İsrail’in Gazze, Lübnan Hizbullah’ı ve İran saldırılarının bir kez daha kanıtladığı gerçek: “İstikbal (İstiklal) Göklerdedir”

11.07.2025
1.356
A+
A-

Dr. Mustafa Şahbaz

 

“İstikbal göklerdedir!

Çünkü göklerini koruyamayan milletler

yarınlarından asla emin olamazlar.”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

 

Günümüzün en acı ve en ibret verici gerçeği, ABD ve AB Emperyalistlerinin kedi fareyle oynarca Ortadoğu’nun Müslüman ülkelerine, mazlum halklarına uyguladıkları insanlıkdışı zulüm ve ölüm oyunudur. ABD, açık ve net bir biçimde ilan ediyor ve diyor ki çizdiği BOP haritasıyla; “Ben Ortadoğu’da (Kuzey Afrika ve Pakistan da dahil olmak üzere) 22 İslam ülkesinin sınırlarını kendi çıkarlarıma göre yeniden çizeceğim.”

Tarih gösteriyor ki ülke sınırları kan dökmeden değiştirilemez. Zaten emperyalistler de bu tarihi gerçeğe uyarak uyguluyorlar planlarını; bugüne kadar çocuk, kadın, yaşlı, sivil, asker demeden en az on milyon Müslümanın kanını akıttılar. On milyonlarca insanı evsiz yurtsuz bıraktılar.

Peki, bu katliamları yapmak için neye güvendiler?

1- Her şeyden önce teknolojik üstünlüklerine; özellikle de hava kuvvetlerinin sayıca büyüklüğüne ve kalitece yüksek teknolojiyle donatılmış olmasına. Hiçbir askerlerinin karada ölüm tehlikesiyle karşı karşıya gelmesine gerek bırakmaksızın, ülkeleri havadan bombalayarak yerle yeksan etme güçlerine güvendiler;

2- Denizdeki üstünlüklerine güvendiler. Özellikle ABD’nin uçak gemilerinin de içinde yer aldığı filoları, ateş kusan ejderhalar gibi Ortadoğu’daki ülkelerin en yakınına kadar sokulup uçak gemilerinden kalkan uçaklarıyla, denizden karaları vuran uzun menzilli toplarıyla ve çok daha uzun menzilli ve nokta atışı yapabilen füzeleriyle kan ve ateş kustu mazlum halklara;

3- Ortadoğu’ya bir kama gibi soktukları, kendileri adına Ortadoğu petrollerine bekçi köpeği olarak atadıkları İsrail’e güvendiler. Onun bir av köpeğinin sahibine hizmet etmesi gibi kendilerine hizmet edeceğini biliyorlardı. Çünkü İsrail’i paraca, teknolojice, silahça yani her türlü savaş araç gereciyle bu amaçlarına hizmet etsin diye besleyip büyütmüşlerdi. Yani İsrail’e güveniyorlardı.

4- Ama hepsinden daha acısı, Ortadoğu Halklarının başına musallat ettikleri satılmış, kendi halkına düşman, hain yöneticilere güveniyorlardı.

Ve zaten en çok da onlara güveniyorlardı.

En son İsrail, iyice yalnızlaştırdıkları ve savaş kabiliyetini Gazze Katliamı sürecinde test ettikleri İran’a saldırdı. İsrail, İran’la sınırdaş değildi. Ama uçakları İran topraklarını yüzlerce sorti yaparak vurdu. Çünkü 4’üncü maddede belirttiğimiz yerli işbirlikçi hain yöneticiler, ülkelerinin hava sahalarını bu insanlık düşmanı siyonist İsrail’e, ya izin vererek ya da görmezden gelerek, kullandırdılar.

Yani ülke sınırları (BM kararları ne derse desin) emperyalistler için, özellikle de İsrail için, hiçbir anlam taşımıyordu.

Bunun üzerine Türkiye’de kimi stratej geçinenler; “İsrail Türkiye’yi de vurabilir mi?”, sorusunu ortaya attılar. Bunlardan kimi, gerçekten bu noktaya dikkat çekmeyi amaçlıyordu. Kimisi de sözümona İsrail’e karşı oluşunun nişanesi olarak dile getiriyordu bunu. Hatta Tayyip ve avanesi ve dahi Bahçelisi-Bohçalısı; “iç cepheyi güçlendirmek” demagojilerine argüman olarak dile getirdiler bu söylemi.

Biz burada İsrail-İran Savaşını işlemeyeceğiz. Bu olayın bize anımsattığı, anımsatması, daha doğrusu öğretmesi gereken gerçekleri dile getireceğiz.

