İki Damat: Ferit İle Berat

13.02.2021
A+
A-

Hüseyin Ali

 

 

Medyada sık sık görüyoruz: Damat Berat nerede? Özellikle de muhalefet milletvekilleri bu soruyu soruyor. Bu yazımızda bu konuda bazı gerçekleri ortaya koymaya çalışacağız. Yaklaşık yüz yıl önceki tarihimiz de buna ışık tutacak.

Tarihimizde iki damat var. İkisi de etkili yerlere gelmiş ama halkına düşmanlık etmiş politikacılar… Bunlardan birisi Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız sırasında hainlik eden Damat Ferit. Diğeri ise Dinci Diktatörlük döneminde önemli bakanlık görevlerinde bulunan, ne hikmetse, şu sıralar ortalıkta görünmeyeni Damat Berat.

Damat Ferit

Damat Ferit, “Kızıl Sultan” II. Abdülhamit’in dul kız kardeşi Mediha Sultan ile evlenerek saraya damat olan bir zat. Hariciye dairesinde (Dışişleri Bakanlığı) memuriyet ile başlayıp Paris, Berlin, Petersburg ve Londra sefaretlerinde kâtiplik yapan Ferit, damatlık sonrasında hızla yükselir; önce Devlet Şurası üyesi olur (1886), II. Meşrutiyet’in ilanından sonra (1908) Meclis-i Ayan üyesi olur. Gözü daha da yukarılarda olan Ferit, bu dönemde önce İttihat ve Terakki Fırkası’na yanaşamaya çalışır, yüz bulmayınca İttihat ve Terakki’ye düşman kesilir. Kısa süre sonra gerici Hürriyet ve İtilaf Fırkası Genel Başkanlığına seçilir (25 Kasım 1911). Bu görevinden kısa süre sonra ayrılsa da (Haziran 1912), I. Emperyalist Savaş sonuna kadar en etkili İttihatçı Muhalifi olma görevini sürdürür.

Savaş sonrasında yenilginin getirdiği rüzgârla İttihatçı’lara saldırılarını daha da yoğunlaştırır. Özellikle de İngiliz Donanmasının İstanbul’a girişinden sonra (14 Kasım 1918), sırtını İngilizlere dayayarak daha da azgınlaşır. “Osmanlı Bolşevikleri” dediği İttihatçı’ların “Fevkalade Mahkemelerde” (olağanüstü mahkemelerde) yargılanmasını ister. Böylece İngilizlerin daha da gözüne girer. Saray da arkasındadır…

Nihayet, İngilizlerin büyük desteğiyle 4 Mart 1919’da Vahdettin tarafından Sadrazam olarak atanır. Yaptığı ilk iş, Dersaâdet Dîvân-ı Harb-i Örfîsi Hakkında Kanun (İstanbul’da Sıkıyönetim)  adlı bir kanun çıkarmak olur; İttihatçı diyerek eski Sadrazam, Nazır (Bakan) ve yüksek rütbeli subayları tutuklatır, Bekir Ağa Bölüğü’nde ağır şartlarda hapseder.

Öylesine satılıktır ki, hemen, 30 Mart 1919’da İngilizlere bir plan sunar. Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi bile bu gelişmeyi şöyle aktarır:

“Ferid Paşa, İngilizlerden Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesi gereğince önemli yerlere karakollar kurulmasını isteyerek 30 Mart 1919’da onlara bir plan sundu. Burada, padişahın egemenlik hakları saklı kalmak şartıyla Arap ülkelerine muhtariyet, Ermenistan’a da bağımsızlık verileceğini bildiriyor, buna karşılık İngiltere’den asayişi sağlamak üzere gerekli gördüğü bölgeleri işgal etmesini istiyordu. Paşanın İngilizleri dahi şaşırtan tekliflerine göre İngiltere gerekli gördüğü takdirde nezâretlere İngiliz müsteşar ve valilerin maiyetine de birer İngiliz başkonsolosu tayin edecek, Osmanlı maliyesini denetleyebilecek, hatta seçimler bile onların kontrolünde yapılacaktı.”

Üstelik Sevr henüz ortalıkta yoktur. Damat Ferit’in bu ihaneti İngilizleri bile şaşırtacak boyuttadır, görüldüğü gibi…

Sevr Antlaşmasının imzacıları: Rıza Tevfik (Şurayı Devlet Reisi), Damat Ferit, Mehmet Hadi (Maarif Nazırı) ve Reşat Halis (Bern Sefiri) Beyler düşman zırhlısının güvertesinde.

