HKP Başkanlık Kurulu Üyesi M. Gürdal Çıngı: Bu Ülkede Demokratik Halk İktidarını, Sosyalist İktidarı Mutlaka Kuracağız!
M. Gürdal Çıngı
HKP Gençliği’nin 21-23 Ağustos 2026 tarihleri arasında düzenlediği kampta,
Halkın Kurtuluş Partisi Başkanlık Kurulu Üyesi M. Gürdal Çıngı ufuk açıcı bir seminer gerçekleştirdi.
Kurtuluş Yolu Gazetesi olarak söz konusu seminerin çözümlenmiş metnini yayımlıyoruz.
Sunucu: Onuncusu düzenlenen HKP Gençlik Kampı’na hoş geldiniz.
(Alkışlar…)
Bugün aramızda Başkanlık Kurulu Üyemiz Sayın Gürdal Çıngı var. Kendisi Türkiye ve dünya siyasetiyle ilgili durumumuz hakkında bir konuşma gerçekleştirecek. Sözü sana bırakıyorum Gürdal Abi.
Gürdal Çıngı: Teşekkür ederim, sağ ol.
(Alkışlar…)
Hikmet Kıvılcımlı’nın düşünce oğulları, düşünce kızları;
Kampınızı kutlayarak sözlerime başlamak istiyorum. Emeğinize sağlık, yüreğinize sağlık.
Değerli yoldaşlar;
Öncelikle Kurucu Genel Başkan’ımız Nurullah Efe’nin, Genel Başkan’ımız Mustafa Şahbaz’ın ve Genel Sekreterimiz Ali Serdar Çıngı’nın sizlere selamlarını iletmekle görevliyim. Selamlarını iletiyorum, kampınıza başarılar diliyorlar.
(Alkışlar…)
Yoldaşlar;
Dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma baktığımızda; çok hızlı ve neredeyse dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir ülkesinde gerçekleşmeyen değişikliklerin yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Dinamik, hareket halinde, ilericilikle gericiliğin yarıştığı, Parababalarıyla İşçi Sınıfının mücadelesinin karşı karşıya geldiği, Ortaçağcılıkla Devrimcilerin karşı karşıya geldiği, Amerikancı Hareketlerle Gerçek Devrimci Hareketin karşı karşıya geldiği bir Türkiye’de yaşıyoruz. Süreç gerçekten çok hızlı akıyor.
Yani Batılıların söylediği bir şey var ya da bizim Batılılara yönelik söylediğimiz bir şey var:
Bir Almanya’da, bir Hollanda’da, bir Amerika’da Türkiye’de yaşananların, eğer Tayipgiller’inin yaptığının onda biri, yüzde biri yapılsa, yaşansa ülkede, o ülkede iktidarlar devriliyor. Açık, net. Ama bizim ülkemizde bu gerçekleşmiyor.
Bunun nedenlerini az sonra anlatmaya çalışacağım ama söylemek istediğim şu ki: Çok dinamik bir ülkede yaşıyoruz, çok hareketli bir ülkede yaşıyoruz. Bu aynı zamanda neyi gerektiriyor ve neyi getiriyor?
Hepimizin de dinamik, hareketli, sürekli hareket halinde ve sürekli teoriğiyle pratiği bütünleştirmemizi gereken bir davranış biçimi, bir örgütleniş biçimi yapmamızı gerektiriyor, kurmamızı gerektiriyor.
Konular çok uzun aslında. Ama öncelikle Gençlik Kampı olması dolayısıyla dikkat çekmek istediğim bir nokta var:
Sizler bütün bu olumsuzluklar içinde, Türkiye’nin içinde bulunduğu bu Ortaçağcı gericilik ortamında, Modern Parababalarının İşçi Sınıfımıza ve halkımıza uyguladıkları baskı, zulüm karşısında şanslı bir konumdasınız.
Diyeceksiniz ki: “Neresi şans ya?.. Okul, ilkokuldan başlayarak, anaokulundan başlayarak yarış içindeyiz. Yokluk, yoksulluk içindeyiz. Ortaokuldan liseye geçişte, liseden üniversiteye geçişte, üniversite bittiğinde öğretmensek atanamıyoruz. Onlarca yıl çaba harcıyoruz, çaba sarf ediyoruz, emek harcıyoruz, okul bitiriyoruz, üniversite bitiriyoruz, işsiz kalıyoruz. Asgari ücrete çalışıyoruz. Nasıl bir şansımız var?” diyebilirsiniz.
Evet, işin bu boyutuyla baktığınızda şanslı bir kuşak değilsiniz, şanslı bir gençlik değilsiniz.
Ama benim dikkat çekmek istediğim nokta şu ki: Siz ve biz, Hikmet Kıvılcımlı gibi bir Öndere, bir Usta’ya sahibiz.
Onun bize kazandırdığı ne peki?
Ne kazandırdı bize?
Niye Usta, niye Önder Hikmet Kıvılcımlı?
Ne yaptı da bize şans verdi?
Türkiye’nin sınıf ilişki ve çelişkilerini en doğru biçimde kavradığı için, Türkiye’nin sınıf ilişki ve çelişkilerinden yola çıkarak yolumuzu aydınlattığı için teorik olarak şanslısınız, şanslıyız.
Ve özel olarak gençlik bakımından da dünyada bir tek ülkede, bir tek ülke gençliği için ne deniyor?
“Jön Türk” deniyor.
Nerede dünyanın bir ilerici hareketi olursa, gençlik hareketi, o harekete deniyor ki;
“Türkiye’deki gençlik hareketi gibi, Jön Türk hareketi gibi.”
Bir kısmınız bunu bilmemiş, yaşınız itibarıyla duymamışsınızdır. Gezi’nin öncesinde diğer Avrupa ülkelerinde de kısmi hareketler olmuştu. Gezi sürecinde ve Gezi’den hemen sonra başka ülkelerde de gençlik hareketleri oldu ve bütün basının o ülkelerdeki basının da, burjuva basınının da koyduğu ad o eylemlere “Gezi’nin etkisiyle Jön Türk hareketleri oldu, gerçekleşti” denildi. Bilenleriniz, bunu duyanlarınız, yaşayanlarınız var.
Yani siz, Jön Türk Gençliğisiniz. İlerici, Devrimci bir Geleneğe sahip bir gençlikten geliyorsunuz.
Ve avantajınız ne biliyor musunuz?
Bunu teorik olarak biliyorsunuz.
Kökünüz nereden geliyor, niye Jön Türk’sünüz, niye Genç Türk’sünüz ve sizin görevleriniz nedir? Siz bunu biliyorsunuz.
Türkiye’deki başka siyasi grupların önderleri, kadroları ve gençleri böyle bir teorik gerçeklikten bihaberler, bilgisizler. Çünkü sınıf ilişki ve çelişkilerini kavrayabilmiş değiller, Yoldaşlar.
Hikmet Kıvılcımlı, biliyorsunuz, 1902 yılında doğuyor, 1971 yılında 11 Ekim’de kaybediyoruz, bedence aramızdan ayrılıyor. 17 yaşında Kuvayimilliye Savaşı’na katılıyor. Köyceğiz’de, Yörük Ali Efe Çetesi’nde gösterdiği başarılardan ötürü Köyceğiz Askeri Kumandanlığına atanıyor. Sonrasında İstanbul’da Vefa Lisesinde okuyor, ardından Askeri Tıbbiye’ye giriyor. Orada da Kuvayimilliye Hareketine katılıyor. Anadolu’ya geçmek istiyorlar, Tıbbiye öğrencilerinin tamamı Anadolu’ya geçmek istiyorlar, ancak Anadolu’dan gelen, Mustafa Kemal’lerden gelen emir doğrultusunda; “Hayır, İstanbul’da kalın, orada mücadele edin” emri geldiği için Anadolu’ya geçmiyorlar, Yoldaşlar.
