Yemen Meselesi mi? Dünya Meselesi mi?
Dr. Mustafa Şahbaz
Kuklalar ve Felek Usta
Tayyip, 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke’de Suudi Arabistan ve Pakistan’la bir antlaşmaya imza atmıştı, bilindiği gibi. AKP yandaşı medya ve sosyal medya kanalları bu Anayasa dışı antlaşmayı allayıp pulladılar.
Neymiş?
Suudi Arabistan’ın Petro-dolarları ve Pakistan’ın Nükleer Gücü, Türkiye’nin ABD’den sonra NATO’daki en Büyük Ordusu bir araya gelince büyük bir güç oluşturacaklarmış… Caydırıcı bir güç odağı oluşturuyorlarmış… Savunma sanayilerini geliştirmede yeni ufuklar açılacakmış…
Üç ABD uydusundan, neredeyse bir dünya gücü oluşturacak Tayyip yalakaları. Oysa bu üç ülkenin yöneticileri, sıfır numara ABD uşağıdır. Kendi kafalarına göre hiçbir şey yapamazlar. Hani o zamanlar Cumhurbaşkanı Başdanışmanlarından biri olan, şimdiki MİT Başkanı Kalın İbrahim; “Cumhurbaşkanımızın talimatları gereği hastane yangınını söndürdük”, demişti ya… işte o misal, bu üç kukla da oynatıcıları Trump’ın direktifleri olmadan böyle bir antlaşmayı imzalayamazlar. Bu kuklaların Yapacakları her işin sınırlarını ABD çizer çünkü.
Yani?..
Yanisi şu ki, matematikte olduğu gibi; 3 tane sıfırı toplarsan yine sıfır eder. 3 kuklanın toplamından toplam üç kukla çıkar ama nitelik olarak yine kuklalar çıkar. Bir tane adam çıkmaz, çıkamaz. Siz bakmayın Geppetto Usta’nın tahtadan yaptığı, her yalan söylediğinde burnu uzayan kuklasının, Pinokyo’nun canlanmasına. Adı üzerinde Pinokyo, bir masal kahramanıdır. Yani gerçekte kuklalar kukladırlar. Hiç kimse onlardan bir canlı davranışı, kendi kararlarını kendi veren bir kişilik beklemez, bekleyemez.
Sözün burasında, Ömer Hayyam, 1000 yıl öncesinden seslensin bize bu kuklaların dilinden:
Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz
Kuklacı felek usta, kuklalar da biz
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer;
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz
Rivayet Sanılmasın…
Mekke Antlaşması konusunda daha önce yayımladığımız; “İhanette (Hainde) Sınır Olmuyor”, adlı yazımızda da belirttiğimiz gibi, o üç ülkenin yöneticilerinin neyi, ne kadar yapacaklarını ABD belirler. O, ne derse odur…
Örneğin Türkiye, Rusya’dan hava savunma sistemi olan S-400 füzelerini 2,5 milyar dolar ödeyerek satın aldı. Satın alma sözleşmesi 11 Nisan 2017 tarihinde imzalandı ve ilk teslimat, 12 Temmuz 2019’da gerçekleşti.
Ne beklenir?
Bu füzelerin en kısa zamanda faaliyete geçirilmesi ve gerektiğinde hava savunmasında kullanılmak üzere hazır halde bekletilmesi beklenir, değil mi?
Pekiyi, Türkiye’de öyle mi oldu? Yani Türkiye S-400’leri hizmete hazır bir hale getirdi mi?
Ne gezer…
ABD bu silahları kullanamazsın, dedi. Tayyip de emrin olur, dedi. Bu füzeler, aradan bunca zaman (7 yılı aşkın süre) geçmesine rağmen faaliyete geçirilemedi. Tam tersine, madem Amerika bunları kullanmamıza izin vermiyor, o zaman bunları bir başka ülkeye satalım, dedi Tayyipgiller. Hiç değilse verdiğimiz paranın bir kısmını bize ödeyecek ülke arayalım, dendi. Bu süreçte Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan ve Katar gibi Körfez ülkelerinin adı gündeme geldi. Özelikle Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) adı ön plana çıkarıldı, hatta yandaş basın satışın gerçekleşeceğini öne sürdü. Ancak adı geçen tüm ülkelerin yöneticileri de ABD kuklalarıydı. ABD’nin onayı olmadan tuvalete bile gidemezlerdi. Dolayısıyla “ABD’nin (Trump’ın) talimatları” gereğince bu satıştan yüz geri etmişlerdir. Yani ABD “alın”, deseydi; bu kuklalar, bu füzeleri itirazsız alırlardı. Almadıklarına göre ABD’den “almayın!”, emri gelmiş, demektir. Böylece bu füzelerin satılacağı tezi de boş çıktı.
Depoya çekilmiş olan bu füzeler, mademki kullanılamıyor ve satılamıyor, o zaman ABD’yi memnun etmek için ne yapılmalı?
Medyada gayriresmi (belli ki hükümette resmi) olarak imha edilmeleri tartışılır oldu. Öyle ki nasıl imha edilecekleri bile tartışma konusu oldu. Şimdiyse bu boynu bükük füzeler, depolarda çürümeye bırakılmış durumda. Ya da uygun bir zaman denk düşürülürse ve uygun bir metot geliştirilirse yok edilmeyi bekliyorlar.
Bu tek bir örnek bile kuklaların, kendi kararlarını hiçbir zaman kendilerinin veremeyeceklerini gösteriyor. Onlar, kuklacıları yani ABD Devleti, kendilerine ne buyuruyorsa onu yapmaya mecburdurlar. Günümüzdeki somut durumda; pedofil, bunak, faşist Trump ne derse ona uymak zorundadırlar. Somut gerçekliğin bir kez daha kanıtladığı durum budur. Hikmet Kıvılcımlı Usta’nın deyimiyle 1945’ten beri sömürge, yarısömürge ülkelerin hiçbirini kendisi yönetmiyor; ABD Emperyalistleri yönetiyor.
İşte Mekke Antlaşması’nın tarafları gibi görünen üç ülkenin yani Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın bütün liderleri sözünü ettiğimiz türden kukla kişilerden; ABD kuklası kişilerden oluşuyor. Dolayısıyla bu Mekke Antlaşması’nın metnini o üç kukla devlet yöneticisi hazırlamadı. ABD hazırlayıp onların önüne imzalayın, diye koydu. Daha açık söyleyelim; imzalamaları için buyruk-emir verdi.
