Türkiye Ekonomi Politiğinden bir iki örnek daha
Dr. Mustafa Şahbaz
Geçtiğimiz haftanın haberiydi: Çin’in Elektrikli Otomobil üretiminde dünya devi olan BYD, Türkiye’de yatırım yapmaktan vazgeçmiş, yatırımını Macaristan’a yapıyormuş. Hatta Türkiye ile 2024’te yaptığı anlaşmanın üzerinden 2 yıl geçmiş olmasına rağmen tek çivi çakmamışken, Macaristan’da fabrikanın yapıları yükselmeye başlamış bile. Hatta ve hatta BYD Avrupa’da ikinci bir ülkede de yatırım yapacakmış ve bu ülke Türkiye olmayacakmış.
Dahası, bu BYD 2024’te Tayyipgiller iktidarıyla yaptığı anlaşma gereğince yılda 150.000 adet otomobil üretecek ve 5000 kişiye istihdam yaratacaktı. Bu yatırımının karşılığında da fabrikasını kurup üretime geçeceği zamana kadar 100.000 otomobilini Türkiye piyasasına gümrüksüz sokacak ve KDV, ÖTV indirimlerinden yararlanacaktı. Nitekim 2024’ten günümüze kadar BYD Türkiye piyasasında 60.000 otomobil satmış. Uzmanlar her otomobilden BYD’nin en az 10.000 dolar kazandığını ve toplamda 600 milyon dolar kâr ettiğini hesaplıyorlar. Yani adamlar 600 milyon doları (bugünün kuruyla 27 milyar TL) tutarındaki bir vurgunu vurup gidiyorlar. Bizim AKP yöneticileri birilerine bu vurgunu babalarının hayrına yaptıracak saflardan değildirler elbette. Hepsi Tefeci-Bezirgânlığın âlâsını bilen cin gibi uyanıklardır. Belli ki Tayyipgiller de bu vurgundan paylarını almışlar.
Biz başa dönelim.
Tayyipgiller, bu yola niye girdiler?
BYD, Türkiye’de 1 Milyar dolarlık yatırım yapacaktı. Yani ekonomiyi nefes alamaz hale getiren Tayyipgiller, bu bir milyar dolarla ülke ekonomisine değilse de iyice yıpranmış iktidarlarına bir nefes aldıracaklardı. E, 5000 kişiye de istihdam sağlanacaktı ve üretilen elektrikli otomobiller bir de Avrupa pazarlarına gönderilecekti; oradan da dolarlar gelecekti; daha ne olsun… Akacaktı dolarlar dönecekti dolaplar…
Yabancı sermayeye aynı uşakça davranışı; yıllarca Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı yapmış Demirel de Cumhurbaşkanıyken ortaya koymuştu. Ford firmasının Türkiye’de 700 milyon dolarlık yatırım yapması söz konusuydu. Demirel bu miktardaki paranın gelmesi için ne kadar heveskâr olduğunu, tam bir emperyalist uşağı yaklaşımıyla şöyle dile getirmişti:
“Demirel, Çankaya’nın bahçesini önermişti
“DÖNEMİN Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de SEKA arazisinin Ford Otosan Fabrikası için çıkan tartışmalara ‘Ford için Çankaya’nın bahçesini bile veririm’ diyerek son nokta koymuştu. Demirel, bu konuda şunları söylemişti: ‘Adam 700 milyon doları koyup cebine gelmiş, ‘Fabrikayı buraya kurayım’ diyor. Orası kavak ağaçlarıyla dolu ama zararı yok ki. 15 milyon dolar da harcayıp Kocaeli Tıp Fakültesi’nin eksiklerini de tamamlayacak. Üstelik her yıl bu fabrikada üreteceği malların 1 milyar dolarlık ihracatını da garanti ediyor. Buna itiraz ediyorlar. Başbakan geliyor bu fabrikanın yapılacağını söylüyor. Yapacaksın tabiî. Al bu bahçeyi (Çankaya Köşkü’nün bahçesi) vereyim, Çankaya bahçesini vereyim, yeter ki bu fabrika kurulsun. Kararnameyi sen hazırla, ben imzalarım. Bu bir uygarlık kavgasıdır. Bu kavga, okul, fen lisesi, güzel sanatlar lisesi, hastane, yol yapımı, gölet, baraj, hava meydanı yapma kavgasıdır.’’ (Hürriyet, 04 Haziran 2000 https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/demirel-cankayanin-bahcesini-onermisti-39159267)
İşte ABD’nin “Meşruiyet”iyle iktidara gelmiş gerici iktidarların tümünün zihniyeti ya da tıyneti budur.
