Günlük yaşantımızın çok önemli bir parçası olan yüz yüze iletişim üzerine: Benim söylemek istediğim bu değildi, sen beni yanlış anladın. Ben seni yanlış anlamadım, sen anlatamadın

02.07.2026
1.523
A+
A-

Prof. Dr. Özler Çakır

 

Gazetemizi takip eden okurlarımız anımsayacaklardır. Daha önce yayımlanan yazılarımın bazılarında “Dil” konusunu ele almıştım. Bunlardan kimileri anadili ve bireyin anadilindeki yetkinliğinin ne anlama geldiğini ve önemini, kimileri de temel dil becerilerinden okuduğunu anlama ve yazma becerilerini ve bu becerilerin nasıl geliştirilebileceğini ele aldığım yazılardı.

Bu ayki yazımda ise günlük yaşantımızın ayrılmaz bir parçası olan yüz yüze iletişim ve bu sürecin temel bileşenleri olan konuşma ve dinleme edimleri/becerileri üzerinde, ancak konunun genişliği nedeniyle doğal olarak  “belli sınırlılıklar içerisinde” durmak istiyorum.

Önce Söz Vardı

Doğal olarak iletişim, sadece yüz yüze iletişimi içermez. Yazma edimini içeren yazılı iletişim de kuruyoruz. Ancak bu yazıda yüz yüze iletişimi öncelememizin nedeni, insanlık tarihine baktığımızda yazıdan önce sözün olmasıdır. Yani söz olmasaydı yazı da olmazdı. Nitekim değerli dilbilimci Doğan Aksan da dilin yazıya, mors alfabesi gibi bazı dizgelere çevrilmiş biçiminin de yine sözlü dile dayandığının vurgusunu yapar (Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil, Ana Çizgileriyle Dilbilim,. Ankara: TDK, 1998, s.55).

Ayrıca günümüzde sözlü dili olmayan insan topluluğu yokken, yazı dili olmayan pek çok topluluk bulunmaktadır. Yazı, insanlığın İlkel Komünal yani Sınıfsız Kankardeşler Toplumundan, Sınıflı Topluma yani Medeniyete geçtiği aşamada ortaya çıktı. Hikmet Kıvılcımlı Usta, “Tarih Tezi” eserinde konuyu şöyle ele alır:

Tarihöncesi toplumda söz: iki kişi arasında geçse bile, insanı sonraki kanunlardan daha kuvvetle bağlayıcı güçtü. Medeniyetle beraber yalan keşfedilince, sözün yerine inkâr edilemez maddi delil gerekti. Bu keyfiyet değişimini belirtecek elle tutulur söz: Yazı olabilirdi. Keza, Medeni yalan dolanlar ortasında yaman çoğalış ve sonsuz karmaşa gösteren alış-verişin maddî mânevi her biçimi akılda tutulamayacak kadar birikmişti. Onları derleyip hazineleştirecek tek araç gene: Yazı oldu. PARA: yazı idi.” (age, s. 213)

Tabiî günümüz Türkiye’sinde acı bir gerçekliğimizi daha göze batırmak gerek. Eğitim alma fırsatından yoksun bırakılmış, okuma yazma bilmeyen nice insanımız bulunmakta. Bu gerçeklik onlar bakımından yazılı iletişimi olanaksız kılan bir durum olmakta.

Kısacası, yüz yüze iletişim ile yazılı iletişimi karşılaştırdığımızda, kullanım sıklığı, yaygınlığı ve üstlendiği işlevler bakımından yüz yüze iletişime öncelik vermek gerekliliği doğdu.

 

Dil Nedir?

İletişim Aracı Olarak Dil

Etkili bir iletişim süreci için kullandığımız en temel araç dil olduğuna göre, dilin işlevini ve tanımını bir kez daha anımsamakta yarar var.

İnsanda doğuştan var olan, insanı insan yapan ve onu diğer canlılardan ayıran en temel özellik dil yetisidir. İnsan sosyal bir varlıktır. Bir iletişim aracı olarak dil, insanı bir yandan toplumun üyesi yaparken, bir yandan da geçmiş ile gelecek arasında bağ kurmasını sağlamaktadır. Farklı iletişim dizgeleri içinde en gelişmiş olanı insan dilidir. Doğan Aksan’ın tanımıyla dil, “Düşünce, duygu ve isteklerin, bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan ögeler ve kurallardan yararlanılarak aktarılmasını sağlayan, çok yönlü, çok gelişmiş bir dizgedir.” (age, s.55)

 

İletişim Nedir?