Yine dolayısıyla o antlaşma gereğince; kim neler yapacak ya da neleri yapamayacak, bunun kararını verecek olan merci de bu antlaşmaya imza atan üç ülkenin yöneticileri değildir kesinlikle. Bu kararı verecek olan her zaman için ABD başkanları olacaktır. ABD’nin yanına hemen ABD’nin stratejik ortağı olan İsrail’in adını da eklemek gerekir.
Yani demek istiyoruz ki, Mekke Antlaşması, ön planda görülen üç ülkenin Antlaşması değildir. ABD’nin ve İsrail’in bu kuklalara dayattığı bir antlaşmadır.
Mekke Antlaşması’nınGerçek Amacı
Bu antlaşmanın birincil amacı, ABD’nin çıkarlarını korumaktır ve bundan hiç bağımsız olmamak üzere ikincil amacı, İsrail’in güvenliğini sağlamaktır.
Peki kime karşı?
Elbette İsrail’e dost olmayan bütün unsurlara karşı. Ama günümüzde daha somut bir biçimde söylersek, İsrail Siyonizmi’ne karşı cephede neredeyse tek başına kalmış olan İran’a karşıdır, bu Antlaşma.
Geçmişte İsrail düşmanı ya da karşıtı sayılabilecek belli başlı Arap ülkeleri vardı.
Bunların başında toprakları işgal edilmiş olan Filistin vardı elbette.
Diğer en önemli düşman ise hem Filistin’le hem İsrail’le komşuluğu olan ve 1967’den beri Golan Tepeleri İsrail tarafından işgal edilmiş olan Suriye’ydi. Yani BAAS yönetimindeki Suriye Devleti vardı.
Bir diğer Antisiyonist devlet ise Muammer Kaddafi liderliğindeki Libya’ydı.
Bir de Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak vardı.
Bildiğimiz üzere, ilkin bir sürü sahte deliller öne sürerek (Irak’ta kimyasal silahlar bulunduğunu iddia ederek) Amerika, Avrupalı Emperyalistleri de peşine takarak, Irak’ı işgal etti. Ve Irak’ı resmen ikiye, gayriresmi olarak üçe böldü.
Ardından Libya’ya saldırdı; Kaddafi’yi ciğeri beş para etmez kişilere linç ettirdi. Libya’nın kaça bölündüğünü bilmek mümkün değil bugün.
Sonrasında hedefe Suriye konuldu. 11 yıl süren bir savaştan sonra Beşşar Esad liderliğindeki Suriye Devleti yıkıldı, yerine sıfır numara Amerikan hizmetkârı, Amerikan kuklası Ahmet eş-Şara haini iktidara getirildi.
Geriye, İsrail için tehlike oluşturabilecek tek ülke kalmıştı, o da İran’dı. İran’a, ABD ile İsrail’in 2026 yılının Nisan ayında başlattıkları savaş; İran’ı da Irak, Libya ve Suriye gibi parçalamayı, tehlike olmaktan çıkarmayı amaçlıyordu. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Yalnızca havadan vurmakla İran dize getirilemedi. Karadan da İran’a müdahale edilmeliydi. Bunu, İran’la komşuluğu bulunmayan İsrail’in başarması mümkün değildi. ABD ise kara savaşında ölecek askerlerinin hesabını kendi halkına veremezdi. O zaman karadan İran’a müdahale edebilecek güce ya da güçlere ihtiyaç vardı. İşte budur varlık sebebi Mekke Antlaşması’nın.
1949’dan Beri Tüm Yöneticilerimiz İsrail Dostu Olmuştur
Burada şöyle bir soru akla gelebilir: İyi de Türkiye de İsrail düşmanı ya da İsrail karşıtı bir ülke değil mi? Tayyip, her gün “Ey İsrail! Ey Netanyahu!” diye höykürmüyor mu? Bunlar Tayyip’in İsrail karşıtlığını göstermez mi?
Hayır… Tayyip, hatta Türkiye Devletinin tüm yöneticileri (Halklarımızın tutumunun tam tersine), İsrail’in varlığını Birleşmiş Milletler’de kabul ettikleri 1949’dan beri İsrail dostudur. Tayyip’in, bir taraftan İsrail’e karşı höykürürken diğer taraftan ne gibi işbirlikleri yaptığına girmeyelim. Ama şu somut değerlendirme, Tayyip başta olmak üzere tüm gelmiş geçmiş, gelecek burjuva politikacılarının gerçek yüzünü tanımamıza yeterlidir:
İsrail düşmanı ya da karşıtı olarak Amerika’nın dostu olamazsınız. Oysa bizim bildiğimiz bir gerçek var: Tayyip sürekli olarak Amerika’ya dost olduğunu dile getirir. Stratejik müttefik olma hayalleri kurar, bildiğimiz gibi. Hatta sapık, pedofil, faşist Trump’la da derin bir dostlukları olduğunu söyler. Amerikan dostuysanız, İsrail’e düşman ya da karşıt olamazsınız. Ya da tersinden söylersek; İsrail karşıtı bir yönetim iseniz, Amerika ile dost olmanız mümkün değildir. Kaldı ki AKP denen Parti, bizzat Amerika, İngiltere ve İsrail tarafından kurularak iktidara taşınmıştır. Bu gerçeğe, HKP literatüründe yeterince verildiği için burada detaylarına girmeye gerek görmüyoruz.
Bir konuyu açmak gerekirse; ABD Emperyalizmi; İsrail’i kara kaşı, kara gözü için stratejik müttefik olarak benimseyip beslemiyor. Onu Ortadoğu petrollerini gönlünce sömürebilmek için Bekçi Köpeği olarak besliyor, destekliyor; Stratejik Müttefik olarak tutuyor.
Bir diğer gerçek de şudur: Bu üç Ortadoğu ülkesinin (Irak, Libya, Suriye’nin) parçalanmasında elbette Amerika başrolü oynamıştır. Bu iğrenç operasyonlarda Avrupalı Emperyalistleri de peşine takmıştır. Ama onlar, hep bu ülkeler için, uzaktan gelen düşmanlardı. Oysa Türkiye, özellikle Irak ve Suriye için sınır komşusuydu ve Tarihsel olarak dosttu. Bu üç ülkenin de çökertilmesinde Tayyip iktidarları, Emperyalistlerin yanında durarak ve yardımında bulunarak düşmanlar safında yer almışlardır. Bu yüzden bu ülke halklarına, en az emperyalistler kadar zarar vermişlerdir. Daha açığı, bu kanlı senaryo sonucu ölen on milyon Müslümanın kanı, Tayyipgiller’in de elindedir. Ve bu kanı silecek kadar su, yeryüzünde yoktur.
