HKP Savaşıyor, Hikmet Kıvılcımlı Yaşıyor (2)

0
9

29 Kasım’da İstanbul Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen Hikmet Kıvılcımlı Anma’sında gerçekleştirilen konuşmaları aynen yayımlıyoruz:

 

Naile Koç Yoldaş: Şimdi söz İşçi Sınıfı temsilcilerinin.

Devrimci Sendikacılığın öncüsü, sayısız İşgal, Grev ve Direnişin önderi, Dünya Sendikalar Konfederasyonu Uluslararası Taşımacılık İşçileri Sendikası Enternasyonalinin Başkanı, DİSK Nakliyat-İş Genel Başkanı, Ali Rıza Küçükosmanoğlu’nda söz.

 

(Alkışlar… Slogan: İşgal Grev Direniş Yaşasın Nakliyat-İş… Alkışlar…)

 

Ali Rıza Küçükosmanoğlu: Halkın Kurtuluş Partisi’nin değerli Genel Başkanı, yöneticileri, üyeleri, saygıdeğer konuklar hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

 

(Alkışlar…)

 

Aslında Türkiye’deki ekonomik ve siyasi durum değerlendirmesini Kurtuluş Partisi Genel Başkanı Yoldaş’ımız ayrıntılı bir şekilde yaptı. Onunla ilgili ikinci bir, yeniden bir başlık açmanın anlamlı olmadığını düşünüyorum. Ancak birkaç şeye ben de vurgu yapmak istiyorum.

Gerçekten Türkiye’de, içinde yaşadığımız ekonomik ve siyasi gelişmeler, olaylar öylesine hızlı akıyor ki, her günkü siyasal gelişmeler bir gün önceki gelişmeleri geride bırakıyor.

Türkiye, hep söylendiği gibi, hızla bir Suriyeleşme sürecine doğru gidiyor. Aslında geçmiş dönemlere baktığımızda, kıyasladığımızda dediğim gibi gündeme düşen olaylar olan BOP ve benzeri önemli bazı konuları bile unutturuyor adeta. Yeni bir gündem oluşuyor. Birkaç günlük olaylara, 1 Kasım’dan bu zamana kadar olan siyasal gelişmelere, toplumsal gelişmelere, son birkaç günlük gelişmelere baktığımızda bile bu durum apaçık görülür.

İşte birkaç gün önce, burjuva demokrasilerinde bile olması gereken basın özgürlüğü yok sayılarak, Can Dündar ve Erdem Gül tutuklandı, cezaevine girdi.

Hemen ertesi gün Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi katledildi, öldürüldü.

Bunlar birbirinden bağımsızcasına olan olaylar değil. Dediğim gibi, aslında tutuklama gerekçeleri tamamen, burjuva anlamda bir basın özgürlüğüne bile tahammülsüzlük göstergesi. İşin bir yanı o.

Ama bir yanı da, siyasi olarak da baktığımızda, Can Dündar ve Erdem Gül aslında Türkiye’nin tam da bu siyasal noktaya gelmesinin sorumlularından. Geçmişe dönük değerlendirmeleri, siyasal değerlendirmeleri de iyi yapmak gerekiyor. Can Dündar dediğimiz, Erdem Gül dediğimiz bu iki kişilik, ikisi de Amerikancı.

Erdem Gül, Taraf Gazetesi’nde, tamamen bu sürecin bir parçası, projesi olan Taraf Gazetesi’nde yıllardan beri yazarlık yapmış birisi.

Can Dündar’a da baktığımızda, ünlü Amerikancı Mehmet Ali Birand’ın yetiştirmesi. Yine aynı şekilde onun da siyasi çizgisine baktığımızda, tamamen Amerikancı bir çizgi. AKP’nin doğuşu ve gelişmesi sürecine, daha öncesi Fazilet Partisi döneminden gelen süreçlere baktığımızda, tamamen o sürecin bir parçası haline gelmiş bir kişilik.

Sıradan bir burjuva basın özgürlüğü açısından da baktığımızda arkadaşımız, yoldaşımız Devrimci Derleniş’in Yazıişleri Müdürü Ayhan Erkan, Devrimci Derleniş Gazetesi’nde çıkan bir yazıdan dolayı tam 10 yıl cezaevlerinde kaldı. 10 yıl… 12 Eylül cezaevlerinde kaldı, çıktı. Bu zulüm tüm burjuva dünyada görmezden gelindi. Ama konu Can Dündar ve Erdem Gül olunca ABD bu konuyla ilgili birkaç defa açıklama yaptı. Yazılı açıklama yaptı ABD Dışişleri Bakanlığı, sözlü açıklama da yaptı.

Avrupa Birliği sözcüleri yine aynı şekilde açıklamalar yaptı birbiri ardı sıra.

Dediğim gibi onların hepsi, o çok eleştirdikleri, ki evet bizde eleştiriyoruz, Tayyip’in şu andaki gelmiş olduğu, Türkiye’yi getirmiş olduğu durumun, Türkiye’nin bu noktaya gelmesini sağlayan bu senaryonun bir parçası oldular geçmişte.

Dediğim gibi, Taraf Gazetesi, Amerika’nın, CIA’nın bir projesi olarak hayata geçirildi. İlk Genel Yayın Yönetmenliği Amerika’nın, CIA’nın yerli ajanlarından Yasemin Çongar tarafından yapılan bu gazete, “Ergenekon”, “Balyoz”, “Odatv” vb. davalarda kendisine verilen görevleri eksiksiz yerine getirmiştir. Bunların hepsini yaşayarak gördük.

O bakımdan bu siyasal gelişmelerle ilgili olarak birkaç şey söyleyerek, işin bu bölümünü noktalamak istiyorum.

Bedence aramızdan ayrılan Hikmet Kıvılcımlı’nın teorik mirasının, teorik ve pratik mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu, gelişen süreç içerisinde zaman zaman geriye dönük olarak da insan ister istemez bir değerlendiriyor. Yıllardan beri biz de bu mücadelenin içerisindeyiz.

Neredeyiz, nereye gidiyoruz?