Zaten, 20 Mayıs 1919’da kurulan İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin (İngiliz Dostları Derneği diyebiliriz) üyesidir Damat Ferit. Mustafa Kemal Paşa, bu derneğin yapısını ve görevini Nutuk’ta şu sözlerle aktarır:

“İstanbul’da çeşitli amaçlarla gizli ve açık olmak üzere de, birtakım parti ya da dernek adı altında kuruluşlar vardı.

“İstanbul’da önemli sayılacak kuruluşlardan biri İngiliz Muhipler Cemiyeti (İngiliz Dostları Derneği) idi. Bu addan İngilizleri sevenlerin kurdukları bir dernek olduğu anlaşılmasın! Bence, bu derneği kuranlar, kendilerini ve kişisel çıkarlarını sevenler ve kendi varlıklarıyla çıkarlarının dokunulmazlık çaresini Lloyt Corc (Lloyd George) hükümeti aracılığıyla İngiliz desteğini sağlamakta arayanlardır. Bu zavallıların (bedbaht), İngiltere Devleti’nin, bütünüyle, bir Osmanlı Devleti bırakmak ve korumak isteğinde olup olamayacağını bir kez düşünüp düşünmedikleri üzerinde durmak gerekir.

“Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve yeryüzü Halifesi sanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) olan Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Bey’ler ve Sait Molla bulunuyordu. Dernekte İngiliz ulusundan kimi serüvenciler de vardı. Örneğin: Rahip Fru (Frew) gibi. Yapılan işlerden ve işlemlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Fru idi.

“Bu derneğin iki görünüşü ve niteliği vardı. Biri, dış görünüşü ve uygarca girişimlerle İngiliz desteğini istemeye ve sağlamaya yönelen niteliği idi. Öteki, gizli yönü idi. Asıl çalışma bu yöndeydi. Yurt içinde örgütler kurarak ayaklanma ve başkaldırmalara yol açmak, ulusal bilinci işlemez kılmak, yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolunca yönetilmekteydi. Sait Molla’nın, derneğin açık girişimlerinde olduğu gibi ondan daha çok gizli işlerinde de rol oynadığı görülecektir. Bu dernek için söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gerektiğinde göstereceğim belgelerle daha iyi anlaşılacaktır.”

Daha baştan emperyalist ajanlığına soyunan, bu hainliği yapabilen Ferit, Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız boyunca ihanetini sürdürür. Önce, Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i Ermeni Tehciri sırasında Yozgat’taki olaylardan sorumlu olduğu suçlamasıyla alelacele yargılatarak idam ettirir (10 Nisan 1919).

Kuvayimilliyecileri ise Erzurum Kongresi sırasında dışarıya, Mustafa Kemal Paşa’nın deyişiyle, “ulusu curnal eder”. Mustafa Kemal, Nutuk’ta şöyle aktarır.

“Baylar, biz Kongrede özetlediğim bu kararları ve bu ilkeleri saptamaya çalışırken, Sadrazam Ferit Paşa da ajanslarla birtakım demeçler yayımlıyordu. Bu demeçlere “Sadrazamın ulusu curnal etmesi” dense yeridir. 23 Temmuz 1919 günlü ajansla, dünyaya şunu duyuruyordu: “Anadolu’da karışıklık çıktı. Anayasaya aykırı olarak Millet Meclisi adı altında toplantılar yapılıyor. Bu işlerin sivil ve askeri görevlilerce yasak edilmesi gerekir.”

Sonra Kuvayimilliye Hareketini dağıtmak için elinden geleni yapar. Elazığ Valisi Ali Galip adlı tetikçiyi kullanarak Sivas Kongresi’ni önlemeye, Mustafa Kemal Paşa’yı tutuklatmaya çalışır. Beceremeyince, bir genelge yayımlayarak Kuvayimilliye Hareketi’ni “fitne ve fesat”, Kuvayimilliyecileri “asi” olarak ilan eder (10 Nisan 1920).

Bu da sökmeyince, TBMM Hükümeti’nin İcra Vekillerini İstanbul 1 No’lu Divân-ı Harb-i Örfî’de (ünlü Nemrut Mustafa Paşa Divanı) yargılatarak idam cezasına çarptırılmalarını sağlar. (Mustafa Kemal Paşa’ya da idam cezası verilir ve bu 11 Mayıs 1920’de açıklanır.)