Mekke Antlaşması’nın Arka Plandaki Yapıcısı ve Yöneticisi ABD ve İsrail’dir
Konumuza dönecek olursak…
Gerçi şu ana kadar anlattıklarımız da konumuzun içindedir. Bugünü anlamak için özet de olsa bilinmesi gerekenlerdir.
Diyeliktik Materyalizmin özü nedir?
Olayların bilimi oluşudur. Olaylardır gerçek olan. Yazılanlar, söylenenler değil. Yani olayların kendisidir devrimci olan, gerçek olan.
Mekke Antlaşması allanıp pullanırken arkasındaki Kurşunî Hazretlerini (ABD Emperyalizmini) görmek istemeyenlere bilimin gücüyle şöyle demiştik:
“Yani örneğin Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri’ne üslerini kullandırttığı için İran tarafından hedef alınırsa bu saldırı aynı zamanda Türkiye’ye ve Pakistan’a da yapılmış sayılacak. Ya da yıllardır süren ve bitip tükenmeyen Hindistan ile Pakistan arasındaki, Keşmir bölgesinden kaynaklanan çatışmalar, bir savaşa dönüşürse yani Hindistan’la Pakistan Savaş durumuna girerse Türkiye ve Suudi Arabistan da Pakistan’ın yanında Hindistan’a karşı savaşa girecek ya da girmek zorunda kalacak bu anlaşma gereğince. Suudiler de yıllardır Yemen’deki Husilerle savaş halindedir. Husilerin Suudilere saldırması da aynı şekilde Türkiye’ye ve Pakistan’a yapılmış sayılacaktır.
“Pekiyi, Türkiye, hangi ülkeyle savaş durumuna girerse Suudi Arabistan ve Pakistan onun yanında savaşa girecek?
“Antlaşmanın kaçınılmazca sordurduğu soru budur?
“Demek ki bu antlaşmayı yaptıran gizli güç (AB-D ve İsrail), komşu ülkelerle aramızda bir savaş halinin doğmasını ya da yaratılmasını öngörüyor.
“En büyük aday kim?
“Tabiî ki İran…
“Suudiler için adayların zaten adı konulmuş, belli: İran ve Yemen’deki Husiler…
“Pakistan için de hasımlar bellidir:
“Hindistan ve Afganistan…
“Hani Türkçede bir deyim vardır: “Alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete.”
“Türkiye’ye, daha doğrusu Mehmetçiğe, biçilen rol de aynen bu deyimin kapsamındadır: Alavere dalavere Türk Ordusu nöbete… Daha doğrusu salhaneye…” (İhanette [Hainde] Sınır Olmuyor, Kurtuluş Yolu, sayı 214, 30 Ağustos 2026)
Tayyip, altına imza attığı bu Mehmetçiği kurban etme antlaşmasını, TBMM’ye daha göndermeden Husilerle Suudiler arasındaki savaş kızıştı. Ve tıpkı hainlikte öncülü olan Menderes gibi, daha Meclisin onaylamadığı bir antlaşmaya dayanarak hemen antlaşma gereği Suudilere ne gibi yardımlar, destekler sunacağının belirlenmesi çalışmalarına girişti, Tayyip ve Tayyipgiller iktidarı. Hoş, Meclise göndermesinin de bir önemi yoktur bildiğimiz gibi. Çünkü o Mecliste milletvekilleri yoktur. Parmaklar vardır. O parmaklar (AKP ve MHP milletvekillerinin parmakları), Tayyip’ten gelen her yasa tasarısına kayıtsız şartsız kalkıverir. Ve Tayyip’ten geldiği biçimiyle yasalaşıverir. Muhalefetten bir tasarı gelmişse mekanizma tam tersinden işler: Bu kez kalkan parmaklar, tasarının reddi için havadadır. Nitekim Meclis alt komisyonunda sözüm ona görüşülen Mekke Antlaşması, AKP ve MHP oylarına (pardon parmaklarına) bir de Butlan CHP’sinin parmakları katılarak kabul edilmiştir. Genel Kurula gelecektir. Orada da durum farklı olmayacaktır.
Tayyipgiller Sırf İktidarlarını Sürdürmek Uğruna Mehmetçiği Suudi Arabistan’a Gönderme Hazırlığında
Nitekim, Tarihi tekerrür ettirirce, Menderes’in ABD askerleri ölmesin diye Mehmetçiği Kore’de kurban etmesi gibi, AKP’giller de Suudi Arabistan askerleri ölmesin, Suudi Krallığı devrilmesin, daha da önemlisi ABD çıkarlarına halel gelmesin diye Mehmetçiği ölüme göndermek demek olan girişimleri başlattılar bile.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 19 Eylül 2026 tarihinde NTV’ye bir mülakat veriyor. Bu mülakatı da Dışişleri İnternet Sitesinde yayımlıyor. Konumuzla ilgili bölümde sunucu soruyor:
“SUNUCU- Sayın Bakan, peki Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının ardından, birincisi, bir destek talebi geldi mi Suudi Arabistan’dan İttifak’a yönelik veya Mekke İttifakı’nın Suudi Arabistan’ın yanında bir askeri angajmana girmesi gibi bir ihtimal var mı?
Fidan cevap veriyor:
“DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Biliyorsunuz, Husilerle olan sorun son on yıldır var olan bir sorun. 2015’ten itibaren başlayan bir sorun açıkçası. 2022’de aslında bir ateşkes anlaşmasına varılmıştı ama Gazze olaylarından sonra tekrar olaylar karıştı. Şimdi gelinen noktada tabii ki, Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğüne, egemenliğine, altyapısına yönelik çok ciddi saldırıların olduğunu görüyoruz. Yani bizim Anlaşmamıza baktığımız zaman da burada ülkelerin birbirlerine karşı bir müttefiklik sorumluluğu var. Cumhurbaşkanımız da biliyorsunuz, gerçekten sözünün eri olan bir lider. Devlet olarak imza attığımız bir konu var. Bu konuda bir dayanışma içerisindeyiz, özellikle durum analizlerini değerlendiriyoruz. Biliyorsunuz, Dışişleri Bakanlığı olarak biz yapılan saldırıları kınıyoruz, özellikle Mekke’ye yönelik, petrol altyapısına yönelik. Yani Suudi Arabistan hiçbir yere saldırmadan bu türden provokasyon saldırılarını açıkçası kınıyoruz. Bunun İran ve Amerika arasında devam eden ihtilaf ve çatışmanın bir parçası yapılmasını da açıkçası biz kabul etmiyoruz. Yani Suudi Arabistan bu denklemin dışında tutulmalı çünkü kendileri de buna katılmaya yönelik bir arayış içerisinde değiller. Geldiğimiz noktada, Mekke İttifakı üyeleri olarak biz durumu yakından takip ediyoruz. Birtakım konuşmalarımız var, görüşmelerimiz var kamuoyuna yansımayan. Bu noktada askeri ihtiyaçları -özellikle belli teknik konularda- olabilir; bunu da karşılama yönünde bir sıkıntımız olmaz.”
