İşçinin Şerefi…

11.01.2020
A+
A-

Prof. Dr. Ercan Küçükosmanoğlu

Şeref sözcüğü, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde şöyle tanımlamıyor: “Başkasının, birine gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer, onur.”

Okullarımızda Ahlâk dersi, 1976-1977 yılında liselerde okutulmaya başlandı. 1975 yılında Demirel Başkanlığında AP-MSP-MHP-CGP partileri koalisyonla I. Milliyetçi Cephe Hükümeti’ni kurmuşlardı. Hükümet manevi değerlere önem verme adına okullara ahlâk dersi koymaya karar vermişti. Ahlâk dersleri kitapları yazılmıştı.

O yıllarda Adana Erkek Lisesinde okuyordum. Bize okutulan Ahlâk kitabında şeref konusu işleniyordu. Bu konu için yazılan metinde; “Toplum içinde bir doktorun şerefiyle, işçinin şerefi bir değildir.”, diye yazılıydı. Ahlâk dersi kitabındaki bu büyük çelişkiyi gözler önüne sermek gerekiyordu. Biz Lise 1 öğrencileri bir araya gelerek kitabın o sayfasını yırtıp okulun içinde yakmıştık. Ahlâk dersine hep din dersi öğretmenleri girerdi. Kitabımızı kontrol eden öğretmen bizim notlarımızı kırmıştı.

Ahlâk dersi kitabı özünde insanlığın temel ahlâk kurallarını bir tarafa itiyordu. Şeref gibi bir kavram kullanılarak, İşçiler, şeref sorunu olan insanlar grubu olarak tanımlanmış oluyordu. Bir anlamıyla ikinci sınıf insanlar…

O yıllar İşçi Sınıfı mücadelesinin dorukta olduğu yıllardı. İşçiler, Toplu Pazarlık ve Grev hakkını kullanarak, ekonomik haklarını bugünlere göre çok iyi bir şekilde alıyorlardı. 1976 yılında 1 Mayıs Taksim’de kutlanmış, yüz binlerce işçi ilk kez kitlesel olarak İşçi Sınıfının Birlik Mücadele ve Dayanışma gününü kutlamıştı.

Kapitalizm denen düzenin ilk önce İngiltere’de hayata geçtiği kabul edilir. İngiltere’de de 19’uncu Yüzyıl’da yazılan pek çok romanda, işçiler aşağı bir sınıf olarak geçer. Bu durum özünde, kapitalizmöncesi yüzyılların alışkanlığıdır. 1789 Fransız Devrimi’nde İşçi Sınıfı gücünü ortaya koymuştur. 1871 Paris Komünü’nün kısa süreli bir İşçi Sınıfı iktidarı dönemi olur.  Arkasından 1917 Büyük Ekim Devrimi’nde Sovyetler Birliği’nde İşçi Sınıfı iktidarları kurulunca, İşçi Sınıfının aşağı bir sınıf olarak gösterilmesi örneklerine Batı romanlarında pek rastlanmaz.

Ülkemizde İşçi Sınıfın Toplu Pazarlık ve Grev hakları, 27 Mayıs 1960 İhtilalinden sonra hazırlanan 1961 Anayasası ile güvence altına alınmıştı. 15-16 Haziran 1970’de “Büyük İşçi Direnişi” ile İşçi Sınıfımız bu haklara sahip çıktığını göstermiştir. 12 Mart 1971 faşist darbesiyle birtakım haklar budanmış olsa da, 1973-1980 arası İşçi Sınıfı mücadelesinin dorukta olduğu yıllardır.

Bu yıllar içinde Milli Eğitim Bakanlığının çıkardığı kitapta, işçilerin onursuz olarak nitelendirilmesi, halk içinde yapılan büyük bir ayrımcılıktır. Siyasi iktidarın insani değerlerden ne kadar uzaklaştığının bir göstergesidir. 12 Eylül 1980 Faşist darbesi İşçi Sınıfının tüm örgütlenme hakkına yapılan en büyük saldırıdır. Darbe anayasasıyla İşçilerimizin toplu pazarlık ve grev hakkını kullanması neredeyse olanaksız hale getirilmiştir. Bu durumu Tekstil İşverenleri Sendikası Başkanı Halit Narin; “Bugüne kadar işçiler güldü, bundan sonra biz güleceğiz.”, diye özetlemişti. Şimdi işverenlerin nerdeyse % 95’i işçilerin iş yasasında yazan haklarını kullandırtmıyor. Kamu yöneticileri, güvenlik güçleri yasal mevzuatı bile değerlendirmeden, herhangi bir hak arama eyleminde işverenden yana oluyor. İş mahkemelerinde davaların 4 ayda bitmesi gerekirken 2-3 yılda bitiyor. İşçi Sınıfımız aleyhine bugünleri yaşarken, İşverenlerden şöyle sözler duyuyoruz; “Ben işyerimde 1000 kişiye ekmek veriyorum.” Sanki babasının parasıyla işçiye ekmek veriyormuş gibi davranabiliyor. Özünde kendine ekmek verenin İşçi Sınıfı olduğunu dile getirmiyor.

Günümüzde İşçi Sınıfımız genel olarak örgütsüz, pek çok haktan yoksun olarak hayatını sürdürüyor. Sahte sendikalar, işveren yanlısı sarı sendikalar İşçi Sınıfımızın hakkını savunmak yerine işverenin hakkını savunuyor. Sarı sendikalar bir anlamıyla, İşçi Sınıfımızın şerefine sahip çıkmamış oluyor.

Tüm bu olumsuzluklar içinde ülkemizde DİSK/Nakliyat-İş Sendikası’nın öncülüğünde süren Direnişler var. Real Market İşçileri 28 aydır, Metro Market ve MediaMarkt mağazaların önünde ve içinde direniyor.

Makro Market İşçileri beş ayrı şehirde aylardır direniyor.

İşten atılan Tüvtürk İşçileri Muğla, Eskişehir, Şanlıurfa, Kütahya’da direnişteler.

On bir yıldır tazminatları verilmeyen Uzel Makina İşçileri İstanbul’da direniyor.

Bu Direnişler, İşçi Sınıfımıza umut oluyor, örnek oluyor. Geçen Ekim ayında Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlü Eskişehir’de aynı Gruba bağlı çalışan ve fabrikada üretimin durmasıyla maaşlarını ve tazminat haklarını alamayan Entil Endüstri, Hapalki Döküm ve Tarkon Makine işçileri direnişe geçtiler.

İşçi Sınıfımızı aşağılayan, haklarını vermeyen tüm işverenlere ve onların işbirlikçisi sarı sendikacılara karşı mücadele eden bir sendikal anlayışı bugün Nakliyat-İş temsil ediyor, İşçi Sınıfımızın Şerefine sahip çıkıyor.