Tüm sosyal gelişmeler, siyasal gelişmeler Usta’mızın yani Hikmet Kıvılcımlı’nın teori ve pratiğini defalarca doğruluyor. 1971’e kadar, bedence aramızdan ayrılana kadar, bizzat kendisinin yapmış olduğu değerlendirmeler, işte hangi değerlendirmesini sayalım… Örneğin kendisinin “Yol” başlığı altında topladığı, 1930’larda kaleme aldığı ve “Kürt Sorunu” dahil olmak üzere Türkiye’nin tüm sorunlarına çözümler ürettiği TKP’ye yapmış olduğu öneriler. TKP Merkez Komitesi’ne, o dönemde içinde yer aldığı Merkez Komitesi’ne tartışılma umuduyla yazmış olduğu değerlendirmelerin hiçbiri dikkate alınmadı o zamanki TKP yöneticileri tarafından.

Daha sonraki Vatan Partisi çıkışı, daha sonraki 27 Mayıs 1960 Politik Devrimi sonrası Milli Birlik Komitesi’ne yazmış olduğu mektuplar, 1960 sonrası “Yeter Be!” yazısı, “Anarşi Yok! Büyük Derleniş!” çığlığı… Bunların hepsi, o dönemde biraz önce Parti Genel Başkanımızın da söylediği gibi, “Türkiye’nin heba edilen devrim yüklü yılları”nda verilmiş mücadelelerdir.

O dönemde Usta’mız “Yeter Be!” yazılarıyla, “Anarşi Yok! Büyük Derleniş!”le, bu sürecin içindeki devrimcilerle derlenip, toparlanıp bir Proletarya Partisi içerisinde birleşilmesini amaçlar. Bu amaca ulaşılması gerekirdi. Ama bu süreç aynı zamanda CIA ajanlarının fink attığı bir süreçtir. İşte devrimci gençliğin o zamanki, farklı şekilde etkilenmeleri… Usta’nın bir abluka, bir susuş kumkumasına alınması… Daha sonraki süreçte, bizim devrimci mücadeleye başladığımız süreçte, 12 Eylül öncesi süreçte, yine Türkiye’nin nereye gittiği, Usta’mızın; “Yanıldığımızı illa faşizmin zindanlarında mı öğreneceğiz?” çığlığının tekrar tekrar hatırlatılması, Devrimci Derleniş mücadelesi… Ve o dönem gelişen devrimci hareketin daha sonraki düştüğü durum… Ve şimdi yaşadığımız süreç…

Aslında tüm bunlar, Hikmet Kıvılcımlı’nın düşünce ve pratiğinin defalarca doğrulanmasından başka bir şey değil. İçinde bulunduğumuz süreçte de, bir gericilik sürecindeyiz, yıllarındayız. Bir taraftan iki halkın birbirine düşman edildiği bir süreç, tamamen şovenizmin yaratmış olduğu düşmanca bir süreç… Bu süreçte gerçekten Antişovenist ilkenin, Antiemperyalist ve gericiliğe karşı (Antifeodal) mücadele etmenin ne kadar önemli olduğunun yine çok açık şekilde en kör göze battığı bir süreç…

Savrulmalar… Devrimci saflardaki birçok siyasi hareketin, grubun Amerikancı saflara savrulması… Ve bu süreçte de yine bulunduğumuz her alanda; İşçi Sınıfı alanında, siyasi alanda, her alanda yine Emperyalizme, Şovenizme ve Feodalizme karşı mücadelemizin ne kadar doğru olduğunun defalarca tekrarlandığı bir süreç.

Geçmişte, bundan 10-15 yıl önce gençlik içerisindeki arkadaşlarımız net hatırlar, mesela gençlik içinde Ayça Yoldaş’ımızı hemen görüyorum, o günkü tartışmalarda laiklik ilkesi, bilimsel eğitim ve laiklik ilkesi bizim dışımızdaki gençlik bildirilerinde geçmiyordu.

Eğitim-Sen bildirilerinde, laik eğitim talebi geçmez hale gelmişti.

Türkiye’nin getirildiği nokta ortada… O zamanki bizim çırpınışlarımız, arkadaşlarımızın bulunduğu her alandaki çırpınışları ve Türkiye’nin getirildiği süreç…

Fakat bu içinde bulunduğumuz süreçte değerli yoldaşlar, İşçi Sınıfı içerisinde olsun, siyasi alanda olsun bizler açısından umutlu olmamak için, dirençli olmamak için hiçbir neden yoktur.

İşçi Sınıfı içerisinde, tüm ablukaya rağmen, bakın tüm ablukaya rağmen, şu anda devam eden Nakliyat-İş Sendikası’nın üç tane Direnişi var. Üç tane aktif olarak devam eden direnişi var. Ben buradan o direnişçileri de selamlıyorum. Santa Farma Direnişçileri, Yurtiçi Kargo Direnişçileri ve Adana PTT İşçilerinin Direnişi var…

 

(Alkışlar…)

 

Zet Farma Direnişi aktif bir şekilde devam etmiyor

 

(Slogan: İşgal Grev Direniş Yaşasın Nakliyat-İş…)

 

Çalışma Bakanlığının tüm entrikalarına, tüm ayak oyunlarına rağmen 3-4 gün içerisinde örgütlülüğümüzü ve üye sayımızı ikiye katladık.

 

(Alkışlar…)

Tüm bunların hiçbiri icazetle olmadı. Hepsi işgalle, direnişle gerçekleşen örgütlenmelerdir.

Giderek, dediğim gibi, İşçi Sınıfı içerisinde büyüyen ve İşçi Sınıfının umudu haline gelen bir mücadele merkezine dönüşmüş durumdayız. Sadece taşımacılık işkolunda değil… Aynı zamanda, işte geçtiğimiz yıllarda, Carrefour’da sarı sendikacıların esiri haline gelen Tez-Koop-İş Sendikası üyeleri bizim önderliğimizle Direniş yürüttüler. Geçmişte nasıl Meha Tekstil’de, Ünsa’da bu mücadeleleri vermişsek, diğer işkollarında da işçi kardeşlerimizle beraberce o mücadeleleri başarıya ulaştırıyoruz.