Yani dolayısıyla bizim Usta’mız 17 yaşından itibaren devrimci mücadeleye atılmış, 22,5 yıl cezaevlerinde kalmış ama o cezaevlerini kendisinin deyimiyle “Kızıl bir Üniversite”ye çevirmiş bir devrimci önderdir.
İşte o uzun cezaevi yıllarını (tabiî cezaevinden önce de) üniversiteye çevirdiği için; Türkiye’nin sınıf ilişki ve çelişkilerini, ekonomisini, politikasını, kültürünü, dinini, ahlâkını her yönüyle inceliyor ve oradan “Kızıl bir Profesör” olarak çıkmıştır. Gerçekten bugün baktığımızda, objektif olarak da baktığımızda, Lenin’den sonra Hikmet Kıvılcımlı kadar üretken, ülkesinin ve dünyanın birçok sorununa çözüm getiren bir başka devrimci önder yok, Yoldaşlar. Bu net!
Stalin var. Bakın Lenin diye altını çizdim. Stalin yok mu?
Stalin var ama Stalin ne yapıyor?
Lenin’i tekrarlıyor. Lenin’in öğretilerini hayata geçirmeye çalışıyor. Kendisinin bir katkısı var mı Marksizme-Leninizme?
Bir katkısı olmuyor.
Evet, Usta’mızın deyişiyle; “Lenin’in en sadık öğrencisi” oluyor. Sosyalizmi hayata geçirmek için Sovyetler Birliği’nde aktif çaba sarf ediyor.
Yanlışlarını konuşmayacağım, yanlışları, eksikleri bugünümüzün konusu değil ama Lenin’in teorisini ve pratiğini devam ettirmeye çalışıyor.
Onlardan sonra Dimitrov var biliyorsunuz, Mao var biliyorsunuz, Fidel var, Che var, Ho Amca var, Cabral var Afrika’da. Bir sürü devrimci, kendi ülkeleri bakımından devrimci önderler var, Latin Amerika’da var. Ama Hikmet Kıvılcımlı kadar teori üreten ve birçok konuda teori üreten bir başka devrimci var mı?
Yok Yoldaşlar, bu açık.
Yani Hikmet Kıvılcımlı’dan sonra kitap olarak baktığımızda, en çok kitap yazan kim olur?
Herhalde Stalin, Mao ve Che olur. Kahraman Gerilla Che olur.
Che’nin de kitaplarının sayısı belli, işlediği konular belli. Kaldı ki Che genç yaşında devrimci mücadeleye atılıyor ve genç yaşında hayatını Parababalarının aylıklı askerlerinin kurşunlarıyla kaybediyor. Yani Che’nin kendisinden bir teori beklemek, hani şartları bakımından da dağlarda yaşıyor zaten, mümkün değil.
Ama sonuç olarak, objektif olarak baktığımızda, Lenin’den sonra dünyanın ve toplumun, İnsanlığın, doğanın gelişimine ilişkin en fazla teoriyi kim üretiyor?
Usta’mız üretiyor Yoldaşlar.
Bu tarihsel bir gerçektir. Bu bakımdan da şanslısınız işte.
Yani biz, dünya çapında, sadece kendi ülkemizin ekonomik, politik, siyasi, dini, kültürel gerçeklerine hâkim değiliz; aynı zamanda dünya çapında da gerçekliklere hâkimiz.
Bunu kim sağlıyor bize?
Usta’mız sağlıyor.
Yolumuzu aydınlatıyor, hiçbir konuda tereddüt taşımıyoruz mücadeleye atıldığımızda. Nurullah Efe, Hikmet Kıvılcımlı ile mücadeleye atıldığında, sonrasında Onun mücadelesini devam ettirdiğinde takıldığımız bir nokta olmadı. Çünkü Hikmet Kıvılcımlı genel hatlarıyla yolumuzu teorik olarak ve pratik olarak aydınlatmıştır. O yüzden de şanslıyız Yoldaşlar, siz şanslısınız.
Bu bir şanssa eğer, bu bir olanaksa, burada size bir görev düşüyor: Bu olanağı iyi değerlendirmek zorundasınız.
Yani bir şeyi bilmek, önceden görmek, doğru görmek bir önderlikse; o önderliği sizin ne yapmanız gerekiyor?
Hayata geçirmeniz gerekiyor.
Onu karşılığı nedir?
Teorimizi kitlelerle buluşturmaktır Yoldaşlar.
Teoriyi öğrenmek, etüt etmek ve onu hayata geçirmek, sonrasında da tabiî ki geliştirmektir.
Bugün burada olan gençlerimizin bir kısmı Gezi’den, Gezi İsyanı’mızdan geldiler. Gezi mücadelesinden çıkıp geldiler. Bir kısım arkadaşlarımız da 19 Mart mücadelesinden çıkıp geldiler.
Neyi kanıtlıyor bunlar?
En başta söylediğim; Jön Türk Geleneğimizin somut kanıtları Yoldaşlar.
Yani o gelenek Türkiye’de canlı bir biçimde yaşamaya devam ediyor, sizlerin şahsında, sizlerin mücadelesinde o gelenek devam ediyor. Dolayısıyla sizler o geleneği, sizden sonra gelecek kuşaklara da aktarmakla yükümlüsünüz, görevlisiniz.
İşte bu bakımdan da bizim hareketimizde ve siz gençliğimizde birbirini takip eden, kopuntusuz bir şekilde, bütünlüklü bir şekilde ve kadrosal bir şekilde; İdeolojik ve Pratik olarak bütünlüklü bir şekilde devam eden bir hareketin savunucularısınız, gençlerisiniz.
Bugün adını çok duyduğumuz “TKP”. Ki biz buna “Sahte TKP” diyoruz biliyorsunuz. Çünkü sahte gerçekten…
“TKP”nin geçmişi nedir?
12 Eylül öncesi TİP’idir.
İdeolojik olarak 1970’li yılların TİP’inin ideolojisini savunuyor.
E, TİP dediğiniz “TKP”den kopma parti de ideolojik olarak aynı şeyi savunuyor.
Aralarındaki ayrılıklar neydi?
Bilen arkadaşlarımız, okuyan arkadaşlarımız vardır; “Güneşin Sofrası’nın sahibi sen mi olacaksın, ben mi olacağım”…
Abartmıyorum bunun yazılı tartışmasını yaptılar.
Güneşin Sofrası dediğin ne?
Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ndeki meyhane!
Gerçekten bunun savaşını yaptılar. Savaş diyorum lafzen söylemiyorum, kavga ettiler. Güneşin Sofrası’nın mülkiyeti sizde mi olacak, bizde mi olacak diye fiili kavga verdiler. Verdikleri kavga meyhane kavgasıydı. İdeolojik olarak baktığımızda olay buydu.
Diğer gruplara bakalım:
Hangisinin Gerçek TKP’yle bir bağı, organik ve ideolojik bağı var, kadrosal, programsal bağı var?
Hiçbir partinin; buna Mahirci hareketleri katalım, buna Deniz’in devamcısı olduğunu söyleyen hareketlerin tamamını katalım. Mihri Belli’yi sayamıyorum bile çünkü bugün onu savunan bir hareket artık yok, Bunlar tarihimizdeki devrimci insanlar, önder insanlar. Ama hiçbirinin ne kadrosal, ne programsal, ne ideolojik olarak ve pratik olarak hiçbir bağları yok.