İşte Türkiye’nin Tayyip eliyle içine atıldığı cehennem ateşi budur. Bakın Fidan neleri itiraf ediyor:
1- Husilerle Suudi Arabistan arasındaki savaş, Mekke Antlaşması’ndan çok önce varmış. Kendi sözleriyle: “Biliyorsunuz, Husilerle olan sorun son on yıldır var olan bir sorun. 2015’ten itibaren başlayan bir sorun açıkçası.”, diyor, Fidan.
E, hafız mademki hepimiz bu sorunun 2015’ten beri var olduğunu biliyoruz, Tayyip neden gidip bu antlaşmaya imza attı? İşin buraya geleceğini on yaşındaki bir çocuk bile görür. Tayyip göremedi mi?
Ama ne diyor Kur’an, inanmayanlar için?
“Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır.” (Bakara Suresi, 7’nci Ayet, Diyanet İşleri Meali)
Malum; sizin Allah’ınız Para, Kabe’niz ise Beyaz Saray’dır. Bu kadar açık seçik bir konuda bile sizi; kalpleri ve kulakları mühürlü, gözleri kör hale getiren güç ise; sizi var eden ve varlığınızı (iktidarınızı) sürdürmenizi, verdiği “Meşruiyet” ile sağlayan efendiniz, ABD’dir; onun sapık, pedofil, faşist lideri Trump’tır. O, bu antlaşmaya imza atacaksınız, deyince; kalpleriniz (vicdanınız) mühürlenir; kulaklarınız duymaz, gözleriniz görmez olur. Mehmetçiği Suudi Arabistan çöllerine, Yemen dağlarına ölüme göndermenizi emreden antlaşmalara hiç tereddütsüz daha doğrusu mecburen atarsınız imzaları.
Ne diyor başka bu hafız:
“(…) Şimdi gelinen noktada tabiî ki, Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğüne, egemenliğine, altyapısına yönelik çok ciddi saldırıların olduğunu görüyoruz. Yani bizim Anlaşmamıza baktığımız zaman da burada ülkelerin birbirlerine karşı bir müttefiklik sorumluluğu var.”
Yani demek istiyor ki ABD ve yanı başındaki İsrail, bize bu imzayı spor olsun diye attırmadı; Husilere karşı Suudileri koruyalım, onlar için savaşalım diye attırdı. İşte o gün geldi; bizim sözümüzü tutup Suudilere yardıma koşmamız gerekir. Çünkü böyle buyurdu efendimiz…
“Sözünü tutmak” konusunda hazret şöyle de bir söz yumurtluyor: “Cumhurbaşkanımız da biliyorsunuz, gerçekten sözünün eri olan bir lider.”
Güler misin, ağlar mısın?
Tek iki örnekle Tayyip’in ne kadar “sözünün eri” olduğunu görelim:
Birincisi: Rahip Bronson olayında ne dedi, ne yaptı?
Görelim:
“Polis Akademisi mezuniyet töreninde konuşan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, ‘Amerika bizden bir papazın iadesini istiyor. Sizde de bir papaz var. Siz de onu bize verin’ diyerek Gülen’in iadesi talebini bir kez daha dile getirdi.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/erdogan-sizde-de-bir-papaz-var-bize-verin-833488, 28.09.2017)
Bir de ne demiş Tayyip:
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’i iade etmeyen ABD’yi eleştirerek, ‘Amerika teröristi vermiyor, bahaneler uyduruyor. O zaman sen de bizden hiçbir teröristi alamazsın. Bu fakir bu görevde olduğu sürece teröristi alamazsın’ dedi.” (https://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogan-milli-bir-mutabakat-olacak-40706752, 11 Ocak, 2018)
(Söz arasında halkımızın tabiriyle “fakire dikiz!”, demeden de geçmeyelim…)
Sonuç ne oldu?
“Trump, “Tanıştığımız günden beri iyi anlaşıyoruz. Bir pastörümüz vardı, pastör Brunson. Büyük bir olaydı. Dramatikti. Uzun süreli hapis cezasına çarptırılmıştı. Masum olduğunu düşünüyordum. Birçok insan (Erdoğan’ı) aradı, bir yere varamadılar. Ben Cumhurbaşkanı’nı aradım ve anında bıraktılar. Evanjelik topluluğu bunu asla unutmayacak” şeklinde konuşmuştu.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/trump-rahip-bir-telefonla-serbest-kaldi-dedi-akillara-gurlek-in-son-sozleri-geldi-kimse-yargiyi-etkileyemez-2519228)
Uzatmayalım…
İkincisi: Konumuzla da ilgili olduğu için 2019 yılında Yemen’le ilgili açıklamalarından birine bakalım:
“Erdoğan, Suudi Arabistan’a yönelik, ‘Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen’i bu hale kimler getirdi? Siz önce bunun hesabını verin’ ifadelerini kullandı.” (https://www.trthaber.com/haber/dunya/erdoganin-misir-ve-suudi-arabistana-yonelik-sozleri-arap-basininda-435093.html, 10.10.2019)
Ve şimdi:
“Komşumuz İran’daki gerilim tam olarak bitmeden bu sefer Yemen’de yeni bir çatışmanın fitili yakıldı. Husilerin dostumuz ve kardeşimiz Suudi Arabistan’ı hedef alan saldırıları bölgemizdeki tansiyonun iyice tırmanmasına sebep oldu.” (https://www.karar.com/guncel-haberler/erdogandan-yemen-ve-suudi-arabistan-aciklamasi-bolgemizi-kan-deryasina-2079399, 19.10.2026)
Tayyip’in ne kadar “sözünün eri” olmadığını, olamayacağını tüm örnekleriyle yazmaya kalksak sayfalar yetmez. Bu iki örnekle yetinelim dedik.