Şark Cephesinde Değişen Bir Şey Yok’tur.
Türkiye’nin
Bir Başka Gerçeği
Türkiye, 2026’nın ilk 5 ayında tamı tamına 1.239.000.000.000 TL faiz ödemiş. Bu sayının rakamlarla okunmasının güçlüğü meydanda… O yüzden bir de yazıyla belirtelim: Bir trilyon iki yüz otuz dokuz milyar TL. Özellikle 1950’de Bayar-Menderes önderliğindeki Demokrat Parti (DP) iktidara geldikten bu yana, 27 Mayıs Politik Devrimi sonrası kurulan geçici Devrim Hükümeti ve Bülent Ecevit’in kurduğu kısa vadeli hükümetler dışında, iktidar hep sağ partilerden oluşmuştur. Ve onlar Finans-Kapital ile Tefeci-Bezirgân Sermayenin ittifakıyla kurulmuş yani en gerici sınıflarca kurulmuş partiler olduğu için Türkiye’yi hep ABD yarısömürgesi durumuna sokma uğraşı içinde olmuşlardır. Bu politikalarının gereği olarak da ABD hükümetlerinin ve onların bir uzantısı olan IMF’nin, Dünya Bankası’nın ve diğer finans kuruluşlarının gösterdikleri-dayattıkları ekonomi politikalarını uygulayarak Türkiye’yi borç batağına sokmuşlardır. AKP iktidarları tarafından geçim sıkıntısına düşürülen, başta emeklilerimiz olmak üzere, tüm halkımız; nasıl kredi kartlarına mahkûm olmuş ve borcu borçla (başka bir kredi kartıyla) kapatma çıkmaz sokağında kısılıp kalmışsa Türkiye de borç batağına aynı biçimde uluslararası Parababaları örgütlerince sokulmuştur.
Türkiye’nin bu borç sarmalına sokuluşuna çok özet bir aktarmayla bir göz atalım:
29 Kasım 2021 tarihli BloombergHT yayını:
“Prof. Dr. Pamuk: 170 yıllık dış borç tarihinde 1923-1939 istisnai bir dönemdir
“Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şevket Pamuk, Ege Cansen ile birlikte Bloomberg HT yayınında Ekonomik Görünüm programına katıldı. Prof. Dr. Pamuk, yayında Türkiye’nin ekonomik tarihinde dış finansman, kur ve enflasyon gelişmelerini analiz etti. Prof. Dr. Pamuk 170 yıllık dış borçlanma tarihinde 1923-1939 döneminin istisnai bir dönem olduğuna dikkat çekti. Pamuk, ‘Atatürk ve cumhuriyeti kuranlar Osmanlı’nın dış borçla ve sonrasında enflasyonla deneyimini yaşayarak öğrendiler. Osmanlı’nın son döneminde her yıl biraz daha dış borç bulma çabalarının özellikle dış politikada nasıl bağımlılıklar yarattığını gördüler.” ifadelerini kullandı.” (https://www.bloomberght.com/prof-dr-sevket-pamuk-170-yillik-dis-borclanma-tarihinde-1923-1950-donemi-istisnai-bir-donemdir-2293131)
1923-1939 dönemi Cumhuriyet’in kuruluş ve var oluş mücadelesinin verildiği yıllardır. Ve Birinci Kurtuluş Savaşı’nın parolası olan “Ya İstiklal! Ya Ölüm!” prensibine tamı tamına bağlılık yıllarıdır. Yani ya bağımsız bir ülke olacağız ya da öleceğiz ilkesiyle verilmiş bir kurtuluş savaşının önderleri, ülkenin bağımsız olmasının yalnızca siyasi bağımsızlıktan ibaret olmadığını; ekonomik bağımsızlıkla taçlanmamış bir