Ama bizim hareketimiz 1920’den bu yana TKP’nin gerçek savunucusu, programatik savunucusu, kadrosal devamcısı. TKP’nin “en genç kurucusu”, ilk Gençlik Reisi, o zamanki tabiriyle söylüyorum; Genç Komünistler Reisi Hikmet Kıvılcımlı. TKP kurulmadan önce, birleşmeden önce Türkiye’de, 1925 yılında yapılan Akaretler Kongresi’nde parti yeniden reorganize edilmeden önce Aydınlık Dergisi var, Kurtuluş Dergisi var bir de Genç Komünistler Birliği var. Parti yok. Ama Genç Komünistler Birliği var ve onun başını kim çekiyor?
Hikmet Kıvılcımlı çekiyor. Gerçek anlamda Hikmet Kıvılcımlı çekiyor.
Nihayetinde de TKP’ye yönelik 1925’teki ilk operasyonda tutuklananların büyük çoğunluğu, ezici çoğunluğu Askeri Tıbbiye öğrencileri, Genç Komünistler Birliği Üyeleri yani.
Dolayısıyla gene buradan da yola çıkarak diyorum ki: Bu bakımdan da şanslıyız.
Gerçek TKP’nin; eksiklerine, yanlışlarına rağmen Üçüncü Enternasyonal’in tanıdığı, Türkiye’deki Genel Sekreteri olan Şefik Hüsnü’nün Enternasyonal Yürütme Komitesi’nde olduğu, yani sadece parti olarak bir üye değil, aynı zamanda onun Sekreteri’nin, Genel Sekreteri’nin, Enternasyonal Yürütme’sinde olduğu; Stalin’le, Dimitrov’la birlikte çalıştığı bir hareketin, bir partinin devamcısıyız. Öz devamcısıyız.
Ve Usta’mız, Kurucu Genel Başkanımız, bizler ve sizler… Bakın zincir aynı. İdeolojik hat, aynı programatik hat aynı şekilde devam edip geliyor Yoldaşlar.
Diğer grupların hiçbirisinde böyle bir bütünlük, böyle bir sistematik söz konusu değil.
O bakımdan biz şanslı insanlarız, şanslı devrimcileriz.
Ha! Şansımız… Şans derken, belirsiz bir durum anlaşılmasın. O şansı, o olanağı diyelim biz kendimiz yarattık, siz kendiniz yarattınız. Özgür iradelerinizle Partimizle tanıştınız, Partimizin savaşçıları militanları oldunuz. İradi olarak seçtiniz.
O bakımdan da biz Türkiye’de gerçek devrimci hareketi temsil ediyoruz. Sizler gerçek devrimci hareketi temsil ediyorsunuz.
Biz bu olanaktan iyi yararlanmalıyız Yoldaşlar. Çünkü teorik olarak önümüz açık, tarihsel köklerimizi biliyoruz.
Teorik olarak asla bir hata yapmadık, bir yanlış tez savunmadık.
12 Eylül Faşizminin gelmesinden hemen sonra diğer grupların neredeyse tamamı yurtdışına çıktı Yoldaşlar, önder kadroları başta olmak üzere. Çıkabilenlerin tamamı yurtdışına çıktılar. Türkiye’de resmi kararlarıyla siyasi faaliyetlerini sonlandırdılar, askıya aldılar ve yurtdışına çıktılar çıkabilenleri… Yakalanabilenleri büyük oranda, yüzde 80, 90 oranında önderlik düzeyinde, kadrosal düzeyde çözüldüler, çöktüler.
Bizim Hareketimiz, bizim Partimiz 12 Eylül’den bir ay sonraki yayınında, Ekim ayında yayımladığı illegal yayınında; “Kaçaklık Moda Oldu” başlıklı bir yazı yayımladı. Ve yurtdışına kaçmayı eleştirdi. Hareketimizin hiçbir önder kadrosu, partinin hiçbir kadrosu yurtdışına kaçmadı. Mücadeleye aynı şekilde devam etti.
Dolaysıyla diğer gruplarla aramızda böylede bir fark var Yoldaşlar, bunu bilmenizde yarar var. Diğerleri kararla yurtdışına çıktılar, biz kararla yurtiçinde kaldık ve bu yazılı, basılıdır. O kararımız yazılı basılı olarak da elimizde bulunmaktadır.
Dolayısıyla biz böyle bir Hareketin devamcılarıyız, savunucularıyız Yoldaşlar.
Zorlukları göze aldık, idamla yargılanmayı göze aldık, işkenceleri, ölümleri göze aldık.
Bizler de o zamanlar, sizler gibi genç yoldaşlardık, başta Kurucu Genel Başkan’ımız ve şimdiki Genel Başkan’ımız olmak üzere. Tabiî ki onlar bizden yaşça daha büyüktüler. O zamanlar 30’lu yaşlardaydılar, bizler 20’li yaşlardaydık. Hiçbirimiz mücadeleden geri durmadık, gücümüzün yettiği oranda mücadeleye devam ettik. Bu ülkede, bu topraklarda savaştık.
Dolayısıyla biz; böyle bir geleneğe, olumlu bir geleneğe sahip bir hareketin savunucularıyız, devamcılarıyız Yoldaşlar.
Bunu nereden alıyoruz?
Usta’mızdan alıyoruz.
Usta’mız onlarca kez Enternasyonal’ce Sovyetler Birliği’ne çağrıldığı halde, Parti Merkez Komitesince, Enternasyonal’in Yürütme Komitesi’nce yurtdışına, Sovyetler’e çağrıldığı halde gitmemiştir. “Türkiye toprağından bir kez koptun muydu gidenlerin nasıl yabancılaştıklarını, kendi ülkelerine aykırı, yad düştüklerini somutça gördüğüm için hiçbir zaman çağrılara uymadım”, diyor. “Yurtdışına çıkmadım”, diyor.
Dolayısıyla biz böyle bir hareketin savunucularıyız Yoldaşlar, sizler böyle bir hareketin savunucularısınız.
Bu yüzden kendinizin teorik ve pratik gücünüzü bilincinize çıkartmanız, içinize işlemeniz, yüreğinizde hissetmeniz gerekiyor.
Biz diğerlerinden farklıyız!
Biz, “Farklı olan yalnız biziz!” derken, bir megalomani yapmıyoruz Yoldaşlar, soyut bir şey söylemiyoruz, ajitasyon sözcükleri kullanmıyoruz, ajitasyon olsun diye bunu söylemiyoruz. Deminki saydığım nedenlerden ötürü, biz, diğerlerinden farklıyız.
Partimizin tarihinde teorik planda özeleştiri yaptığımız bir yanlış yok. Türkiye ve dünyanın değerlendirmesinde “evet, şu konuda yanlış yaptık” dediğimiz bir özeleştirimiz yok. Ama diğer hareketler çok özeleştiri yaptılar.