Bu da yetmez… Şeyhülislam Dürrizade Abdullah imzasıyla bir fetva yayımlatarak Kuvayimilliyecilerin hain olduğunu, katledilmelerinin caiz olduğunu ilan eder (11 Nisan 1920).

Bu da yetmez… İngiliz’lerin de desteği ve onayıyla Kuvayimilliyeye karşı “Kuva-yi İnzibatiyye” adıyla “Hilafet Ordusu” da denilen bir ordu kurar (18 Nisan 1920).

Bir yandan da, yandaş basındaki tetikçi kalemlere Kuvayimilliyecileri önce “İttihatçılık”, sonra “Moskof Bolşevikliği” ile suçlatır. Daha sonra Damat Ferit Hükümeti olarak basında bir beyanname yayımlatır: 4 Ağustos 1920 tarihli Takvim-i Vekayi gazetesinde yayımlanan hükümet bildirisinde yazılanlar özetle şöyle aktarılmaktadır:

“Hükümet bu beyannamede: Kuvâ-yı Milliye Hareketi’nin her ne sebebe müstenit olursa olsun Bolşeviklerle temas halinde olmasının Millet-i Osmaniye’nin vicdanını sızlattığını dile getirmekte ve nihayetinde Kuvâ-yı Milliye Hareketi’ni Bolşeviklerin Anadolu’daki uzantısı olarak göstererek milletin bu teşkilata gösterdiği ve göstereceği ilginin önüne geçmek istemektedir. Görüldüğü gibi; Kuvâ-yı Milliye Hareketi Bolşeviklikle itham edilirken beraberinde, destekleyici unsur olması bakımından dinî değerler de ustaca kullanılmaktadır.” (Osman Akandere, Hasan Ali Polat. Damat Ferit Paşa Hükümetlerinin Milli Mücadele Karşıtı Politikaları, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2011)

Gericilik, her zaman olduğu gibi, halkı kandırmak için “komünizm tehlikesi”(!) ve din tüccarlığı silahını kullanmaktadır.

Bu sayede Anadolu’da gerici-dinci ayaklanmaları kışkırtır: Anzavur, İzmit-Adapazarı-Düzce, Yozgat (Çapanoğlu), Konya Bozkır ve Konya Delibaş ayaklanmaları gibi…

Damat Ferit ne etse kâr etmez. Ama bu çalkantılı süreçte İngilizlerin desteğiyle bir zamanlar Demirel’in dediği gibi dört kere gider beş kere gelir, yani beş kere Sadrazam olur ve hainliğini sürdürür.

Son büyük ihaneti ise, bir bakıma Türkiye adının silindiği Sevr Antlaşması’nı imzalaması olur (10 Ağustos 1920).

Damat Ferit, dört kez gidip beş kez gelse de, toplamda bir yıl bir ay sekiz gün Sadaret koltuğunda oturabilir.

Ve İstanbul’un işgalden kurtarıldığı gün olan 6 Ekim 1923 tarihinde bir vatan haini olarak vefat eder.

 

Gelelim ikinci damada…

Yaptıkları, ettikleri bakımından Damat Ferit’e benzerlik gösterir. Elbette o derece yetkili konumda değildir. Zaman da farklıdır. Ama ihanet bakımından benzerdir. Damat Ferit zamanındaki İngiliz Emperyalizminin yerini ise Amerikan Emperyalizmi almıştır.

Malum, günümüzdeki sarayın damadı Berat.

Berat da FETÖ okullarında okumuş bir kolej çocuğu. Sonrasında İstanbul Üniversitesinden İşletme lisansı alır ve ABD’de uzmanlık yapar, bir yandan da yandaş (Tayyip’in “bizim Çalık” dediği) Çalık Holding’in ABD biriminde finans direktörlüğü yapar. Tayyip’in kızı Esra ile 2004’te evlenir, tabiî artık Cenabı Allah “yürü ya kulum” der Berat’a. Kısa sürede Çalık Holding’in Mali İşler Genel Müdür Yardımcılığına ve 2007’de Genel Müdürlüğüne atanır. Ve basında şöyle haberler yer alır:

“Damat’ın İhale Bereketi: Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Çalık Holding’e CEO Vekili olduktan sonra, grubun inşaat işlerinde patlama oldu” (Vatan, 27 Temmuz 2007).

