Nurullah Ankut: Her türlü zulme gözünü kırpmadan göğüs geren Hikmet Kıvılcımlı’nın yolundayız

31.10.2016
A+
A-

 

Sema Olkun Kopal Yoldaş:

Şimdi hepimizin sabırsızlıkla beklediği bölüme geçiyoruz değerli arkadaşlar.

Gerçek insan, gerçek devrimci, Hikmet Kıvılcımlı Usta’nın mücadele arkadaşı, teorik ve pratik geliştiricisi, devamcısı; doğayı, insanlar, hayvanlar ve bitkilerle bir bütün olarak gören gerçek bir hayvansever.

Cesaretiyle bizleri yüreklendiren, kafamızda en küçük bir soru işareti bile kalmamacasına bir projektör aydınlığıyla yolumuzu aydınlatan, Partimizin teorik ve pratik önderi Halkın Kurtuluş Partisi Genel Başkanı Sayın Nurullah Ankut’u konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet ediyorum.

(Alkışlar…)

Yaşasın Halkın Kurtuluş Partisi…

(Alkışlar…)

Kahrolsun ABD-AB Emperyalizmi…

(Alkışlar…)

 

Her türlü zulme gözünü kırpmadan göğüs geren Hikmet Kıvılcımlı’nın yolundayız

 

Nurullah Ankut Yoldaş:

 

Sevgi ve Saygıdeğer Arkadaşlarım,

Genç yoldaşlarımın bana yönelik övgü dolu sözleri karşısında mahcup oldum, yüzüm kızardı gördüğünüz gibi. Böyle şeylere alışık değiliz, yoldaşlar.

Ön sıralarda İşçi Sınıfımızın yiğit, mücadeleci yoldaşlarını görmek ayrıca beni daha da mutlu ediyor. Çünkü daha önce de söz etmiştim. Biz de köylü çocuğuyuz, sekiz yaşımızda köyden şehre göçtük. Babacığım, anneciğim kıran artığı şu çocuğu okutalım, adam edelim anlayışıyla şehre geldi. Yoksul mahallede oturduk. Yoksul insanların ne acılar çektiğini, önlenebilir hastalıklardan dolayı çocuklarının, gençlerinin nasıl ölüp ölüp gittiğini yaşayarak yanı başımızda gördük, acılarını yüreğimizde duyarak tanık olduk.

İlkokulu bitirdiğim yıl, 1958 yılı, Karacığan Kiremit Fabrikası’nda işçi olarak çalıştım yaz tatilinde. 1959 yılında Orta bir öğrencisiydim, yine yaz tatilinde Karacığan Kiremit Fabrikası’nda çalıştım. Ve sigortalılığım da o yıl başlar. 1959 yılında Karacığan Kiremit Fabrikası’nda işçi olarak çalışmamdan dolayı sigortalandım, yoldaşlar.

Sonra yaz tatillerinde tuğla ocaklarında çalıştım. Daha sonra, tanıdığımız bir inşaat ustası aracılığıyla yaz tatillerinde hep inşaatlarda çalıştım. Karo, fayans yani seramik döşemeciliği işinde çalıştım. Şu anda da usta sayılırım seramik döşemeciliğinde, arkadaşlar, o düzeye geldim.

Lise son sınıfta sömestr tatilinde yine inşaatta çalıştım. Konyalı yoldaşlarımız bilir, eski stadyumun karşısında Horozlu Han sitesi vardır. Onun İstasyona bakan tarafında Hazım Toydemir adlı bir müteahhidin yirmi dairelik inşaatında karo fayans döşemeciliği yaptık on beş gün tatilde, arkadaşlar.

Bu bakımdan Üniversite eğitimi için İstanbul’a gelince ve Bilimsel Sosyalizmle tanışınca hemen benimsedim. Ki ondan önce de Konya’da kendimi İslamiyetçi Sosyalist olarak tanımlıyordum, burada Marksizmle tanıştık. (Konuşmacı arkasındaki Marks’ın fotoğrafını göstererek) Teorimizin kurucusu, yoldaşlar.