İletişim Sürecinin Ögeleri

İletişim en genel anlamda ortak bir dizge yoluyla gönderici ve alıcı arasında gerçekleşen bilgi, fikir, düşünce veya duyguların paylaşımının eyleme dönüştürülebilir süreci olarak tanımlanabilir. Bu süreçte iletişimi başlatana verici, vericinin iletiyi aktarmak istediği merkeze de alıcı diyoruz. Dolayısı ile dile dayalı yüz yüze iletişimde verici konuşucu, alıcı ise dinleyicidir.  İletişim döngüsünü başlatan konuşucu, dinleyiciye iletmek istediği bilgiyi, duygusunu, düşüncesini, isteğini sahip oldukları ortak dizgenin özelliklerine uygun biçimde kodlar. Yani konuşucunun zihninde var olan ve iletmek istediği bilgi, düşünce ya da duygular ancak kodlandığı takdirde-bir ileti haline getirildiği takdirde alıcıya, dinleyiciye ulaştırılabilir.  Alıcının yani dinleyicinin görevi ise vericinin kodlamasını çözmek ve yorumlamaktır. Özce belirtmek gerekirse, konuşma bir kodlama işlemiyken, dinleme bir kod çözme işlemidir. Konuşucu, anlamı, sözel olmayan araçlardan da (jest ve mimikler yani beden dili) yararlanarak dinleyiciye iletir.

İletişim döngüsel bir süreçtir. Bu bağlamda kod çözme işlemi başarıyla gerçekleştiğinde, dinleyici tarafından ileti yorumlanır ve konuşucuya, iletisinin kastettiği biçimde tam olarak anlaşılabildiğine ilişkin olarak sözel ya da sözel olmayan bir geribildirim verilir. Kısacası, yukarıda da değindiğimiz gibi iletişimin, eyleme dönüştürülebilir bir süreç olarak tanımlanması; bilgi, duygu, düşünce alışverişinin belirli bir tepkiyi, kararı veya davranış değişikliğini yönlendirmek üzere tasarlandığı anlamına gelir. Bilgi, duygu ve düşünceler sadece aktarılmakla kalmaz. Bir sonraki adımda alıcının ne yapması gerektiği tam olarak bildirilir, alıcı yani dinleyici yönlendirilir. Dinleyicinin iletiye yönelik verdiği tepki sayesinde konuşucu, iletmek istediği anlamın tam olarak alıcıya ulaşıp ulaşmadığına, başarılı biçimde çözümlenip çözümlenmediğine karar verebilir.

İletişim sürecinin diğer bir temel ögesi de bağlamdır. Kim, kimle konuşuyor? Konuşucunun ve dinleyicinin özellikleri, iletişimin gerçekleştiği ortam, yer, çevreleyen, yer alan nesneler vb. iletişim bağlamını oluşturur.

Buraya kadar dile getirdiklerimizi örneklerle somutlayalım:

 

Örnek 1

Bağlam: Mersin’de bir lisede sınıf ortamı, öğretmen ve öğrenciler, Haziran ayı, sınıftaki tüm pencereler kapalı. Sınıfta klima bulunmamaktadır.

Konuşucu: Öğretmen

Dinleyici: Öğrenciler

Öğretmen derse başladıktan beş dakika sonra kürsüsünden ayağa kalkar ve pencere kenarına yakın sıralarda oturan öğrencilere doğru bakarak “İçerisi çok sıcak olmadı mı?” der. (Burada söz ile söylenen ile söylenmek istenenin nasıl farklılaştığını görmekteyiz. Yani konuşucunun dinleyiciye sezdirim yoluyla ilettiği bir ricası, isteği vardır: “Pencereleri açmanızı istiyorum.” Konuşucunun amacı dinleyiciden sorduğu soruya karşılık “Evet, sıcak oldu” onayı almak ya da “Hayır, sıcak olmadı” yanıtını almak değildir. Bu söylemde pencere kenarındaki sıralarda oturan öğrencilere bakılması (söyleme eşlik eden beden dili) sezdirimin alıcısının pencere kenarındaki öğrenciler olduğuna işaret etmektedir. Öğretmen, sıcak havada pencerelerin açılmasının içeriye bir nebze de olsa serinletme etkisi yaratacağı dünya bilgisine (yani söylemi anlamlandırmaya yarayacak önbilgiye/şemaya) dinleyicilerin/öğrencilerin sahip olduğu ön kabulüyle iletisini oluşturmuştur.

