HKP’den Halk Düşmanları hakkında suç duyurusu

04.11.2014
A+
A-

 

 

Obama-Tayyip-ABD

 

HKP, Uluslararası Ceza Mahkemesine Obama ve Erdoğan hakkında savaş suçu gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. Ayrıca Tayyipgiller’in hukuksuzluklarının peşini bırakmayan HKP, 17 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturması hakkında “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verilmesine itiraz etti.

ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ Savcısına

(PROSECUTORS OF INTERNATIONAL CRIMINAL COURT)

 

 

SAVAŞ SUÇUNU

İHBAR EDEN            : Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanlığı

Karanfil Sokak No:24/15 Kızılay/ANKARA

 

VEKİLLERİ: Av. Metin Bayar, Av. Sait Kıran, Av. Azime Ayça Alpel, Av.Doğan Erkan

Kızılırmak Cad. 7/9 Kavaklıdere Çankaya/ANKARA TÜRKİYE

 

 

İHBAR EDİLENLER: 1- Barack Hüseyin Obama (Amerika Bileşik Devletleri Başkanı)

2- Chuck Hagel (ABD Savunma Bakanı)

3- John Kerry (ABD Dışişleri Bakanı)

4- Recep Tayyip Erdoğan (Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı)

5- Ahmet Davutoğlu (Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı)

6- Mevlüt Çavuşoğlu (Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı)

7- İsmet Yılmaz (Türkiye Cumhuriyeti Milli Savunma Bakanı)

 

İHBARA KONU OLAYLAR ve İHBAR SEBEPLERİMİZ ile

ULUSAL-ULUSLARARASI HUKUKTA SAVAŞ VE SALDIRI SUÇLARI

 

1- Türkiye’de ortaya çıkan, basından ve internetten ulaştığımız bilgilere göre;

“ABD ve Türkiye arasında Ankara’nın IŞİD’e karşı sağlayacağı askeri katkılar konusunda bir aydır süren müzakerelerde ilk somut mutabakata varıldı. Ankara 2 bin Suriyeli muhalife eğitim vermeyi kabul etti. İncirlik için görüşmeler ise sürüyor. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Harf, “General Allen ve Büyükelçi McGurk’ün iki gün süren toplantılarının sonucu olarak, Türkiye Suriyeli ılımlı muhaliflere eğitim ve ekipman desteği vermeyi kabul etti” diyerek açıkladı.

“ABD ve Türkiye’nin 5 Eylül’de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Barack Obama arasında Galler’deki NATO Zirvesi sırasında yapılan toplantıdan beri sürdürdüğü IŞİD’e karşı kurulan küresel koalisyon müzakerelerinde, askeri katkı konusunda ilk somut mutabakat sağlandı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın BM Zirvesi için gittiği New York’ta 25 Eylül günü ABD Başkanı Barack Obama ve Başkan Yardımcısı Joe Biden ile yaptığı görüşmelerde de gündeme gelen, Suriyeli muhaliflerin eğitilip donatılmasında Türkiye ilk aşamada 2 bin kişiye eğitim sağlamayı kabul etti.

“ABD’nin IŞİD’e karşı küresel koalisyon özel temsilcileri emekli Orgeneral John Allen ve Yardımcısı Brett McGurk’ün iki günlük Ankara temaslarından sonra sağlanan mutabakatı, ilk olarak ABD Dışişleri Sözcüsü Marie Harf açıkladı ve “Özellikle çabaların askeri kısmında Türkiye’nin katkı sağlayabileceği alanları ele aldık. Ve Allen ile MucGurk’ün son iki günlük toplantıları sonunda, anladığımız kadarıyla Türkiye ılımlı Suriye muhalefetini eğitip donatma çabalarını desteklemeyi kabul etti” dedi.

“İLK HAGEL AÇIKLAMIŞTI

“Bu konuda Amerikan tarafının Türkiye’den somut destek istediğini, ilk olarak çıktığı Güney Amerika gezisi sırasında perşembe günü uçakta gazetecilere konuşan ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel açıklamış ve “ABD’nin Türkiye’den almak isteyeceği kilit askeri yardım, İncirlik’teki Türk hava üssüne erişim ve ılımlı Suriye güçlerinin eğitim ve donanımı için yardım anlaşması” demişti.

