Feyzioğlu; hukukçuluğu bıraktı, tetikçiliğe soyundu

10.12.2019
A+
A-

Av. Tacettin Çolak

Adam, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Genel Başkanı mı? Yoksa AKP’nin Milli Savunma Bakanı ya da Genelkurmay Başkanı mı? Veya savaş muhabiri mi?

Hiçbiri belli değil.

Anlaşılan Kaçak Saray’da kabul görmeye başlayınca, göze girmek için kendisini her türlü insancıl değerden, hukuksal normdan azade sayıyor.

Coştukça coşuyor…

Kuzey Suriye’de yapılan askeri harekât sırasında, 12 Ekim günü CNN Türk’te çıktığı bir programda; Uluslararası hukukun bu çatışmaları düzenleyen maddelerine göre, eğer silahlı güçler sivilleri kendilerine kalkan yapıyorsa, saldırıya uğrayan devlet sivilleri korumak zorunda değildir. Çünkü meşru savunma hakkı, kendi vatandaşlarının ve toprağının savunulması daha ön plana geçer.” diyebiliyor.

Bir gün sonra da Akçakale’de bir otelin çatısına çıkıp “savaş muhabiri” edasıyla konuşmalar yapıyor.

Bu konuşmaları yapan sözde bir Ceza Hukukçusu Profesör. Hepsinden önemlisi 150 bin civarındaki Avukatın üst örgütü TBB’nin Başkanı.

Yukarıda alıntıladığımız, kışkırtıcı, katliamcı, işgalci, istilacı görüşlerini; “uluslararası hukuk, meşru savunma hakkı” gibi hamasi sözlerle kamufle etmek istiyor.

Fakat “egemen bir devletin topraklarında bizim ne işimiz var?” diye bir soru sormuyor…

Beğenelim, beğenmeyelim Suriye Devleti; Birleşmiş Milletlerce tanınan 193 egemen devletten birisidir. Birleşmiş Milletler Sözleşmesi de (verili durumda) tüm ülkelerin Anayasasıdır.

Evet, BM Antlaşmasının 51’inci maddesine göre; BM üyesi her ülkenin kendisine yönelmiş silahlı saldırılar karşısında (alacağı önlemleri derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirmek kaydıyla) tek başına ya da başka devletlerle birlikte kuvvet kullanma hakkı vardır. Ancak bu hak, Güvenlik Konseyi’nce gerekli tedbirler alınana kadar kullanılabilir.

Öte yandan bu savunma; “gereklilik ve orantılılık” sınırlarına tabidir.

Diğer yandan BM Sözleşmesinin 2/4’üncü maddesinde; “Tüm üyeler uluslararası ilişkilerinde herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da politik bağımsızlığına karşı güç kullanmaktan ya da güç kullanma tehdidine başvurmaktan ve Birleşmiş Milletlerin amaçları ile bağdaşmayacak her türlü davranıştan kaçınırlar”, denilmektedir.

Yani meşru savunma hakkı kullanılırken; “bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da politik bağımsızlığına karşı güç kullanmaktan” kaçınılacak.

Dolayısıyla müdahale sırasında uluslararası hukukun kurallarına tabi olunacaktır.

Nedir bu kurallar?

* Hedefler; sadece muharip güçler ve diğer askerî hedefler olacak; sivil halk ve sivil hedefler taarruzun hedefi yapılmayacaktır. (Ayırıcılık İlkesi) (theprinciple of distinction).

* Eğer harekatın hedefi sivil kayıplara ve hasara neden olacaksa askeri hedef bile olsa bu yere taarruz edilmeyecektir. (Orantılılık İlkesi) (theprinciple of proportionality).

Uluslararası insancıl hukukun en temel ilkeleridir bunlar. Bu kuralların ihlalinin devletlerin sorumluluklarını doğuracağı besbelli…

Uluslararası Hukukun hangi maddesinde; “silahlı güçler sivilleri kendilerine kalkan yapıyorsa, saldırıya uğrayan devlet sivilleri korumak zorunda değil” diye bir düzenleme var?

Cenevre Sözleşmesi’nde mi?

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’nin kuruluşunun yasal dayanağı olan Roma Statüsü’nde mi?

Bunları açıklamıyor, Feyzioğlu.

Tam tersine Roma Statüsü’nün 8’inci maddesinde;

* Çarpışmalarda doğrudan yer almayan sivil bireylere ya da sivil nüfusa karşı kasten saldırı yöneltilmesi;

* Askeri olmayan, yani askeri maksatlı olmayan sivil hedeflere karşı kasten saldırı düzenlenmesi;

* Belli noktaları, alanları veya askeri güçleri askeri operasyonlardan muaf tutmak için, bir sivilin veya diğer korunmuş bir kimsenin varlığının kullanılması;

“Savaş Suçu” olarak tanımlanmıştır.

