıdır.

İşte bu süreci Usta’mız, Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı, “Osmanlı Tarihinin Maddesi” anıt eserinin Birinci Cildinde, bizim atalarımız olan Osmanlı üzerinden şöyle anlatır. Somutça şöyle gözler önüne serer:

KİŞİ SARAYI YERİNE KAMU YAPISI

“Göçebe Osmanlı, yerleşince Saray kurmadı mı?

“Saray, toplum içinde bir tek kişi için: başka herkesinkinden muazzam yapı kurmaksa, ilk Osmanlı Türkü için böyle bir ayrıcalık yoktur. Klâsik Tarih, sanki Padişahın Sarayda oturmaması namusa dokunurmuş gibi, o gerçekliği kuşkulu deyimlerle sezdirir. O da ancak İkinci “Padişah” için.

“Orhan Bey’in, Bursa’nın iç kalesinde bir Sarayı olduğu malûmdur. Lâkin, bunun Türklerden mi kaldığı, yoksa Rumlar tarafından mı yapıldığı belli değildir.”

“Evliya Çelebi çağına dek Bursa’da başka bir Osmanlı “Saray”ı görülmez. Besbelli, Kale içindeki Saray, eski Bizans Tekfurundan kalmadır. Anlaşılan Orhan Gazi, boş duracağına, ele geçen Kale Sarayına ilk adımını atan Osmanlı İlb’idir. Medeniyet, eline esir düştüğü Tarihöncesi Toplumu böyle etkilemeye başlar yahut zehirler.

“Osmanlı niçin “saraysız” kalmıştır?

“Bir yol alıştığı çadırdan kolay ayrılamadığı ortadadır. Ama asıl neden: eşit Gaziler arasında kişi olarak sivrilmenin pek güç olduğudur. Medeniyette egemen sınıf eğilimi ve eğitimi bir insanın kişi olarak sivrilmemesini ayıp saydırabilmiştir. İlkel Sosyalist ahlâk için, kişi olarak sivrilmekten büyük ayıp, hatta günah olamaz.

“Osmanoğulları, ilk yüzyıllar boyu Saray kurmayı hem kullara, hem Allaha karşı işlenmiş ayıp-günah saymıştır. Osmanlı, yapı düşmanı değildir. Yeter ki yapılacaklar, kişi sivriltmeye değil, kamu yararına olsun. Bunu, Bursa’nın ve ondan sonra ele geçecek bütün toprakların her yerinde sayısız örnekleriyle buluruz.

“Bursa’da Osmanoğlu 3 hamam ile 600 dükkân yaptırmıştır. Ancak bu dükkânlar bile “Dar yerde yapıldığından bahçesi” bulunmayan yapılardır.

Kamu yararlığının en seçkin tipleri İnanç ve Ülkü alanlarında bulunur. Orhan Beyin içinden gelerek ilk yaptırdığı “Ev”, Tanrı evi: İğri Hoca’nın Mescididir. Osmanlı’da ilk kurulan “Zaviye” (Köşe: Tarikat yapısı): Şeyh Üdebâli’nin [Edebali’nin] kardeşi Ahi Şemsettin’in oğlu Ahi (Kardeş) Hasan’ın “Köşesi”dir. Ahi Hasan, Osman Gazi’nin Edebâli’ce cihangirliğe yorulmuş ünlü Rüya’sına karışmış bulunan Mal Hatun’un yeğenidir.

“Ne var ki, Hasan, Padişah karısının yeğeni olduğu için değil, AHÎ (KARDEŞ) örgütten geldiği için, kendisine, Padişahların henüz hak edemedikleri bir özel yapı kurulmuştur. Bu Zaviye de gene Allahın gölgesinde, “Mescide bitişik” olarak yapılmıştır.

Kişi evi (Saray) yerine Kamu yapıları (Camiler, Medreseler, Yollar, Köprüler, Kervansaraylar, Kaleler, Hamamlar vb.) yaptırılması, Osmanlılığın Derebeyleşme çağına dek sürecektir. Bu eğilimin en canlı örnekleri, “Külliye”lerdir. Külliye’nin: ortasında Cami (İNANÇ EVİ), onun çevresinde Medrese (BİLİM EVİ) onun çevresinde Çarşı (İŞ EVİ) kurulmuştur. Böylece bütün insancıl ihtiyaçlar: (Ekonomi-Üstyapı) tümlüğü içinde maddeleşip sentezleşmiş bulunur.

KIR EVİ – KÖYLÜ DEVLETİ

“Saraysız Devlet nasıl yürütülmüştür?

“Herkes gibi Padişahın da oturduğu kendi “yükselmemiş” evinden…

“1324 yılında Bursa’nın fethine ve Osmanlı Beyliğinin merkezi ittihaz edilmesine kadar, Osmanoğullarının Sarayları mevcut değildi. Bey, diğer Ümera gibi, kendi ailesi halkı ile birlikte bir evde oturur… Alelekser (çoğu) bir Kâtip, birkaç Çavuş ve Haberci ve bir kısım Muhafızdan ibaret yerdi. Yazın ise, ekseriya Bey evinin karşısındaki ulu çınarların serin gölgelikleri toplantı yeri olurdu.”