 

Bizim Satılmışlar

İran Mollalarından Bile Gericidir

1979’da Humeyni önderliğindeki Ortaçağcı mollalar, Şah Rıza Pehlevi’yi devirerek İran İslam Cumhuriyeti’ni kurdular.

Şah sıfır numara emperyalist uşağı olduğu için ve mollalar Şah’a düşman oldukları için onun ağababası ABD’ye de düşman oldular.

Nitekim bir grup silahlı üniversite öğrencisi, Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni ele geçirip 53 Amerikalı diplomatı rehin aldı. Rehineler, 4 Kasım 1979’dan 20 Ocak 1981’e kadar 444 gün boyunca alıkonuldu.

Jimmy Carter’in ABD Başkanı olduğu dönemde ABD’nin rehineleri kurtarmak için yaptığı ve “Kartal Pençesi Operasyonu” adını verdiği girişim, büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı.

Operasyon sırasında bir dizi teknik aksaklık yaşandı. Tahran’a 320 kilometre uzaklıktaki Tebes Çölü’ne yapılan ve “Çöl Bir” adı verilen çıkartma sırasında kum fırtınası çıkmış bunun sonucunda bir helikopter düşmüştü. ABD güçleri “Çöl Bir”den çekilmeye hazırlanırken, kalan helikopterlerden biri, askerlerin ve jet yakıtının bulunduğu bir nakliye uçağına çarpmış çıkan yangında her iki uçak da yok olmuş ve sekiz asker hayatını kaybetmişti.

ABD’nin İran’a düşmanlığı tâ o günlere kadar dayanmaktadır.

ABD’nin o günden beri İran’a uyguladığı ambargolar da Mollalar Rejiminin emperyalizmle bütünleşmesini, diğer Ortadoğu ülkelerinin liderleri gibi emperyalistlerin uşağı olmasını engellemiştir. O yüzden ne İran tam uşak olmuş ne de emperyalistler ve tabiî İsrail, İran’la dost olabilmişlerdir.

İşte bu durum, İran’a ister istemez bir bağımsızlık getirmiştir. Bu bağımsızlık ve bunun sonucu olarak emperyalist saldırılara karşı hazırlıklı olmak isteği-zorunluluğu İran’ı, mollaların bütün gericiliğine rağmen belli teknolojik yatırımlar yapmaya yönlendirmiştir. Örneğin:

“İran’ın otomotiv endüstrisi, petrol ve gaz endüstrisinden sonra ülkenin üçüncü en aktif endüstrisi olup İran’ın GSYİH’sinin %10’unu ve iş gücünün %4’ünü (700.000 kişi) oluşturmaktadır.” (Wikipedia)

Ve İran, kendini daha güvende, bir anlamda Kore Halk Cumhuriyeti gibi dokunulmaz kılmak için nükleer silahlar üretmek üzere teknoloji geliştirmeye başlamıştır. İşte emperyalistlerin ve İsrail’in öfkesini çeken de bu girişimdir.

Ayrıca görüldüğü üzere, Mollalar Rejimi pek de boş durmamış, İsrail’in ve emperyalistlerin çok güvendiği “Demir Kubbe”yi delebilecek füzeler üretmişler. Hem de İran’ın değişik bölgelerinden ve mobil rampalardan atılabilen, menzili 2000 km’ye ulaşan füzeler üretmiş İran.

Gelelim asıl anlatmak istediğimiz konuya…

Türkiye, İsrail’in İran’a saldırısı benzeri bir saldırıya uğrarsa bu saldırıyı püskürtmek ve imha etmek için imkan ve kabiliyetleri nedir?

Bunun için Türkiye’nin havacılık tarihine kısa bir bakış aydınlatıcı olacaktır.

 

Çökkün Osmanlı Bile

1950 Sonrası

Emperyalist İşbirlikçisi

Parababaları İktidarlarından

Daha Bağımsızlıkçı Davranmıştır

Tarihte ilk motorlu uçak, Amerikalı kardeşler Orville Wrigt ve Wilbur Wright tarafından icat edilmiş ve ilk uçuş 17 Aralık 1903 tarihinde gerçekleşmiştir.

Osmanlı’nın uçak sanayisine ve uçakların askeri amaçla kullanılmasına ilgisi ise çok kısa bir süre sayılacak bir farkla (bu uçuş denemesinden 7 yıl sonra) 1910 yılında başlamıştır. O yıllarda her ne kadar Avrupa emperyalistlerinin yarısömürgesi konumuna düşürülmüş olsa da bağımsız bir ülke olmanın getirdiği inisiyatifle özellikle askeri amaçlarla uçaklara büyük ilgi gösterilmiştir.

