Avrupa Komünizmi Avrupa Halklarına Dar Geliyor

06.11.2026
158
A+
A-

Orhan Sur

 

Büyük Devrimci Lenin, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sürmekte olduğu 1916 yılının Ocak ayında başlayıp Haziran ayında tamamladığı “Emperyalizm–Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” başlıklı anıt eserinde, emperyalizmin eninde sonunda yeryüzünden silinmeye mahkûm olduğunu şu ifadelerle belirtiyordu:

“Emperyalizmin ekonomik niteliği üzerine yukarıda bütün söylenenlerden şu sonuç çıkıyor: emperyalizmi, bir geçiş kapitalizmi, daha doğrusu can çekişen bir kapitalizm olarak tanımlamak gerekir.” (Lenin, age, Sol Yayınları, 12. Baskı, s. 142)

Aynı eserde Lenin Usta, Emperyalizmin can çekişmekte olduğu gerçekliğinin, Kıvılcımlı Usta’mızın deyimiyle “gebermeye” mahkûm olmasının, bizzat bu sömürücü sistemin kendi iç dinamiğinden kaynaklandığını belirtir. Lenin şöyle devam eder:

“Büyük bir işletme, dev boyutlara ulaştığı ve türlü verilerin tam hesabını yaparak plana göre on milyonlarca insan için gerekli bütün hammaddenin üçte ikisini ya da dörtte üçünü sağlamayı örgütlediği zaman; hammaddeler sistemli ve örgütlü bir biçimde bazen birbirinden yüzlerce, binlerce verst uzaklıktaki en uygun üretim yerlerine ulaştırıldığı zaman; türlü mamul madde dizilerinin yapımına kadar hammaddenin birbirini izleyen işlenme evreleri bir el tarafından yönetildiği zaman; bu ürünler, tek bir plan içinde, on milyonlarca, yüz milyonlarca tüketiciye dağıtıldığı zaman (Amerikan petrol tröstünün Amerika’da ve Almanya’da petrol satışı) — bütün bunlar olduğu zaman, artık bellidir ki, yalnızca basitçe ‘iç içe’ geçmiş bir üretimin değil, aynı zamanda üretimin toplumsallaşmasının karşısındayız; özel ekonomik ilişkiler ve özel mülkiyet ilişkileri, artık içeriğine uymayan bir kabuktan, çıkarılması yapay olarak geciktirilirse kesinkes çürüyecek olan, belki bu çürüme durumunu oldukça uzun bir süre sürdürecek (en kötü olasılıkla, oportünist çıbanın iyileşmesi, uzun bir zaman alsa da), ama sonuçta kesinkes atılacak olan bir kabuktan ibarettir.” (İtalikler bize ait, age, s. 143)

Lenin Usta’nın bu yoğun anlatımında üzerinde durduğu en önemli konu, üretimin toplumsallaşmasıdır. Bu toplumsallaşma, Tekelci Kapitalizm yani Emperyalizm aşamasında, Kapitalizmin Serbest Rekabetçi Dönemine göre çok daha yoğun hale gelir. Bu duruma paralel olarak da üretim ilişkileriyle mülkiyet ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişki daha da keskinleşir. Dolayısıyla Lenin Usta’nın tabiriyle mevcut “özel ekonomik ilişkiler ve özel mülkiyet ilişkileri”, çürümesi ve atılması kesin olan bir “kabuk” haline gelir.

Dikkat edersek Lenin Usta bu dâhice çözümlemesinde bu kabuğun eninde sonunda atılacağını, ancak bu sürecin yani Emperyalizmin yeryüzündeki tahakkümünü yitirme sürecinin oldukça uzun bir zaman diliminde gerçekleşebileceğinin altını çiziyor. Ve bu gecikmenin önemli nedenlerinden biri olarak da iyileşmesi gerektiğini belirttiği “oportünist çıban”ı gösteriyor.

Lenin Usta’nın söz ettiği oportünist çıban, yukarıda değindiğimiz anıt eserinin genelinden rahatlıkla çıkarılabileceği gibi, İşçi Sınıfının Devrimci Hareketi içerisindeki burjuvaziyle uzlaşan, ücretli emek ve sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi sosyal devrim yoluyla ortadan kaldırmak yerine Reformlara ve Kapitalist düzen sınırlarına hapsolmuş birtakım iyileştirmelere bel bağlamış olan akımdır.