EMEP var bugün, biliyorsunuz. 12 Eylül’den önce Halkın Kurtuluşu Dergisi, Deniz’lerin görüşünü savunduklarını söylüyorlardı. Halkın Kurtuluşu Hareketi’ydi. Sonra TDKP/İÖ dediler. Yani TDKP İnşa Örgütü, Türkiye Devrimci Komünist Partisi İnşa Örgütü, dediler. Sonra TDKP oldular, bugün EMEP oldular. 12 Eylül’den sonra da. “Parti Bayrağı” diye, TDKP sürecinde, 1978’li yıllarda bir dergi çıkardılar, aylık dergi çıkardılar. “Halkın Kurtuluşu” diye haftalık gazete çıkartıyorlardı. Teorik bir yayın çıkardılar. İkinci sayıda, birinci sayının özeleştirisini verdiler. Üçüncü sayıda, ikinci ve birinci sayının… Bunlar internete girip, arşive girdiğinizde Parti Bayrağı’nı önünüze aldığınızda göreceğiniz gerçekliklerdir. Geriye dönük, olmamış bir şeyi söylemiyorum. Üçüncü sayıda iki sayının özeleştirisini. Dördüncü sayıda geri üç sayının özeleştirisini verdiler. “Şu konuda yanlış değerlendirmişiz bunu düzeltiyoruz” dediler… Ama iş öyle bir noktaya geldi ki, bütün Türkiye solunda alay edilir hale geldiler; “papaz günah çıkartıyor”, dediler. “Parti Bayrağı günah çıkartmaya devam ediyor” diye dalga geçtiler. Böylesine hareketler…
Şimdi Mahirci hareketler…
Mahir’in teorisini bugün kim savunuyor Yoldaşlar?
Var mı gerçek anlamda savunan, hayata geçiren?
Hayır, yok Yoldaşlar.
Mahir Yoldaş’ın teorisi belli. Mahir Yoldaş’ın hayatıyla kanıtlanmış durumda ne yaptığı. “Emperyalizmin üçüncü bunalım dönemindeyiz. Suni denge var, suni dengeyi bir öncü grup kıracak, kırlardan şehirleri fethedecek.”
Var mı böyle bir hareket bugün?
Yok Yoldaşlar. Hiçbir Mahirci hareket, Mahir’in tezlerinin hiçbirisini savunmuyor.
Mahir Yoldaş’a saygımız, sevgimiz çok büyük, tartışılamaz. Tüm inancıyla mücadele etmiş ve bu uğurda hayatını vermiş. Ama teorik olarak yanlış bir yol izlemiş, yanlış bir hat izlemiş. Bu gerçek. Bu gerçeği de söylemek zorundayız.
Burada anlattığım, hiçbir grup geçmişiyle barışık değil. Devamcısı olduğunu söylediği hareketlerin teorisini ve pratiğini hayata geçirmiyorlar Yoldaşlar.
Neyi savunuyorlar?
Valla neyi savunduklarını biz bilmiyoruz, onların da bildiğini sanmıyoruz…
O kadar çok grup var ki işte; Kaypakkayacı hareketler var, Maocu hareketler var, Kızıl Bayrak var, var oğlu var sayarsınız…
Sayarsak bir sürü hareket var, neyi savunuyorlar bunlar?
Neyi savunduğunu bilmeniz mümkün değil.
Sahte TKP’nin tezlerinin bütününü, net olarak ne dediğini bilir misiniz?
Kendilerinin de bildiğini ben sanmıyorum.
Dolayısıyla biz, Partimiz, Usta’mızdan aldıkları bayrağı Kurucu Genel Başkan’ımızın ve yeni Genel Başkanımızın şahsında ideolojik ve pratik olarak aynı şekilde dalgalandırmaya devam ettirdik. Bu bakımdan bizler çok şanslı insanlarız. Çok önü açık bir hareketiz ve mücadelemiz de ona göre olmak zorunda.
Teorik olarak Jöntürk Geleneğini unutmamak gerekir.
Jöntürk Geleneği aynı zamanda nedir?
Ordu içinde de Ordu Gençliği dediğimiz, biliyorsunuz bir ayırım yapıyoruz: Ordu Fosilleri ve Ordu Gençliği, diyoruz.
Şimdi Ordu: Hâkim sınıfların baskı aracıdır. Evet, bunu hepimiz Lenin’den okuduk ve biliyoruz. Yani bir cümleyle söylersek budur; hâkim sınıfların baskı aracıdır. Parababaları devletinin zulüm aracıdır, baskı uygular, işkence uygular, adaletsizlik yapar. Her gün yaşıyoruz, hepimiz her an yaşıyoruz bunu. Bunu etimizde kemiğimizde hissediyoruz. Burada bir şüphe yok, herkes yaşıyor bunu.
Ama bu gerçeklik içinde Ordu Gençliği ve onunun Devrimci Geleneği gerçeğini bizim dışımızda bilen var mı, derseniz?
Hayır, bilmiyorlar.
Aynı şekilde Genç Türk Geleneğini bilmedikleri gibi Ordu Gençliği’ni de bilmiyorlar.
Ordu Gençliği’ni niye örnek veriyorum?
Bakarsanız bu Ordu, işte 12 Mart’ı yaptı, en son 12 Eylül’ü yaptı ve 15 Temmuz Paylaşım Savaşı’nda rol aldı bu Ordu.
Ama geçtiğimiz yıl ne oldu?
“Bitti” dendi. “Ordunun ilerici, Mustafa Kemalci geleneği bitti”. Dendi. FETÖ’cüler vardı, örgütlenmişlerdi Orduda, tasfiye edildi bildiğimiz gibi Tayyipgiller’le yapılan 15 Temmuz Ganimet Paylaşım Savaşıyla. Tayyipçiler için; “tamam hâkim oldular, egemen oldular. Ordudan artık ilerici bir hareket beklenemez” dendiği bir anda ne patladı?
Geçen yıldı, Genç Subayların eylemi patladı.
Ve sadece o beş Genç Subayla sınırlı değil, hepimiz o videoları izledik canlı şekilde. Hepsi kılıç çattılar ve “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!” diye bağırdılar. Demek ki gelenek devam ediyor Yoldaşlar…
Var mı başka bir ülkede böyle bir olay, gördünüz mü?
Biliyor musunuz?
Batı ülkelerinde var mı böyle bir gelenek?
Yok.
Bu gelenek var!
Nerede var?
Ortadoğu’da ve Afrika ülkelerinde var.
Nerede var?
Çok sıçramalı bir şekilde Latin Amerika’da var.
Örneğin Chavez, Venezuela’da nasıl iktidar oldu?
Chavez kimdi?
Bir subaydı.
Sevrci Solcu’ların deyimiyle “bir darbeyle iktidara geldi” Açık, net bir şekilde bir darbeyle. Seçimlere filanda katıldı ama sonuçça öyle geldi.
Peki, Chavez ne yaptı?
Bakın hiçbirimiz unutabilir miyiz Chavez’in Venezuela’da yaptıklarını?
Hayır unutamayız, unutulması mümkün değil.
Çünkü Chavez de bu geleneğin devamcısı. Oraya sıçramış bu geleneğin devamcısı…
Biz bir hareketi nasıl değerlendiririz?
Marksist-Leninist hareketler için değerlendirmemiz belli:
Bir; Önderinin niteliğine bakarız, yaşantısına bakarız;
İki; Eyleminin siyasi içeriğine bakarız.
Eylemine değil. Lenin Usta’nın sözüdür bu. Eylemin kendisine değil, herkes eylem yapıyor. Eyleminin siyasi içeriği nedir?
TİP gibi, NATO’nun Genişlemesi oylamasında fotoğraf çekinmeye giderseniz, işte o eylemin siyasi içeriği odur Yoldaşlar.
NATO’ya karşı göstermelik eylem yaparsanız geçtiğimiz aylarda, o işte gerçek önderlik değildir.
Bu bakımdan Marksist-Leninist hareketler için ölçümüz belli. Öbür hareketler için de Ordu için söylediğimizde, ayırım nedir?
Yaptığı hareketin sonucunda halka ya da Parababalarına ne veriyor? Kim kaybetti, kim kazandı?