Aslında unuttum, bir kitabından bir bölüm okuyacaktım size. Marks da yoksulluk içinde yaşıyor. Dahi. Üniversiteyi hep birincilikle bitiriyor. Avrupa ve dünya çapında bir felsefeci ama buna rağmen komünist ideolojiyi oluşturduğu için her taraftan dışlanıyor ve bütün hayatı acılar içinde ve yoksulluk içinde geçiyor. Yani çocuklarını geçindirecek, onlara gıda alacak para bile bulamıyor. Açlıktan, hastalıktan ölen oğlunun cenazesini kaldıracak cenaze masrafını karşılayacak kadar bile parası yok, yoldaşlar. O denli acılar içinde, yoksulluk içinde ömrünü tamamlıyor. Can Yoldaşı Engels’in babasının ticaret şirketinden, ki babası ölünce Engels yönetici olarak onun başına geçiyor, oradan aktarılan sınırlı, cüzi yardımlar olmasa yaşaması mümkün olmayacak.

İşte böyle bir önderin teorisiyle karşılaşınca, bir anda, insanlığın gerçek kurtuluşunun nerede olduğunu elle tutarca görüp kavradık. Ardından da tabiî bir işçi çocuğu olan Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı ile tanıştık. Hikmet Kıvılcımlı’nın yaşamı da yoksulluk içinde geçmiştir. Yol Anıları’nda anlatır; 22,5 yıllık cezaevi hayatı, işçi annesinin ve teyzesinin kendi geçimlerinden biriktirebildikleri o kırık kırsığı cezaevine yiyecek, yemek ya da gıda maddesi olarak göndermesiyle geçmiştir Önderimizin de.

Oysa çok başarılı bir hekim. Psikiyatrinin Türkiye’de kurucularından, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin ünlü başhekimi Mazhar Osman’ın Asistanı. En gözde Asistanı. Ama 1925 Komünist Tevkifatı’nda içeriye alınıyor ve ondan sonra mesleğini yapma imkânı verilmiyor, yoldaşlar.

İşte halk için kendisini adayan; her türlü zulme, acıya gözünü kırpmadan ve duraksamadan göğüs geren bu insanların yolunu görünce, insanca yaşamak sadece bu yolu izleyerek yaşamakla mümkün, dedik biz de yoldaşlar. Ve o zaman yani 1968 yılında yolumuzu seçtik. O yıldan bu yana da önderlerimizden devraldığımız teorik, pratik mirası ve şanlı mücadele savaş bayrağını dalgalandırmaya devam ediyoruz, yoldaşlar.

 

Kavganın şartlarının emrettiği şekilde davranacaksınız

 

(Alkışlar…)

 

Hep söylediğimiz gibi, cesaret de bir vatandır, yoldaşlar. Sıradan bir kişilik özelliği değildir cesaret. O vatana sahip değilseniz; hem insani onurunuzu savunamazsınız, hem de maddi vatanınızı savunamazsınız.

O zaman, kavganın şartlarının emrettiği şekilde davranacaksın. Yoksa böyle davranırsam ne gibi risklerle karşılaşırım, nasıl başım belalara girer diye düşündüğünüz anda, devrimcilikten vazgeçmiş olursunuz. Doğru yol nedir? Doğru tutum nedir? diyeceksiniz ve gözünüzü kırpmadan o şekilde davranacaksınız.

İşte 15 Temmuz sonrası da “Ergenekon Operasyonu”nda mağdur konumunda olan ulusalcı, sözde Mustafa Kemalci (gerçekte değil) Generaller, Subaylar, ikisi hariç, arazi oldular. Biri; dostumuz Mustafa Dönmez, biri de; yazılarımızda söz ettiğimiz Türker Ertürk. Bu iki kişinin dışında hepsi Tayyip’in yanında saf tuttu.

Niye?

Cesaretleri yetmedi. Tayyip tek başına kaldı, şimdi bunun karşısında bir mücadele yürütürsek yeniden Silivri’yi boylarız, bu sefer bizi kimse oradan çıkaramaz, diye düşündüler. Utançla izliyorum Parababaları ve yandaş medya ekranında Feto Şeytan Taşlama Ayinine ve Tayyip’e biat ayinine katılışlarını. Midem bulanıyor.