Lenin Usta’ya göre Emperyalizm eninde sonunda ortadan kalkacaktır; bu bir iyi niyet ya da temenni değil, bilimsel bir gerçekliktir. Nasıl ki Güneş eninde sonunda enerjisini tüketip sönecekse, bu nasıl ki bir tahmin olmanın ötesinde bilimsel bir kesinlikse, Emperyalizm de aynı şekilde, var olmasını mümkün kılan dinamiklerin ortadan kalkmasıyla Tarihin tozlu sayfaları arasındaki yerini alacaktır. Dikkat edersek Emperyalizmin yok olma sürecinin tamamlanması için Lenin Usta gibi bir dahi bile kesin bir zaman biçememektedir. Fakat şurası kesindir ki İşçi Sınıfı Hareketinin saflarındaki “oportünist çıban” ne kadar çabuk iyileşirse, yani başta İşçi Sınıfı gelmek üzere işgücünü satarak alınteriyle yaşamını sürdüren tüm toplumsal kesimler gerçek Marksist-Leninist örgütlerle ne kadar çabuk buluşursa, bu süreç o oranda kısalacaktır.

Lenin Usta’nın Diyalektik ve Tarihsel Maddeci Metot ışığında yaptığı bu tespitler, aradan tam 110 yıl geçmiş olmasına rağmen geçerliliğini korumaktadır. Yok olmaya mahkûm olan kabuk iyice çürümüş olmasına rağmen bir türlü sökülüp atılamamıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri ise kuşkusuz İşçi Sınıfı Hareketindeki “oportünist çıban”ın hâlâ, belki de 110 yıl öncesine göre daha da kangrenleşmiş biçimde varlığını sürdürmesidir.

Bu durumun en güncel göstergelerinden biri ise son aylarda başta Fransa olmak üzere hemen hemen tüm Avrupa’ya yayılmış olan kitlesel halk hareketleridir. Bildiğimiz gibi son süreçte Avrupa Birliği’ne bağlı emperyalist devletlerde yaşayan geniş halk yığınları, benzer taleplerle yüz binler halinde sokaklara akın etmiş, protesto gösterileri düzenlemiş, polisle çatışmış ve Paris gibi kimi emperyalist metropolleri savaş alanına çevirmiştir.

Kitlesel protestoların gerçekleştirildiği ülkelerin başını çeken Fransa’da eylemlerin fitilini, doğal bir hak olan eğitime ilişkin taleplerini dile getiren öğrenciler ateşlemiştir. Protestolar ülke geneline yayılmış, Fransız Halkı ücretlerin alım gücünün korunması, kamu hizmetlerinin güçlendirilmesi, daha adil bir vergi sisteminin hayata geçirilmesi gibi taleplerle alanlara çıkmıştır.

İtalyan Halkı ücretlerin yükseltilmesi, güvencesiz çalışmanın azaltılması, kamusal sağlık ve eğitim hakkı gibi taleplerle meydanlara akın etmiştir. İspanya’daki eylem ve gösterilerin talepleri arasında kiraların düşürülmesi, güvenceli istihdam ve ücret artışı yer almıştır. Portekiz Halkı, gerek çalışanların gerekse emeklilerin ücretlerinin artırılması talebini haykırmış, insana yaraşır konutlarda yaşama hakkını savunmuştur. Benzer taleplerle Belçika, Avusturya, Arnavutluk, Yunanistan gibi ülkelerde yüz binlerce insan sokaklara dökülmüştür.

Bir kısmında polisin acımasız şekilde saldırdığı, devamında kitlesel gözaltı ve tutuklamaların görüldüğü tüm bu eylemler, dünyanın mazlum halklarından gasp ettikleri değerlerin bir kısmını mecburen emekçilere de vererek toplumsal patlamaların önüne geçmeye çalışan Avrupa’nın emperyalist metropollerinde meydana gelmektedir. Yani artık Avrupa Halkları da emperyalist tekellerin devasa kârlarından kendilerine düşen ufacık sus payıyla yetinmemektedir, yetinememektedir. Ve can havliyle sokakları doldurmakta, son derece haklı taleplerini haykırmak için protesto eylemlerine katılmaktadır.

İşin en acıklı tarafı ise şudur:

Bu eylemlerin neredeyse hiçbiri ilgili ülkelerin komünist ya da sosyalist partilerinin çağrısıyla başlamamıştır. Kitleler, içinde bulundukları duruma, yaşadıkları sıkıntılara isyan ederek spontane bir şekilde alanları doldurmaya başlamış, ancak ondan sonra komünist ya da sosyalist partiler ve onların etkisindeki sendikalar eylemlere dahil olmuşlardır. Komünist-Sosyalist hareketlerin ve sendikaların bu dahli, eylemleri kontrol edip yönlendirmeleri anlamına gelmemektedir. Durum, Lenin Usta’nın adlandırmasıyla “kitle kuyrukçuluğu” kavramına dahi uymamaktadır çünkü bu hareketler kitle kuyrukçuluğunu bile becerememektedir.