Şimdi bunları bir taraftan yapıyorken, aynı zamanda dediğim gibi, bir taraftan da sarı sendikacıların engellemeleriyle karşılaşıyoruz. İşte DİSK’e bağlı sendikayız, Genel-İş Sendikası, DİSK’e bağlı en büyük sendika. Belediyede, herhangi bir belediyede örgütlenme çalışması yapıyoruz, oradaki örgütlenmeyi şu ya da bu şekilde engellemeye çalışıyor. Çünkü o sendika alışmış, Belediye Başkanlarının icazetiyle sendikacılık yapmaya alışmışlar…

Ama bizim güvendiğimiz şey İşçi Sınıfının devrimci gücü, ona güveniyoruz, başka hiçbir şeye güvenmiyoruz!

 

(Alkışlar…)

 

Ve yapmış olduğumuz tüm örgütlenmeler; Belediye Başkanlarının, Genel-İş Sendikası’nın ayak oyunlarına ve birtakım engellemelerine rağmen Kadıköy Belediyesindeki örgütlenmemiz, Çankaya Belediyesindeki Norm-Altaş örgütlenmemiz ve İzmir Karşıyaka Belediyesindeki örgütlenmemizin hepsi başarıyla sonuçlanmıştır.

 

(Alkışlar… Slogan: İşçilerin Birliği Sermaye Yenecek… Alkışlar…)

 

Türkiye İşçi Sınıfı sarı sendikacılığın, patron sendikacılığının baskısı altındadır. Bir taraftan, dediğim gibi, Türk-İş ve bir taraftan, Hak-İş’e bağlı sendikalar, Çalışma Bakanlığı ve devletin, işverenlerin de baskısıyla beraber giderek İşçi Sınıfının kendi iradesiyle örgütlenme şansının ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir sürece rağmen, bu örgütlenmeler başarılmıştır. Çünkü biz dediğim gibi İşçi Sınıfına güveniyoruz, İşçi Sınıfına inanıyoruz.

Bakın, en son bir örnek daha vereceğim. Türk-İş’in Genel Başkanı Ergün Atalay’ın sendikası Demiryol-İş Sendikası’dır. Demiryol-İş Sendikası’nda şubeler dahil başkanlarının hepsi saltanat sürüyor. Geçen yıl 30 yıl şube başkanlığı yapan, daha doğrusu saltanat süren Konya Şube Başkanı’nın yerine bir başkası gelmiş. Ankara’da yine 25 yıldan beri bir saltanat var, devam ediyor.

İşçiler bizi aradılar Karabük’ten. Dediler ki:

– Biz Demiryol-İş Sendikası’ndan istifa edip Nakliyat-İş Sendikasına gelmek istiyoruz.

– Tamam, gelin.

– Bize sahip çıkacak mısınız?

– Sahip çıkacağız. Tamam, şu şekilde istifa edeceksiniz, Nakliyat-İş Sendikası’na üye olacaksınız.

– Toplu sözleşmeden faydalanabilir miyim? Ya işte faydalanamazsın, diyorlar.

– Faydalanırsın, dedim. İstifa etti, Nakliyat-İş’e üye oldu. Ondan sonra baskı yaptılar. 5-6 yıldan beri işyerine gelmeyen Şube Başkanı atlayıp ekibiyle işyerine gidiyor, baskı yapmaya başlıyor. İşte seni lojmandan çıkarttırırım, seni burada süründürürüm tehditleri…

Genç bir arkadaş, 25-26 yaşlarında bir arkadaş. Anlaştık ama, sözleştik:

– Bak sonuna kadar sana sahip çıkacağız, sen de bize sahip çıkacaksın. Söz mü?

– Söz. Abi, dedi, başkanım, ama ben Ak Partili’yim. Ak Parti’nin Gençlik Kollarındayım.

– Fark etmez, dedim. Sen davana sahip çıkarsan biz beraberiz. Var mısın?

– Varım.

– Tamam.

Ondan sonra kendisiyle beraber 4-5 tane daha işçi istifa etti, üye oldu bize. Şube Başkanı geliyor, 40-50 işçinin huzurunda şunu demek zorunda kalıyor:

– Ya ben size yalan söylüyorum, benim söylediklerim yanlış, sen doğru söylüyorsun.

O bizim görüştüğümüz arkadaşın karşısında mat oluyor. Ondan sonra da 40 kişinin istifasını Şube Başkanı’nın önüne koyuyor.

Bize telefon etti gelir misiniz? Geliriz, dedik. Buradan gittik bir arabayla, Erdal Başkan da vardı, diğer yönetici arkadaşlarla beraber gittik. Çünkü Demiryol-İş Sendikası, Genel Başkanının yıllardan beri Türk-İş’in de başkanlığını da yapmış olan bir sendika. Demiryol-İş Sendikası’nın Genel Başkanı’nın, sadece kendi sendikasından aldığı maaş 55 bin lira. Şimdi atladık gittik, bazı şeyler de gelişebilir diye kaygılanıyoruz ama biz kendimize güveniyoruz. Gittik Karabük’te Gar’da toplantı yaptık 15-20 kişiyle. Demiryol-İş Sendikası’nın temsilcilerini de çağırdılar. Dediler önce geleceklerdi ondan sonra vazgeçtiler. Ondan sonra biz toplantımızı yaptık, kararlar aldık. Çünkü artık orada sendika falan yok. Yani bitmiş.

Sadece 80 lira ayda aidat alıyor. Hatta o aidatı da geçtiğimiz yıl, 10-15 yıl önce bir grev yapılmış, iki gün grev yapılmış, bir ay da aidatı tam almışlar, 80 lirayı tam almışlar işçiler ona isyan ediyor.