Ama bunların 1952’den bu yana NATO zihinlerini boşaltmış, mantıklarını almış götürmüş. “Ergenekon Davası” adlı CIA operasyonu da cesaretlerini bitirmiş. O yüzden 15 Temmuz sonrasında hepsi teslimiyete girdi.

Bizim dışımızda kalan sol ortama, ulusalcı ortama baktığımızda yine içler acısı bir durumla karşılaşıyoruz.

Sevrci Soytarı Sahte Sol dediğimiz HDP/PKK yörüngesine girmiş ve 1960’lardaki, 1970’lerdeki çizgisinin 180 derece karşısına geçmiş yani emperyalizm karşıtlığından emperyalizm yandaşlığına geçmiş sahte sol, zaten PKK ne derse onun yanındaydı. Onun özgür bir düşüncesi, davranışı, tutumu yıllardan bu yana hatta on yıllardan bu yana kalmamıştı. Onların da genç yakışıklı sözcüsü Demirtaş ne dedi?

“Ordu içindeki kripto Fetöcüler ve Tayyip Erdoğan düşmanları yeni bir darbeye hazırlanıyor.”

Yani Tayyip’i, Tayyip’ten fazla savunma pozisyonuna geçiyorlar, yoldaşlar. Amiyane deyimle yavşıyorlar Tayyip’e. Yani biz seni bu kadar düşünüp kolluyoruz, yeni bir darbeye karşı önlem al, şeklinde yaranmaya çalışıyorlar.

Yine Bin Kalıplı’nın dergâhına girmiş bir zavallı, “Ergenekon Operasyonu” mağduru aynı şeyi söylüyor. Hani Apo’yu nasıl sorguladım diye ekranlarda, şurada burada nutuklar atıyor, kitaplar yazıyor… Yahu Amerika paketlemiş sana teslim etmiş.

Paketlenmiş teslim edilmiş adamı sorgulamada ne var yani, bunun neresi kahramanlık?

 

(Alkışlar…)

 

Kaldı ki Apo uçakta gözünü açtığı anda ne dedi?

“Bir hizmetim olursa yapmaya hazırım. Benim anam da Türk’tü zaten, Türkleri severim.”, dedi.

Böylesine diz çökmüş, teslim olmuş bir adamı sorgulamanın neresi bir kalite ortaya koyar?

Onlar da, FETÖ yeni darbe yapacak, diyorlar.

Bin Kalıplı ne diyor, o tekkenin şeyhi?

Tayyip Erdoğan şu anda milli mevzide, antiemperyalist mevzide, diyor. Biz de aynı mevzideyiz, onunla beraber mücadele ediyoruz, PKK’yi hendeklere gömdük, diye övünüyor. Yani gerçekle hiç ilgisi yok.

Oysa bütün Kürt illeri yakılıp yıkıldı.

Bunu kim yaptırdı?

Amerika.

“Açılım Süreci” denilen sürecin, yani o hendekleri bombalarla dolduran sürecin de mimarı Amerika’ydı. Bu “Hendek Savaşı” denilen savaşın, 2016 yılı 20 Temmuzu’ndan sonra başlatılan savaşın programcısı, planlayıcısı ve yürütücüsü de Amerika’dır.

Bu savaşla Türk, Kürt binlerce genç hayatını kaybetti; Kürt illeri yakılıp, yıkıldı, harabeye döndürüldü ve bu savaş iki halk arasındaki bin yıldan bu yana oluşmuş olan bağlara büyük bir darbe indirdi. Yani hızla ayrıştırıldı halklar.

Ve bunun karşısında ne başarı elde edildi?

Hiç…

Kürt illerinde asker kışlasında tutsak, polis karakolunda tutsak. Eskiden dikkat edersek haberlerde devriye gezen askeri ekibe, time PKK’liler saldırdı ya da sıcak karşılaşma oldu, temasa girildi ve şu kadar karşılıklı zayiat var, diye haberler alırdık. Şimdi hiç öyle haberler almıyoruz.