“İLK ETAPTA 2 BİN KİŞİ

“Türk kaynaklardan edinilen bilgiye göre ilk aşamada yaklaşık 2 bin Suriyeli muhalif, Türkiye topraklarında güvenli bir askeri üste eğitime tabi tutulacak. Eğitimi Türk ve ABD’li askeri uzmanlar kimi zaman ortaklaşa, kimi zaman ise dönüşümlü verecek. Eğitime alınacak Suriyeli muhalifleri Türkiye belirleyecek. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın uygun gördüğü, haklarında “olumlu rapor” verdiği isimler eğitimden geçirilecek.

“Eğitimden geçen muhalifler için gereken askeri teçhizatı büyük oranda ABD karşılayacak. Ancak Türkiye de belli oranda katkı sağlayacak. 2 bin kişinin eğitimi tamamlandıktan sonra periyodik olarak 400’er kişilik gruplar halinde eğitime devam edilecek. Muhaliflerin eğitimiyle ilgili ayrıntılar ise önümüzdeki hafta Türkiye’ye gelecek ABD askeri heyetiyle ele alınacak.” (www.hurriyet.com.tr/dunya/27364265.asp)

“Bülent ARINÇ’ın açıklamaları: Terörle mücadele kapsamında yürütülen işbirliği dışında İncirlikle ilgili yeni bir durum yoktur. Eğit donat programı için Türkiye tarafından önerilen bazı tesisler söz konusudur. Uçuşa yasak bölge ve güvenli bölge tesisi dahil olmak üzere birlikte atılacak adımlar ve alınacak tedbirler paketinin bütün unsurları hakkında ABD ile gerçekleştirmekte olduğumuz görüşmeler sürdürülecektir…, Eğit-donat konusu ile ilgili sorulan bir soruya Arınç, “Bu bizim için yeni bir unsur değil. Biz Suriye’deki ılımlı muhalefetin güçlendirilmesi gerektiğin düşünüyoruz. Türkiye bu konuda haklı çıkmıştır. Keşke Türkiye’nin sözlerine Batılı ülkeler de kulak verebilseydi. Ilımlı muhalefet alanda zayıf kalınca onun boşluğunu aşırı unsurlar doldurdu. Şimdi batılı ülkeler Türkiye’nin geldiği noktada eveti bir eğit-donat faaliyetinin ki sayılarının belki birkaç yüz olabileceği bir faaliyetin yapılmasını düşünüyorlar. Türkiye’nin haklı olduğunu kabul ediyorlar…, …Dikkat edeceğimiz şey gelenlerin mutlaka Suriye halkından olması yabancı unsurları barındırmaması düşünülüyor.” (www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/130075/Bulent_Arinc_Polisin_yetkilerini_yeterli_gormuyoruz.html)

 

2- Ülkemizin Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve diğer Bakanlıklar gibi yürütme organlarını işgal eden şüpheliler ile ABD Başkanı, Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı, komşu Suriye Devleti’ne karşı sürekli saldırgan ve tahrik edici plan ve eylemler yaparak, ülkemizi hızla savaşa sürüklemektedirler.

4 yıldır topraklarımızda kurulu kamplarda eğitilen teröristlere, sınırdan Suriye’ye geçerek acımasız katliamlar yaptırmaktadırlar.

Yürütme yetkisini elinde bulunduran şüphelilerin kararları ve uygulamalarıyla, Ülkemizin güney sınırını oluşturan topraklarımızın bir kısmı, egemen Suriye Devleti’ne karşı savaşan saldırganların üssü durumuna getirilmiştir.

GELİNEN SÜREÇTE BU FİİLİ (DE FACTO) DURUM, ŞİKÂYET EDİLEN DEVLETLERİN YETKİLERİ TARAFINDAN ARTIK AÇIKÇA ORGANİZE EDİLMEKTEDİR. IŞİD BAHANESİYLE SURİYELİ GERİCİ ÇETELER, SURİYE TOPRAKLARINDA SAVAŞMAK ÜZERE TÜRKİYE’DE ABD İLE ORTAKLAŞA EĞİTİLMEKTE VE SİLAHLANDIRILMAKTADIR. BUNUN ADINA DA “EĞİT-DONAT” PLANI DENMEKTEDİR.