“Osmanlı otoritesi, havacılık alanında Avrupa’da yaşanan gelişmeleri yakından takip etmekteydi. Enver Bey Almanya’da, Ali Fethi Bey Fransa’da incelemeler yapmaktaydı. 17- 21 Eylül 1910 tarihleri arasında Fransa’nın ev sahipliği yaptığı Picardie Manevralarına Osmanlı Devleti de katılmış, tayyarelerin kara birlikleriyle koordineli çalışma prensibi burada tatbik edilmişti. Aynı yıl Trakya/Karıştıran bölgesinde bir manevra düzenleyen Osmanlı Devleti’nin tayyare ihtiyacı gündeme gelmişti. Nitekim, iki subayın Avrupa’ya pilotaj eğitimine gönderilmesi kararlaştırmıştı. 1 Haziran 1911’de kurulan komisyonun yaptığı sınav neticesinde Süvari Yüzbaşı Mehmet Fesa ve İstihkâm Üsteğmen Yusuf Kenan Beyler Fransa’ya eğitime gönderilmişti.

“Osmanlı havacılığı henüz ilk adımını atmışken başlayan Trablusgarp Harbi, Türk havacılığının kuruluş sürecini hızlandırmıştır. Harpte İtalyanlar tarafından ilk kez tayyareler kullanılmış; Osmanlı Devleti de tayyare temini için harekete geçmişti.

“Avrupalı müteşebbislerle görüşülmüş, ancak siparişi verilen iki tayyare Osmanlı Devleti’ne teslim edilmeyerek uluslararası bir dolandırıcılık hadisesi yaşanmıştır. Trablusgarp Harbi, hava harp unsurlarının deneme sahası olmuş; dönemin harp muhabiri H. C. Sepping-Write’ın The Illustrated London News’te yayımladığı çizimleri askerî havacılığı Avrupa kamuoyuna taşımıştır.

“İlerleyen süreçte tayyare alımı için yardım kampanyası başlatılmıştır. Fransa’dan iki adet Deperdussin model tayyare satın alınmıştır. Yeşilköy’de bir mektep kurulması kararlaştırılmış ve Fransız Robert-Esnolt-Pelterie (R.E.P.) firmasıyla tayyare alımı için anlaşılmıştır. İngiliz pilot Gordon Bell ‘Ordu’ ismi verilen R.E.P. tayyaresiyle 26 Nisan 1912’de uçuş gerçekleştirmiş ve devlet erkânı tayyare satın alınması konusunda ikna olmuştur. Bu başarılı merasim uçuşunun ardından Tayyarecilik Komisyonunun başında bulunan Süreyya (İlmen) Bey ve heyeti tayyare satın alımı için Avrupa’ya gönderilmiş; Türk askerî havacılığının ilk büyük adımı atılmıştır.” (Orhan Köksal, Türk Askerî Havacılık Tarihine Dair Bir Kaynak İncelemesi: Uçan Süvariler, Havacılık Araştırmaları Dergisi 1E-ISSN: 2687-3338 February 2022)

Demek ki, motorlu uçakların icadından hemen sonra Osmanlı bütün çürümüşlüğüne rağmen, ölüm döşeğindeyken, tüm Avrupa ülkeleri tarafından “Hasta Adam” olarak nitelenirken bile havacılığın önemini anlamış ve hak ettiği ilgiyi göstermiştir.

Hava Kuvvetleri Komutanlığının WEB sitesinin “Tarihçe” bölümünde özetçe şu bilgi yer almaktadır:

“17 Aralık 1903 tarihinde Wilbur ve Orwille Wright kardeşlerin ilk motorlu uçağı sembolik anlamda da olsa havalandırmayı başarmalarından sekiz yıl sonra Türk Hava Kuvvetlerinin temelleri atılmıştır. 1909-1912 yılları arası askerî havacılık teşkilatlarını kuran ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Avusturya ve Rusya ile hemen hemen aynı yıllarda Türk askerî havacılık teşkilatı da dünya havacılık teşkilatlarının ilk sıralarında yerini almıştır.” (https://www.hvkk.tsk.tr/Custom/Hvkk/79)

Ve henüz Kurmay Yüzbaşı rütbesindeki Mustafa Kemal, bu gelişmeleri yakından görmüş ve hazırlanan raporda görev almıştır. Hem Fransa’da yapılan Picardie Manevralarında hem de Trablusgarp Savaşında edindiği izlenimlerle uçakların savaşta ve barışta ne kadar önemli olduğunu derinlemesine kavramıştır.

Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in önderliğinde Türkiye’nin havacılığı büyük atılımlar yapmıştır. Hem de Osmanlı’dan devralınan ve dikiş ipliği bile üretemeyecek denli geri sanayisine rağmen. Kuş bakışıyla o dönemi TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik Dergisi’nden aktaralım:

***

Vecihi Hürkuş ve İlk Türk Uçağı

Hem I. Dünya Savaşı’nda hem de Kurtuluş Savaşı’nda pilot olarak görev alan Vecihi Hürkuş, 1917’de Kafkas Cephesi’nde bir Rus uçağı düşürmüş ve Kafkas Cephesi’nde uçak düşüren ilk pilot olmuştu. 1922’de Kurtuluş Savaşı’nın son uçuşunu yapmış ve İzmir Seydiköy (Gaziemir) Hava Meydanı’nı Yunan ordusundan geri almıştı.

Savaş sonrası İzmir Seydiköy’de açılan Tayyareci Okulunda, ayrıca Kara ve Deniz Okulunda eğitimler vermeye başladı. Aynı dönemde girişimci ruhuyla uçak tasarımları yapıyor ve projelendiriyordu. 14 Haziran 1923’te Vecihi K-VI eğitim ve keşif uçağının teknik çizimlerini tamamlayarak Hava Kuvvetlerine teslim etti. 28 Ocak 1925 tarihinde de ilk Türk uçağı olan Vecihi K-VI ile ilk uçuşunu gerçekleştirdi

 

Türk Tayyare Cemiyeti

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir!” sözü doğrultusunda, havacılığa verdiği önemin bir göstergesi olarak, 16 Şubat 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti kuruldu. Amaç dışarıya bağımlılığı azaltmak ve Türkiye’nin kendi uçaklarını üretebilmesini sağlamaktı.

 

TOMTAŞ

7 Eylül 1925 tarihinde %51’lik hissesi Millî Müdafaa Vekâleti, %49’luk hissesi ise Alman JUNKERS firmasına ait Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ) kuruldu.

TOMTAŞ’ın ilk projesi, uçak imalatı, bakım ve onarımı için 1926’da Kayseri’de Türkiye’nin ilk uçak fabrikasını kurmak oldu. Aynı süreçte Kayseri’de bir Makinist Mektebi kurulmuş ve personel eğitim için Almanya’ya gönderilmişti. Türkiye’nin ilk uçak fabrikasında 30 adet JUNKERS A-20’nin montajı tamamlanarak Eskişehir Hava Üssü’ne teslim edildi ve ilk deneme uçuşları Vecihi Hürkuş tarafından yapıldı. TOMTAŞ 3 Mayıs 1928’te ekonomik nedenlerden dolayı kapatıldı.

 

Kayseri ve Etimesgut Tayyare Fabrikaları

1933 yılında Millî Savunma Bakanlığına devredilen Kayseri’deki fabrikada 1926’dan 1941 yılına kadar toplam 212 uçak üretildi. Fabrika 1939’da Hava İkmal Merkezi’ne dönüştürüldü. 1941’de ise Ankara’da Etimesgut Uçak Fabrikası kuruldu. Etimesgut’taki fabrikanın projelerinden THK-1, THK-3, THK-4, THK-6, THK-7, THK-8, THK-9 ve THK-13 planör olarak; THK-2, THK-5, THK-10, THK-11, THK-12, THK-14 ve THK-15 ise uçak olarak üretildi.

 

Nuri Demirağ’ın Uçakları

Türkiye’de sanayinin ve demir yolu ulaşımının en önemli isimlerinden olan Nuri Demirağ, Atatürk’ün uçak mühendisliği eğitimi alması için Fransa’ya gönderdiği Selahattin Reşit Alan ile birlikte çalışmalara başlayarak 17 Eylül 1936’da Beşiktaş Nuri Demirağ Tayyare Atölyesini kurdu. Burada tasarlanan Nu.D-36 isimli eğitim uçağı projesi kısa zamanda tamamlandı. Yeşilköy’deki uçuş tesislerinin yakınına Amsterdam havaalanının bir benzerinin yapılmasına önayak olan Nuri Demirağ, yanına da Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası ve Gök Okulunu kurdu. Bir yandan yeni bir model olan Nu.D-38 yolcu ve bombardıman uçağını geliştirirken, diğer yandan da Türk Hava Kurumundan gelen eğitim uçağı ve planör siparişlerini tamamladı. 1944 yılında uçak üretmeyi bırakan fabrika bir süre sonra kapandı. (Dr. Özlem Kılıç Ekici, Türk Havacılık Tarihine Kısa Bir Yolculuk, TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi, Bilim ve Teknik Ekim 2023.)