Nasıl haberler alıyoruz?

PKK kışlanın önünde bomba patlatıyor, karakolun önünde bomba patlatıyor. Ve kışlanın önünde patlatılan bombayla 18 şehit birden veriliyor.

Yani bu neyi gösteriyor?

Kürt illerinin bütün kırsalı PKK’nin hâkimiyetinde, şehirler PKK’nin hâkimiyetinde. Sonuç bu. Amerika bunu öngörüyordu zaten.

Ama Bin Kalıplı’da, o tekkede yetişen insanlarda bunu görecek mantık yok, bilinç yok, bilgi yok, anlayış yok, namus yok, dürüstlük yok.

Bu adamla uğraşmayayım, diyordum, dikkat ederseniz kitabımız çıktıktan sonra da hiç konu etmedim ama şimdi bu ve bunun ekolünde yetişenler durup dinlenmeden elde ettikleri medya organları aracılığıyla halkımızda bilinç bulanıklığı yaratmaya çalışıyorlar. ABD Emperyalistlerinin işbirlikçisi, hain AKP’giller’i yurtseverlikle pazarlamaya çalışıyorlar. O yüzden kısaca da olsa değinmek istiyorum, yoldaşlar.

Bin Kalıplı Doğu Perinçek’in “Türk Ordusu Kuşatmayı Nasıl Yaracak?” adlı kitabı 2011’de basılmış.

Bakın burada ne diyor?

“ABD dolaylı olarak Türk Ordusuna uzun saldırılarda bulundu, değişik saldırılarda bulundu sonra da cepheden saldırıya geçti.”

Ve aynen aktarıyorum:

“Cepheden taarruz stratejisinin en önemli unsuru kaleyi içerden çökertecek bir hükümetin hazırlanmasıdır. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ikilisi ABD tarafından bütünüyle bu amaçla iktidar koltuğuna oturtuldu. CIA’nın denetimindeki Rand Corporation adlı strateji kuruluşunun daha 1996 yılı sonunda Tayyip Erdoğan’ın başbakan ve Abdullah Gül’ün dışişleri bakanı yapılacağı yönündeki yayınları 21 Ekim 1996 tarihli Aydınlık dergisinde kapak haberi yapılmıştı.”

Hani Lenin der ya, kör bir köpecik bile burnunu oradan oraya sokarken tesadüfen bazı noktalarda yiyecek, gıda maddesi bulabilir, diye. İşte Bin Kalıplı da aynen öyle, oradan oraya gezinti yaparken bazen böyle doğru tespitler yapabiliyor.

Ama bugün geldiği nokta, hatta 2013 sonundan itibaren geldiği nokta, Tayyip’in safı yani bunun 180 derece karşıtı.

Yahu bunun yetiştiricisi, hamisi, planlamacısı, iktidara oturtucusu ve iktidarda tutucusu 14 yıldan bu yana ABD Emperyalistleri.

Böylesine teslim olmuş bir adam, “beni kubura süpürmeyin kullanın” diye yalvaran bir adam nasıl antiemperyalist bir tutum takınabilir? Buna imkân var mı?

Hayır.

Oysa 15 Temmuz sonrası en büyük saldırısını yaptı bu iktidar, Kaçak Saraylı Reis ve onun AKP’giller’i. Türk Ordusu’nun geride kalmış unsurlarını darmadağın etti. Kışlalarını kapattı, boşalttı. Kışlalarının önünü iş makineleriyle, çöp arabalarıyla doldurdu. Ve FETÖ’cü diye tutukladıkları subayları çırılçıplak soydu külotlarına varıncaya kadar. Ters kelepçe vurup at ahırlarına doldurdu, işkencelerden geçirdi.

Ve geçen Ankara Barosu’nun kongresinde Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı açıklıyor. İşkence yoğun bir şekilde sürüyor, diyor. Hatta tecavüzler de sürüyor, diyor. Tecavüz sonucu kalın bağırsak ameliyatı olan hastalar biliyorum ben, diyor. Ve oradan öğreniyoruz tecavüzün bu boyutta olduğunu. Başka bir medya organı yazamıyor bunları. Ya yandaşlıktan yazmıyor ya da cesaretleri yetmediğinden yazamıyor.