bağımsızlığın sürdürülebilir olmadığını iliklerine kadar hisseden ve onun gereğini yerine getiren önderlerdi. Osmanlı’nın içine sokulduğu emperyalist ülkelere borçlanma batağının, bağımsızlığı nasıl yok ettiğini yaşayıp görmüşlerdi. Koca bir imparatorluğun emperyalistlerin elinde nasıl bir oyuncağa dönüştüğünü ve onlara nasıl teslim olduğunu iliklerine kadar hissetmiş vatansever kişilerdi. Osmanlı’nın borçlarını ödeyemediği için halktan toplayacağı vergileri, bizzat emperyalistlerin toplamasına izin verdiği Duyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresini yaşamışlardı. Hatta Osmanlı’nın borcunun Türkiye Cumhuriyeti’nin payına düşen kısmını kuruşuna kadar ödeyerek bu borç batağından kurtarmışlardı Türkiye’yi.
Emperyalistlere borçlanma demek, süreç içinde onların yarısömürgesi olmak demekti çünkü.
Bakın Prof. Dr. Şevket Pamuk daha ne diyor:
“Düyun-u Umumiye 30 sene boyunca Osmanlı maliyesini kontrol etti”
“Alacaklılarla yapılan müzakereler savaşın araya girmesiyle uzuyor ve nihayet 1881 yılı muharrem ayında sonlandırılıyor. Bu anlaşmaya göre Osmanlı Devleti’nin tütün, ipek gibi nakde en kolay çevrilebilen gelir kaynakları dış borç ödemelerinde kullanılmak üzere Düyun-u Umumiye idaresine bırakılıyor. Bu arada bir tütün rejisi kuruluyor. Düyun-u Umumiye’nin bu kaynakları işletmesi ve buradan elde edilecek gelirleri var olan borçların ödemesinde kullanması öngörülüyor.
“Bu yöntem 30 senenin üzerinde bir süreyle 1. Dünya Savaşı’na kadar devam etti. 1. Dünya Savaşı’nda Düyun-u Umumiye askıya alındı, ondan sonra da sonlandırıldı. Ama 30 sene boyunca Osmanlı Devleti’nin içinde bir başka mali kuruluş olarak maliyesini kontrol edip gelirlerinin önemli bir kısmını dış borç ödemelerine yönlendirdi.
“Kısacası biz 1850’lerden günümüze 170 yıldır dış borçla yaşıyoruz. Cumhuriyet döneminde bu farklı şekillerde devam etti. Bu tarihte 1923-50 erken cumhuriyet dönemi istisnai bir dönemdir.” (agy.)
Görüldüğü gibi burada Prof. Dr. Ş. Pamuk, “1923-1950 erken cumhuriyet dönemi istisnai bir dönemdir”, diyor. Gerçekten de istisnai bir dönemdir. Bu dönemde bütün eksiklerine yanlışlarına rağmen Cumhuriyet’i kuranlar, dış borcun ne demek olduğunu çok iyi bildikleri için bu tuzağa düşmemek için ellerinden geleni yapmışlardır.
Fakat 1950’de Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgân Sermaye ittifakı Demokrat Parti iktidarıyla egemenliği kayıtsız şartsız ele geçirdi. Bu tarihten sonra gelen gerici iktidarlar, hiçbir zaman Türkiye Halkları için çalışmamış; kendilerine sunulan makam, servet, ün, şan uğruna, memleketi her alanda olduğu gibi dış borçlanma konusunda da uluslararası Parababalarına peşkeş çekmişlerdir.
Bağımsızlık Karakterimizdir
O yüzden ne diyordu Mustafa Kemal?