Hakan Fidan bir de şöyle bir itirafı söz arasında geçiştiriveriyor; “Birtakım konuşmalarımız var, görüşmelerimiz var kamuoyuna yansımayan.”
Yani biz bu karanlık oyunları, kamuoyuna yansıtmadan sürdürüyoruz, demiş oluyor. Bu, Parababaları hükümetlerinin evvel ezel yaptıkları iştir. Halkın ve ülkemizin aleyhine, emperyalistlerin lehine olan her ihanet, ya kamuoyundan habersiz ya da kamuoyuna yalanlar söyleyerek gerçekleştirilir.
Trump, “Dostu” Tayyip’ten Ne Bekler?
Ve efendisi, kuklacısı Trump’ın Yemen konusundaki açıklamasına bir bakalım:
“Donald Trump, Suudi Arabistan’ı desteklemek üzere, Yemen’e olası bir askeri müdahaleye Türkiye’nin de katılmasını isteyebileceğini söyledi.
“ABD Başkanı, 13 Ekim’de Alaska’da katılacağı bir mitingine doğru yola çıkmadan önce Beyaz Saray’ın önünde basından gelen soruları yanıtladı.
“Trump, Yemen’de ‘çok kötü davranıyorlar’ dediği Husiler’e karşı olası bir askeri yanıta Türkiye’nin de katılmasını isteyip istemeyeceği sorusuna, ‘İsteyebilirim’ diyerek cevap verdi.
“ABD Başkanı, sözlerinin devamında, ‘Harika bir arkadaşlığımız var. Kendisine çok saygı duyuruyorum. Ve Başkan Erdoğan, kendisinden istediğimi yapacaktır’ dedi.
“Bahçeli: ‘Suudi Arabistan’a her türlü askeri destek verilmeli’
BBC Türkçe, bu haberi yaparken Bahçeli’nin bu cümlesini, yalnızca bu cümlesini (herhalde bir karışıklık eseri olarak) vermiş. Fakat Tayyip’ten çok önce ABD’ye bağlanmış, onun Süper-NATO’sunun paramiliter gücü olmuş MHP’nin ve onun lideri Bahçeli’nin bu konuda farklı bir davranış koyması beklenemezdi. Nitekim bu uşak da Husilere karşı kutsal şehirleri; Mekke-Medine’yi korumak için her şeyi yapmalıyız, diyerek din iman sömürüsünde Tayyip’ten aşağı kalmadığını bir kez daha göstermiştir.
Gazetenin haberi Bahçeli’nin bu cümlesinden sonra şöyle devam ediyor:
“Trump, bu konuda daha fazla detay vermedi ancak aynı gün Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile görüştüğünü doğruladı.
“Suudi Arabistan’ın en güçlü müttefiki ABD, son çatışmalarda ülkeye istihbarat desteği sağladığını ve askeri uzmanlar gönderdiğini doğrulamıştı.”
“Ancak Washington, Riyad’da havalimanına düzenlenen ve bir Amerikan vatandaşının ölümüne yol açan son saldırının ardından Suudilerle birlikte askeri müdahalede bulunabileceğinin sinyalini verdi.” (https://www.bbc.com/turkce/articles/ckz7x9g347yzo, 13 Ekim. 2026)
Haberdeki son söz, lafın gelişidir. ABD, elbette Yemen’e yapılacak bir operasyonda başat bir biçimde yer alacaktır. Fakat askerlerini riske atmadan; tartışılmaz bir üstünlüğe sahip olduğu havadan ve denizden Yemen’i füzelerle vurmakla yetinecektir. Ölüm riski büyük olan kara harekâtını ise Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’ye yıkacaktır.
İşte Mekke Antlaşması denen ihanetin özü de özeti de budur.
ABD’li efendilerinin emriyle Türkiye’yi Yemen bataklığına sokup
Mehmetçik kanı döktürmeye hazırlanıyorlar…
Tayyipgiller Böyle Bir Felakete Ülkemizi Niçin Sokuyor?
Pekiyi böyle bir felaket, Türkiye Halkının felaketi olduğu kadar Tayyipgiller’in de felaketi, sonu olmaz mı? Eğer öyleyse Tayyipgiller bile bile bu ateşin içine Türkiye’yi ve kendilerini niçin atarlar?
Bu sorunun birkaç cevabı var:
Birincisi: Tayyipgiller’in sınıfsal temelini göz önüne alırsak bu davranışlarını hemen anlayıveririz. Hep söyleyegeldiğimiz, hatta Nurullah Efe Yoldaş’ın kitaplaştırıp önümüze koyduğu gibi, Tayyipgiller’in sınıfsal kökeni, Antika bir sınıf olan ve sınıflı toplumun ilk egemen sınıfı olan ve geçmişi 6.000 yıl öncesine dayanan Tefeci-Bezirgân Sermayedir. H. Kıvılcımlı Usta’nın deyişiyle, bu sınıfın ileriye dönük öngörüsü olmaz. O bugün vuracağı vurguna odaklıdır. Yarın ne olacağı umurunda olmaz. Yine Kıvılcımlı Usta’nın deyişiyle burnunu havuç niyetine ısıracak kadar gözü dönmüş bir vurguncu sınıftır Tefeci-Bezirgân Sınıfı ve onun siyasi temsilcileri olan AKP’giller.
İkincisi: Bu sınıfsal yapıları gereği Tayyipgiller gericidirler. Vatan ve Millet kavramı bilmezler. Hâkim sınıf oldukları Ümmetçilik çağına saplanıp kalmış, onun özlemiyle yanıp tutuşmaktadırlar. Tayyip’in ikide bir “ümmet” sözünü telaffuz etmesi bu özlemin dile getirilişidir. Bunun bur sonucu olarak da Lenin Usta’nın; “Emperyalizm bir ülkeye girdi mi, o ülkedeki en gerici sınıflarla ittifak kurar”, dâhiyane çözümü gereği, ABD ve AB Emperyalistlerinin en iflah olmaz müttefikidirler, daha doğrusu uşağıdırlar. ABD, Suudiler için oraya asker göndereceksin, derse bu görevi seve seve ya da mecburen yerine getirirler.
Üçüncüsü: Bilindiği gibi, halkımız, kanını kurutan bu Tayyipgiller iktidarlarından artık umudu kesmiş; “elim kırılsaydı da oy vermeseydim”, noktasına gelmiştir. Yetmezmiş gibi bir de son “Fon Vurgunu”yla halkımızın cebinden en az 20 milyar dolar daha çalmıştır AKP’giller.