***

 

Sonrası malum… İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası Türkiye rotayı ABD yörüngesine çevirir. Ve Celal Bayar (Finans-Kapital temsilcisi) ile Adnan Menderes (Toprak Ağalarının ve Tefeci-Bezirgân Sermaye temsilcisi), Türkiye’yi tümüyle ABD’nin yarısömürgesi durumuna sokarlar. ABD; uçak da dahil sizin bir şey üretmenize gerek yok, biz size veririz, diyerek dünyada ilk başarılı Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’nı vermiş ülkemizi, modası geçmiş, geri teknolojili silah araç gereçleriyle hurdalığa çevirmiş, yarısömürgesi konumuna düşürmüştür.

ABD’in “hibe” diye verdiği hurda araçları çalıştırabilmek için alınan yedek parçaların tutarı, araçların fiyatını kat kat geçer. ABD bu “lütfu”nu da Türkiye’yi hep Yunanistan’la aynı kefeye koyarak ona yedi oranıyla yapar. Yani Türkiye’ye on dolar tutarında silah hibe etmiş ya da satmışsa Yunanistan’a da yedi dolar tutarında hibe ya da satış yapmıştır.

İşte Parababaları iktidarları ülkemizi bu derekelere kadar düşürmüşlerdir.

Yalnızca silah ve mühimmat üretiminde değil, Türkiye’yi tüm sanayi alanlarında baltalamışlar, küresel bir güç olmasını engellemişlerdir.

Önce; siz sanayiye boş verin, Avrupa’nın bakkalı, kasabı, manavı olun demişler, daha sonra özellikle hayvancılığı ve tarımı Tayyipgiller eliyle yerle yeksan ederek dünyada kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olan ülkemizi tarımda ve hayvancılıkta dışa bağımlı hale getirmişlerdir.

27 Mayıs Politik Devrimi, her ne kadar daha radyodan yönetime el koyduğunu ilan ettiği bildirisinde bile NATO’ya bağlılığını özellikle belirtmiş ise de Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerine dönme isteği, devrim ortamının yarattığı ulusal uyanış ve gençliğin hızla antiemperyalist bilince ulaşması sonucunda ülkemizde ABD’ye bağımlılığa karşı büyük bir uyanış yaşandı. Hele 1964’te İnönü Hükümetinin Kıbrıslı Türklere yönelik katliamlara karşı Kıbrıs’a çıkartma yapmak istemesinin meşhur “Johnson Mektubu”yla engellenmesi; benim verdiğim silahları kullanamazsın demesi, bağımsızlık konusunda büyük bir uyanışı tetikledi.

Hele bir de buna 1974’teki “Kıbrıs Barış Harekâtı” sonrası ABD’nin silah ambargosu eklenince tüm ülkede “Kendi Uçağını Kendin Yap” kampanyası başlatıldı. Bu kampanyaya Türk Silahlı Kuvvetleri öncülük ediyordu. Ülkenin bir savaş endüstrisi kurması zorunluluğuna işaret edilerek ulusal bir savaş sanayisi kurulması amaçlanıyordu.

Hatta Petlas Lastik Fabrikası bile aynı amaçla kurulmuştur:

“PETLAS, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası dönemde, savunma sanayi, mekanize tarım, kamu ve özel sektör bireysel ve toplu taşımacılık alanlarında, Türkiye’nin lastik konusunda dışa bağımlığını azaltmak ve özellikle uçak lastiği üretmek hedefiyle, 1976 yılında PETKİM Petrokimya Holding bünyesinde kuruldu. 1977 yılında temeli atılan, Taşıt ve Uçak Lastiği üretmek amacıyla kurulan PETLAS’ın deneme üretimine geçebilmesi ancak 1989 yılının sonlarını buldu.

“PETLAS üretim hatlarında doğu blok teknolojisi olan “Çekoslovak Barum” lisansı tercih edildi ve üretime başladığı 1989 yılına kadar yaklaşık 600 milyon USD yatırım yapıldı.”

“5 Nisan 1994 Yılında PETLAS Kapatıldı

“Dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 1983 yılında Kırşehir’e geldiğinde “PETLAS’ımız Açılsın”, “PETLAS’ımız Çalışsın” pankartlarını görünce, kalabalığa dönüp “PETLAS’ınız açılsın diyorsunuz ama teknolojiniz eski, açılsa da geri kapanabilir” demişti.

“Hal böyle olunca “Deneme üretimin başladığı 1989” yılından 2 yıl sonra, 1991 yılında ciddi finans ve hammadde desteği sağlayan PETKİM’den ayrılarak özelleştirme idaresi bünyesinde satışa çıkartıldı.

“Ancak alıcı çıkmadığı için 5 Nisan 1994 yılında ekonomik paket kapsamına alınarak kapatılmasına karar verildi.” (Dr. İlhami Pektaş, https://subconturkey.com.tr/petlas-basari-hikayesi/)

Günümüzde Petlas, özel sektör eliyle işletilmektedir.