Buna bakarız biz. Sonuçlarına bakarız
Venezuela’da ilerici bir hareket doğdu mu? İlerici girişimler oldu mu? Küba’yla işbirliği içinde büyük katkılar sağladı mı halkına ve bölge ülkelerine?
Sağladı.
27 Mayıs, Türkiye’nin en ilerici Anayasasını getirdi mi, yaptı mı?
Yaptı.
Bir sürü ilerici kurumları kurdu mu?
Kurdu.
İşçi Sınıfımıza Grevli Toplusözleşme hakkını verdi mi?
Verdi.
Örnekleri çoğaltabiliriz…
Demek ki bu hareket halka bir şeyler vermiştir.
12 Mart ve 12 Eylül ne yapmış?
Bütün o hakları budamak için elinden geleni yapmış.
Burada bir ayırım var mı peki, bir fark var mı?
Var.
Bu farkı görmeyecek miyiz?
Görmek zorundayız.
Ama az önce bahsettiğimiz siyasi hareketler görmüyorlar. “Darbedir”, hatta 27 Mayıs için EMEP’in ve diğerlerinin yazdığı; “Bütün darbelerin anasıdır. 27 Mayıs; 12 Mart ve 12 Eylül’e de neden olmuştur.”
Bak, “Darbelerin anası”ymış.
Bu nasıl ana?
Halka özgürlük vermiş, halka örgütlenme özgürlüğü getirmiş, sosyalizmi serbest bırakmış, Marksizm-Leninizm yaygınlaşmış bu ülkede. Bu nasıl gerici bir şey olabilir?
12 Eylül ne yaptı?
Hepimiz, az çok sizler biliyorsunuz, biz yaşadık. Fiilen yaşadık. İşkencelerine girdik, cezaevlerine girdik çıktık. Onun halktan aldıklarını biliyoruz. İşçi Sınıfımızın sendikalarını kapattı, bütün kurumlarını kapattı, bütün haklarını gasp etti. Hâlâ o haklara erişemedi İşçi Sınıfımız.
Dolayısıyla biz soyut teorik tartışmalar yapmaktansa pratik sonuçlarına da bakarız.
Bu bağlamda ve dünya çapında bir değerlendirme yaparsam:
Örneğin, ne kadar takip ediyorsunuz bilmiyorum, Afrika’da bir gelişme oluyor, gelişmeler var. Sahel bölgesi denilen Nijer’de, Burkina Faso’da, Mali’de, biliyorsunuz bir devrimci ordu hareketi var. Bunlar nasıl iktidara geldiler?
Sevrcilerin deyişiyle; Bir askeri “darbe”yle gelmiş bir iktidarı devirip gene bir askeri “darbe”yle iktidara geldiler.
Ama şu anda o üç ülkede daha net bakarsanız devrimci, ilerici gelişmeleri görürsünüz.
Burjuva anlamda ya da Sevrci Solların deyimiyle bakarsanız bir darbeyle iktidara geldiler. Bizim deyimimizle “Politik Devrim”ler gerçekleştirdiler.
Şimdi bu üç ülkede egemen olan devlet, Fransa. Uzun yıllardır, ta 1880’lerden itibaren Afrika’nın paylaşımı yapılıyor Berlin’de, 1880 yılında bir anlaşmayla, Berlin Anlaşması’yla Afrika resmi olarak paylaşılıyor. Fiili paylaşım resmiyete dökülüyor nüfuz bölgelerine ayrılıyor. Ve o bölgelerde, o ülkelerde hatta Afrika’nın büyük çoğunluğunda Fransa sömürgeci güç olarak bulunuyor çok uzun yıllardır, hâlâ da varlığını devam ettiriyor.
İşte bu “Darbe”yle gelmiş ilerici subaylar ve onların kontrolündeki ordu, Fransa’ya karşı hareketler yaptılar ve ne yaptılar?
Fransız Ordusu’nu çıkardılar, Fransız Büyükelçilerinin tamamını gönderdiler, Afrika’daki en büyük Amerika’nın Dinleme Tesisini, uydu tesislerini kapattırdılar, el koydular. Özel üretim araçlarına el koydular, kamulaştırdılar, sömürgecilerin bütün hepsini ülke dışına çıkardılar. Ve bir Federasyon kurdular şu anda. Üç ülke ortak bir Ordu kurdu, ortak parlamento oluşturmaya çalışıyorlar. Liderleri sık sık toplantılar yapıyorlar ve tek devlete doğru yol almayı hedeflerine koymuş durumdalar.
Bu aynı zamanda neyi gösteriyor?
Che’nin ideallerinin hayata geçtiğini gösteriyor.
Nedir o ideal?
Latin Amerika ülkelerinin birliğini savunmak, sağlamak. Afrika’da, Afrika Halkının birliğini sağlamak, ulusunun birliğini sağlamak.
Bu aynı zamanda neyi getiriyor Yoldaşlar?
Bizim de tezimizin, şu anda da savunduğumuz tezimizin doğruluğunu getiriyor. Türk Halkının, Türk Ulusunun, altı parça halindeki Türk Ulusunun birliğini savunmak tezimizin doğruluğunu gösteriyor dikkat ederseniz.
Biz de ne yapıyoruz?
“Aynen Che’nin dediği gibi” diyoruz, vurgu yapıyoruz. Türk Ulusunun birliğini savunuyoruz.
Sadece Türk Ulusunun birliğini değil, Kürt Ulusunun, dört parçadaki Kürt Ulusunun birliğini de savunuyoruz.
Dünyadaki bu gelişmeler de bu tezimizi doğruluyor mu, Afrika’daki gelişmeler?
Doğruluyor.
Venezuela’da, özellikle Chavez döneminde Latin Amerika’nın birliği yönünde adımlar atılıyor muydu?
Atılıyordu.
Yani baktığımızda dikkat ederseniz, tezlerimiz, dünyadaki gelişmelerle paralel ve onları doğrular şekilde gidiyor. Ve biz bunları çok uzun yıllardır söylüyoruz. Yeni, şimdi gördüğümüz şeyler değil bunlar. Önceden gördük, Usta’mızdan gördük. Usta’mız 1930’lu yıllarda söylüyor bunları.
Dolayısıyla bizler böyle bir hareketin temsilcisiyiz, sizler öyle bir hareketin gençliğisiniz. Sadece Türkiye’yi aydınlatmakla, görmekle kalmıyoruz, dünyadaki gelişmeleri de çok somutça kavrayabiliyoruz Yoldaşlar.
Bu bakımdan teorimiz çok önemli ve sizden isteğimiz, teorimizi gerçek anlamda etüt etmeniz.
Teorimizi etüt ettiğinizde, kafanızda teorik olarak hiçbir soru kalmayacak. Pratik olarak mücadeleye çok daha kolay atılacaksınız.
Çünkü bir insan bir ideolojiyi gerçek anlamda benimserse, her yanıyla benimserse onun savaşını daha kararlıca verir.
Lenin Usta diyor ki; “Bir hırsız, hırsızlık yaptığı yerden sessizce kaçar, gider”
Benzetmemi mazur görün, biz eğer teorimizi gerçek anlamda bilmezsek bir teorik tartışmada ne yaparız?
O teorik tartışmaya girmekten imtina ederiz.
Niye?
Çünkü o konuyu yeterince bilmiyoruz.
O zaman bize düşen ne?
Teorimizi tam anlamıyla özümsemek, etimize kanımıza sindirmek Yoldaşlar.
Bunu başardığımız anda insan kazanmamız da çok daha kolay olur.
Niye?