Bu kadar vurguna can dayanmaz. Bütçe de dayanmaz. Bütçe oluşturmak için kendisinden vergi toplanacak olan, açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmiş emekçi halkımız da dayanmaz, dayanamaz.
Bu vurgun ve talan düzeninin artık sonuna gelinmiştir. Çünkü AKP’giller’in soygun düzeninde, yağmalana yağmalana, vurgun kaynakları hemen hemen tümüyle tüketilmiştir. Satılacak, yağmalanacak kamu malı neredeyse kalmadı.
İyi de Tayyipgiller, sınıfsal karakterlerinin gereği olarak, vurgunsuz yapamazlar. Pekiyi o zaman vurgun hangi kaynaklardan yapılacak? Vurgunu sürdürebilmek için iktidarda kalmak nasıl sağlanacak?
2027’de bilemedin 2028’de bir seçim var. İktidarda kalmak için bu seçimin kazanılması lazım. Haydi, İbişler muhalefetini, Akın Gürlek Yargısı (Tayyip Erdoğan Yargısı diye okunur) sayesinde darma duman ederiz, ediyoruz da, diyebilir Tayyipgiller… Fakat halkın giderek artan nefretini, bir nebze de olsa aşağıya çekmeden seçim kazanmaları mümkün görünmüyor.
O halde ne yapmak gerek?
Merkez Bankasının döviz rezervlerinin dolu olmasını sağlamak gerek. Bu sağlanırsa bolca para basmak mümkün olacak. Bu basılan paralar halka “bol keseden” dağıtılacak. Bu yolla seçim sürecinde halkın bir nebze olsun nefes alması sağlanacak. Böylece Tayyipgiller, halkta yarattıkları nefreti bastırarak bir güven sağlayacaklar ki seçimi kazanılabilsinler.
Bunun nasıl sağlandığını daha önce Katar’la yapılan Swap (ülke paraların dolar cinsinden takas edilmesi) Anlaşmasında gördük:
“Katar ile yapılan swap anlaşması, 15 milyar dolara yükseltildi.
“Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan (TCMB) yapılan açıklamada Katar Merkez Bankası ile 17 Ağustos 2018’de imzalanan ikili para takası (swap) anlaşmasının güncellendiği belirtildi.
“Açıklamaya göre swap anlaşmasının tutarı 5 milyar dolar karşılığı Türk Lirası ve Katar Riyali’nden 15 milyar dolar karşılığı Türk Lirası ve Katar Riyali’ne yükseltildi.” (https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-52738148, 20 Mayıs 2020)
Şimdi de benzer şekilde, swap anlaşması yoluyla, kendisine seçim kazandıracak çıkışlar arıyor, Tayyip. İlk aşamada bulmuş gibi göründü:
“Aşırı sağcı Devlet Başkanı Javier Milei’nin kaybetmesi beklenen 2025 seçimleri öncesi Arjantin’e 20 milyar doları döviz takası şeklinde olmak üzere 40 milyar dolar aktaran ABD Başkanı Trump’ın, Erdoğan için de benzer bir yol izleyeceği öne sürüldü.” (https://www.evrensel.net/haber/5986708/milei-yi-kurtarma-paketi-erdogan-icin-devreye-sokulabilir-20-milyar-dolarlik-swap-anlasmasi-iddiasi, 02.06.2026)
Fakat kısa sürede anlaşıldı ki, ABD ekonomisini darboğaza sokan Trump’ın, böyle bir swap anlaşması yapmaya gücü de yoktur, niyeti de yoktur.
Fakat ABD için çareler çoktur. Tayyip’e denildi ki, bak Husiler karşısında Suudilerin hiçbir direnme güçleri yok; sana Suudilerle bir antlaşma ayarlayalım. Sen onlara güvenlik desteği ver, gerisini düşünme. Ben senin kasana seçimler için gerekli olan dolarları, Suudilerin petro-dolarlarından bol bol aktartırım.
İşte budur Mekke Antlaşması denen dolabın bir diğer iç yüzü, budur Vehbi’nin kerrakesi.
Kısaca Husiler Hareketi Nedir?
Husiler (gerçek adları Ensarullah’tır) Vikipedia’nın sözleriyle söylersek:
“Zeydi dinî lider Hüseyin el-Husi önderliğinde Husiler, Yemen devlet başkanı Ali Abdullah Salih’e karşı bir muhalefet hareketi olarak ortaya çıktı ve onun Amerika Birleşik Devletleri ile Suudi Arabistan tarafından desteklendiğini öne sürdü. Husiler, 2003 yılında Lübnanlı Şii siyasi ve askerî örgüt Hizbullah’tan etkilenerek ABD, İsrail ve Yahudilere karşı resmî sloganlarını benimsedi. Hüseyin el-Husi, Salih’in tutuklama emrine direndi ve 2004’te Yemen Ordusu tarafından Saada’da öldürüldü. Bu olay, Husi Ayaklanması’nın başlamasına yol açtı ve o günden beri hareketin liderliğini büyük ölçüde kardeşi Abdülmelik el-Husi üstlenmektedir.