Tecavüz, biliyorsunuz sadece cinsel organla yapılan bir fiil değil, işlenen bir suç değil. Hukukçu yoldaşlarımız var aramızda; metal, plastik, ağaç benzeri malzemelerle de makata ya da cinsel organa sokulan şeyler aynen tecavüz sayılır.

Hastaneleri kapatıldı Ordunun, askeri liseleri kapatıldı, harp okulları kapatıldı.

Ve Milli Savunma Üniversitesi mi diyor, onun rektörlüğüne kimi getiriyor?

Yeni atadığı Erhan Afyoncu adlı müseccel Ortaçağcıyı. On yıllardan bu yana Fatih Altaylı’nın yanında keser kaçığı Murat Bardakçı’nın şamar oğlanı olarak kullandığı gericiyi getiriyor. Yani subayların nasıl seçileceklerini birinci planda o belirleyecek.

Ordu diye bir şey kalmadı. Bilinçli dostumuz Mustafa Dönmez’in dediği gibi, ortada üniformayla dolananlar var. O gerçek anlamda Mustafa Kemal’in üniforması değil. Sünnet çocuğu üniforması o.

 

(Alkışlar…)

 

Bütün bu yıkımları, tahribatları yapan Kaçak ve de Haram Saraylı Reis ve onun AKP’giller’i milli cephede olmuş oluyor.

Yüzüne tükürülür bu siyasetin. İflah olmaz bunlar. Yılanların her yıl deri değiştirdiği gibi, her birkaç yılda bir savunduğu görüşün tam karşıtını savunmak ve görüş değiştirmek bunun belirleyici karakteristiği. Bunlardan uzun uzun söz etmiştik, yoldaşlar.

 

 

AKP, çıkar amaçlı suç örgütü

Peki, 15 Temmuz sonrasında kendilerini komünist, sosyalist, Gezi İsyancısı olarak tanımlayan küçükburjuva sol gruplarımız ve ortamımız ne yaptı?

O da sade suya tirit birkaç açıklamanın dışında bir şey yapamadı.

Hepsinin terimi bu: “15 Temmuz Fethullahçı darbe girişimi”.

Hayır, darbe girişimi diye bir şey yok!

Yahu darbe siyasi bir terim. Az çok kanunlara bağlı olarak işleyen bir iktidara karşı yapılan, halktan kopuk ve halkın çıkarıyla bir ilgisi olmayan bir askeri harekettir darbe.

Oysa biz 2002’den bu yana ne diyoruz AKP’giller için?

Çıkar amaçlı suç örgütü. Kriminal bir örgüt.

FETÖ ne?

O da benzeri. O da aynısı.

İki kriminal örgütün ganimet paylaşımı bu, ganimet paylaşım savaşı.

Darbe dediğiniz anda, bilerek ya da bilmeyerek, dolaylı ya da doğrudan Kaçak Saraylı’nın yanında saf tutmuş ya da ona selam sarkıtmış olursunuz.

Hukukçu yoldaşlarımız var aramızda, hukuki terimle ne denir bunlara?

Müşterek fail. Suçun müşterek faili bunlar. Suçun planlanmasında ve 15 yıldan bu yana icrasında yan yana, beraberce çalışmış ve aynı suçu eşdeğerde işlemiş, cürüm ortaklarıdır bunlar, müşterek faillerdir. O yüzden her ikisinin de Laik Cumhuriyet’i yıkmaktan dolayı, vatana, millete ve halklara ihanetten dolayı, ABD Emperyalistlerine yandaşlıktan dolayı, trilyonlarca dolar kamu malını hırsızlama yoluyla aşırdıklarından dolayı ve ülkemizde ve Ortadoğu’da on milyona yakın masum Müslüman halkın katledilmesinde ABD haydut devletiyle yaptıkları işbirliğinden dolayı yargılanmalı gerekir.

 

(Alkışlar…)

 

Bunlar yoldaşlar, “Ergenekon Davası” adlı CIA operasyonunda 15 Temmuz sonrasında da çok etkili bir araç kullandılar.