Ajitasyonla bir yere kadar başarılı olursunuz. Evet çok güzel ajitasyon yapabiliriz, kitleleri etkileyebiliriz, harekete de geçirebiliriz o anda. Diyelim ki bir eylem anında “haydin arkadaşlar” deriz, slogan atarız, birkaç ajitasyon sözcüğü kullanırız o kitleyi harekete de geçirebiliriz. Yaparız bunu. Yapıyorsunuz da. Bunun örneklerini 19 Mart sürecinde çok yoğun bir biçimde gördük. Ama insan kazanmada teoriyi yeterince bilmiyorsak eksik kalırız.
O yüzden teoriyi gerçekten önemsememiz ve özümsememiz gerekiyor Yoldaşlar. Bunu sizden özellikle istiyoruz.
Bu bakımdan teorimiz çok zengin. İnsanlığın gelişimini aydınlatan bir Harekete, Öndere sahibiz. Hep söylediğimiz, sizin de hep duyduğunuz şeydir; Mark-Engels kapitalizmin yüzündeki peçeyi kaldırdı. Lenin, emperyalizmin yüzündeki peçeyi kaldırdı. Ama eksik bir yan vardı. Marks’ın vasiyet ettiği Antika Tarih vardı, İnsanlığın Gelişimi vardı.
Antika Tarihi de aydınlatan kim oldu?
Yüzündeki peçeyi kaldıran kim oldu Yoldaşlar?
Usta’mız oldu.
İşte o 22,5 yıllık hem cezaevi süreçleri, hem dışarıda kaldığı süreçlerde, Usta’mız Antika Tarih Meselesini çözümledi ve yolumuzu aydınlattı. Şimdi insanlık bakımından bütünlüklü olarak görüyoruz insanlığın gelişimini. Gelişimini gördüğümüz gibi, nereye gideceğini de görüyoruz Yoldaşlar.
Bu bakımdan da çok rahatız. Biz tereddüt taşımıyoruz, “acaba?” demiyoruz. Yarın ne olur diye bir endişemiz yok bizim. Elimizle tutuyoruz, gözümüzle görüyoruz ki, insanlık buraya doğru gidiyor. Bu net. Burjuva bilimi de söylüyor dikkat ederseniz. İktisat okuyan arkadaşlarımız, sosyoloji, sosyal bilimler okuyan arkadaşlarımız biliyordur hani, insanlık ne görmüş?
İlkel Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Kapitalist Toplum.
Sırada ne var?
Sosyalist Toplum.
Başka bir toplum biçimi var mı?
Sosyalist Toplumun bir üst aşaması olan Komünist Toplum.
İnsanlık, şu an, burjuva bilimi de dahil, başka bir toplum biçiminden söz ediyor mu?
Etmiyor, çünkü yok.
İnsanlığın gidişi; İlkel Sosyalizmden, Modern Sosyalizme doğru oluyor. Kesintisiz biçimde gidiyor.
Ne kadardır gidiyor?
İnsanlığın ortaya çıkışından, İlkel Sosyalizmden Sınıflı Topluma geçildiği 6 bin yıldır, 7 bin yıldır gidiyor.
İnsan ömrü bakımından bunlar çok uzun süreler tabiî. Ama insanlığın gelişimi bakımından, bir milyon yedi yüz bin yıllık bir süreden söz ediyoruz, göz kırpımı kadar kalıyor 6-7 bin yıl.
O bakımdan biz umutluyuz. Biz hattımızın, ideolojimizin, davamızın doğruluğundan eminiz Yoldaşlar.
Biz, haklı bir davanın savunucularıyız, doğru bir davanın savunucularıyız.
O zaman doğru bir davanın savunucusu olduğumuza göre bize düşen görev; o mücadeleyi kararlıca pratik sonuçlarına ulaştırmaktır.
Ne yapmaktır?
Teorinin doğru olması, teoriyi bilmek yetmez. Teori kitlelerle buluşmadığı sürece bir hiçtir sonuçça… Bizim durumumuz şu anda budur açıklıkla söylemek gerekirse; doğru teoriye sahibiz, deminden beri anlattım. Dünya ve Türkiye gerçeklerine baktığımızda teorimiz doğru ama bu şu anda yeterince biliniyor mu?
Hayır bilinmiyor.
O zaman size ve bize düşen görev; teorimizi kitlelerle buluşturmaktır. Teorimizi kitlelerle buluşturduğumuz anda, o zaman maddi bir güç haline geliriz. O zaman sözümüz daha fazla dinlenir.
Özellikle 19 Mart sürecinden bu yana yapılan eylemlerle gösterdiğimiz çabalarla 2 tane örgütümüz ortaya çıktı biliyorsunuz:
Bir; Genç yoldaşlarımızın girişimleriyle “İşçi Öğrenci Birliği” ortaya çıktı. Usta’mızın sağlığında Kurucu Genel Başkan’ımız Nurullah Efe’nin başını çektiği “Devrimci İşçi Köylü Öğrenci Birliği”nden esinlenerek bir örgütlenme biçimini genç yoldaşlarımız kendi özgür iradeleriyle, kendi inisiyatifleriyle böyle bir örgüt hayata geçirdiler ve burada oradan gelen genç yoldaşlarımız var.
İki; ne yaptılar?
“Avukatın Savunma İnisiyatifi”ni kurdular, ASİ’yi kurdular.
Ve iki güç 19 Mart sürecinde etkili oldu. Türkiye’de herkes diyor ki; İstanbul’da, Ankara’da nerede bir haksızlık, hukuksuzluk varsa ASİ’liler orada, Kurtuluş Partililer orada. Bunu herkes, namuslu olmak kaydıyla herkes, söylemek zorunda kalıyor. Çünkü gerçek anlamda öyle davrandılar yoldaşlarımız.
O bakımdan da 19 Mart sürecine ve sonraki sürece katılan tüm yoldaşlarımızı İÖB’lü yoldaşlarımızı, ASİ’li yoldaşlarımızı kutluyoruz. Gerçekten kitlelere önderlik ettiler, onlara yön gösterdiler, onlara rehber oldular ve onlara güven duydular, güven verdiler. Dolayısıyla tanıdığımız insanlar diyorlar ki; “siz varsanız biz güven içindeyiz” diyorlar. Bunu yaratabilmek kolay bir şey değil. Ama Partimiz, siz Gençlerimiz onu yarattınız Yoldaşlar. O bakımdan da hepinizi içtenlikle kutluyorum.
Biz mücadeleden geri durmayan bir hareketiz. Korku bizim işimiz değil. Biz korkuyu bıraktık. Hüseyin İnan’ın dediği gibi “Kerbela’da bıraktık”, diyelim. Biz o korkuyu bilimsel olarak yendik. İnsanız, bir sürü etkilenmemiz var ama siyasi mücadelede korku bizim işimiz değil.
Niye?
İnsanız, geldik gidiyoruz, kalan yok. Önemli olan insanlığımızın hakkını vererek gitmek. İşte hepimize düşen görev budur.
O bakımdan da kararlıca mücadelemize devam etmeliyiz. Teorimiz gerçekten yolumuzu aydınlatıyor, lafzen değil. Ben 69 yaşında bir yoldaşınızım, 16 yaşında, 17 yaşında bu mücadeleye katıldım. Şu ana kadar teorik olarak; “ya şunu da şöyle yapsaydık” dediğimiz bir şey olmadı. Ya da “Usta’mız şunu eksik bırakmış” dediğimiz bir şey olmadı.
Bakın Kadın Sorunu…
Kadın yoldaşlarımız var bir hayli burada. Türkiye’de ve dünyada Kadın Sorunu hakkında onlarca kitap, yüzlerce kitap var mı?
Var, Yoldaşlar.