Hiçbir soruna sahip çıkmıyor. Yapmış olduğu toplusözleşmenin hiçbir maddesine sahip çıkmıyor. İşçilerle anlaştık, dedik tamam, bu bir mücadele. Sadece burayla olacak bir mücadele değil. Devlet Demir Yollarında en az 4-5 bin Demiryol-İş Sendikası’nın üyesi var. Bazı yerlerde, Ankara’da örneğin, işçiler sendikadan muzdarip olmuşlar ayrı bir dernek kurmuşlar. Aşağı yukarı 500 tane üyeleri var. Onlarla toplantı yapacağız önümüzdeki günlerde. Maraş’ta yine aynı şekilde şeyler var. Bizim görüştüğümüz işçi arkadaş diyor ki, benim telefonlarım susmuyor. Elazığ’dan, her yerden aramalar var. Biz giderken de şöyle bir şeye kapılmışlar. Bizim hakkımızda, demişler bunlar komünist. Nakliyat-İş Sendikası komünist. Siz bunların peşinden giderseniz şöyle olur, böyle olur… Ondan sonra görüştük, karar aldık. Geçen yine arıyor, bizim için hiçbir problem yok, diyor. Ben dedim, çok fazla açığa çıkmayalım. Biz sizi tanıdık. Bundan sonra sizlerle beraberiz, dedik. Tekrardan onun kararını da teyit ettik.

Yani oradan şuraya gelmek istiyorum, şöyle bir bağlantı yapmak istiyorum.

Her ne kadar işçiler, çalışanlar, emekçi halklar, Parababalarının ideolojileriyle doktrine edilmiş olsalar bile kitleler sonuçta Ustaların da söylediği gibi, maddi yaşamlarına bakıyor.

Oradaki işçiler şunu gördüler zaten biz de meseleyi de o çerçevede koyduk:

Mesele sadece sendikada Ali’lerin gidip, Veli’lerin gelmesi değildir. Burada sendikal anlayış meselesi var. Onun için de Nakliyat-İş’in olması gerekir. Orada da anlaştık. Tüm baskılara rağmen işçiler şu anda direniyor. Biz Nakliyat-İş’le beraberiz, diyorlar her türlü baskıya rağmen. Dediğim gibi, Türkiye çapında bu örgütlenmeyi genişleteceğiz ve sahip çıkacağız.

Şundan dolayı bu örneği sizlerle paylaşmak istedim. Bildiğiniz gibi Kurtuluş Partisi, tüm ablukaya rağmen, sağlı sollu, devletin, işte Sevrcilerin tüm ablukasına rağmen 7 Haziran’da 63 bin küsur oy aldı. Kimileri dediler ki, yahu yanlışlık olmuştur, falan. 1 Kasım’da oy sayısı YSK’nin açıklamasına göre 83 bin küsura çıktı. Yani burada halkımıza ve İşçi Sınıfımıza güveniyoruz biz. Nasıl ki biz her türlü baskıya rağmen Nakliyat-İş Sendikası işgalle, direnişlerle var oluyorsa Kurtuluş Partisi de tüm ablukaya rağmen, sağlı sollu her türlü ablukaya rağmen, engellemelere rağmen var olmaya devam edecek.

 

(Alkışlar…)

 

Biz halkımıza güveniyoruz, işçilere güveniyoruz, Türkiye halklarına güveniyoruz.

Bir olayı da sizinle paylaşmak istiyorum. Yunanistan’a gittim geçenlerde. Dünya Sendikalar Federasyonu Sekreterliğiyle ilgili Federasyon’la toplantımız vardı, görüşmemiz vardı. Sahte Komünist Partisi’nin, Yunanistan Komünist Partisi’yle arası iyi. Zaman zaman toplantılar yapıyorlar. Hatta geçtiğimiz seçimden bir gün öncesinde de Haliç Konferans Merkezi’nde uluslararası bir toplantı düzenlediler. Daha çok da Yunanistan Komünist Partisi’nin bir anlamda ev sahipliğiyle yaptılar.

Yorgo Mavrikos, DSF Genel Sekreteri, aynı zamanda Yunanistan Komünist Partisi’nin Merkez Komite Üyesi; “Yahu, Türkiye’de bu Komünist Partililer, işte bunlar geliyorlar, konuşuyoruz, diyor. Yani durum nedir bilgi alıyoruz, dayanışmayı güçlendirelim diye. Şimdi “çen, çen, çen”, diyor, çen’den başka bir şey yok bunlarda”, diyor. “Ya bunlara diyorum ki, bir sendika var mı bağlantılı olduğunuz? Bir sendika var mı, bir işçi hareketi var mı bağlantılı olduğunuz? Yok. Ancak bunlarda çen çen var. Bunlardan bir şey çıkmaz”, diyor.

Yani DSF Genel Sekreteri’nin bunlarla ilgili değerlendirmesi bu. Onlar bile tam notunu vermiş. Vallahi tam. Bunlara ancak o uyar…

 

(Alkışlar…)

 

Bizim mücadelemiz arkadaşlar, Dünya Sendikalar Federasyonu ve Taşımacılık İşçileri Enternasyonali’yle birlikte yürüyor… Geçtiğimiz günlerde enternasyonal anlamda Çipras ve Syriza’ya karşı Yunanistan’da büyük bir Direniş ve Grev oldu. Dünyada aktif dayanışma gösteren iki ülkeye DSF tarafından, Dünya Sendikalar Federasyonu ve PAME tarafından teşekkür edildi. Bir tanesi; Türkiye’de Nakliyat-İş Sendikası’na, bir tanesi de Güney Afrika’daki bir sendikaya teşekkür ediyorum, dedi.

Yani artık bizim ilişkilerimiz ve mücadelemiz, dünyanın tüm ülkelerindeki en devrimci unsurlarla, İşçi Sınıfının en devrimci önder insanlarıyla ilişki halinde yürüyor. Yani sadece Türkiye’deki devrimci insanlarla değil artık aynı zamanda dünyanın değişik ülkelerinden; Suriye’den Şili’ye, Hindistan’a kadar tüm ülkelerin, tüm sendikalarındaki en öncü ve devrimcilerle bağlarımız var. Yani böyle bir bağ, Türkiye’de ikinci bir sendikada yok, arkadaşlar.