Türkiye’de Genelkurmay Başkanlığı yapmış Evren Gorilinin tutumu, Türkiye’nin savunma alanında da ABD emperyalizmi tarafından nasıl kuşatma altına alındığının açık göstergesidir.

İşte 1950’den beri kendi ülkesinden önce ABD’nin çıkarlarını düşünen Parababaları hükümetleri eliyle ülkemiz, ABD’nin istediği kadar savunma ve savaş gücüne sahip olan bir yarısömürge durumuna düşürülmüştür.

Güncel konumuza tekrar dönersek: Biz yine kestirmeden giderek şu bilgileri aktarmakla yetinelim:

***

Türkiye’nin Kaç Tane Füzesi Var? İran-İsrail Savaşı Gölgesinde Merak Edilen Milli Füze Envanteri

Orta Doğu’da yükselen tansiyon, özellikle İran ile İsrail arasındaki karşılıklı saldırılar, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de güvenlik konusunu ön plana çıkardı. Türkiye’nin savunma alanındaki en stratejik kozlarından biri olan füze sistemleri, hem kara hem hava hem de deniz platformları üzerinden görev yapabiliyor. Üstelik bu sistemlerin çoğu tamamen yerli üretim.

Peki, Türkiye’nin kaç tane füzesi var, hangi füze ne kadar menzile sahip? Türkiye’nin balistik füzesi var mı? İşte detaylar…

Kaynak: AA

İşte kara sistemlerinde kullanılan yerli füzeler:

Türkiye, kara sistemlerinde yerli üretimle elde ettiği füze çeşitliliği sayesinde kısa, orta ve uzun menzilli tehditlere karşı geniş bir ateş gücüne sahip. Bu füzeler farklı menzil aralıklarında, hem sabit hem de hareketli hedeflere karşı etkili şekilde kullanılıyor:

TAYFUN: 280+ km menzile sahip. Hipersonik hızlara ulaşabiliyor. Hava savunma sistemlerine yakalanmadan görev yapabiliyor. Gece-gündüz tüm hava koşullarında kullanılabiliyor.

BORA: 280 km menzil. Parçacık etkili tahrip başlığı taşıyor. Hedefleri arasında radar mevzileri, hava savunma sistemleri, toplanma bölgeleri, lojistik tesisler ve komuta merkezleri bulunuyor. Doğruluk değeri (CEP) 10 metre.

TRG-300 KAPLAN: Blok I konfigürasyonu 30-120 km, Blok II versiyonu ise 20-90 km menzile sahip. 300 mm çapında, 585-670 kg ağırlığında. Güdüm sistemi küresel konumlama destekli ataletsel navigasyon. Harp başlığı 105-190 kg.

TRG-230: 20-70 km menzilli. Sabit kara hedefleri, personel yığınağı ve radar mevzileri üzerinde yüksek hassasiyet sağlıyor. Lazer arayıcı başlıkla nokta vuruş kabiliyeti kazanabiliyor.

TRG-122: 18-30 km menzil. 122 mm çapında, 76 kg ağırlığında. Yaklaşmalı ve çarpma tapasıyla donatılmış. CEP değeri 15 metreye kadar düşebiliyor. 13 kg harp başlığına sahip.

TRG-107: Kısa menzilli, geniş alan baskısı sağlayan roket sistemi. Gece-gündüz ve tüm hava koşullarında kullanılabiliyor.

TRLG-230: Lazer güdümlü, 70 km menzilli topçu füzesi. Terminal safhada İHA tarafından işaretlenen hedefe yüksek hassasiyetle yöneliyor.

KARA ATMACA: 280 km menzile sahip seyir füzesi. Taktik kara araçlarından atılabiliyor. Sabit kara hedeflerine karşı stratejik vurucu güç sunuyor.

TRGK-300 Güdüm Kiti: TR-300 Kasırga Roketleri’ni güdümlü füzeye dönüştürüyor. Menzil 90 km’ye düşüyor ancak vurulabilirlik ve hassasiyet kazanılıyor.

ÇNRA Sistemleri: Çok namlulu roketatar sistemleriyle TR-107, TR-122, TR-300 gibi füzeler entegre şekilde kullanılabiliyor.

Deniz ve kıyı savunmasında kullanılan milli füzeler:

Türkiye’nin kıyı savunma ve deniz operasyonlarındaki füze kapasitesi, hem su üstü hem su altı tehditlere karşı geniş bir yelpazede görev yapacak şekilde yapılandırıldı.

ATMACA: 250 km menzilli gemisavar seyir füzesi. Su üstü gemilere karşı kara, gemi ve denizaltı platformlarından fırlatılabiliyor.