Geribildirim: Alıcı konumunda olan pencere kenarlarına yakın sıralarda oturan öğrencilerden birkaçı hemen kalkarak pencereleri açarlar. (Dinleyiciler kodlamayı çözmüş, sezdirime yönelik doğru çıkarımda bulunmuş ve isteğe yönelik eylemi gerçekleştirerek pencereleri açmış, yani konuşucuya iletisinin tam olarak anlaşıldığına yönelik geribildirim vererek iletişim döngüsünü tamamlamışlardır.) Dikkat edecek olursak burada sözel olarak kodlanan iletiye yönelik geribildirim sözel olarak değil, doğrudan konuşmacının yapılmasını rica ettiği eylemin gerçekleştirilmesi olarak verilmiştir.

Yukarıdaki örnekte gördüğümüz gibi, konuşucu ve dinleyicinin yaşantı ortaklığı etkili bir iletişim sürecinin önemli bir parçasıdır. Yaşantı ortaklığını oluşturma, dinleyicinin doğrudan ya da sezdirilen anlamı çözümlemek için gerekli dünya bilgisine sahip olup olmadığını dikkate alma, söylemini bu doğrultuda oluşturma sorumluluğu, iletişim döngüsünü başlatan konuşucuya aittir. Tersi durumda konuşucunun iletisinin dinleyici tarafından anlamlandırılması olanaklı olmaz.

 

Örnek 2

Bağlam: Ev ortamı, anne, 7 yaşındaki çocuğu

Konuşucu: Anne

Dinleyici: Çocuğu

Anne, üniversiteden yeni mezun olmuş başarılı bir genç kız olan akrabasını öğlen yemeğine davet ettiği için onu hiç tanımayan çocuğuna bilgi vermektedir. “Yemeğe gelecek olan abla çok çalışkan bir öğrenciydi. Şimdi onun kolunda altın bir bilezik var. Onu sen de çok seveceksin.”

Genç kız yemek yerken çocuk dikkatle onun koluna baktıktan sonra merakla şu soruyu sorar:

Geribildirim: “Abla, kolundaki altın bilezik nerede?” (Çocuk, annesinin iletisini “Kolunda altın bileziği olmak” dünya bilgisine sahip olmadığı için anlayamamıştır.)

Bu örnekte anne, iletişim döngüsünü başlatan kişidir ve dinleyici konumunda olan çocuğunun sahip olduğu özellikleri, nitelikleri, önbilgilerini dikkate alarak iletisini kodlama sorumluluğu ondadır. Ancak anne bu sorumluluğu yerine getirememiştir. Bu nedenle iletmek istediği anlam çocuğu tarafından anlaşılamamıştır.

 

Örnek 3

Bağlam: İşlek iki caddenin yatay ve dikey olarak kesiştiği köşede yer alan ve her iki caddeye de cephesi olan, ancak giriş kapısının tek bir caddeye açıldığı bir mağaza. Mağazanın giriş kapısı önünde eşi tarafından araba ile bırakılan bir kadın. İletişimin amacı, kocanın ne kadar süre sonra karısını nereden alacağına ilişkin sözleşme.

Konuşucu/Erkek: “İki saat sonra seni gelir alırım. Beni mağazanın karşı tarafında bekle.”

Dinleyici/Kadın: “Tamam.”

İki saat sonra kadın, mağazanın çıkış kapısının bulunduğu caddenin karşı tarafında kocasını bekler ama araba gelmez. Telefonu çalar, kocası “Bekliyorum, neredesin?” diye sorar. Kadın, “Mağazanın çıkış kapısının karşı tarafındayım” diye yanıt verir. Kadın için mağazanın karşı tarafı, giriş kapısının bulunduğu cephenin karşı tarafı iken, kocasının kastettiği, mağazanın diğer cephesinin baktığı caddenin karşısıdır. Buluşma yerini saptayan, konuşucu konumunda olan kocadır. Bu durumda dilsel kodlamayı bağlamın bileşeni olan mekânın özelliklerini de dikkate alarak eksiksiz yapma sorumluğu ondadır.  Kocası mağazanın çıkış kapısının değil, diğer cephesinin baktığı caddenin karşı tarafını kastetmiş ancak bunu, iletisini kodlarken açıkça belirtmediği için iletişim döngüsünde sorunlar yaşanmıştır.

Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, iletişim sürecinde konuşucunun ve dinleyicinin belli sorumlulukları vardır.

 

İletişim Süreci ve Konuşucu

İletişim süreci konuşucu açısından ele alındığında, iletişim bağlamını, dinleyicinin özelliklerini (yaş, cinsiyet, kültürel özellikler, üstlenilen roller, dinleyicilerin beklentileri ve geçmişi, toplumsal statü, sahip olunan ön bilgiler/zihinsel şemalar, vb.) dikkate alarak ve kendi bilişinde var olan zihinsel şemaların içinden duruma uygun olanları seçerek mesajları dinleyicinin çözebileceği biçimde kodlamak konuşucunun temel sorumluluğudur. Bu bağlamda, bir biyoloji öğretmeninin dersi sırasında insanlarda üremenin nasıl gerçekleştiğini öğrencilerine anlatması ile çocuğuna onun nasıl dünyaya geldiğini anlatması arasında önemli farklılıklar olması gerekir.

Konuşucunun sözcükleri doğru sesletimi ve sözlü dile özgü vurgu, tonlama gibi parçalar üstü birimleri yerinde ve yetkin biçimde kullanması, dinleyicinin iletiyi anlamlandırmasında çok önemli bir rol oynar. Keza, vücut dili ve sözsüz ipuçlarının yerinde kullanımı iletinin dinleyici tarafından anlaşılmasını önemli biçimde etkiler. Tabiî konuşucu kullandığı jest ve mimiklerin de dinleyici tarafından doğru algılanacağından, yani bunların da ortak yaşantı alanları içinde olduğundan emin olmalıdır.  Uygun göz teması kurmak, açık jestlerin kullanımı ve yüz ifadelerinin söylenilenlerin tonuyla eşleşmesi bu süreçte büyük önem taşır.  Yetkin bir konuşucu, konuşma hızını dinleyicinin takip edebileceği biçimde ayarlar. Ve bu süreçte, dinleyicinin tepkilerini dikkatle izleyerek, kodladığı iletinin alıcıya planladığı biçimiyle ulaşıp ulaşmadığını gözlemler, uygun düzenlemeler yapar.

 

İletişim Süreci ve Dinleyici

İletişim sürecinde dinleyicinin temel sorumluluğunun kodlanan iletiyi çözümlemek ve bu çözümlemeye dayalı olarak konuşucuya geribildirim vermek olduğuna değinmiştik. Bu bağlamda dinleme, anlamaya dayalı, farklı birçok bilişsel işlemin etkileşimsel olarak gerçekleştiği bir işlemdir.

Yetkin bir dinleme ve anlama süreci, dinleyicinin de iletişim bağlamını değerlendirmesine ve konuşucunun yaşı, cinsiyeti, mesleği, sosyal durumu vb. hakkında bilgi sahibi olmasına bağlıdır.

Dinleme sırasında zihinsel sistemimiz içinde yer alan, kapasitesi oldukça sınırlı olan ve gelen bilginin tekrar edilmediği takdirde yaklaşık 20-30 saniye kalabildiği işleyen/çalışan bellek olarak da adlandırılan kısa süreli belleğe daha çok yükleme yapılır. Çünkü yüz yüze iletişimde söz ile iletilen iletiler kalıcı olmazlar. Dinleyicinin çözümleme sürecinde geriye dönme, tekrar dinleme şansı yoktur. Bu nedenle iyi bir dinleyici her duyduğunu aklında tutmaya çalışmaz. İletideki önemli bilgiyi önemsiz bilgiden ayırt etmeye çalışır. Bu ayrımı oluşturmasında, konuşucunun amacının ne olduğunun algılanması önemli bir rol oynar.  Dinleyicinin konuşucunun iletisini olması gerektiği gibi anlamlandırabilmesi ve uygun tepkiyi verebilmesi, konuşucunun yaptığı vurgu ve tonlamaları algılamasına, kullandığı beden dilini de çözümleyebilmesine bağlıdır.