Yukarda alıntı yapılan haberlerin de doğruladığı üzere, iki saldırgan devletin yetkililerinin (ABD ve Türkiye yetkilileri) ihbar konusu “EĞİT-DONAT” planlarıyla çetelerden derleşik bir ordu oluşturma eylemlerinin asıl amacı ise SURİYE’NİN YASAL HÜKÜMETİNİ DEVİRMEK, ARDINDAN SURİYE’Yİ PARÇALARA BÖLMEKTİR.

“ Esad Rejimi’ni öncelik sayan Türkiye ve IŞİD’i öncelik sayan ABD arasında muhaliflerin ne amaçla eğitilecekleri konusunda bir farklılık olup olmadığı sorusunu yanıtlayan Harf ise “Bu IŞİD, El Nusra ve Esad’la olan savaşlarında Suriye ılımlı muhalefetini desteklemekle ilgili. Stratejik amaçları konusunda onların (Türklerin) konuşmasına izin verin. Esad’ın meşruiyetini kaybettiği konusunda mutabıkız ama ılımlı muhalefeti eğitmek, donatmak, desteklemek meselesine gelince, bunlar bizim Suriye’deki kara ortaklarımız dedi.” (hürriyet, agy)

Görüleceği üzere, Suriye “Ilımlı muhalefeti” ile oluşturulacak gerici-yağmacı ordunun asıl hedefi, Suriye Devleti’nin bizzat kendisidir.

 

3- Bu teröristlere Türkiye’de askeri eğitim verildiği uluslararası önemli basın kaynaklarında da sık sık yer almaktadır.

Guardian, ”Türkiye, isyancılara eğitim üssü kurdu” derken,

Bild am Sonntag, “Alman ve İngiliz ajanlar, Suriye’deki isyancılara yardımcı olmak ve eğitmek amacıyla Akdeniz’de konuşlandırıldı” iddiasında bulundu.

The Times’a göre ”Suriyeli muhaliflerin üssü Adana’da, İncirlik Üssü yakınlarında.”,

BBC ise “Suriyeli isyancıları Türkiye eğitiyor. Ordu tarafından yönetilen gizli kamplarda özel bir eğitim programı yürütülüyor” diyor..

Yine Daily Telegraph Gazetesi’nin yazdığına göre, Suriye’de Esat sonrası rejimin organize edilmesi ve “Suriye’de, geçiş dönemi sonrası köy ve şehirlerde yerel yönetimleri üstlenmeleri için Haliç manzaralı apartmanlarda” muhalifler eğitilmektedirler.

 

4- Müvekkil Halkın Kurtuluş Partisi Suriye olayları ile ilgili olarak bir kısım şüpheli hakkında daha önce Hem Türkiye Savcılarına, hem de SİZ ULUSLARASI CEZA MAHKEMESİ SAVCILIĞINA “savaş suçları”, “saldırı suçu”, “savaş kışkırtıcılığı” ve ”yabancı devlet aleyhine yetkisiz asker toplama” suçlarından ihbarda bulunmuş ve 31.08.2012 tarihli dilekçesinde şunları söylemişti:

“Gazetelerden öğrendiğimize göre, ABD’li düşünce kuruluşları 27 Haziran 2012’de Washington’da bir araya gelerek “Suriye Krizi” ile ilgili savaş oyunları oynamaktalar ve Ağustos 2012’den Nisan 2013’e kadar bölgede yaşanacakları dizayn etmekteler. Türkiye’nin savaşa dâhil edilmesi için önce Suriye’deki ölenlerin sayısının artırılacağı, bu yetmeyince Suriye’den kaçan mültecilerin sayısının artırılacağı bu da yetmeyince Türkiye’de Gaziantep ve Kahramanmaraş gibi illerde bombaların patlatılacağı ve böylece Türkiye’nin Suriye’ye asker çıkarmasının sağlanacağına dair senaryolar yazmaktalar.