“Örgüt, sokak protestolarına katılarak ve diğer Yemenli muhalif gruplarla koordinasyon sağlayarak, 2011 Yemen Devrimi’nde yer aldı. Yemen Ulusal Diyalog Konferansı’na katıldılar ancak daha sonra 2011 uzlaşma anlaşmasını reddettiler. 2014’ün sonlarında Ali Abdullah Salih ile ilişkilerini onaran Husiler, onun desteğiyle başkent Sana’nın kontrolünü ele geçirdi. Bu gelişme, uluslararası alanda tanınan hükûmeti yeniden iktidara getirmek amacıyla Suudi Arabistan liderliğinde bir askerî müdahaleye yol açtı ve ülkede süregelen iç savaşı tetikledi. Bu savaş kapsamında Husiler, Suudi Arabistan ve müttefiki Birleşik Arap Emirlikleri’ne yönelik füze ve insansız hava aracı saldırıları düzenledi. Hamas-İsrail Savaşı’nın patlak vermesinin ardından ise İsrail’e füze fırlatmaya ve Yemen açıklarında Kızıldeniz’deki gemilere saldırmaya başladılar. Husiler, bu eylemlerinin Filistinlilere destek amacı taşıdığını ve Gazze Şeridi’ne insani yardım girişini kolaylaştırmayı hedeflediğini savunmaktadır.” (https://tr.wikipedia.org/wiki/Husiler)
Yani Tayyip gibi; “Ey İsrail!”, diyerek höykürmekle yetinmemişler. Filistinlilere destek için; “İsrail’e füze fırlatmaya ve Yemen açıklarında Kızıldeniz’deki gemilerine saldırmaya başla”mışlar. İşte bir de budur Mekke Antlaşması’nın esbab-ı mucibesi…
Sanıldığı ve hem emperyalist dünyanın hem de bizdeki yerli uşaklarının empoze etmeye çalıştıkları gibi, Husiler bir yasal hükümete başkaldırmış asiler grubu değildir. Evet, Yemen’in yüzölçümünün yalnızca yüzde 35’ini ellerinde bulunduruyorlar fakat 42 milyon olan nüfusun yüzde 80’inin yani 32-33 milyon insanın yaşadığı bir bölgeyi yönetiyorlar. Sonra yutturulmak istendiği gibi, bu nüfus yalnızca Şiilerden oluşmuyor, Sünnileri de kapsıyor. Ve yine yutturulmak istendiği gibi, Müslümanlarca kutsal kabul edilen hiçbir şehre ya da tapınağa karşı bir eylemde de bulunmuyorlar. O kutsallar, Husilerin de hatta tüm Şiilerin de kutsalıdır çünkü.
Tayyip’ten yaptığımız bir aktarmada şöyle bir cümle kuruyordu hazret:
“Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen’i bu hale kimler getirdi? Siz önce bunun hesabını verin.”
Bu cümlesi tam da doğruyu dile getiriyor. Vikipedia’dan aktardığımız pasajda da görüldüğü üzre, Yemen’de iç savaşı kışkırtan, iç savaşa sebep olan bizzat Suudilerdir. Suudileri bunları yapmaya zorlayan, emri veren ise ABD ve İsrail’dir.
Suudilerde olmayıp Husilerde olan güç: Davaya inanmak, baş koymak…
En Büyük, En Etkili Silah İnsandır
Ve Suudilerle Husiler arasında iki konuda tam zıt özellikler dikkati çeker.
Birinci Zıtlık:
Suudi Arabistan, petrol zengini bir ülkedir. Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) 1,343 trilyon dolardır. Dünya sıralamasında 19’uncu sıradadır. Kişi başına düşen milli gelir ise yaklaşık 36.577 dolar civarındadır.
Buna karşılık Yemen’in Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYİH) 2026 yılında yaklaşık 10,98 milyar dolardır. Dünyada 156’ncı sıradadır. Yani Suudi Arabistan’ın 122’de biri kadardır. Kişi Başına Milli Geliri ise 567 dolardır. Yani Suudi Arabistan’ın 65’te biri kadardır.
Yani bir savaş, yalnızca para gücüyle kazanılabilseydi, Suudi Arabistan’ın Husileri 122 kere ya da 65 kere yenmiş olması gerekirdi…
İkinci Zıtlık:
Suudi Arabistan Devleti, Arap Halkının Devleti değildir. Suud Hanedanının devletidir; tıpkı Osmanlı İmparatorluğu’nun Osmanlı Hanedanının devleti oluşu gibi. Ve yukarıda zikrettiğimiz Suudilerin petrol zenginliği halkla buluşmaz. Suudi hanedanının prenslerinin zevk-u sefasına harcanır. Bu yüzden Suudi Arabistan Halkı, Suudiler için ölümü göze alıp savaşmaz. Moral gücü yüksek bir ordu oluşturmak Suudiler için mümkün değildir. Oysa Husiler, dini gerekçelerle de olsa, Antiemperyalist, Antisyonist bir ideolojiye sahiptir. Ve ülkelerinin emperyalistlere karşı bağımsız olması için kelleyi koltuğa almış insanlardan oluşuyor. O yüzden hiç çekinmeden İsrail hedeflerini, başarabildikleri oranda ABD askeri güçlerini hedef alabiliyorlar.
Bildiğimiz gibi; savaşta en büyük silah insandır, davasına inanmış, buna baş koymuş bir insandan daha büyük, daha güçlü bir silah yoktur. İşte Suudilerde olmayan, Husilerde var olan güç budur. Bütün imkânsızlıklara rağmen yenilmez olmalarının sırrı da buradadır.
Emperyalistlerin isteği doğrultusunda Suudiler, Yemen’in iç işlerine müdahalede bulunmuşlar ve onların dolduruşuyla Husileri kolayca yenerek kendilerinin, Emperyalistlerin ve Siyonist İsrail’in istediği kukla hükümeti iktidara çıkaracaklarını ummuşlardır. Fakat evdeki hesap çarşıya uymamıştır. Suud ordusu savaşlarda hep yenilmiştir. Dediğimiz gibi Suudiler en büyük silahtan yani insan unsurundan yoksundurlar.
Husiler ve Dünya Ticareti
Pekiyi Yemen’i ABD-AB Emperyalistleri ve Siyonist İsrail için bu kadar önemli kılan nedir?
Dünya ticaretinde çok önemli bir boğaz olan Bab-el Mendep Boğazı’nın kontrolünü eline geçiren güç, Kızıl Deniz’deki gemi seyrüseferini (trafiğini) kontrol eden güç demektir. Günümüzde Bab-el Mendep Boğazı, Husilerin kontrolündedir. Husiler ise Antiemperyalist-Antisiyonist bir hat izlemektedirler. İşte bu yüzden Husiler tüm emperyalistlerin hedef tahtasındadır.
Kızıl Deniz, bildiğimiz gibi Süveyş Kanalı yoluyla, Hint Okyanusu’nu Akdeniz’e bağlayan bir su yoludur. Nasıl Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi’nden geçecek petrol için hayati önem taşıyorsa Bab-el Mendep Boğazı da aynı görevi daha üst seviyede yapan ve dünya ticareti için çok önemli olan bir su yoludur. Basra Körfezi’nden Avrupa’ya gidecek petrolün geçmek zorunda olduğu bir su yoludur. Alternatifi, Afrika’nın en güney ucundan dolaşarak Cebelitarık Boğazı’ndan Akdeniz’e ulaşmaktır. Tabiî anlaşılacağı üzere, bu taşıma çok daha zaman ve paraya gerek duyuracaktır. Hem Bab-el Mendep Boğazı yalnızca Basra Körfezi’nden Avrupa’ya gidecek petrol için geçiş güzergâhı değildir. Aynı samanda Japonya’dan Çin’e, Hindistan’dan Endonezya’ya kadar tüm Güney Asya ve Uzak Doğu ülkeleri ile Avustralya’nın, Yeni Zelanda’nın vb.lerinin mallarının Avrupa’ya ulaşması; tabiî Avrupa mallarının da bu ülkelere ulaşması için en kısa ve en ucuz güzergâhtır Kızıl Deniz. Dolayısıyla Bab-el Mendep Boğazı’nın kontrolünün Husilerin elinde olması tüm emperyalistlere hafakanlar bastırmaktadır.