ÇAKIR: 100+ km menzilli yeni nesil seyir füzesi. Düşük radar izi ve çoklu platform uyumluluğuyla öne çıkıyor.

TEMREN: 8 km menzilli tanksavar füze. Seahawk helikopterlerine entegre edilerek deniz hedeflerine karşı kullanılıyor.

AKYA: 50+ km menzilli ağır sınıf torpido. Denizaltılardan atılarak hem su üstü gemileri hem de düşman denizaltılarını hedef alıyor.

ORKA: 15 km menzilli hafif sınıf torpido. Su üstü platformlar ve hava araçlarından atılabiliyor, aktif/pasif sonar başlığıyla yönlendiriliyor.

Hava savunmasında kullanılan yerli füzeler

Türkiye’nin yerli hava savunma füzeleri; üsler, tesisler ve askeri birlikleri, modern hava tehditlerine karşı korumak amacıyla geliştirildi. Düşman uçakları, SİHA’lar, seyir füzeleri ve hatta balistik tehditlere karşı kısa ve uzun menzilli bu füzeler aktif görev yapıyor.

SİPER Ürün-1: 100 km menzilli uzun menzilli hava savunma füzesi. Hava soluyan hedefler ve seyir füzelerine karşı kullanılıyor.

SİPER Ürün-2: 150+ km menzilli gelişmiş varyant. Balistik füzelere karşı stratejik bölgelerde görev yapacak şekilde tasarlandı.

HİSAR-A+: 15 km menzilli kısa menzilli hava savunma füzesi. Helikopter, İHA ve seyir füzelerine karşı kullanılıyor.

HİSAR-O: 25 km menzilli orta menzilli hava savunma füzesi. Sabit ve döner kanatlı uçaklara karşı görev yapıyor.

SUNGUR: 8+ km menzilli omuzdan atılabilen hava savunma füzesi. Mobil araçlara da entegre edilebiliyor, gece-gündüz görev yapabiliyor.

LEVENT: Kısa menzilli deniz hava savunma füzesi. İHA, SİHA ve düşük radar izli hedeflere karşı deniz platformlarında kullanılıyor.

ALKA: 750–1500 metre menzilli lazer ve elektromanyetik füze sistemi. Dron ve mini hava araçlarını etkisiz hale getirmek için geliştirildi.

Türkiye’nin balistik füzesi var mı?

Orta Doğu’da yaşanan gelişmelerin ardından, “Türkiye’nin balistik füzesi var mı?” sorusu kamuoyunda sıkça gündeme geldi. Özellikle İran-İsrail çatışmaları sonrasında bu tür uzun menzilli ve yüksek etkili silah sistemlerinin önemi daha da arttı. Türkiye’nin envanterinde hâlihazırda iki aktif balistik füze sistemi bulunuyor: BORA ve TAYFUN. Her iki füze de Roketsan tarafından geliştirildi

BORA: 280 km menzilli balistik füze. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin uzun süredir aktif olarak kullandığı bir sistem. Parçacık etkili harp başlığı ve yüksek doğruluk oranıyla, stratejik kara hedeflerine karşı etkili sonuç veriyor. Komuta kontrol merkezleri, radarlar, hava savunma sistemleri ve lojistik üsler, Bora’nın hedef listesinde yer alıyor.

TAYFUN: 561 km test menziline ulaşan kısa menzilli balistik füze. Türkiye’nin en uzun menzilli balistik füzesi olarak öne çıkan Tayfun, ilk kez 2022 yılında Rize-Artvin Havalimanı’ndan test atışıyla kamuoyuna duyuruldu. J600T sisteminden sonraa geliştirilen yeni nesil füze, hipersonik hız kabiliyetiyle düşman hava savunmalarına karşı oldukça zor tespit edilebilir bir yapı sunuyor. (Gökçe Cici, https://onedio.com/haber/turkiye-nin-kac-tane-fuzesi-var-iran-israil-savasi-golgesinde-merak-edilen-milli-fuze-envanteri-1298475)

***

Bütün bu envanterin söylediği şey nedir?

Türkiye bu donanımıyla çağdaş bir savaşta hava desteğinden yoksun kalacaktır. Ya da çok yetersiz kalacaktır.