Açıkladıklarımızı farklı örneklerle zenginleştirelim:

 

“Evet” sözcüğü, farklı bağlamlar, farklı vurgu ve tonlamalar, farklı anlamlar.

Bağlam 1: Okulda müdür odası, makam masası ve koltuğu. Verici ve alıcılar: okul müdürü, öğretmen.

Öğretmen, müdür odasına girer. Okul müdürü incelediği dosyadan başını kaldırarak öğretmene bakar ve “Evet?” der. (Niçin geldiniz, ne istiyorsunuz?) Öğretmen ne için geldiğini müdüre söyler.

 

Bağlam 2: Ev ortamı, akşam, matematik dersi sınav sonucu belgesi.  Verici ve alıcılar: baba, oğul.

Matematik dersi sınavlarından sürekli düşük not alan Ali son sınavda başarılı olmuştur. Akşam evde sınav sonucunu gösterir belgeyi babasıyla paylaşır. Baba çocuğunun yüzüne gülümseyerek bakar ve “Evvet!” der. (Başardın, oldu işte, tamamdır bu iş.) Ali sevinçle babasının avucuna avucunu uzatarak “çak elime” işareti yapar.

 

Bağlam 3: Öğrenci evi, çalışma masası, ders kitapları, vize sınavı öncesi. Verici ve alıcılar: evi paylaşan, aynı bölümde öğrenim gören iki üniversite öğrencisi.

Elif ve Nergis ertesi gün girecekleri vize sınavı için çalışmaktadırlar. Elif hastalandığı için bir süre derslere devam edememiştir bu nedenle eksik kaldığı bir konu için Nergis’ten yardım istemiştir. Elif, Nergis’e bakarak: “Bellek türlerini kaç kere okudum ama bir türlü anlayamıyorum, galiba vize sınavından geçer not alamayacağım.” (Elif, Nergis’ten sezdirim yoluyla onu çalıştırmasını istemektedir.)

Nergis, Elif’in sezdirimine yönelik doğru çıkarım yapmıştır ve dönüt vermiştir: “Gel ben sana örneklerle anlatayım.”

Nergis üç farklı örnek vermiş, ancak Elif yine de anlamamıştır.

Elif: “Beynim durdu sanki.” (Anlayamadm.)

Nergis: “Ben pes etmem, sen de pes etme.” (Seni anlayana kadar çalıştırmaktan vazgeçmeyeceğim, sen de vazgeçme.)

Elif: “Tamam.” (Kabul ediyorum, çalışmaya devam edelim.)

Bunun üzerine Nergis son bir örnek vererek açıklama yapmıştır.

Bunun üzerine Elif “Eveeet” demiştir. (Tamam şimdi anladım.). Nergis, Elif’e “Artık yarınki sınava hazırsın” demiştir.

Yukarıdaki örnekler vericinin kodladığı, iletmek istediği anlamın alıcı tarafından çözümlendiğini, kullanılan “evet” sözcüğünün farklı iletişimsel bağlamlarda, sesletildiği biçimiyle ne anlama geldiğinin alıcı tarafından anlamlandırılabildiğini gösteren örneklerdir.

Görüldüğü üzere etkili iletişim iki yönlü bir süreçtir. Bu döngüde başlangıçta verici olan konuşucu, daha sonrasında alıcı konumuna, alıcı olan dinleyici de verici konumuna geçebilir. O nedenle karşıdaki kişi konuşurken, konuşması bitinceye kadar, verilecek yanıt planlanmadan dikkatlice dinlenmeli, emin olunmayan durumlarda sorular sorulmalı ve uygun koşullarda varsa ve gerekliyse kısa notlar alınarak dinlenmelidir. Sabırsız olmak, konuşucuyu sonuna kadar dinlememek ve sözünü kesmek, konuşucuya önyargılı yaklaşmak, gerçekte var olmayan olumlu ya da olumsuz özellikleri atfederek onu dinlemek, dinleme sürecinde öncelikle iletiyi anlamaya değil, kendi yanıtlarımızı oluşturmaya, kendimizi anlatmaya odaklanmak, iletişim sürecinin etkili biçimde gerçekleşmesini engeller.