“Özgürlük ve Bağımsızlık Benim Karakterimdir!”
Biz tüm eylemlerimizde bu sözün ve M. Kemal’in kalpaklı resminin yer aldığı bayrağımızı laf olsun diye taşımıyoruz. Çünkü “Özgürlük ve Bağımsızlık” bizim de karakterimizdir. Ve bu yüce değer, verdiği Birinci Kurtuluş Savaşı’yla ispat ettiği gibi, Halkımızın da karakteridir. 1950’den beri gelmiş (istisnalarını yukarıda belirttik) tüm hükümetler, halkımızın bu karakterini yok etmek mücadelesi veriyorlar. Antiemperyalist bir mücadeleyle kurulmuş Cumhuriyet’i emperyalistlerin uydusu, ABD’nin kuklası durumuna düşürdüler. Böylesine halk ve vatan düşmanları tarafından yönetiliyor ne yazık ki ülkemiz.
Nitekim aynı terane devam ediyor:
“Çinliler vazgeçmişti: Kore devi Türkiye’ye fabrika kuruyor
“Çinli otomotiv üreticisi BYD, Türkiye’de gerçekleştirmeyi planladığı milyar dolarlık fabrika projesini durdurduğunu açıklamasının ardından Güney Kore merkezli otomotiv devi Hyundai programını açıkladı. Dev marka İzmit’te milyonlarca euroya yeni bir batarya montaj tesisi kuruyor.” (Sözcü, 16 Haziran 2026, https://www.sozcu.com.tr/cinliler-vazgecmisti-kore-devi-turkiye-ye-fabrika-kuruyor-p328424)
Halkımızın
Alınterinden çalınanlar…
Konumuza dönecek olursak:
Türkiye, 2026’nın ilk 5 ayında tamı tamına 1.239.000.000.000 TL faiz ödedi, dedik ya… Bu sayıyı dolara çevirdik. Düz bir hesapla bu miktardaki TL, 27 milyar dolara denk geliyor. Yani 2026’nın ilk 5 ayında halkımızın alınterinden elde edilen gelirin 27 milyar doları faiz ödemelerine gitmiş.
Pekiyi yalvar yakar ülkemizde yatırım yapsın diye her türlü tavizi verdiğimiz BYD eğer bırakıp kaçmasaydı yapacağı yatırımın tutarı neydi?
Bir milyar dolar…
Demek ki yerli-yabancı Parababaları, el ele vererek ülkemizi bu borç batağına sokmasalardı, sadece beş ayda ve sadece borç faizinden yapılacak yatırımla, tamamen yerli sermayeyle, 27 tane BYD fabrikası çapında fabrika kurabilecektik. Bunu bir yıla tamamlarsak (hatta iki ayı da yok sayarak) iki misli fabrika kurabilirdik bir yılda. Yani bir yılda sırf faize ödediğimiz kaynakla 54 fabrika kurabilirdik. BYD’nin sayılarıyla söylersek her fabrika 5.000 kişi istihdam ederse; 5.000×54= 270.000 kişiye istihdam olanağı sağlamış olurduk. On yıllardır (76 yıldır) emperyalistlere faiz ödediğimiz düşünülünce ortaya şu tablo çıkıyor:
54, bir yılda faize ödediğimiz kaynakla kurabileceğimiz fabrika sayısı, çarpı 76 yıl sayısı, eşittir: 4.104 fabrika.
4.104 fabrika, çarpı 5.000 istihdam edilecek kişi, eşittir: 20.520.000 istihdam edilecek kişi sayısı. Yazıyla yazalım: Yirmi milyon beş yüz yirmi bin kişi.
Hep dikkat çektiğimiz gibi bu sayılar, yalnızca halkın alınterinden yerli-yabancı Parababalarına ödenen faiz olmasaydı gerçekleşecek yatırımların ve istihdamın sayılarıdır. Ülkenin heba edilen kaynakları sadece faizlerden ibaret değildir bilindiği gibi. Sayılara boğmamak için ayrıntıya girmeye gerek yok; Finans-Kapital + Tefeci-Bezirgân Sermaye ittifakının ülkemizden neleri talan ettiğini hepimiz tahmin edebiliriz.