“Gerçekten de son iki aydır Tarih hızlı akmaktadır ve Suriye’de yaşananlar Emperyalistlerin planladığı şekilde gelişmektedir. Emperyalistler, sadece ülkemizi değil, Suriye’nin diğer komşularını da içine alacak şekilde çok yönlü senaryolar uygulamaktalar. Ülkemizdeki bombalama eylemlerinin hangi kentlerde yapılacağını tayin eden Emperyalistlerin Suriye sınırındaki illeri seçmeleri tesadüfi değildir.

“Emperyalistlerin, Suriye’deki amaçlarına ulaşınca arkasından İran’a sonrada ülkemize yönelecekleri gün gibi ortadadır. Emperyalistler, Suriye’de elde edeceği başarı ile tüm Ortadoğu’da ve dolayısıyla Ülkemizde de bir mezhep çatışmasının, Arap-Kürt-Türk boğazlaşmasının temellerini atmaktadır. Böylece tüm bölge savaşın içine çekilecek ve Ortadoğu’da “sınırlar yeniden çizilecek”tir. Herkes bunu çok iyi görüyor.”

Bu açık beyanlarımıza rağmen Türk yetkililer hakkında yargılama faaliyeti işletilememiştir ne yazık ki…

 

5- Esasen bu anlatılan eylemler yürürlükteki Türk Ceza Mevzuatında açıkça suç tipi olarak düzenlenmiştir. TCK’nin 304. Maddesinde düzenlenen “Yabancı devleti Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı savaş açması için tahrik”, yine TCK’nin 306. Maddesinde düzenlenen “Yabancı Devlete Aleyhine Asker Toplama” suçunun kapsamına girmektedir. Aynı eylemler içtima halinde, eylemlere zımnen destek olanlar, göz yumanlar açısından TCK’nin 279. Maddesi ile düzenlenen “Kamu Görevlisinin Suçu Bildirmemesi” suçunu, 281/2 Maddesinde düzenlenen “Kamu Görevlisinin Suç Delillerini Gizlemesi” suçunu ve en sanık lehine yorumda 283. Maddede düzenlenen “Suçluyu Kayırma” suçunu oluşturmaktadır.

Aynı yasanın “Komşu devlete karşı hasmane hareket” başlıklı 306. Maddesinde ise; “Türkiye Devletini savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak şekilde, yetkisiz olarak, yabancı bir devlete karşı asker toplayan veya hasmane hareketlerde bulunan kimseye beş yıldan on iki yıla kadar hapis cezası verilir” denilmektedir.

Ne yazık ki anılan eylemlere dayalı olarak Türk yetkililer hakkında müsnet suçlardan bulunduğumuz suç duyuruları sonucunda hiçbir hukuksal işlem yapılmamıştır. Bir takım antidemokratik-şekli cumhurbaşkanlığı-başbakanlık-bakanlık dokunulmazlıkları sebebiyle şüpheliler yargılanamamaktadır Türkiye’de. Oysa savaş suçu eylemleri, görevlerinin bir gereği de olmayıp, GÖREV VE YETKİLERİNİN KÖTÜYE KULLANILMASI niteliğindedir.

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın 14. Maddesinde şöyle denmektedir: “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.”

Bu hükümlere rağmen şüphelilerin Türkiye’de yargılanması mümkün olmamıştır.

 

6- Yine anılan “Eğit-Donat” planı ve plan kapsamındaki fiiller, Birleşmiş Milletler Şartı’nın “Amaç ve İlkeler” Bölümünün 2/1. Maddesinde düzenlenen: “Örgüt, tüm üyelerinin egemen eşitliği ilkesi üzerine kurulmuştur.” ilkesi gereğince “egemen eşit” BM üyesi Suriye’ye karşı savaş ilanından başka bir şey değildir.

Oysa aynı BM Şartı’nın 2/4. Maddesinde: “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletler’in Amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.” denilmektedir.