Tayyip döneminde normaldir…

Arkası gelir tabiî… İlkin havuz medyasının oluşturulması yönünde adım atılır. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun el koyduğu Sabah-ATV Grubu, “Bizim Çalık”a peşkeş çekilir. Devlet Baba, devlet bankalarıyla 750 milyon dolar sıkıştırır Çalık’ın eline (3 yılı ödemesiz, 10 yıl vadeli bir kredidir bu, Vakıfbank ve Halkbank’tan gelen 350’şer milyon dolarcık!), Katarlılar ise 350 milyon dolar toka eder ve 1.1 milyar dolara bu grup Çalık’ın olur (Aralık 2007). Bizim Çalık’ın kasasından hiç para çıkmaksızın hem de…

Damat, işi tereyağından kıl çeker gibi kotarmıştır!

Sonra sıra hep olduğu gibi vurgunu tamamlamaya gelir. Sabah-ATV Grubu Çalık tarafından 2012’de satışa çıkarılır. Ama alıcısı olmaz. Tayyip devreye girer. Yandaş müteahhitlere (Mehmet Cengiz, Nihat Özdemir, Hayrettin Özaltın, İbrahim Çeçen, Adnan Çebi, Celal Koloğlu gibi), “Hadi bakalım beyler, pamuk eller cebe”, der. Amaç 630 milyon dolarlık bir havuz oluşturarak malı emanetçiden (Çalık) almaktır. İşte tam o sırada yapılan telefon görüşmeleri FETÖ’ye takılır ve 17-25 Aralık’ta duyurulur.

İşi Binali Yıldırım aracılığıyla koordine eden Mehmet Cengiz, diğer bir yandaş müteahhit olan Celal Koloğlu ile görüşmesinde havuza verilen yüksek miktarda parayı kastederek, verdik ama rahat ol, acısını çıkaracağız anlamında “Sen merak etme, bu milletin a…’na koyacağız”, der (Ayrıntılı bilgi için bakınız: https://www.youtube.com/watch?v=rmadeFWzrT4).

Çalık, malın satışını yandaş müteahhitlerin oluşturduğu havuzdan aktarılan 630 milyon dolarcık karşılığı yapar. Damat işi gene becermiştir!

(Cengiz Holding’in bu gayreti de boşa gitmez tabiî. Yeni ihaleler alınarak milletin a…’na koyma süreci devam eder. Bu arada 2005-2009 yıllarından kalan 425 milyon TL’lik vergi cezası da siliniverir.)

Damat Berat da yükselişe devam eder. Önce FETÖ operasyonları sırasında Çalık’tan ayrılır, 2015’te milletvekili olur, hemen arkasından önce Davidson, sonra Milyon Ali hükümetlerinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olur.

(Bu arada Berat’ın Kanal İstanbul güzergâhında 13 dönümlük arazi kapattığı duyulur ve bu bilgi Berat’ın avukatları tarafından da doğrulanır.)

Tayyip düzmece seçimlerle Başkan olunca, Berat da Hazine ve Maliye Bakanlığına atanır. Bir süre sonra da Türkiye’nin AKP tarafından henüz satılmamış tüm kamu varlıklarını kapsayan Türkiye Varlık Fonunun Başkan Yardımcısı kılınır. Tayyip ise başkanıdır. (Türkiye’nin kamu zenginlikleri geçen 19 yılda özelleştirme adıyla yabancılara peşkeş çekilmişti. Elde kalanlarsa Türkiye Varlık Fonu kapsamına alındı.)

“Ziraat Bankası, BOTAŞ, TÜRK TELEKOM’un elde kalmış yüzde 6.7 hissesi, TPAO, ÇAYKUR, TÜRKSAT, THY’nin elde kalmış yüzde 49.12 hissesi, Halkbank’ın elde kalmış yüzde 51.11 hissesi, PTT, ETİ MADEN, BORSA İSTANBUL’un elde kalmış yüzde 83.6 hissesi ile Savunma Sanayi’nin elde duran nakit 3 milyar TL’si, Bodrum, Kemer, Selçuk, Kuşadası turizm yörelerinin 2 milyon metrekare değerli arsası, cennet sahiller, pırlanta koylar, kayak merkezleri VARLIK FONU’na aktarıldı. FONU yönetsinler diye 5 kişi atandı ve onlara “sınırsız sorumsuzluk” verildi. Her istediklerini yapabilecekler. Alacaklar, satacaklar, rehine koyacaklar, devlet adına kağıt çıkarıp satacak, dış borç bulacaklar, buldukları parayı yarım kalmış projelerin bitirilmesine destek yapacaklardı.” (Necati Doğru, Sözcü, 30 Ocak 2021)

Ve şimdi öğreniyoruz ki, 2019 Varlık Fonu Raporu “Gizli” bir rapor. İçindekiler halk ile paylaşılamayacak.