Dünya Sendikalar Federasyonu (DSF), ücretli köleliğe karşı mücadele eden ve 1945 yılında kurulan, bu yıl 70’inci yılı kutlanan, İşçi Sınıfı ideolojini prensip edinmiş, benimsemiş bir sendikal örgüt. Geçmişte çok daha örgütlü ve güçlüydü.

Türkiye’de de bazı sendikalar bize başvuruyor, DSF’ye üye olalım, diye. Diğer sendikal örgütlerin hepsi emperyalizmin, başta ABD ve AB Emperyalizminin senaryolarının ve politikalarının parçası halinde, parçası durumundalar. Yani sadece DSF, Dünya Sendikalar Federasyonu emperyalizme karşı, kapitalizmin ortadan kaldırılmasına karşı sosyalizm mücadelesini amaç edinen bir federasyon. O anlamda dedim dünyadaki tüm ilerici ve devrimci işçilerle bağımız var. Önümüzdeki günlerde daha da güçlenecek bu bağ, daha da gelişerek devam edecek.

Bir kez daha tekrar edersem gerçekten tüm baskılara rağmen, tüm ayak oyunlarına rağmen İşçi Sınıfı mücadelesi İşgallerle, Direnişlerle devam ediyor. Kazanımlarla… Gerçekten de kısa süre içerisinde, PTT taşeron işçilerinin mücadelesiyle ve diğer işyerlerindeki mücadeleyle kazanımlar ortada.

Bir şey daha söylemek istiyorum. DİSK içerisinde de artık mücadele eden sendika kalmadı, arkadaşlar. İşte bazı siyasi iddialarla devam etmeye çalışan gruplar var, onların hepsi bu geçen süre içerisinde bitti. Halkevcilerin elinde kalan sendikaların hepsi güç kaybediyor. Devrimci Sağlık-İş, 3-4 yıl içerisinde üye sayısının üçte ikisini kaybetti, sadece üçte bir üyeyle sağda solda dolanıyor. DİSK Genel Sekreterliği diye, hasbelkader bir Genel Sekreterlik kaptılar, bize karşı da düşmanca davranarak. Ondan sonra Limter-İş’i falan zaten saymıyorum. Onların İşçi Sınıfı içinde hiçbir örgütlenmeleri yok. Diğerleri de payandalık yapıyor. Birçoğu sarı sendikalara payandalık yapar durumda. Bazılarının ise bir iddiaları falan kalmış değil.

O bakımdan, biraz önce de söylediğim gibi, gerçekten İşçi Sınıfı içerisinde kavga dövüş, direnişlerle, işgallerle, Çalışma Bakanlığının, işverenin, devletin baskılarına, engellemelerine karşı mücadele ediyoruz ve kazanıyoruz…

Mesela Santa Farma işgalinde… Onu da paylaşmak istiyorum, arkadaşlar sözlerimi bitirirken.

Santa Farma İşgali’nin içerisindeyiz. DİSK’in Genel Başkanı pek aramaz beni. DİSK’in Genel Başkanı aradı beni, Kani Beko. Dedi;

– Ya TİSK’in, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun Genel Sekreteri Bülent Pirler beni arıyor.

– Niye arıyor, dedim.

– Ya işte Santa Farma’da bir mesele varmış, Nakliyat-İş Sendikası niye oraya işgal ediyor? Oradaki durum ne, diyor.

Tabiî DİSK Başkanı’nın haberi yok. Anında TİSK’in Genel Sekreteri Bülent Pirler DİSK Genel Başkanını arıyor. Çok küçük gibi görünse bile işveren örgütü hemen faaliyete geçiyor. Burada Santa Farma Direnişçisi, İşgalcisi arkadaşımız da var. İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı hemen oraya geliyor, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Genel Sekreteri kendince müdahale etmeye kalktı. Çalışma Bakanlığı Müfettişi (biz şikâyette bulunuyoruz, aylarca Çalışma Bakanlığı müfettişine bir yerde inceleme yaptıramıyoruz), anında oraya geldi. Müfettiş durum tespiti yaptı. Sözde bize de, daha sonra söylemişler, buradaki olay sendikal bir olay değilmiş. Buradaki olay sanki polisiye bir olaymış gibi rapor vermiş gitmiş. Ama biz orada bulunmaya devam ettik. Yani çok küçük bir direnişte, bir taraftan Türkiye İşveren Sendikaları Genel Sekreteri hemen devreye giriyor, bir taraftan İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı birkaç otobüs çevik kuvvetiyle… Bir taraftan da işte DİSK de kendince ben gerekeni söylerim falan diye işverene yağ yakıyor.

Durum bu! Her şey ortada. Ama tüm bunlara rağmen dediğim gibi biz direndik. Ancak bir taahhüt aldıktan sonda biz oradaki işgali sonlandırdık.

Oradan şuraya gelmek istiyorum: Bir kez daha, başta İşçi Sınıfımız olmak üzere biz tüm emekçi halklarımıza güveniyoruz ve inanıyoruz. Sendika olarak kavga, dövüş İşçi Sınıfı içerisinde var olduysak, var olmaya devam ediyorsak, Kurtuluş Partisi, 1 Kasım’da her türlü engellemelere rağmen en fazla oyu almışsa; bu gerçek anlamda bir sosyalist partinin almış olduğu en fazla oysa, Türkiye İşçi Sınıfı ve emekçilerini de sosyal devrime götürecek olan bizleriz demektir, arkadaşlar. Bunun başka bir yolu yok. Bu yaşanan olaylar da bunun ispatı. Herkesin önünde inançla, kararlılıkla bu mücadeleyi veriyoruz.

Biz de bu mücadeledeki inancımızı ve kararlılığımızı, işkenceler karşısında milim esnemeyen Hikmet Kıvılcımlı Usta’dan alıyoruz.

Bir kez daha Hikmet Kıvılcımlı’nın mücadelesi önünde saygıyla eğiliyorum.

Teşekkür ediyorum. Saygılar sunuyorum.