Yine “Harb Zamanında Sivillerin Korunmasına Dair Dördüncü Cenevre Sözleşmesi” 1977 tarihli ek I. Protokol m. 48’e göre de; Çatışanlar saldırının yasal hedefiyken, siviller hedef alınamaz. Siviller, asla Devlet saldırısının hedefi olamaz, sivillerle çatışanlar arasında ayırımın gözetmeyen silahlar asla kullanılamaz.

Feyzioğlu, yukarıdaki kuralları bilmiyor mu?

Elbette biliyor…

Ama Kaçak Saray’a yaranmak için “şahin” kesiliyor.

Yalan söylüyor.

Hızını alamıyor ve yine bir CNN Türk Programında, daha doğrusu yine bir Hakan Çelik paslaşmasında; “Suriye Hükümeti ve Devlet Başkanı’nın insan haklarına saygılı ve vatandaşlarına eşit davranması ve Dışişleri Bakanlığının devlet politikası olarak destek vermesi durumunda, Türkiye Barolar Birliği ile Suriye Barolar Birliği’nin el ele vererek Suriye’nin yeni anayasanın oluşturulmasında ortak hareket edebileceğini, bu çalışmanın demokratik Suriye’nin, üniter yapısına destek olacağını ve Suriye’nin tamamını güvenli hale getireceğini” söyledi.

Yani “kraldan daha fazla kralcı”…

Ya da “Tayyip’ten daha fazla Tayyip’çi”…

Yahu ne zamandan beri Baroların Anayasa hazırlama görevleri oldu?

Anayasaların, hele hele yeni Anayasaların “asli kurucu iktidarlar” tarafından, Anayasa değişikliklerinin ise “tali kurucu iktidar” tarafından yapıldığı Anayasa Hukuku’nun alfabesidir. Hukuk Fakültelerinin birinci sınıfında öğretilir.

Bu gerçekliği Sayın Prof. Dr. Kemal Gözler Hoca bakın nasıl açıklar?

“Kurucu iktidar, aslî kurucu iktidar ve tali kurucu iktidar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Yeni bir anayasa yapma işi aslî kurucu iktidar, mevcut bir anayasada değişiklik yapma işi de tali kurucu iktidarın yetkisindedir.”

Sayın Gözler, Asli-Tali Kurucu İktidarları da didaktik biçimde şöyle tanımlıyor:

“Aslî kurucu iktidar, hukuk-dışı bir iktidardır. Diğer bir ifadeyle, bu iktidar, “hukuk boşluğu (videjuridique, legal vacuum)” ortamında belirir. Bir hukuk boşluğu ise ya baştan itibaren vardır; ya da sonradan yaratılmıştır.

“Baştan itibaren mevcut hukuk boşluğu ortamında beliren aslî kurucu iktidar yepyeni bir anayasa yapar. Aslî kurucu iktidarın yeni yaptığı anayasadan önce gelen bir anayasa yoktur. Bu durumda aslî kurucu iktidar, yeni bir anayasa yapmak için eski bir anayasayı yıkmamış, zaten mevcut olan hukuk boşluğundan yararlanmıştır. Bu halde aslî kurucu iktidarın yaptığı anayasa devletin ilk anayasasıdır. Bu tür hukuk boşluğu, sömürgelerin bağımsızlığa kavuşması, bağımsız devletlerin birleşmesi, bir devletin birden çok bağımsız devlete ayrılması gibi yeni bir devletin kurulması durumlarında ortaya çıkar (Gözler 2011: 317-320).

“Sonradan yaratılmış hukuk boşluğu ortamında beliren aslî kurucu iktidar ise yeni bir anayasa yapmak, yeni bir hukuk düzeni kurmak için, önce mevcut anayasayı ortadan kaldırarak bir hukuk boşluğu yaratır; sonra, bu hukuk boşluğunu yeni bir anayasa yaparak doldurur. Bu halde yepyeni bir devlet kurulmamakta, mevcut devletin kuruluşu yenilenmektedir. Bu durumda yapılan anayasa devletin ilk anayasası değildir. Bu tür hukuk boşluğu, devrim, hükûmet darbesi, iç savaş gibi durumlardan sonra ortaya çıkar. Bu gibi durumlardan sonra ortaya çıkan asli kurucu iktidar, önce mevcut siyasal rejimi yıkar; “anayasayı ilga (abrogation de constitution)” eder; hukuk boşluğu yaratır. Sonra bu boşluğu yeni bir anayasa yaparak doldurur. Aslî kurucu iktidar, bu halde yepyeni bir devlet kurmaz; devletin kuruluşunu yeniler; siyasal rejimi değiştirir (Gözler 2011: 320).”