Yine bu eylemlerin; 24 Ekim 1970 tarihinde toplanan 1883. BM Genel Kurulu’nda kabul edilen “BM Antlaşması Doğrultusunda Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge” Ekinde belirtilen;

“Her devlet uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla ters düşen herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınmak yükümlülüğündedir. Böyle bir güç tehdidi ya da güç kullanımı uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ihlali anlamına gelir ve hiçbir zaman uluslararası sorunların çözümünde bir araç olarak kullanılmamalıdır.

“Saldırıdan kaynaklanan bir savaş, uluslararası hukuka göre sorumluluğu olan, barışa karşı işlenmiş bir suçtur.

“Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkeleri uyarınca Devletlerin, saldırıdan kaynaklanan savaş lehinde propaganda yapmaktan kaçınma yükümlülüğü vardır.

“Her Devletin, başka bir Devletin var olan uluslararası sınırlarını ihlal etmek amacı ile ya da toprak anlaşmazlıkları ve Devletlerin sınırları ile ilgili sorunlar dahil olmak üzere ULUSLARARASI ANLAŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜNDE ARAÇ OLARAK GÜÇ TEHDİDİ YA DA GÜÇ KULLANIMINDAN KAÇINMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ VARDIR.

“Her Devletin, kendisinin taraf olduğu ya da başka bir şekilde saygılı olmak durumunda olduğu uluslararası bir antlaşma ile oluşturulmuş ya da bu antlaşma gereğince ortaya çıkmış ateşkes sınırları gibi uluslararası sınır tayinlerini ihlal etmek amacı ile güç tehdidi ya da güç kullanmaktan kaçınma yükümlülüğü vardır. Yukarıda belirtilenlerin hiçbiri, kendi özel rejimleri altındaki bu gibi sınırların mevcut durum ve etkileri açısından tarafların konumlarına zarar verecek ya da geçici niteliklerini etkileyecek şekilde yorumlanamaz.

“Devletlerin güç kullanımını içeren misilleme hareketlerinden kaçınma konusunda bir yükümlülükleri vardır.

“Her Devlet, eşit haklar ve kendi geleceğini tayin etme ilkelerinin işlenmesi sırasında sözü edilen halkları, kendi geleceklerini tayin etme, özgürlük ve bağımsızlık haklarından yoksun bırakan herhangi bir zora dayalı eylemden kaçınma yükümlülüğüne sahiptir.

“Her Devletin, başka bir Devletin toprağına saldırı amacını taşıyan, ücretli askerler de dahil olmak üzere, düzensiz güçler ya da silahlı grupları örgütlemek veya örgütlenmelerini teşvik etmekten kaçınma yükümlülüğü vardır.

“Her Devlet, bir başka Devletin içindeki sivil mücadele hareketleri ya da terörist hareketleri örgütlemek, kışkırtmak, bunlara yardımda bulunmak ya da bunların içinde yer almaktan ya da bu tür hareketlerin yürütülmesine yönelik olarak kendi toprakları içinde yürütülen örgütlü etkinliklere rıza göstermekten, bu paragrafta sözü edilen hareketler güç tehdidi ya da güç kullanımı içerdiği zaman, kaçınmakla yükümlüdür.

“Bir Devletin toprağı, Antlaşmanın hükümlerine aykırı bir biçimde güç kullanılmasından kaynaklanan askeri işgalin hedefi olmamalıdır. Bir Devletin toprağı, güç tehdidi ya da güç kullanılması sonucunda, bir başka devletin ele geçirme hedefi olmamalıdır. Güç tehdidi ya da güç kullanılması sonucunda sağlanan hiçbir toprak kazanımı yasal olarak kabul edilmeyecektir.” şeklindeki ilkelere aykırı olduğu açıktır.

Hemen her gün bir yeni örneği ile karşılaştığımız uygulamalarla, egemen bir devletin (Suriye’nin) toprağına saldırı amacı taşıyan güçlerin ülkemizde örgütlendiklerini hatta bu güçlerin kontrolsüz bir şekilde kendi halkımıza karşı da saldırganlaştıklarını görmekteyiz.