Neden mi?

Tabiî ki, yolsuzlukları örtbas etmek için.

Damat Berat’ın, Tayyip’in çok korktuğu, ABD’de süregiden Halkbank Davası olaylarında da rol aldığı ima edilir. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, “Olayın Geçtiği Oda: Beyaz Saray Hatıraları” adlı kitabında şöyle diyor:

“Devam eden bu adli soruşturma (Halkbank Davası – Hüseyin Ali), kendisinin ve ailesinin Halkbank’ı kişisel amaçlarla kullandığı iddiaları nedeniyle Erdoğan’ı tehdit ediyordu ve bu tehdit, damadının Türkiye Maliye Bakanı olmasıyla daha da kolaylaştı.” (Bolton, agy., s. 169)

Trump ile Tayyip’in Halkbank Davası konusunda görüşmeleri de Trump’ın damadı Jared Kushner ve Damat Berat üzerinden yürür. Trump’a bu davanın sonlandırılması yönünde yalvaran Tayyip, bu görüşme sonrası nispeten rahatlar (tabiî bunun karşılığı ne verdi meçhul!). Bolton bu durumu şöyle aktarır:

“Trump, Halkbank ile ilgili bir karara çok yaklaştığımızı söyleyerek başladı. Mnuchin (ABD Hazine Bakanı) ve Pompeo  (ABD Dışişleri Bakanı) ile az önce konuşmuştu ve Erdoğan’ın büyük damadı (Türkiye Maliye Bakanı) ile sorunun çözülmesi için uğraşacağımızı söyledi. Erdoğan çok müteşekkirdi, İngilizce teşekkür etti.” (Bolton, agy., s. 177)

Görüldüğü gibi, Damat Berat, bütün bu kirli işlerin içindedir.

Bakanlıkları döneminde hep pembe tablolar çizer Damat Berat. Ekonomi tıkırındadır, işsizlik azalmaktadır, ekonomi uçuşa geçmiştir vb… Dolar mı fırladı? “Bizim dolarla işimiz yok”, “Maaşı dolarla mı alıyorsunuz” gibi çıkışlarla devalüasyonu yok sayar. Enflasyon, işsizlik verileri de zaten Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından ayarlanmaktadır. Ancak enflasyon-devalüasyon, özellikle Türkiye gibi dışa bağımlı ülkeler için ayrılmaz ikilidir.

Bütün bunlar halkı kandırmaktır. Dolayısıyla halka ihanettir!

Halkımız Damat Berat gibi köpeksiz köyde değneksiz gezenlere şöyle der:

 

Hasan Dağı arpalıktır, eğer saban yürürse,

Her derede bir değirmen, eğer suyu gelirse,

Her köylüden bir tavuk, eğer köylü verirse,

Güzel gidiş bu gidiş, eğer sonu gelirse!

 

Evet, halk hayat pahalılığını iliklerine kadar hissetmektedir. TÜİK ne derse desin para etmez. Gerçekler ortadadır. Öte yandan bu dönemde Merkez Bankası kasalarından 128 milyar dolar buharlaşıverir.

Bugün her doğan bebek, sırtında 7-8 bin dolarlık borç ile gözünü açmaktadır.

Gidiş kötüdür. Bu gidişin nereye varacağı belli olmaz. Bu kötü gidişin sorumlusu ise elbette Damat Berat olarak görülecektir. Tayyip bu kötü gidişi görür, geleceği sezer.

Tayyip’in çocuklarına karşı ne kadar şefkatli davrandığını 17-25 Aralık’taki telefon tapelerinden, durumun vahametini bir türlü anlamayan Bilal’e sabırla yapması gerekenleri anlatmaya çalışırken yansıyan konuşmasından, biliyoruz.  Damat Berat için de öyle, şefkatli davranacaktır kuşkusuz.

Demek istediğimiz, Tayyip gidişin kötü olduğunu görerek Damat Berat’ı görevden aldı (Berat’ın istifa ettiği belirtilse de) ve aklınca kötü gidişten sorumlu kılınmasını önledi.

Şimdi hafızalardan silinmesi için uğraşıyor. Damat Berat sırra kadem bastı!

Nedeni, Tayyip’in Damat Berat’ı koruma çabasıdır.

Çünkü sonu Damat Ferit’e benzesin istemiyor.

Ama bizce öyle bir son kaçınılmaz. Vatana ihanet edenlerin sonu benzerdir. Kamu adına, halk adına hesap sorulur!