Kemal Gözler Hoca’nın tali kurucu iktidar tanımlaması da şöyle;

“Tali kurucu iktidar, bir anayasayı yine o anayasada öngörülmüş usûllerle değiştirme iktidarıdır (Gözler 2011: 335). Tali kurucu iktidarın sahibinin kim olduğu, diğer bir ifadeyle anayasayı değiştirme yetkisinin hangi organa ait olduğu yine anayasalarda belirtilmektedir. Değiştirme yetkisini anayasalar, kendi kurduğu organlardan birine, örneğin belirli şartlar altında yasama organına vermektedirler. Bu şu anlama gelmektedir ki, yukarıda da belirtildiği gibi, tali kurucu iktidar, anayasa tarafından kurulmuş bir iktidardır.

“Tali kurucu iktidarın biçimleri, diğer ifadeyle anayasayı değiştirme usûlleri, anayasaların kendisi tarafından belirlenmektedir. Yani kural olarak her anayasa, kendisinin değiştiriliş usûlünü yine kendisi belirlemektedir (Gözler 2011: 346-356).” (http://www.anayasa.gen.tr/tbmm-yeni-anayasa.htm)

Gözler Hoca’nın bu tanımlamalarından açıkça anlaşılacağı üzere, Feyzioğlu, Anayasa hazırlama teklifi ile kendisini Asli Kurucu İktidarın sözcüsü yerine koymak istiyor. Zira, Suriye Anayasa’sında öngörülen Anayasayı değiştirme usullerini ve Anayasayı değiştirmeye yetkili organları konuşmuyor. Doğrudan Anayasa hazırlamaktan bahsediyor.

Yani kendisini darı ambarında zannediyor!

Her ne kadar “Suriye’nin yeni Anayasasının oluşturulması” dese de muradının Esad iktidarının Ortaçağcı gericilerin eline verilmesi olduğu çok açık.

Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir hukuk düzeninde Barolar; ne Anayasa yapma ne de Anayasa değiştirme yetkisine sahiptir. Bu saçmalığı öneren kişi yazık ki, hukuk profesörüdür.

Peki sekiz yıldır Batılı Emperyalistler ve yerli işbirlikçileri Suriye’de mevcut siyasal rejimi yıkabildiler mi?  Ya da sonradan bir “hukuk boşluğu” yaratabildiler mi?

Tabiî ki, hayır…

Başlangıçta, dünyanın dört bir yanından derleyip-topladıkları, eğitip-donattıkları, besleyip-maaşa bağladıkları, kelle kesen, insan kanı içen canileri acımasızca saldırttılar Suriye Halkı ve Devleti üzerine. İlkin geçici başarılar da elde ettiler. Fiilen üçe böldüler ülkeyi. Ta ki, Rusya, Çin ve İran sürece müdahale edene kadar.

Bugün ise Beşşar Esad liderliğindeki Suriye Devleti, Batılı emperyalistleri yenmiştir. Kaybettiği topraklarını geri almaktadır. Amerikancı Kürt Hareketinin denetimindeki Kuzey Suriye’de de hızla ilerlemektedir.

Türkiye’nin, Ortaçağcı ÖSO’cuların adını “Suriye Milli Ordusu” olarak değiştirip “güvenli bölge” vb. adlarla Suriye’nin egemenlik haklarına, toprak bütünlüğüne müdahale etme planlarının hiçbir meşru ve yasal dayanağı bulunmamaktadır.

Uluslararası Hukukta da meşru ve haklı bir yönü yoktur.

Gerçekçi de değildir.

Nitekim, AKP’giller’in salıncak siyaseti izlediği Amerikan ve Rus Emperyalistleri bizimkilerle birlikte çıkardıkları devriyeye ekipleriyle gaz aldılar. AKP’giller’in ısrarla “ateşkes” demekten çekindikleri, 120 saat, 150 saatlik harekâta ara vermeler de kâr etmedi. Şu anda Suriye’nin Kuzeyi’nden Akçakale’ye halen havan topu atışları devam ediyor. Sözde bizim tüm birliklerimiz o bölgeye yığınak yaptığı ve savaş halinde olduğu halde, hareketsiz beklemekteler.

Yani bölgeyi kontrol eden Rus ve ABD Emperyalistlerinden bağımsız bir hareket koyamıyorlar. Otuz kilometre derinlik falan hepsi hikâye oldu. Olacağı da belliydi.

Bunu da Genel Başkan’ımız daha savaşın ilk gününde, en açık biçimde yazdı.

Ama Feyzioğlu; hukukçuluğu bırakıp tetikçiliğe devam ediyor hâlâ…

Olsun bakalım, belki bir bakanlık kapar adamcağız… 30.11.2019