Neydi bu araç yoldaşlar?

Hukuk.

Bir saldırı, cinayet ve kandırma aracı olarak kullandılar hukuku. Ve büyük tahribatlarını bu yolla yaptılar.

Şu an İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Adem Sözüer, iki dönem de üst üste dekanlığını yapmış, dekan seçilmiş İstanbul Hukuka.

Yani bu ne olduğunu gösteriyor?

Yandaş olduğunu gösteriyor, değil mi arkadaşlar?

Zaten sosyal medyada bazı öğrencileri de, yandaş, diyorlar. Rizeli. Kaçak Saraylı’nın hemşerisi. Kitap yazmış ve ünlü Alman hukukçu Hans-Heinrich Jescheck’ten aktarma yapıyor.

Jescheck, burjuva hukuku alanında, ceza hukuku alanında dünya çapında bir otorite, arkadaşlar. Türk Ceza Kanununun uyarlanması ve uygulanması konusunda da Türk hukukçularla işbirliği halinde çalışan bir otorite.

Bizim hukuk sistemimiz, hukukçu yoldaşlarımız bilir, Kara Avrupa hukukuna bağlı. Onun da günümüzde iki merkezi var: Almanya ve Fransa, yoldaşlar.

Bilindiği gibi, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında hukuk sistemi oluşturulurken, Ceza Hukuku İtalya’dan, Medeni hukuk ise İsviçre’den aynen alınmıştı. Fakat o geçmişte kaldı artık. Günümüzde hukuk fakültelerimiz Fransız ve Alman hukuk fakülteleri ve oraların profesörleriyle ilişkidedirler ve onlarla birlikte çalışıyorlar. Yani Otorite olarak bu iki merkezi tanımış oluyorlar.

İşte Alman ekolünün başında bulunan kişi Profesör Jescheck Max Planck Enstitüsü’nün de başkanlığını yapan kişi. Aynen şöyle diyor, Adem Sözüer de oradan aktarıyor:

“Hiçbir şey kişi özgürlüğünü, iptidai keyfiliğin ceza hukukunu bir güç aracı olarak kullanmasından daha etkili bir şekilde tehdit edemez.”

Ne kadar doğru bir tespit, değil mi yoldaşlar?

İşte Ceza Hukukunu bir güç aracı olarak kullandığı için NATO’nun ferasetlerini alıp götürdüğü, görünüşte Mustafa Kemalci Subayları kündeye getirdiler. Oysa onlarına Mustafa Kemal’i anlamakla ilgileri yoktu. Zerrece anlamış olsalardı bu tuzağa düşmezlerdi.

Yine 15 Temmuz sonrasında Kaçak Saraylı da aynı aracı kullanıyor, değil mi yoldaşlar?

Yani hukuk falan bırakmadı gerçek anlamda. Bildiğimiz gibi, 2010 Referandumu’yla birlikte artık adli sistemi AKP’nin hukuk bürosuna dönüştürdü. Bağımsız yargı diye bir şey kalmadı.

En son Kaçak Saray’daki Adli Yıl açılış rezaletlerine tanık oldunuz. Yine yeni hâkim, yargıç atama törenlerine tanık oldunuz. Midem bulandı benim. Üniversite bırakmadı, bilim bırakmadı. Yine rektörlerin oradaki o neşeli hallerine tanık oldunuz. Ayıp yahu… İnsan bu kadar küçülmemeli.

Yahu, oranın adı üstünde: Kaçak Saray. Mahkeme kararı var oranın kaçak bir yapı olduğuna dair, Sit alanı olduğuna dair, orada yapılaşma olamayacağına dair ve yıkılması, engellenmesi gerektiğine dair.

Yine namuslu Ankara Mimarlar Odası Başkanı kadın, saygıdeğer Tezcan Karakuş Candan sürekli takibinde bu işin.

Ama o kararlara rağmen Kaçak Saraylı ne dedi?

“Ne yaparsanız yapın orası bitirilecek, açılışını da yapacağım, içeriye de girip oturacağım.”, dedi. Yani ben hukuk mukuk, kanun manun sallamam, diyor.