 

(Alkışlar…  Slogan: Yaşasın DİSK Yaşasın Nakliyat-İş…)

 

Naile Koç: Ali Rıza Başkan’a konuşmasından dolayı teşekkür ediyorum. Yoldaşlar sinevizyonda da izlediğiniz gibi, Nakliyat-İş Sendikasının Tarihi İşgal, Grev ve Direnişlerin tarihidir.

Şimdi sözü, o Direnişlerden işçi arkadaşlara bırakacağız. Borusan Direniş ve İşgalinden, şu an Gebze İFT Direnişçisi, Tek Gıda-İş Sendikası Üyesi Muhammet Başalma’yı sahneye davet ediyorum.

 

(Alkışlar… Slogan: İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek… Alkışlar…)

 

Muhammet Başalma: Değerli başkanım, değerli katılımcılar sizleri saygıyla selamlıyorum.

Biraz önce de gördüğünüz üzere, Borusan’da bir Direniş gerçekleştirdik biz.

Gerek Ali Rıza Başkan, gerekse Erdal Başkan örneği az rastlanmış şekilde bir sendikal mücadele gösterdi. Kendilerine o mücadeleden dolayı teşekkür ediyorum buradan.

 

(Alkışlar…)

 

Sendikal faaliyete ben kendileriyle beraber başladım. Şu anda da yine bir Direnişin içerisindeyim. Onlardan öğrendiklerimle, bugün başka bir sendikada olsam dahi, İşçi Sınıfı için mücadele etmeye devam ediyorum. Bu yolda kendilerinden öğrendiklerimi ilerleyen günlerde de devam ettireceğime söz veriyorum.

İşçi olmak çok kolay değil bu memlekette. Altsınız. Her şeyi maddi olarak görmek değil, onurlu bir mücadele, onurlu bir yaşam sürmek için sendikalı olmaya gerek duyuyorum. Bunun için Ali Rıza Başkan gibi sendikacıların bu ülkede çok daha fazla olmasını, İşçi Sınıfının sarı sendikalardan bir an önce kurtarılmasını istiyorum.

Sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Teşekkür ediyorum.

 

(Slogan: Direne Direne Kazanacağız… Alkışlar…)

 

Naile Koç Yoldaş: Yoldaşlar, Nakliyat-İş önderliğindeki Santa Farma Direnişi bugün 95’inci gününde. Direnişten Dursun Kütük arkadaşımızı konuşması için sahneye davet ediyorum.

 

(Alkışlar… Slogan: Santa Farma İşçisi Yalnız Değildir… Alkışlar…)

 

Dursun Kütük: Arkadaşlar, hoş geldiniz diyorum. Halkın Kurtuluş Partisi yöneticilerine hepinizin huzurunda teşekkür ediyorum bize böyle bir imkân verdikleri için.

 

(Alkışlar…)

 

Direnişimizin 95’inci gününe girdik Cuma günü itibariyle. Her türlü olumsuzluğa rağmen, her türlü baskılara rağmen Ali Rıza Başkan’ımızın anlattığı gibi eylemimize, mücadelemize devam ediyoruz.

Aşağı yukarı 11 yıldır Nakliyat-İş Sendikası üyesiyim. Örgütlü olan aşağı yukarı 16-17 işçiyiz işten çıkartılan. Santa Farma’nın Okmeydanı’ndaki Genel Merkezine Ali Rıza Başkan’ımızla gittiğimiz bir toplantıda bizimle görüşmeler sağlandı. Görüşmelerin akabinde bizimle pek muhatap olmadılar o süreç içerisinde. Ali Başkan’ımız da bundan dolayı, Oturma Eylemi başlatacağımızı söyledi. Arkadaşlar olarak karar aldık ve böyle bir eyleme başladık. Eylemin başlama süresinden aşağı yukarı bir ay kadar geçmesine rağmen bizimle muhatap olacak, bizimle konuşacak hiçbir yönetici yanımıza gelmedi, bizimle muhatap olmadı.

Biz buna rağmen arkadaşlarla el ele vererek, onlar bizi bir iki gün içerisinde yıldırıp hani bizi caydıracaklarını düşündüler tahminimce ama biz buna rağmen işte çadırımızı kurduk, çaydanlığımızı getirdik, tenceremizi getirdik. Baktılar ki bunlar kararlılar, ellerinden geldiği kadar yine yaptırım uyguladılar. İşte eylem yerimize araba çekerek bizi yıldırmaya çalıştılar. Ama biz arkadaşlar olarak çok kararlıyız. El ele verdik, biz kesinlikle yılmayacağız.

Daha sonra bu süreç içerisinde Ali Başkan’ımız, Erdal Başkan’ımız, Hakan, Mehrali Abimiz bir araya gelerek böyle bir karar aldık. Dedik ki ne yaparız, nasıl bir yaptırım yaparız, eylemimizle ses getirebiliriz?

Sonra Ali Başkan’ımızla kararlılıkla şuna karar verdik; bir gün sabahleyin gelip işgal yapacağız, diye. Arkadaşlarımızla konuştuk. Ve sabah saat 10 gibiydi, sendika polisleri falan oradaydı. Biz onları oyalayarak çay verdik, bunları biraz kapıdan uzaklaştırdık ve eylemimize başladık. Son içeri girişte üç tane arkadaşımız kaldı dışarıda, içeri giremediler ama buna rağmen biz içeriyi işgal ettik. Ve bize içeride çok baskı uygulandı. İşte Erdal Başkan’ımız önde olmak üzere Ali Başkan’ımız, Avukat arkadaşımız dışarıdaydı. Bize destek olarak sendikadan diğer arkadaşlar geldi 150 kişi falan dışarıda. Güzel bir atmosfer gelişti. Ama içeride bize baskı vardı. O ana kadar bizimle muhatap olmayan insanlar bir anda koşuşturmaya başladı. İşte Başkan’ımızın dediği gibi, Bakanlıktan müfettiş geldi bizimle konuşması, bizimle bazı şeyler paylaşması… İşte Emniyet Amiri Yardımcısı, Şişli Emniyet Yardımcısının gelmesi… Bir anda bunlar tutuştu. Ama o ara biz Başkanımızı içeri çağırdık. Başkanımıza söyledikleri; işte sizi gözaltına alırız, gidersiniz nezarethanede geçirirsiniz, bize sözlü tacizde bulunmaya başladı. Ama biz çok kararlıydık. Hepimiz bir ağızdan arkadaşlarımızla şöyle söyledik. Dedik; gerekirse bizi buradan sürüyerek çıkartın, biz eylemimizden kesinlikle vazgeçmeyeceğiz, gerekirse yarın burayı tekrar işgal edeceğiz deyince, kararlı olduğumuzu anladılar o anki atmosferde.