“Burada bir “Devlet” var mı?

“Var.

“Kime karşı?

“Açıkça: Dışarıya-Yabancılara karşı. Medeniyetin köleliğe yatkın sürüleri güdülecek. Dört yan Bizans keferesi dolu. O gibilere karşı birkaç muhafız. Toplumun bütün ocaklarına gerekli olayları duyuracak birkaç haberci. Ve Gaziler, “yazı” bilinmeyen bir Toplumdan geldikleri için, bir tek de Kâtip…

“Cihangirliği, gökleri tutmuş ulu çınar gibi gönlünde yaşatan Osmanlılığın, bütün Devlet’i bu oldu. Ve bu gidiş, Bizans’ın ele geçtiği güne dek ana çizgilerinde değişmedi. Saray yok, Kır evi vardı. Devlet, her şeyiyle Köylü Devleti kaldı. (Osmanlı Tarihinin Maddesi Cilt I, Derleniş Yayınları, 2010, s. 173-175)

A- PADİŞAH ve SARAY

“(…)

“Dünya Mezarı, Sınıflaşma Anıtkabiri Saray, derebeyleşmiş Osmanlılığın kardeş kavgası ile kurulur. Kardeş kanı içme ilkesi ile Bizans yıkıntıları içinde özentiyle geliştirilir. Tabu adam Padişah, tabu ortam Sarayın oyuncağına döner. Bu korkunç ve acıklı oyuncak Has Oda’lar, Enderun’lar, Birûn’lar gibi kat kat bohçalar içinde “Sakal-ı Şerif”e döndürülür.

“Bostan korkuluğu Padişah, kendi “Devlet Sınıfları”na karşı bile, ancak ilkin Türk Kapucubaşılar, sonra hadım Haremağası Dârüssaâde ağaları ile kendisini savunma ve koruma kaygularına düşer.

SARAY: DÜNYA MEZARI

“Osmanlı düzeninde Saray, ancak iktidar iyice Devletleştiği ölçüde saraylaştı. “Tam bağımsız” Osmanlı Hükümdarlığı kurulmadan Saray Saltanatı da sürülemezdi. İktidar için “Hükümdar nerede?” demiştik. Burada, Saltanat için de “Saray ne gezer?” demek yerinde olur.

“Saltanat düşkünü Medeniyet yazar-bozarları, Osmanlılığı “Saray” da doğmuş, “Saray”sız olmaz bir Derebeyleşmiş Tefeci-Bezirgân bunağı gibi göstermeyi pek severler. Aslında “Saray”: her yerde, her zaman Medeniyet’in dünya “Mezar”ıdır.

“Bütün Antika Medeniyetler, yarattıkları kanlı Sosyal Sınıf Savaşı yüzünden, “Mezar”ı dünya Sarayından çok süslemişler ve “Saray”ı, halktan kopuk, tabulaştırılmış ve tanrılaştırılmış zavallı “Baş”lara “Belâ” bir dünya Mezarı durumuna sokmuşlardır.

“Sınıflı Toplum yeryüzünde kaldıkça, bunun başka türlü olması ne görülmüş, ne görülecektir. Devlet, toplumun üstüne sivrilen bir silahlı-cezaevli örgütçül tekel oldukça, üst-sınıflar zulme, alt-sınıflar soysuzlaşmaya mahkûmdur. İnsanoğlu, Toplumu bir Hapishane kılığına sokmuştur. Alt-sınıflar, Dünya Mezarı Bodrumların “pis Cezaevinde” mi kalıyorlar? Üst-sınıflar da, gene kendilerine kapalı bir dünya Mezarı yaptıkları Sarayların “süslü Cezaevinde” yaşarlar.

“Bu bakımdan, silahlı, eşit, gerçekten hür İlkel Komuna insanı Göçebe Türk’ün, Medeniyet sürüleri içine girer girmez “Saray” yaşantısına büyük bir özenti duymayacağı kendiliğinden anlaşılır. Ancak özenmiş, özenmemiş ikinci meseledir. Osmanlı için, ilk Gazilik çağlarında, “Saray” diye ne bir olay, ne bir kavram yoktur. İlk Osmanlı’nın “Saray”ı bir Hapishane saydığı da bütün davranışlarından bellidir.

SARAY: SOSYAL SINIFLAŞMA ANITKABİRİ

“Saray” nedir?

“Siyasî iktidar Başını, halkın senli-benliliğinden uzak tutmak bahanesiyle halka düşman etmek için kurulmuş bir şatafatlı tuzaktır. Orada doğan, büyüyen insan, kendisini öteki insanlardan bambaşka bir yaratık durumunda bulur. Halk da kendisine o gözle bakar.