Bir başka anlatımla, 42 yıl önceki BM toplantısında kabul edilen bu ilkelerin bütün üye ülkeleri bağlayıcı hükümleri ortadayken, her iki devlet yetkililerinin kendilerini bu taahhütlerle bağlı hissetmemesi, tümüyle uluslararası hukuku tanımamalarından kaynaklanmaktadır.

 

7- TERÖRİZMİN FİNANSMANININ ÖNLENMESİNE DAİR ULUSLARARASI SÖZLEŞME

“9 Aralık 1994 tarih ve 49/60 Kararı ile uluslararası terörizmin ortadan kaldırılmasını hedefleyen beyannamesini içeren ekinde, Birleşmiş Milletler’e üye Devletlerin, nerede  ve kim tarafından yapıldığına bakılmaksızın devletler ve halklar arasındaki dostane ilişkileri ve Devletlerin güvenliğini ve toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürenler de dahil olmak üzere tüm terörist eylem, yöntem ve uygulamaları suç oldukları ve haklı gösterilemeyecekleri gerekçesiyle açık bir şekilde ve teyiden kınadığını keza hatırlatılarak,

“Uluslararası terörizmin ortadan kaldırılmasını hedefleyen tedbirler beyannamesinde, Kurul’un, Devletleri, bu sorunun tüm veçhelerini kapsayacak genel bir yasal çerçevenin mevcudiyetini temin etmek amacıyla, terörizmin tüm şekil ve tezahürleriyle önlenmesi, cezalandırılması ve ortadan kaldırılmasına ilişkin olarak yürürlükte bulunan uluslararası hukuki düzenlemelerin kapsamını acilen gözden geçirmeleri için de teşvik ettiğini not edilerek,

“Terörizmin, finansmanının engellenmesi ve faillerinin kovuşturulması ve cezalandırılması suretiyle tecziyesine yönelik etkili önlemlerin oluşturulması ve benimsenmesi amacıyla devletler arasında uluslararası işbirliğinin geliştirilmesine acilen ihtiyaç duyulduğuna kani olarak” Türkiye Devletinin de taraf olduğu TERÖRİZMİN FİNANSMANININ ÖNLENMESİNE DAİR ULUSLARARASI SÖZLEŞME imzalanmıştır.

Ancak Türkiye Devleti, sözde IŞİD’e karşı, Suriye’deki diğer silahlı, Uluslararası alanda da Terörist sayılan grupları (El Kaide, El Nusra Cephesi, İslami Cephe, Ahrar-us Şam, Ensar, gibi uluslar arası Terörist Grupları) eğiterek, bu gruplara kendi ülkesinden katılımı da sağlayarak ve silah mühimmat yardımında bulunarak, TERÖRİZMİN FİNANSMANININ ÖNLENMESİNE DAİR ULUSLARARASI SÖZLEŞME hükümlerini ihlal etmektedir.

Belirtmek gerekir ki, bu aşamada bahane edilen IŞİD’İ SİLAHLANDIRIP EĞİTEN DE İHBAR EDİLEN HER İKİ DEVLET YETKİLİLERİDİR!

 

8- CENEVRE SÖZLEŞMESİ

Sivil şahısların harp zamanlarında himayesi için yapılan Cenevre Sözleşmesinin genel prensiplerine de Türkiye Hükümeti aykırı davranmıştır. Henüz bir açık savaş ilanı olmamasına rağmen Türkiye’den gönderilen mühimmat ve silah yardımları sonucunda taraf olmayan sivil halk Suriye’de açıkça katledilmiştir.

Türkiye Hükümetinin sağladığı destekle özellikle Suriye’de yaşayan Kürt, Alevi ve Hıristiyan yerleşim yerleri saldırıya uğramış bu bölgelerdeki insanlar açıkça katledilmiştir. “Eiğt-Donat” planı ile de bu katliamlar artarak devam edecektir.