E, madem emperyalistlerin maşası Suudiler Husilerle tek başlarına baş edip Kızıl Deniz trafiğini bizim için güvenli hale getiremiyor; onun yanı başına kukla liderlerin yönettiği birkaç ülkenin askerlerini, ordu güçlerini koyarak takviye edelim, denildi, ABD yöneticileri tarafından. İlk elde iki kuklayı bulmakta bir zorluk yaşamadı ABD Emperyalistleri: Türkiye’den Tayyip Erdoğan, Pakistan’dan Şahbaz Şerif hemen piyasaya sürüldü. Bu Mekke Antlaşması, bilindiği gibi, bu üç ülkeyle sınırlı değil. Başta İran ve onunla birlikte davranan Husiler, bu antlaşma gereği tamamen kuşatılmak isteniyor. Bu amaçla kısa vadede Körfez ülkelerinin, uzun vadede ise Suriye ve Mısır’ın da bu antlaşmaya dahil edilmesi amaçlanıyor.
Zaten yıllar önce ünlü spekülatör ve Turuncu Devrim denen karşıdevrimlerin finansörü Yahudi kökenli ABD vatandaşı George Soros ne demişti: “Türkiye’nin stratejik konumu nedeniyle en iyi ihracat ürünü ordusudur.” (https://www.milliyet.com.tr/ekonomi/turkiye-nin-en-iyi-ihracat-urunu-ordudur-5223347, 04.03.2002)
İşte Tayyipgiller, Türk Ordusu’nu Suudilerden Swap sağlayacak bir ürün gibi “ihraç” etmektedir.
Bu konuda daha önceki yazımızın başlığını tekrarlarsak:
İhanette (Hainde) Sınır Olmuyor.
Yemen Türküleri Neyi Anlatır
Yemen’le bir de tarihsel geçmişimiz var, bilindiği gibi. Arada kesintiler olmakla birlikte Yemen, 401 yıl boyunca Osmanlı egemenliğinde yaşamıştır. Fakat bu egemenlik, bu 401 yıl boyunca, hiçbir zaman gerçek bir egemenlik olamamıştır. Osmanlı, bu süre boyunca hep isyanlarla baş etmeye çabalamış fakat hiçbir zaman gerçek bir başarı sağlayamamıştır. Birkaç liman kentinin dışında hiçbir zaman gerçek bir egemenlik kuramamıştır Yemen’de.
Fakat bu egemenlik sağlama sevdasıyla 300.000 (yazıyla üç yüz bin) Anadolu gencini, Mehmetçiği kurban vermiştir. Anadolu’nun her bölgesinden kurbanlar verilmiştir, bu sonuçsuz savaşlarda.
O yüzden de Anadolu’nun her yöresi, bu acısını dile getiren türküler yakmıştır; gidip de gelemeyen evladı, kardeşi, kocası, yavuklusu, nişanlısı adına. Bu onlarca, belki unutulanlarla yüzlerce, acı dolu güftelere ve bestelere çoğunlukla “Yemen Türküsü” denilmektedir. İşin doğrusu bunların her biri birer “Ağıt”tır. Dolayısıyla “Yemen Ağıdı” demek daha doğru bir adlandırma olacaktır. Bu ağıtlardan yalnızca ikisini aktarmamız çekilen acıları hatırlamamıza yetecektir. Ve bu büyük ihanetini durduramazsak, Tayyip’in halkımıza benzer acıları tekrar yaşatacağını bilincimize çıkarmamızı sağlayacaktır.
Erzurum-Faruk Kaleli-Muzaffer Sarısözen derlemesi:
Mızıka çalındı düğün mü sandın
Al Yeşil Bayrağı gelin mi sandın
Yemen’e gideni gelir mi sandın
Dön gel ağam dön gel dayanamirem
Uyku gaflet basmış uyanamirem
Ağam öldüğüne ey ey inanamirem
Koyun gelir kuzusunun adı yok
Bıralanmış küleklerin sütü yok
Ağamsız da bu yerlerin tadı yok
Dön gel ağam dön gel dayanamirem
Uyku gaflet basmış uyanamirem
Ağam öldüğüne ey ey inanamirem
Ağamı yolladım yemen eline
Çifte tabancalar takmış beline
Ayrılmak olur mu taze geline
Dön gel ağam dön gel dayanamirem
Uyku gaflet basmış uyanamirem
Ağam öldüğüne ey ey inanamirem
Tunceli-Hozat-Ali Çağan derlemesi:
Kara çadır is mi tutar
Martin tüfek pas mı tutar
Ağlayalım anam bacım
Elin kızı yas mı tutar
Gitme Yemen’e Yemen’e
Yemen sıcak dayanaman
Tan borusu er vurulur
Sen küçüksün uyanaman
Yemen yolu çukurdandır
Karavana bakırdandır
Zenginimiz bedel verir
Askerimiz fakirdendir
Gitme Yemen’e Yemen’e
Karışı’n toza dumana
Mektubunu sal kardaşım
Bacını koyma gümana
Tarlalarda biter kamış
Uzar gider vermez yemiş
Çöl Yemen’de can verenler
Biri Mehmet biri Memiş
Bu Ağıt’ın iki dizesine vurgu yapmadan sözü bitiremedik.
Ne diyor Yemen’e yakınını kurban vermiş Hozatlı?
Zenginimiz bedel verir
Askerimiz fakirdendir
Günümüze uyarlarsak: Parababalarının, Tefeci-Bezirgânların, bir başka deyişle AKP’giller’in çocukları, bedelli askerlik yapar; askerimiz fakirdendir. Yemen’e yeniden Mehmetçik gönderilirse kurban edilecekler yine fakirden, emekçi halklarımızın çocuklarından (biri Mehmet, biri Memiş) olacaktır.
Yuh sizin yönetiminize…
31 Ekim 2026