Feminist hareketlerin var, Sosyalist Feministlerin var, Marksist olduklarını iddia edenlerin var, sıradan burjuva bilim insanlarının kitapları var.
Lenin Usta’nın var mı?
Var.
Ama bütünlüklü olarak Kadın Sorunu’nu ortaya koyan kitap hangisi, derseniz?
Genel Başkanımız Nurullah Efe’nin “Kadın-İnsanlığa Geçiş-Tarih-Sosyalizm” kitabını söylerim ben size.
Niye?
Lenin’in kitabını okumuştur birçok arkadaşımız, günlük olayların üzerinden bir değerlendirme yapar, öyle çözümler üretir, öyle çözümler sunar. İşçi Sınıfı mücadelesiyle bir bütün olduğunu söyler Kadın mücadelesinin. Kadının kurtuluşunun İşçi Sınıfının kurtuluşundan bağımsız olmadığını söyler. Tamamen doğru bir hat belirler Kadın Sorunu üzerine.
Ama tarihsel şartlar gereği, bütünlüklü olarak ta İlk Çağ’dan insanlığın başından alıp kadının egemen olduğu toplum biçimlerinden alıp bugüne; niye sınıflı topluma geçildi ve Kadın nasıl alta düşürüldü, bunları aydınlatan Marksist-Leninist literatürde başka bir kitap var mıdır Yoldaşlar?
Yok. Açık söyleyelim, yok.
İşte onu da kim başardı?
Genel Başkanımız, Önderimiz Nurullah Efe başardı.
O kitap, tarihsel bir kitaptır.
Ve onun ötesinde, Latin Amerika’daki gelişmeler Türkiye’de yeterince bilinmez, Kübalıların söylediği gibi, Venezuela Büyükelçisinin söylediği gibi “siz bizim ülkemizi, bizim tarihimizi bizden daha iyi biliyorsunuz, biz bunları bilmiyoruz”, dediler. Gerçek anlamda, konferansta söylediler; “bunları biz bilmiyoruz, siz bize anlatıyorsunuz”, dediler. Genel Başkanımız bunu başardı.
Niye?
Usta’mızdan aldığı teorik ışık doğrultusunda. İnsanlığın gelişimini bütünlüklü kavradığı için, Usta’mız bize o açılımı getirdiği için, Genel Başkan’ımız o açılımı getirdi Yoldaşlar.
Bu bakımdan da yine şanlıyız. Nereden bakarsanız bakın, hangi noktadan yaklaşırsanız yaklaşın doğru bir hattayız.
Türkiye’nin birçok yerinde mücadele verdik geçmişte, bugün de vermeye devam ediyoruz. Ve hiçbir zaman mücadeleden geri durmadık. Sizler de geri durmuyorsunuz çünkü aynı inanca, aynı ruhiyata sahibiz.
O bakımdan biz sizlerden memnunuz. Hani halkımız der ya; “razı mısın?” diye. Biz sizlerden razıyız. Umarız siz de bizlerden razısınızdır. Abileriniz olarak eğer sizlere yardımcı olabiliyorsak, yol gösterebiliyorsak, sizi yanlışa düşürmüyorsak teorik ve pratik olarak, ne mutlu bize. Biz görevimizi yapmışız demektir. Bayrağı size gönül huzuru içinde devredeceğiz demektir, ki biz öyle görüyoruz. Kendinizi de öyle görmek zorundasınız Yoldaşlar.
Bu söylediklerim ajitasyon sözcükleri değil, duygusal bir şey değil. Söylediklerim; hayatın maddi gerçekleri. Geldik gidiyoruz… Ama biz şuna eminiz ki; siz bu bayrağı dalgalandırmaya devam edeceksiniz ve mücadelemizi mutlaka zafere ulaştıracaksınız.
Umarız biz görürüz. Zor görünüyor Türkiye’nin ve dünyanın şu şartlarında ama umarız, isteğimiz görmektir. Ama göremesek de eminiz ki, bu ülkede sosyalizmi siz kuracaksınız, siz yürüteceksiniz, siz başarıya ulaştıracaksınız. Ve önce bölgemizde sonra dünya çapında maddi bir güç haline geleceksiniz.
Çünkü o teoriye sahibiz Yoldaşlar. Böyle bir öndere sahibiz. Nurullah Efe gibi böyle bir öndere, Mustafa Şahbaz gibi önderlere sahibiz. Az şey değil 60 yıllık, 70 yıllık arkadaşlar onlar, o ikisi. Nurullah Hoca, benim Felsefe öğretmenimdir, liseden bu yana tanırım. Öğretmenimdir. Yani Hocamız derken bunu içtenlikle söylerim çünkü Hocamızdır bizim. O bakımdan da Hocamızdır. 50 yıllık yoldaşlarız, 55 yıllık yoldaşlarız biz. Onlar devrimci yaptı bizi. Onlar eğitti, onlar yetiştirdi…
Biz kaynaşmış bir kitleyiz Lenin’in deyimiyle. Sizler de o kaynaşmış kitlenin parçasısınız, bütünün bir parçası da sizsiniz. Bunu hiç unutmayın; biz kaynaşmış bir kitleyiz. Kader birliği yapmış bir kitleyiz.
Birbirimize inanmayı, güvenmeyi, sevmeyi, saygı duymayı ilke edinmiş; yoldaşlar arasında eşitsizlik, adaletsizliğin yapılmadığı bir hareket olduğumuza emin olun. Partimizin tarihinde hiç kimse, partimizin saflarından gidenler de dahil hiç kimse, giderken “bana adaletsizlik yapıldı, bana haksızlık yapıldı, bana yanlışlık yapıldı” diye gitmedi. “Ben yapamıyorum, gücüm yetmiyor”, diyerek gittiler. Ne bir teorik eleştiri, ne bir pratik mücadeleye yönelik eleştiri getirerek saflarımızdan giden olmadı.
Bunu niçin anlatıyorum?
Çünkü biz birbirimizle kardeş olduk, yoldaş olduk, kaynaştık dediğim gibi; kader birliği yaptık.
Biz, bu Parababaları zulüm dünyasının kişisel çıkarlarından arındık, insanlık davasının peşindeyiz hep birlikte. İnsanlık davasının dışında bizi birleştiren başka da bir şey yok. İnsanlık davasında da maddi bir çıkar yok Yoldaşlar.
Yoldaşlar arasında dedikodular, organ dışı konuşmalar, organ kararlarına uymamalar, bizim asla yapmadığımız ve yapmayacağımız bir şey.
Biz, birbirimize inanıp güvenen, hareketin önderliğine güvenen bir hareketiz. İnanıyoruz, biliyoruz, yaşayarak gördük ki; önderliğimiz bize yol gösterir. Biz o önderliğe kul kişilik olarak değil, kişiliğimizi yitirerek değil ama bilinçlice, onlarca yıllık denemenin sonucunda biliyoruz ki; bu hareket doğru bir harekettir, o önderler hiçbir zaman adaletsizlik yapmamışlardır, kimsenin de yapmasına izin vermemişlerdir. O bakımdan da Partimiz saflarında böyle bir şey olmamıştır.
Bütün gruplar, istinasız bütün gruplar bölünmüştür, ikiye bölünmüştür. O ikisi ikiye bölünmüştür, o ikisi tekrar ikiye, dörde bölünmüştür. Örneklerini biliyorsunuz. Bir Sahte TKP’den kaç tane parti var şu anda, değil mi?
7 tane falan parti var, TİP’inden Kızıl Parti’sine, TKH’sine, değil mi? En azından bakın 4 tane saydık, daha da var. Başka gruplar da var.