 

9- ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ’nin temel uluslararası hukuksal dayanağı olan ROMA STATÜSÜ giriş bölümünde:

“Bu Statü’ye taraf devletler,

“Bütün insanların ortak bağlarla birleştiği, ortak bir miras dahilinde kültürlerinin bir araya geldiği ve bu hassas mozaiğin her an dağılabileceğinden endişe duyulduğunun bilincinde olarak,

Bu yüzyıl süresince milyonlarca çocuk, kadın ve erkeğin, insanlık vicdanını derinden etkilemiş, hayal edilemeyen katliamların kurbanı olduğunu akılda tutarak,

“Bu tür ağır suçların, dünyadaki barış, güvenlik ve esenliği tehdit ettiğini kabul ederek,

“Uluslararası toplumu bir bütün olarak yakından ilgilendiren, en ciddi suçların cezasız kalmaması ve ulusal düzeyde ve uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesi suretiyle, bu suçların etkin bir şekilde kovuşturulmasının, güvence altına alınması gerektiğini teyit ederek,

“Bu suçların faillerinin, cezasız kalmasına son verme ve böylece bu tür suçları önleme konusunda kararlı olarak,

“Uluslararası suçların sorumluları üzerinde yargı yetkisinin kullanılmasının her devletin görevi olduğunu anımsayarak,

“Birleşmiş Milletler Şartı Amaç ve İlkeleri ile özellikle tüm devletlerin, herhangi bir devletin toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığına karşı güç veya tehdit kullanmaktan veya Birleşmiş Milletler Amaçlarına uymayan müdahalelerden kaçınmaları gereğini tekrar teyit ederek,

“Bu bağlamda Statünün hiçbir maddesinin, hiçbir devlete başka bir devletin içişlerine ya da silahlı çatışmalarına karışma yetkisi vermediğini vurgulayarak,

“Şimdiki ve gelecek nesillerin iyiliği için, uluslararası toplumu bir bütün olarak ilgilendiren, en ciddi suçlar üzerinde yargı yetkisi olan, Birleşmiş Milletler Sistemi ile ilişki içinde, bağımsız ve daimi bir Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulması konusunda kararlı olarak,

“Bu Statü altında kurulacak olan Uluslar arası Ceza Mahkemesi’nin, ulusal ceza yargı yetkisinin tamamlayıcısı olduğunu vurgulayarak,

“Uluslararası adaletin uygulanacağına ilişkin, sonsuz güveni sağlama konusunda emin olarak,

“Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır” denilmiştir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi bu Statü ile kurulmuştur.

Mahkemenin kuruluşunu düzenleyen 1. Maddesi ise: “Mahkeme, daimi bir kurumdur ve bu Statüde sözü edilen, uluslararası toplumu ilgilendiren en ciddi suçları işleyen kişiler üzerinde, yargı yetkisine sahiptir ve ulusal ceza yargı yetkisini tamamlayıcıdır. Mahkemenin yargı yetkisi ve işlevleri bu Statü hükümleri çerçevesinde belirlenir.” Düzenlemesini havidir.

“Mahkemenin Yargı Yetkisine Giren Suçlar” başlıklı 5. Maddesi ise

“Mahkemenin yargı yetkisi, uluslararası toplumu bir bütün olarak ilgilendiren en ciddi suçlar ile sınırlıdır. Mahkeme, bu Statü’ye uygun olarak, aşağıdaki suçlar hakkında yargı yetkisine sahiptir:

(a) Soykırım suçu;

(b) İnsanlığa karşı suçlar;

(c) SAVAŞ SUÇLARI;

(d) SALDIRI SUÇU.” şeklindedir.

 

Roma Statüsü’nün “Saldırı suçu” başlıklı 8. Maddesi ise şöyledir:

“Madde 8: Saldırı Suçu

  1. Bu statünün amacı bakımından “saldırı suçu”, bir Devletin siyasi veya askeri eylemlerini etkili biçimde kontrol edebilme veya yönetebilme konumunda bulunan bir kimse tarafından, karakteri, ağırlığı ve boyutu itibariyle Birleşmiş Milletler Şartı’nı açıkça ihlal eden bir saldırı fiilinin planlanması, hazırlanması, başlatılması veya icrasını ifade eder.
  2. Paragraf 1’in amacı bakımından “saldırı fiili”, bir Devlet tarafından, bir başka Devletin egemenliğine, toprak bütünlüğüne veya bağımsızlığına karşı veya Birleşmiş Milletler Şartı’na aykırı başka şekillerde silahlı kuvvet kullanılmasıdır. Aşağıdaki eylemlerden her biri, SAVAŞ İLAN EDİLMİŞ OLUP OLMAMASINA BAKILMAKSIZIN, BM Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1974 tarih ve 3314(XXIX) sayılı kararına uygun olarak saldırı fiili biçiminde değerlendirilir:

(a) Bir Devletin silahlı kuvvetlerince, bir diğer Devletin topraklarına yönelik olarak yapılan istila veya taarruz ya da ne kadar geçici olsa da, bu tür bir istila veya tarruzdan kaynaklanan her hangi bir askeri işgal veya kuvvet kullanarak başka bir Devletin topraklarının tümünün ya da bir bölümünün ilhakı;

(b) Bir Devletin silahlı kuvvetleri tarafından, başka bir Devletin ülkesine karşı yapılan bombardıman veya bir Devlet tarafından diğer Devletin ülkesine karşı gerçekleştirilen herhangi bir silah kullanımı;

(c) Bir başka Devletin silahlı kuvvetleri tarafından, bir Devletin limanlarının veya kıyılarının ablukaya alınması;

(d) Bir Devletin silahlı kuvvetleri tarafından, bir başka Devletin kara, deniz veya hava kuvvetlerine ya da deniz ve hava filolarına saldırı;

(e) Kabul eden Devletle yapılan bir anlaşma uyarınca o Devletin ülkesinde bulunan bir Devletin silahlı kuvvetlerinin, o anlaşmada belirtilen koşullara aykırı olarak kullanılması veya anlaşmanın sona ermesinden sonra da bu topraklardaki varlığını devam ettirmesi;

(f) Topraklarını başka bir Devletin kullanımına tahsis eden bir Devletin, topraklarının diğer Devlet tarafından üçüncü bir Devlete karşı bir saldırı eyleminde kullanımına izin vermesi;

(g) Bir başka Devlete karşı yukarıda sayılan fiiller düzeyinde silahlı kuvvet eylemleri gerçekleştiren silahlı çetelerin, grupların, düzensiz birliklerin veya paralı askerlerin bir Devlet tarafından veya bir Devlet adına gönderilmesi ya da o Devletin bu eylemlere önemli ölçüde katılması.”

Dolayısıyla yukarıda anlatılan eylemler ve özellikle “EĞİT-DONAT” Planı, açıkça Roma Statüsü’nün “SAVAŞ SUÇU” ve “SALDIRI SUÇU” kapsamında bulunduğundan, Türk yetkililerin iç hukukta haklarında hiçbir yargılama yapılmadığından ve iç hukuk yolu tıkandığından, ABD yetkililerinin ise yargılanmasına uluslararası alanda yetkili/görevli makam mahkemeniz olduğundan, Uluslararası Mahkemenin amacındaki “Bu suçların faillerinin, cezasız kalmasına son verme ve böylece bu tür suçları önleme konusunda kararlı olmak” vurgusu dahilinde, şüphelilerin yargılanmasını talep etmek üzere mahkemeniz savcılığına başvurma zorunluluğu doğmuştur.

ROMA STATÜSÜNÜ ONAYLAMIŞ OLSUN YA DA OLMASIN, BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SÖZLEŞMESİ VE CENEVRE SÖZLEŞMESİ KAPSAMINDA, ULUSLARARASI SAVAŞ HUKUKU TÜM DEVLETLER İÇİN BAĞLAYICIDIR.

Ruanda ve Eski Yugoslavya için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemelerinin Statüleri de, sözleşmenin ve statünün tarafı olmamalarına rağmen bu ülkeler aleyhine yargılama yapmışlardır. Aynı hukuksal/yargısal yaptırımın ABD ve Türkiye yetkilileri aleyhine işletilmemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin taraflı ve siyasal yargılama yaptığına ilişkin inancı pekiştirecek bir hata olur.

Saygılarımızla. 16.10.2014

 

Halkın Kurtuluş Partisi

Vekilleri

 

Av. Metin BAYYAR           Av. Sait KIRAN   Av. Azime Ayça ALPEL  Av. Doğan