 

Sonuç

Etkili bir yüz yüze iletişim sürecinin temel bileşenlerini bunca şey yazarak örnekler vererek açıklamaya neden gereksinim duyduk? Neden böyle bir amaç güttük?

Bunun yanıtını, Kurtuluş Yolu Gazetesi’nin geçen sayısında da Orhan Sur tarafından ele alınan çok değerli bir kitaptan, Kore Devrimi’nin Önderi Kim İl Sung tarafından yazılan “Devrimci Yaşamın İlkeleri” başlıklı kitaptan alıntılar yaparak vermeye çalışalım:

Bir devrimcinin yaşamının kitlelerin arasına girmesiyle başladığı söylenebilir ve devrimin başarısızlığı da kitlelerin gücüne inanmamak ve onlarla kaynaşmayı ihmal etmekle başlar.” (age, s. 10)

İşçilerin söylediklerini dinlediğimde üç ders çıkardım. Birincisi, eğer bir devrimci halkın duygularını iyi bilmek istiyorsa, her zaman kitlelerin arasına karışması gerektiğiydi; diğeri, bir devrimci, silahlı mücadeleye başlamadan önce, kitleleri siyasi olarak uyandırma ve örgütleme işini hızlandırmalıydı; ve bir diğeri de kitleler bunun önemini tam olarak anlamadıkça ve aktif olarak katılmadıkça hiçbir mücadele biçiminin başarılı olamayacağıydı.” (age, s. 11.)

Devrimci faaliyetlerime halkın arasına girerek başladım ve bugün de halkın arasına karışarak devrim yapmaya devam ediyorum.

“(…)

“Sadece masa başında oturarak halkçı bir kişiliğe ve halkın çıkarlarına uygun bir düşünce tarzına sahip olmak asla mümkün değildir. Boş konuşmalarla da bunlara sahip olunamaz. Bunlar ancak halkla doğrudan temas yoluyla elde edilebilir; böylece kişi halkın duygularını kendi gözleri ve kulaklarıyla bizzat görebilir ve kavrayabilir, bakışları, yüz ifadeleri, konuşma tarzları, jestleri ve davranışları, seslerinden bahsetmiyorum bile.” (age, s. 21-22)

Kim İl Sung Yoldaş’tan yukarıda alıntıladığımız çok değerli saptamalar, bir yönüyle yazımızın konusu ile doğrudan bağlantılı. Ona göre bir devrimci, Partimizin İlk Genel Başkanı Kıvılcımlı Usta’mızın da üzerine basa basa vurguladığı gibi kitle adamı olmalıdır.

Ne diyor Kim İl Sung?

Devrim yapabilmek için kitlelerin arasına karışmak gerek. Ama yetmez, kitleleri de verilecek mücadeleye ikna etmeli, onları örgütleyerek bu mücadeleye aktif olarak katabilmeli.

Elbette kitlelerin arasına karışmak için yetkin bir konuşucu ve dinleyici olmak, onlarla etkili bir iletişim süreci gerçekleştirebilmek tek başına yeterli koşul değil ama çok önemli bir koşul. Çünkü dil, insanın insanla anlaşmasını sağlayan en yetkin dizge. İnsanlarla ilk tanışmalarımızı, ilk etkileşimimizi dili kullanarak gerçekleştiriyoruz. Sıcak bir günaydın dileyişi, içten bir yardıma ihtiyacın var mı sorusu, yeni tanışmaya çalıştığımız kişilere bizler hakkında bilgi veren önemli göstergeler oluveriyor. Teorimizi, fabrika cehenneminde çalışan işçi kardeşlerimize ya da mahallemizdeki kadınlara benimsetmeye ve onları örgütlü mücadeleye katmaya çalışırken, iletişim sürecinin yazımızda değindiğimiz bilimsel anlamdaki bileşenlerine hâkim olabilmek ve doğalında kullanabilmek, onlar tarafından anlaşılmak bakımından çok önemli oluyor.

Devrimcinin sözünün eylemleriyle tam bir uyum içinde olduğunun alıcılar tarafından gözlenmesi, kitlelerin devrimciye olan güvenini ve inancını perçinliyor. Bu bakımdan devrimci önder olabilmenin temel koşullarından birisi de yetkin bir konuşucu ve dinleyici özelliklerine sahip olmak, etkili bir iletişim gerçekleştirmektir diyebiliriz.

16 Haziran 2026

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.