Yahu sen Anayasa, kanun sallamadığın anda senin bütün sıfatların boş düşer. Sen bir çete liderinden başka bir şey olamazsın. Devlet adamlığı sıfatın bir anda biter.

Ama bunu bizden ve bir tek namuslu hukukçumuz YARSAV’ın Kurucu Genel Başkanı, yiğit dostumuz Ömer Faruk Eminağaoğlu’ndan başka dile getirecek cesarete sahip olan bir hukukçuya tanık olmadık biz.

Tanık olan var mı, arkadaşlar? Tayyip Erdoğan da FETÖ’nün suç ortağıdır, yargılanmalıdır, diyebilen bir hukukçu var mı başka, bizim hukukçu arkadaşlarımızın ve Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun dışında?

Varsa duyan, bilen söylesin. Yok.

“Sayın Cumhurbaşkanım”, diye utanmaz arlanmaz, sözde Ergenekon mağduru Generaller mektup yazıyorlar Tayyip’e.

Yahu Cumhurbaşkanı yok ortada! Cumhurbaşkanı seçiminin yapılabilmesi için o seçime girmek kriterlerine sahip bir adayın ortaya çıkması gerekir. Bu adımın diploması yok.

Öngörülen kriterlerin başında ne var?

Dört yıllık üniversite mezunu olmak. Yok bunun böyle bir diploması. İki tane diploma gösterdi, ikisi de sahte. O zaman ortada yasal bir Cumhurbaşkanı yok. Bir suç örgütü lideri var. Çete hukukunu, hukuk diye millete yutturan bir despot var ortada.

İnsansak buna karşı çıkacağız, ortaya koyacağız. Koyamazsak, onurumuzu dirhem dirhem yitiririz. Biz Kıvılcımlı’nın öğrencileriyiz. Bayrağı ondan devraldık ve bu kavgaya girerken kelleyi koltuğa aldık da girdik. Yoldaşlarımız bilir; 1960’lı, 1970’li yıllar boyunca sokağa sanki bir çiçek bahçesine gidercesine bir rahatlıkla çıkıyorduk. Belimize silahımızı sokup, mermiyi namluya sürüp, tetik emniyetine alıp öyle çıkıyorduk. Her an ölmeye ve öldürmeye hazırdık ve bu çok doğal bir durumdu bizim için. Hiç strese girmiyorduk, günlük yaşamımızın bir parçasıydı bu. Gün oldu üzerimize mermiler de yağdı. Gün oldu yanı başımızdaki yoldaşımızı da kaybettik. İşkencelerden de geçtik. Ama asla ne yüreğimiz korku duydu, ne inancımız, kararlılığımız en ufak bir sarsıntıya uğradı.

 

(Alkışlar…)

 

O zaman kendisini cahil, bilinçsiz, yoksul insanlara Cumhurbaşkanı olarak, Reis olarak yutturmuş olan bu suç örgütü liderini, bir de onun ekibini teşhir etmek, ortaya koymak, bütün gücümüzle ona karşı savaşmaktır görevimiz, yoldaşlar.

 

(Alkışlar…)

 

Devrimcilik bunu emrediyor bize bugün.

Alman Profesör devam ediyor:

“Tabiatı gereği haksızlık oluşturan bir şeyin kanuni bir kılıfa büründürülmesi o şeye hukuki bir nitelik kazandırmaz.”

Yani AKP’giller’in yaptıkları bütün düzenlemeler, bütün suçlarına, vurgunlarına kanun kılıfı giydirmeye çalışmaları hukuki bir nitelik oluşturmaz; hukuk dışıdır bunlar.

Şimdi bu Adem Sözüer, bu aktarmaları yapıyor Jescheck’ten, bu kitabı yazıyor: “Ceza Hukuku Uygulama Rehberine Giriş ve Pratik Çalışma Notu.”

Peki bu hukuk ilkelerini bilmiyor mu?

Biliyor. Ama onu savunmaya cesareti yetmiyor. O zaman ne mesleki onurunu, ne insani onurunu savunamıyor, sahip çıkamıyor.

Devam edecek