İşte bu acıklı durumun en önemli sebebi, Lenin Usta’nın altını çizdiği “oportünist çıban”ın, emperyalist Avrupa’nın komünist ve sosyalist hareketlerini neredeyse bütünüyle etkisi altına alması, zehirlemesi, felç ederek hareketsiz hale getirmesidir. Bugün Avrupa genelinde ne yazık ki teorik ve pratik anlamda Marksizm-Leninizmi tam anlamıyla savunan bir siyasi hareket yok denecek kadar azdır. Var olanların sesi ise ya devlet terörü ya da kitleleri pasifize etmeyi misyon edinmiş sahte komünist-sosyalist hareketler tarafından kesilmektedir.

Bilimsel Sosyalizm teorisinin ilk filizlendiği topraklar olan Avrupa’daki “ilerici” hareketlerin içine düştüğü bu ideolojik sefaletin temel taşlarından biri, kuşkusuz 1970’lerle birlikte Avrupa Finans-Kapitali tarafından önü açılan “Avrupa Komünizmi” (Eurocommunism) olmuştur. O yıllarda Avrupa’daki komünist partiler; “Sovyetler Birliği’nden bağımsız bir yolla sosyalizme ulaşma” söylemini dillerine pelesenk ederek Marksizm-Leninizmin zaten çok da bağlı olmadıkları en temel tezlerinden iyiden iyiye kopmaya başlamışlardır. ABD Emperyalist Haydudunun Sovyetler’e karşı yürüttüğü Soğuk Savaş’ta kullanışlı aparatlara dönüşen bu partiler, Sovyetler Birliği ve Sosyalist Kamp’ın hazin çöküşü sonrasında ise halk ayaklanmalarına karşı bir anlamda emniyet supabı işlevi üstlenmişlerdir.

Avrupa Komünizmi, işe Leninist Devrim Teorisinin inkârıyla başlamıştır. Bilindiği gibi Leninizm, burjuva devlet aygıtının (mecburen) zor yoluyla parçalanmasını, yerine Proletarya Diktatörlüğünün inşa edilmesini öngörür. Avrupa Komünizmi ise mevcut “demokratik” kurumların dönüştürülmesiyle sosyalizme ulaşılabileceği gibi akıl dışı, bilim dışı bir teze savrulmuştur. Hal böyle olunca Avrupa Komünizminin ideologları, Proletarya Diktatörlüğünün zaruretini de inkâr etmektedirler.

Bilindiği gibi Leninist Devrim Teorisi, aynı zamanda bir ülkedeki tüm emekçileri saflarında örgütlemeyi birincil hedef haline getiren birleşik bir devrimci örgütün varlığını zorunlu kılar. Avrupa Komünizminde ise bu tez alabildiğine sulandırılır. Ne idüğü belirsiz, neredeyse sınıflarüstü bir “geniş toplumsal ittifaklar” kavramını ağzına sakız eden Avrupa Komünizminin temsilcileri, “çoğulcu demokrasi” içerisinde Kapitalizmden Sosyalizme geçişin aşamalı bir şekilde mümkün olduğu gibi saçma bir tez öne sürer.

İsterseniz Avrupa Komünizminin bilim dışı tezlerini daha fazla uzatmayalım.

İşte Batılı Finans-Kapitalistler, hatta istihbarat servisleri tarafından hiçbir şekilde düşman görülmeyen, aksine desteklenen bu akımın kolları, ne yazık ki bir ahtapot gibi bütün Avrupa’yı sarmıştır. Avrupa’da bugünkü halk hareketlerinin neredeyse hiçbir sonuç vermemesinde, HKP Kurucu Genel Başkanı Nurullah Efe’nin deyimiyle “dünyanın bayır aşağı gidişi”nin yanı sıra bu zehirli akımın da payı çok büyüktür.

Sözü biraz daha uzatmak pahasına eylemlerin en kitlesel biçimde gerçekleştiği, Türkiye’deki kimi kesimlerin hızını alamayarak “devrim oluyor”, dediği Fransa’daki “Komünist Parti”nin içler acısı durumuna kısaca bir göz atalım.