Pekiyi Yabancı Sermaye Türkiye’ye hiç gelmesin mi? Ülkemizin ve halkımızın kalkınması için böyle bir olanaktan hiç yararlanmayalım mı?
Bob Dylan’ın ünlü şarkısı “Blowin’ in the Wind”de; “Cevabı, dostum, esen rüzgârdadır” dediği gibi; bu soruların cevabı da Halkın Kurtuluş Partisi (HKP)’nin Programı’ndadır. Şöyle der HKP Programı:
“HÜRRİYETİN DÜNYASI:
“Gerçekçi Dış Siyaset (Ağır Sanayi Pusulası)
“Madde 31- ABD ve AB Emperyalistlerinin, Sevr’i yeniden gündeme getiren, bizi mahvetmek isteyen sinsi, aşağılık planlarına karşı, İkinci Kuvayimilliye Seferberliğini başlatacağız. Onların sırtlan heveslerini, birinci Kuvayimilliye’de olduğu gibi yine kursaklarında bırakacağız…
“Ülkemize ve halkımıza karşı düşmanca düşünceler taşımayan, ağır sanayi hamlemizi hakkıyla desteklemek üzere, en az faizle, en uygun yatırımı yapan (Yabancı sermaye maddemize bakıla) ülkelerle dostane ilişkiler kuracağız. ABD ve AB Emperyalistlerinin kötülüklerinden zarar gören bizim gibi mazlum ülkelerle de içten dostluklar kuracağız. Emperyalist saldırganlara, sömürücülere karşı ortak savunma politikaları ve örgütleri oluşturacağız. Dünyaya, ILO’nun (Uluslararası Çalışma Örgütü’nün) anatüzük girişini hatırlatacağız:
“Fukaralık nerede bulunursa bulunsun, herkesin refahı için bir tehlikedir.”
Ve Sermaye konusu, özellikle de Yabancı Sermaye konusu Program’da şöyle işlenir:
“ELVERİŞLİ SERMAYE
“1- ÖZEL SERMAYE: Vergi kaçakçılığı uğruna, üretimimizi tahta perdeciklerle bölük pörçük eden, verem yuvası işletmeler, toplum bünyemizde çıban gibi açan BESLEME SANAYİ himaye değil, tasfiye edilecek. Vatanımıza en modern sanayiyi getirecek özel girişimler teşvik görecek.
“2- YABANCI SERMAYE: Siyasî müdahale ve ekonomik ayrıcalık istemeyecek. Ağır sanayimize tekniğin son sözünü getirecek. Geldiği ülkedekinden düşük ücret ve çalışma şartları öne sürmeyecek. Medenî milletlerdeki rayiçten üstün faiz ve kâr almayacak. 10 yıl sonunda, (amortismanını bitirip) işletmeyi Türkiye Halkına devredecek.”
Sözü bağlamak istersek…
Demek ki bağımsızlık, bir ülkenin ve o ülke halklarının refahı, kalkınması için halkımızın söylemiyle “ekmek su kadar elzem”dir. Halkın Kurtuluş Partisi, bu yüzden İkinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır. Emperyalistlerin ve yerli uşaklarının bir kez daha; Geldikleri Gibi Gitmelerini gerçekleştirecektir. Ama bu kez bir daha gelmemek üzere…
Ve de Devrimci Demokratik Halk İktidarını kuracaktır.
O zaman halkın alınteri, yine halkın kendi eliyle halk için harcanacak; tüm insanlarımız bir anadan doğmuş kardeşler gibi eşit ve mutlu olacaklar.
İşte o zaman Cahit Sıtkı Tarancı’nın isteği yerine gelmiş olacaktır ve yine halkımızın deyişiyle söylersek “ruhu şad” olacaktır:
MEMLEKET İSTERİM
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikâyet ölümden olsun.
19 Haziran 2026