Ve Sema Hanım zannedersem, oranın yöneticilerinden, müdürlerinden biri Ali Başkan’ımızla konuşmak istedi. Ve bunu doğrultusunda bazı bize verilen sözler oldu. O sözler, konuşmayan, önceden Sema Hanım bizim yüzümüze bakmazken, bizimle muhatap olmazken, şimdi sık sık Ali Başkan’ımızı arayıp işte bizimle ilgili problemleri, bizimle olan çözülecek şeyleri dile getirmeye başladı.

Tabiî bu bizim için onur verici bir olay. Çünkü mücadelemizin meyvesini almaya başladığımızı düşünüyoruz. Bu süreç içerisinde geçen hafta yaşadığımız şey de, örneğin yağmurun altında kaldık. Biz gittik nalburdan naylon aldık. Tekrar çadırımızı yenilemeye başladık. Tabiî bunları gördükçe onlar daha çıldırmaya başladı. Yani bizim bir an önce yılacağımızı, oradan bir an önce gideceğimizi tahmin ediyorlardı ama biz kararlıyız. Ali Başkan’ımızın, yöneticilerimizin dediği gibi, çoğu gazeteci arkadaşlarımıza, basın emekçilerine desteklerinden dolayı teşekkür ediyorum. Halkın Kurtuluş Partisi’nden gelen arkadaşımıza teşekkür ediyorum.

Her demeçte söylediğim gibi yine söylüyorum. Gerekirse bedel ödeyeceğiz, gerekirse bedelin fazlasını ödeyeceğiz, bu yoldan caymayacağız. Biz 16 arkadaş bu yola baş koyduk. Bedelini ödeyerek her arkadaşımız işe girecek. Bu yüzden arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum. Çünkü hiç biri yılmadı.

Gün geldi dışarıdaki esnaflardan… Bizim hemen eylem çadırımızın yanında bir Avukatlık bürosu var. Bir tanesi Bitlisli, bir tanesi Sivaslı olmak üzere bir bayan arkadaşımız geliyor yanımıza sürekli, gün aşırı. Bize destek veriyor. İşte eşyalarımızı koyduğumuz, aynı sokağı paylaştığımız bir saz evi var oraya eşyalarımızı koyuyoruz, çay suyumuzu alıyoruz. Yani bize ciddi anlamda, dışarıdan, halktan müthiş bir destek var. Biz de bunun bilincinde olduğumuz için eylemimizi kesinlikle sonlandırmayacağız.

Ama arkadaşlarımızın adına rahatlıkla söyleyebiliyorum çünkü hepsinin adına ben konuşuyorum genelde basınla. Hepsinin adına konuşmamdaki neden de şu; ben onların hakkını savunmuyorum, onların verdiği yetkiyle konuşuyorum. Onların adına konuşmamdaki sebep şu; biz sonuna kadar direneceğiz ve işe girene kadar orayı terk etmeyeceğiz, buna kararlıyız.

 

(Alkışlar…)

 

Şunu söylemek istiyorum. Bu benim için onur verici bir olay.

Direne Direne Kazanacağız.

Yaşasın Halkların Kardeşliği, diyorum.

Yaşasın Devrimci Dayanışma, diyorum.

 

(Alkışlar… Slogan: Yaşasın Santa Farma Direnişimiz… Alkışlar…)

 

Naile Koç Yoldaş: Direnişçi arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz. Başarılar diliyoruz.

Yoldaşlar,

Bulgaristan devriminin önderi Dimitrov bir yazısında gençliğe şöyle sesleniyordu:

“Gençlik tükenmez enerjisi, heyecanı, yaratıcı çalışmasıyla, nerede olursa olsun köylerde ve kentlerde, fabrikalarda, madenlerde, atölyelerde, yönetim bürolarında, demiryollarında ve nakliyatta, üniversitelerde ve diğer öğretim kurumlarında, orduda, donanmada, gönüllü hizmetlerde, vatan cephesinin büyük davasının nihai zaferi için çarpışanların ön safında yer almalıdır.”

Şimdi etkinliğimize gençlik sinevizyonuyla devam ediyoruz.

 

(Sinevizyon gösterimi…)

 

Bizler Grevlerde, Direnişlerde, namuslu-temiz işçilerin nasırlı ellerini sıkarak gelişmekteyiz

 

Hüseyin Can Pala Yoldaş:

 

Merhaba Yoldaşlar!   

Sizleri enternasyonalizmin gerçekçiliğine, siyasal davamızın, sınıfsal mücadelemizin doğruluğu ve haklılığına inanarak güvenle, inançla ve geleneğimizin sarsılmaz direnciyle selamlıyorum!

Sizleri, Şeyh Bedreddin’lerden Pir Sultan’lara; Che Guevara’lardan, Hikmet Kıvılcımlı’lardan, Deniz Gezmiş’lerden bu yana süren haklı davamızın şerefiyle selamlıyorum! Hepiniz hoş geldiniz…

Sevgili yoldaşlar,

Son aşamasına girmiş kapitalist sistem, her gün emekçi halklara açlık, sefalet ve kan getirmekten geri durmuyor. 1950 Menderes Hükümetiyle iyice emperyalizmin batağına saplanmış ülkemiz, ne yazık ki bugün de emperyalizm projeleriyle cebelleşmektedir. Kıvılcımlı’nın teorisinin ışığında; önderliğimizin tezleri, değerlendirmeleri gün be gün gerçeklik kazanmıştır.