30 Aralık 1920’deki kuruluşunda Vietnam Halk Savaşı’nın ve Devrimi’nin Ölümsüz Önderi Ho Şi Minh Yoldaş’ın da yer aldığı Fransız Komünist Partisi (PCF), 1976’da gerçekleştirdiği 22’nci Kongre’sinde “Proletarya Diktatörlüğü” kavramını bütünüyle terk etmiş, resmi belgelerinden çıkarmıştır. 22’nci Kongre sırasında Fransız Komünist Partisi’nin Genel Sekreterliğini yürüten Georges Marchais, Merkez Komitesi Raporunda bunu net bir dille ifade etmiş, rapor Le Monde’un 5 Şubat 1976 tarihli sayısında yayımlanmıştır. (https://www.lemonde.fr/archives/article/1976/02/05/dans-son-rapport-m-marchais-assigne-pour-objectif-a-son-parti-600-000-adherents-et-10000-cellules-d-entreprise_2960365_1819218.html?)

22’nci Kongre’de iyice ayyuka çıkan ideolojik savrulma günümüze dek derinleşerek sürmüştür ne yazık ki. Parti son kongresini bu yılın Temmuz ayında gerçekleştirmiş, kongrede “Un communisme de conquêtes” (Kazanımlar İçin Mücadele Eden Bir Komünizm) başlıklı rapor, delegelerin yüzde 73,7’sinin lehte oylarıyla kabul edilmiştir. Belgede; Burjuva Devrimini tüm unsurlarıyla tamamlamış ve Sosyalist Devrim aşamasına gelmiş bir ülke olan Fransa için; “siyasal dönüşüm; halk egemenliği, çalışanların karar alma yetkilerinin genişletilmesi ve devlet kurumlarının demokratikleştirilmesi” gibi kısır, içi boş, harcıâlem taleplere indirgenmiştir. (https://assets.nationbuilder.com/pcf/mailings/17032/attachments/original/base_commune_finale_40e_congres.pdf?1784119850&utm)

Yani Fransız Komünist Partisi’nin, İşçi Sınıfının siyasal iktidarı ele geçirmesi, burjuva devletin tümüyle tasfiye edilerek Proletarya Diktatörlüğünün inşa edilmesi gibi bir perspektifi yoktur. Dolayısıyla parti, boylu boyunca Revizyonizm bataklığına saplanmıştır. Avrupa’nın belki de en politik halkının yaşadığı ülkenin “Komünist Parti”si böyleyse, Avrupa’nın diğer ülkelerindeki partilerin hal-i pür melalini varın siz düşünün…

İşte bu trajedi yüzünden yüz binlerce insanın sokakları zapt ettiği eylemler, Finans-Kapitalin göstermelik, çok sınırlı bir nitelik taşıyan, bir süre sonra geri alacağı reformlardan öte bir kazanımla sonuçlanmamaktadır. İşte bu yüzden Avrupa genelindeki devrimci potansiyel heba edilmektedir. İşte bu yüzden Bastille Meydanı’nda hep bir ağızdan “Enternasyonal Marşı”nı söyleyen, tıpkı o muhteşem marşta ifade edildiği gibi “başka bir dünya isteyen” gençler, bir süre sonra umutsuzluğa kapılarak istedikleri o başka dünyanın asla mümkün olmayacağı yanılsamasına kapılmaktadır. Ve ne yazık ki Avrupa’da kısa vadede bu durumun değişeceğine dair bir işaret gözükmemektedir. Ama şu bir gerçektir ki; Avrupa Komünizmi, Avrupa Halklarına dar gelmektedir.

Dünyanın dört bucağındaki halklar için olduğu gibi Avrupa Halkları için de biricik kurtuluş yolu, Marksist-Leninist ideolojiye sıkıca bağlanmaktır. Mademki Emperyalizm, Uluslararası Finans-Kapitalin o çok hoşuna giden ifadeyle “küresel”dir, o halde antiemperyalist mücadelenin de küresel ölçekte düşünülmesi gerekir; Proletarya Enternasyonalizmi bunu emreder.

Öyleyse dünyanın her yerindeki devrimcilere düşen görev, kendi ülkelerinde Emperyalizme en ağır darbeleri indirecekleri strateji ve taktikleri belirlemek ve antiemperyalist devrimci mücadeleye dört elle sarılmaktır. Türkiye’de bu mücadelenin lokomotifi Halkın Kurtuluş Partisi’dir.

30 Ekim 2026

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.