Tayyip Efendinin Lozan Zırvaları ve Susuş Suikastine Uğratılan Biz!

03.10.2016
A+
A-

 

Geçtiğimiz günlerde, Kaçak ve Haram Saray mukimi 15 Temmuz kapışması nedeniyle bir süre ara verdiği bilmem kaçıncı “Muhtarlar Buluşması”nda yalanlarla süslediği “derin tarih bilgisi”ni konuşturdu.

Neymiş efendim; “1920’de bize Sevr’i gösterdiler, 1923’te Lozan’a razı ettiler. Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştılar. Şöyle bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’la verdik. Kıt’a sahanlığı ne olacak, havada ne olacak, karada ne olacak hâlâ bunun mücadelesini veriyor”larmış!!!

Vay be…

Devlet başkanımız,  Ege’de ne mücadeleler veriyormuş da bizim haberimiz yokmuş…

Bütün sıkıntıların kaynağı da Birinci Kuvayımilliyecilerin Batılı Emperyalistlerle imzaladığı Lozan Antlaşması imiş…

Yalanın ve üçkâğıdın Allahı’dır be bu…

“Şöyle bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’la verdik.” dediği 12 Adaların aslında Osmanlı’nın 1911’de İtalyanlarla yaptığı Trablusgarp Savaşı’ndan, Ege Adalarının da 1912-1913 yılları arasındaki Balkan Harbi’nden sonra kaybedildiği tarihsel bir gerçektir.

Görüldüğü gibi, (tabiî gören gözler için) Batılı Emperyalistler Sevr Antlaşması imzalanmadan dokuz yıl önce 12 Adaları, yedi yıl önce de Ege Adalarını Osmanlı’nın hâkimiyetinden çıkarmışlardı.

Sevr’de dayatılan ya da “gösterilen” nedir?

Şu anki Anadolu topraklarının kendi aralarında (İngiltere, İtalya, Fransa) paylaşılması, bir kısmının da Yunanistan ve Ermenistan’a bırakılmasıdır. (Bu paylaşımın haritası Gazetemizin diğer sayfalarında bulunmaktadır.)

Peki burada Adalar nerede?

Tayyip’in yalan dağarcığında…

Bilindiği gibi, Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’de yani Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın zaferinden sonra imzalanmıştır. Yani, Tayyip efendinin “kıt’a sahanlığı mücadelesi veriyoruz” dediği adaların Osmanlı hâkimiyetinden çıkartılmasından tam 10 yıl sonra Lozan imzalanmış.

Bu arada ise Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı, Çanakkale Savaşı ve Lozan’da karşımızda bulunan Batılı Emperyalistlerin Yunan maskesi ile Anadolu’yu açık işgaline karşı verilen ve dört yıl süren Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı var. Yani emperyalizmin açık işgaline karşı kazanılmış bir zaferden sonra Lozan imzalanmış.

Hatta Lozan Antlaşması’nın 12’nci maddesi ile; “İmroz (Gökçeada), Bozcaada ve Tavşan Adaları ile birlikte Asya kıyısından üç milden az uzaklıkta bulunan Adalar, Türkiye’nin egemenliği altında kalacaktır.”

Böylece Türkiye, söz konusu bölgede adı açıkça bildirilmeyen başka ada ve adacıklara da sahip olmuştur.

Peki, baş yalancı, şimdi sana soralım:

Sen on dört yıldır bu ülkenin başındasın, son dönemlerde ağzından çıkan her söz kanun yerine geçiyor ve dahası kendini “başkomutan” olarak da görüyorsun, 2004 yılından bu yana kıyılarımıza üç milden daha az hatta bazıları yüzme mesafesinde olan Ege’deki 16 Ada ve bir kayalık niçin Yunanistan’ın işgali altında?

Senin “vizyonsuz” başbakanın bile danışmanın sıfatıyla Çeşme açıklarındaki Koyun Adası’na pasaport kontrolünden geçerek, Adadaki Denizcilik Müzesi’ni ziyaret edebilmiş ve tatil yapmıştır Temmuz 2015’de. Hatta Binali, bu adaya, özel yatındaki Türk Bayrağını rulo yaparak (kapatarak) üç kez daha gitmiştir. Eğer inanmıyorsan, pasaportuna bak, oradaki Yunan Damgalarını göreceksin.