“Bu durum, Tarihöncesi Toplumun Tanrı-Tapınak gelenek ve göreneklerinden kalmadır. İlk Sümer Kent’lerinde, “Kahramanların Ruhu” Tanrılaştırılıp Ziggurat tepesine oturtulmuştur. İlk Ziggurat, dağsız taşsız Irak düz bataklığı ortasında, balçık ve ziftten kat kat yükseltilmiş yapma tepeciktir. O tepeciğin üstü Tapınak olur. İçinde oturan Tanrı olur. Bu Halktan ayrılışın ilk kutsal sembolleşmesidir.

“Saray: o Tapınak geleneğinden; Şah, Padişah: o Tanrı göreneğinden tıpa tıp taklit edilmiştir. Egemen sınıflar, Siyasi İktidar’larını popüler (halkça benimsenmiş) bir Kutsallık perdesi altında dokunulmaz kılmak için: O Tapınak-Tanrı gelenek-göreneklerini, bir zaman Tarihöncesinde doğarlarken, yerden göğe çıkartmışlardı. Şimdi Sınıflı Medeniyette bu yol gökten yere indirirler: Saray-Şah biçimine sokarlar.

Amaç yahut Eğilim apaçıktır: insanlığın sınıflara bölünüşünü bir daha geri dönülmez biçimlerde dondurup edebîleştirmek, meşrulaştırmak, kutsallaştırmaktır. Antika Toplumda Sosyal Sınıf Bölünüş, utançsızca elle tutulur biçimde objektifleştirilir ve somutlaştırılırdı. Bu Saray-Şah olurdu.

“Demek bir yerde Saray ve Şah bulundu mu, orada kesince Sosyal Sınıflar bölümlenmiş demektir. O sınıflara parçalanışın, sınıfları birbirine düşürüşün ve toplum içinde insanı insana düşman edişin Anıtkabiri: Saray’dır. Bu “hazır mezarın bayat ölüsü” insan, yaşayan Devletin canlı Başkanı olan Kişi: ŞahPadişah vb. adlarını bir matahmış gibi takınır.

“Bugün bize saçma ve gülünç gelen çalım, poz, Saray heveslileri hâlâ az mıdır?” (agy, s. 225, 227-228)

“Bugün bize saçma ve gülünç gelen çalım, poz, Saray heveslileri hâlâ az mıdır?” diyor Usta’mız. Az olur mu?

İşte en son, en canlı örneği Tayyip!

Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı şöyle der:

“(…) Bak her mezar taşının başına ne yazılıdır:

“Hüvel Hallâk el bâkiy!” (Kalıcı olan o yaratıcıdır.)

“Yaşlı Türkler hep geçici, gidici. Musalla taşında sarıklı imam boşuna konuşmaz: “Gel!” dedi mi, gidilecek. “Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş!”  (Pratik Devrim Orijinalliğimiz: Gençlik)

Ama sen Tayyip, bu kubbede bâki kalacak hoş bir sadâ değilsin. Unutulup gitmeye mahkûmsun.

Sen hatırlanırsan da ancak: hırsız, soyguncu, vurguncu, katil olarak anılacaksın.

Senden geriye bunlar kalacak. Tarih seni böyle yazacak!

Haa Tayyip bir de İstanbul’a geldiğinde son Osmanlı Padişahı Vaddettin’in Köşkü’nde kalacakmış:

“Erdoğan, Atatürk Orman Çiftliği’ne kaçak olarak yapılan ve kamuoyunda ‘Ak Saray’ olarak bilinen cumhurbaşkanlığı sarayının ardından İstanbul’da da bir saraya kavuşuyor. Son Osmanlı padişahı Sultan Vahdettin’in tahta çıkmadan önce kullandığı Çengelköy sırtlarında bulunan Vahdettin Köşkü artık Erdoğan’ın hizmetinde olacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın paha biçilemeyen köşkü İstanbul’da bulunduğu zamanlarda çalışma ofisi olarak kullanacağı tahmin ediliyor.” (http://sozcu.com.tr/2014/gundem/erdoganin-yeni-sarayi-vahdettin-kosku-641580/)

Bir atasözümüz; “kişiyi nasıl bilirsin, kendin gibi” der. Yani Tayyip’in idolü olan Necip Fazıl Kısakürek’e göre Vahidüddin, Han Hazretleridir. Aynı şey Tayyip için de geçerlidir. Vahidüddin’ün Av Köşkü’nü kendisine Çalışma Bürosu olarak seçmesi çok yakışık almıştır. Yani demek istediğimiz Vahidüddin’ü nasıl bilirsin dersen cevabı Tayyip gibidir!

Tayyip’i nasıl bilirsin diye soracak olursak?

Onun da cevabı bellidir:

Vahidüddin gibi…

Yani halk düşmanı, vatan düşmanı kişiler için Tarih bir kez daha tekerrür ediyor!

Ancak Vahdettin kaçacak bir İngiliz gemisi bulmuştu. Tayyip bulur mu bilinmez!

Bunu da aklının bir köşesine yazsın Tayyip!