Fakat ne yazık ki diyoruz… Bir tarafımız, Ortadoğu’yu daha kolay sömürmek için yeniden şekillendirilmesini hesaplayan emperyalist çakalların projesi BOP’un eşbaşkanı Erdoğan, bir tarafımız BOP’un kara gücü PKK-PYD, diğer tarafımız da BOP’un tersten bölücü görevini üstlenen ırkçı-şoven yapılarla sarılmıştır. Meclisteki dört Amerikancı burjuva partisi ve onları destekleyen sözüm ona “sol” yapıların  hepsi bugün, bu emperyalist projeye hizmet etmektedir. Artık gafillik kalmamıştır; halklara ihanete bulaşmışlardır!

Halklarımız gözyaşı döküyor. İnsanlarımız işsiz, açlıkla mücadele ediyor. Gençler okula gitmek yerine ağır işlerde çalıştırılıyor. Bizler, okula gitsek bile aynı zamanda ekonomik sorunlar dolayısıyla ders çalışmak yerine vardiyalı işlerde çalışıyoruz. Dershaneye gidemiyoruz, çünkü dershaneye verecek paramız yok. Eğer gidersek ailecek borçlanıyoruz, ruhsal ve bedensel olarak yıpranıyoruz. Dershaneler kapandı fakat yerini eşitsizliğin hüküm sürdüğü özel okullar aldı. Parası olan iyi eğitim alır mantığı bu sistemde sürüp gidiyor. Peki, soralım arkadaşlar: Parasız eğitim insanın en temel ihtiyacı değil midir?

Emperyalizmin Ortadoğu ülkelerine pompaladığı Siyasal İslam’ın okullarımızı vurması bizi derinden etkilemektedir. 12 Eylül icadı Zorunlu Din Derslerinin müfredatımızda yer alması, okullara türbanla girilmesi; hatta karma eğitimin kaldırılması için yapılan çalışmalar, gerici-ezberci eğitimin aşamalarıdır. Bizi düşünmekten, sorgulamaktan, bilimden uzaklaştırmak istiyorlar!  Biz mücadele eden gençlik olarak buna izin vermeyeceğiz. Laik eğitim hakkımızdır!

Fen dersleri, sayısal dersler için okullarımızın çoğunda laboratuar yok, varsa araç gereç yok; o  da varsa sınıfta ders işleme yok. Çünkü bu gerici-ezberci sınava dayalı eğitim sistemi bize konunun, olayların mantığını kavratmak yerine sınavda kısa süreli başarı elde etmemizi öğretiyor. Parti programımızda da yer aldığı gibi, biz diyoruz ki ihtiyacımız BİLİMSEL EĞİTİMDİR!

Bir sorunumuz da arkadaşlar, anadilde eğitimdir. Ülkemizde 1000 yıldan bu yana kardeşçe yaşayan Türk ve Kürt Halklarının kardeşliği artık sözde kalmamalıdır. Bir çocuğun en verimli eğitimi alabilmesi için önemli maddelerden biri de anadilde eğitimdir. Birkaç defa Şırnak’a gitme fırsatım oldu. Sınıflara girdim, ilkokul öğrencileriyle muhabbet etmeye çalıştım. Ve çok zeki öğrenciler olmasına rağmen anadilde eğitim sorunu yüzünden çok basit matematik işlemlerini bile çözemiyorlar. Bu sorun çocukların, gençlerin sorunu, bizim sorunumuz değil; eğitim sisteminin sorunudur. Bunun örneğini en iyi şekilde Sovyet Rusya’sında görmekteyiz.

Biz diyoruz ki: Her ezilen ulus haklarına kavuşmalıdır!

Yaşasın Anadilde eğitim mücadelemiz!

 

Partimiz: Kurtuluş Partisi, önüne koyduğu hedefleri büyük oranda gerçekleştirmektedir. Seçim çalışmalarımızla ve Genel Başkan’ımızın TRT konuşmalarıyla birlikte işçi-köylü ve emekçi halkımız, Partimizin ideolojisini yavaş yavaş benimsemeye başlamıştır. Partimiz emekçi halklar tarafından tanınmaya ve kabul görmeye başlamıştır. Yani partimiz, Evrim konağındadır!

Aynı zamanda Gençlik Mücadelemiz de gelişim aşamasına girmiştir. İnsanları örgütlüyoruz, onun dışında insanlar kendileri örgütlenmek adına Partimize geliyor. Önemli olan bizlerin bu çark içinde sistemli çalışan bir vida olmayı bilmemizdir. Bu, Sol’un  tek temsilcisi olma görevimizi ciddi anlamda yerine getirdiğimizi gösteriyor.

Zamanımız yok! Dinlenme zamanımız Kıvılcımlı Usta’nın dediği gibi “bir çay içimlik” zamandır. İlerideki amaçlarımızdan biri Partimizin doğru ideolojisini YIĞIN GENÇLİK ÖRGÜTÜYLE taçlandırmak ve gençlik olarak gençliğe yön verecek duruma getirmek, daha sonra ise bu yığınları parti saflarına katmak ve Proletarya Partisini milim milim örmek için çabalamaktır.

Parti gençliği olarak bizler grevlerde, direnişlerde namuslu-temiz işçilerin nasırlı ellerini sıkarak gelişmekteyiz. Bu yüzden sınıf çıkarını gözetmeden bir hareket düşünmemekteyiz. Bu:  parti ideolojimizin, devrimci şehitlerimizin bize verdiği bir şeref borcudur.

Biz kazanacağımıza ant içmişiz. Düşmanın çokluğuna sayımızın azlığına bakmadan mücadele edeceğimize ant içmişiz!

 

Halkız Haklıyız Kazanacağız!

Yaşasın Eşit-Bilimsel-Parasız-Demokratik-Laik ve Anadilde Eğitim Mücadelemiz!

Yaşasın Gençliğin Devrimci Mücadelesi!

 

Hepinizi Kurtuluş Partisi Gençliği adına en içten devrimci duygularımla selamlıyorum!

Şan olsun Parti’ye!

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here