Bilindiği gibi Türkiye’nin bir de S-400 sorunu var. Tayyipgiller emperyalistlerle birlikte Suriye’nin meşru BAAS yönetimine saldırınca ve Rusya ile İran Suriye’ye destek çıkınca, Türkiye’yi bu ülkelerin füze saldırılarına karşı korumak gerekçesine sığınarak (asıl mesele İsrail’in İran füzelerinin saldırısından korunmasıydı) Malatya Kürecik’te bir erken uyarı üssü kurdular. Ve yine güya Türkiye’yi korumak için füzelere karşı koyan Patriot füzeleri yerleştirdiler, ülkemizin değişik bölgelerine. Fakat daha sonra tehlike geçti, diyerek bu Patriot Füzelerini geri götürdüler. Aslında yine tehlike Türkiye için değil, İsrail için geçmişti. Fakat Kürecik’teki erken uyarı üssü (radar üssü) yerinde kaldı. Ve İsrail’i koruma görevini aynen devam ettirmektedir. Çünkü bu radar üssünün sadece dış güvenliğini sağlamakla sınırlıdır Türkiye’nin yetki alanı. Bu radar üssünden elde edilen veriler, anında Almanya’daki NATO üssüne iletilmektedir. Biz biliyoruz ki, NATO demek ABD demektir. ABD ise İsrail demektir ya da aynı anlama gelmek üzere İsrail demek ABD demektir. Yani Kürecik üssünden bilgiler, ışık hızıyla İsrail’e ulaşmaktadır. Kimsenin aklımızla alay etmeye hakkı yoktur.

İşte bu Patriotlardan Türkiye parasını vererek almak istedi. ABD bu füzeleri Türkiye’ye satmadı. Bunun üzerine Türkiye ihale açarak bu füzelerin benzerlerini edinmek istedi. Aynı zamanda teknoloji desteği de talep etti. Bu ihaleyi bir Çin şirketi kazandı.

ABD, bunu da alamazsın, dedi.

Sonuç… AKP’giller; emrin olur deyip vazgeçtiler bu anlaşmadan.

Daha sonra Türkiye, Rusya’yla S-400 Füzeleri almak üzere anlaştı. Ve hatta bu füzelerin ilk bölümü Türkiye’ye geldi. Fakat ABD ve AB emperyalistleri bu konuda da bastırdılar. NATO envanterine Rus Füzelerinin giremeyeceğini ve bu füzelerin yeni üretimleri olan F-35 uçaklarının güvenliğini yok edeceğini ileri sürerek bu füzelerin konuşlandırılmasını engellediler. Daha doğrusu Tayyip’e; ya S-400’leri hangarlara kaldırır çürümeye terk edersin ya da sen iktidardan tekerlenir gidersin, denildi.

Sonuç… Yine emrin olur…

Halkın alınterinden iki buçuk milyar dolar ödenmiş olan S-400’ler, hangarlarda zamanın aşındırmasına ve farelerin kemirmesine terk edildi.

Ha, bu arada S-400’ler bahane edilerek Türkiye, kurucu ortaklarından olduğu F-35 uçak projesinden de çıkarıldı. Türkiye’ye verilmesi gereken 100 F-35 uçağı verilmediği gibi, başlangıçta ödediği bir milyar iki yüz elli milyon dolar sermayesi de iade edilmedi.

Sözü daha fazla uzatmayalım. Bizim satılmışlar cephesinde bu ve buna benzer ihanetler mebzul miktardadır. Onların bağımsızlık diye bir dertleri yoktur. İşte o yüzden Partimiz (Halkın Kurtuluş Partisi) eylemlerinde Mustafa Kemal’in posteriyle birlikte onun “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” sözünü kitlelerle buluşturmaya, halkımıza unutturulmak istenen bu hasleti tekrar halkın bilincine çıkarmaya çalışmaktadır.

Yukarıda bilimden uzak İran Mollalarının bile biraz bağımsız olmak zorunda kalmalarının onların ufkunu ister istemez nasıl açtığını anlattık. Fakat bir de bilimle davranan, Bilimsel Sosyalizmi rehber edinmiş bir ülke var: Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti. Kısa ve öz söylersek;

“Kuzey Kore 2017’de iki kıtalararası balistik füze denemesi yaptı; bunlardan ikincisi, kıtalararası ABD’ye ulaşmaya yetecek menzile sahipti. Ülke, Eylül 2017’de daha “mükemmel” bir hidrojen bombası denemesi yaptığını duyurdu.” (Wikipedia)

İşte bu ülkeye ABD yalnızca ambargolar uygulayabiliyor. Öyle Yugoslavya’ya, Irak’a, Libya’ya, İran’a, Yemen’e yaptığı gibi köpeksiz köyde değneksiz dolaşırca fiili müdahalede bulunamıyor, füzeler gönderemiyor. Gönderemez.

Bütün mazlum halklara bağımsızlığını kazanarak örnek olan ülkemiz, biz sosyalistlerin savaşıyla yeniden tam bağımsız bir ülke olacak. İşte o zaman karada, denizde ve havada karşısına çıkılamaz, yan bakılamaz bir güç olacak.

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.