Yine Yunanistan; Eşek, Bulamaç ve Nergisçik Adalarını yerleşime açarak bu işgalini “meşrulaştırmak” istemektedir.

Yahu sen, bu adalara pasaportla girmeyi kabul etmişsin, Yunanistan’ın tatbikat yapmasına, AB ülkelerinin diplomatlarını bu adalarda askeri törenlerle karşılayıp ağırlamasına seyirci kalmışsın, ülkenin egemenliğini ayaklar altına aldırmışsın, bir de kalkıp Cumhuriyet’in ve Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın Zafer Belgesi olan Lozan’a ve bu zaferi kazanan liderlere saldırıyorsun.

Yok “kıt’a sahanlığı” imiş, “havada ne olacakmış, karada ne olacakmış”…

İşte, burada gülerler kedinin çamaşır yıkayışına!

Sahanlık mahanlık kalmamış, yol geçen hanı olmuş senin kıyıların, efendi…

Bu işgale karşı Mecliste bulunan Amerikancı partilerin liderleri de sessiz kalmaktadır. Rahmetli Kamer Genç gibi bazı dürüst, çalışkan milletvekillerinin yıllar önce verdiği soru önergeleri hep geçiştirilmiştir.

Ancak Milli Savunma Bakanlığı Eski Genel Sekreteri Em. Kur. Alb. Ümit Yalım’ın bu işgali gündeme getiren ve sürekli gündemde kalmasını sağlayan çabalarını da anmadan geçmeyelim.

Partimiz de bu Vatan topraklarının işgaline sessiz kalmamıştır.

O zamana kadar kimsenin cesaret edemediği bir girişimle (20 Mart 2015’de) Başta T. Erdoğan olmak üzere, bu işgale seyirci kalan tüm devlet görevlileri hakkında TCK 302’nci maddede öngörülen; “Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya veya devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik fiiller” suçundan Çeşme Adliyesi’nden Suç Duyurusunda bulunduk.

Öncesinde de İzmir’in Çeşme ilçesindeki kıyıda eylem ve açıklama yaptık.

Suç duyurumuzu Çeşme Savcıları ilkin almak istemedi. Tartıştık. Kendilerine; “dilekçedeki şüphelileri görünce korkuyorsunuz” dedik. Sonra dilekçeyi incelemek için beş dakika süre istediler. Soracakları, danışacakları yerlere başvurduktan sonra dilekçemizi almak zorunda kaldılar.

Sonra da Ankara’ya gönderilen dilekçemiz hakkında yıldırım hızıyla takipsizlik kararı verdiler. Takipsizliğe itiraz ettik, reddettiler.  Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk. Orada da (sonradan birisi “FETÖ’cülük”ten tutuklanan) iki üyenin kararı ile başvurumuz incelemeye alınmadı.

Tayyip efendinin bu son zırvalamalarından sonra; tartışmaya katılan birçok kişi; “sen daha Yunanistan’ın iktidarın döneminde işgal ettiği adaları koruyamamışsın” diyerek söze girmeye başladı. Bu nedenle,  bizim Ege Adaları mücadelemizin önemi daha da anlaşılır oldu.

Daha doğrusu, iktidarıyla, muhalefetiyle Meclisteki Amerikancı partiler tarafından sessizce geçiştirilen bu işgal karşısındaki girişimlerimizin en azından bugünlerde, yapılan tartışma ve haberlerde anılmasını bekliyor insan.

Ama nerde?..

Bakıyoruz, bu işin peşini bırakmayan ve bizim verdiğimiz mücadelede verilerinden de yararlandığımız insanlar, yaptığımız mücadeleyi sayfalarında haberleştirmiş gazeteler bile, güncel yazı ve röportajlarında bizim bu mücadelemize değinirken HKP adına hiç yer vermiyorlar.

Yani bildiğimiz ve alışkın olduğumuz; “susuş suikasti”…

Ne diyelim, burası Şark; olmuş olmamışa, olmamış olmuşa çok çabuk dönüştürülüverir. (Hani şu Muaviyenin deve hikâyesi gibi…)

Fakat gerçekler inatçı ve devrimcidir. Gün gelir yok sayanların karşısına dikilir.

Biz işimize ve mücadelemize devam ediyoruz ve edeceğiz.