Ama bizim hareketimiz hiçbir zaman bölünmedi. Hiçbir zaman. Ne Usta’mızın sağlığında, ne Usta’mızdan sonra. 1977’den sonra “Devrimci Derleniş” Gazetesini çıkardığımızdan bu yana, resmi olarak Türkiye sol ortamına bir gazeteyle çıktığımız andan itibaren, bizim Partimizin saflarında bir ayrılık yaşanmadı, bir bölünme yaşanmadı Yoldaşlar. Çok önemli bir şeydir, bunun da kıymetini bilmenizi isterim, bunu da bilin. Biz size bir bölünme geçmişi bırakmıyoruz. Birleşmiş, kaynaşmış, birbirine inanan güvenen ve birbirini halkın deyimiyle “leb demeden leblebiyi anlayan” yoldaşlar topluluğu bırakıyoruz.
12 Eylül şartlarında randevulaşırdık yoldaşlarla. Yani gözümüzle, baktığımızda, birbirimizi anlardık bir araya gelmeden. Polis takibi varsa vs. varsa, bir şey varsa gözümüzle anlaşırdık biz. Birbirimizi o kadar tanırdık. Şöyle derdik “ha bu arkadaş burada değilse şuradadır” derdik ve gittiğimizde emin olarak giderdik. Ve hiçbir zaman da bir şeyle, bir olumsuzlukla da karşılaşmadık.
Bu bakımdan da Partimize sonsuz, ben kendi adıma, Önderliğime çok büyük sevgi ve saygı duyuyorum. Sizlerin de öyle olmasını arzu ederim. Sadece lafta değil, ben söylediğim, biz söylediğimiz için değil, denemelerinizle bunu yapmanızı, ki gördüğünüze inanıyorum, böyle yapmalısınız. Dolayısıyla sizin aranızdaki yoldaşlık ilişkileri de o şekilde olmalıdır. Biz kaynaşmış bir kitle olmak zorundayız.
Şu ana kadar bunu başardık. Bundan sonra da bu görev sizlerin omuzlarında. Kaynaşmış bir kitle olarak yolunuza devam etmek zorundasınız. İnsanlar farklı düşünebilir tabiî ki, ama teoriyi iyi etüt edersek aramızda bir ayrılık çıkmaz Yoldaşlar. Doğru pratik uygularsak, o teorinin gereklerini yerine getirirsek, aramızda ayrılık çıkmaz.
Partimizde kariyerizm yok, bunu biliyorsunuz. Netçe söylüyorum birçok grubun ayrılmasının nedeni kişisel şeylerdir. TİP’in, Sahte TKP’nin bölünmesinin ana nedenlerinden birisi kariyerizmdir. Deminki söylediğim maddi nedenlerdir, maddi nedenleri de doğuran kariyerist nedenlerdir. İkisi de aynı ideolojiyi savunuyor. İdeolojik olarak söylediklerinde hiçbir fark yok TİP’le Sahte TKP’nin. İdeolojik olarak tümüyle aynı tezleri savunuyorlar.
Niye ayrılar?
Çünkü kariyerizm var; sen lider olacaksın, ben lider olacağım. Sen yemeyeceksin Güneşin Sofrası’nı, ben yiyeceğim. Kavga bu kavga…
İşte biz bölünmedik dediğim buradan da ortaya çıkıyor. Bizde böyle bir şey var mı Yoldaşlar?
Yoo.
Bizde hiyerarşi, silsile, kıdem devam ediyor.
Niye?
Çünkü biz savaşan askerleriz. Biz askeriz, biz savaşçıyız.
Evet, bugün için barışçıl bir savaş veriyoruz. Sınıf savaşı şu anda barışçıl bir biçimde, grevler, direnişler, örgütlenmeler şekliyle devam ediyor. Ama biz gerçek anlamda savaşçı bir hareketiz.
Savaş neyi gerektirir?
Savaşın kurallarına uymayı gerektirir. Komuta kademesine uymayı gerektirir. Ama komuta kademesi de laf olsun diye komuta kademesi olmaz. Bileğinin hakkına komutan olunur. Kimse ben lider oldum diye lider olmaz. kimse kimseye liderlik payesi bahşetmez. Yaptığı teorik çalışmalar, verdiği pratik mücadelelerle insanlar gerçek anlamda kitlelerinin ve kitlelerin genel olarak saygısını, sevgisini kazanırlar ve öyle lider olurlar. Dolayısıyla sizler de aynı şekilde yola devam etmek, mücadeleyi kararlılıkla sürdürmekle yükümlüsünüz.
Biz kıdemli, yaşça diyelim, kıdemli yoldaşlarınız diyelim, sizden bunu istiyoruz ve bunu bekliyoruz. İnsan ömrü geliyor, geçiyor. Şunu yiyoruz, bunu yiyoruz. Şunu giyiyoruz, bunu giyiyoruz. Şuraya gidiyoruz, buraya gidiyoruz. Ama hepimizin gittiği yer belli; bir metrelik toprağa gidiyoruz. Kimse bir şey götürmüyor; ne mal, ne mülk, ne yemek, ne yiyecek, ne gittiği yerler. Hepimiz ne yaşadıysak öylece bırakıp gidiyoruz.
Önemli olan bu mücadeleyi kardeşçe, dayanışma içinde, kader birliği yapmış yoldaşlar olarak bizden sonra gelecek kuşaklara devretmektir. Sizin de bugün göreviniz budur. Sizler de 10 yıl, 20 yıl sonra, 30 yıl sonra böyle genç yoldaşlarla bir araya geldiğinizde bunları anlatmalısınız. “Biz sizlere böyle bir miras bırakıyoruz, sizden de bu mirası devam ettirmenizi istiyoruz”, diyeceksiniz. Bunu diyeceğinize ben kendi adıma, içtenlikle söylüyorum, eminim. Hepinizin gözlerinde bunu görüyorum. Yani sevgiyi, saygıyı, kararlılığı gözlerinizden gerçekten okuyorum. O bakımdan da biz mutluyuz.
Evet Yoldaşlar;
Bugün sayımız az. Bu gerçeği de göze batıralım; sayımız az. Keşke burada 40 kişi, 50 kişi değil de 500 kişi olsaydı, 5 bin kişi olsaydı. Keşke Partimiz 10 kişi, 20 kişi, 30 kişilik eylemler yapmasa da 100 kişilik, 200 kişilik eylemler yapsa. 1000 kişilik eylemler yapsa. Ama burada hepimize büyük görevler düşüyor.
İnanın Türkiye’de bakın; 100 kişiyle eylem yapar hale gelelim şehirlerde, çok daha farklı bir noktada oluruz ve çığ gibi büyürüz Yoldaşlar.
Ve insanlar Partimizi takip ediyor, bunu biliyorsunuz. Sizler de oralardan geldiniz. Ve son günlerde, özellikle bu son süreçte, Partimize çok yoğun bir talep var. Üye olma talebi var. Gönüllü olarak şunları yapabilirim diye talepler var.
Niye?
İnsanlar kararlılığımızı görüyorlar. Mücadele azmimizi görüyorlar. Ve bize inanıyorlar. Sayımız eğer biraz daha fazla olsa, biraz daha kitlesel olsak, o tarafsız gibi gözüken insanlar bizim saflarımıza gelecek Yoldaşlar.
O bakımdan hepimize, hepinize büyük görevler düşüyor. Yeni mücadele alanları yaratmakla yükümlüsünüz. Bulunduğunuz okullarda ister öğrenci olun, ister işçi olun, ister öğretmen olun her ne olursanız olun partimize yeni alanlar yaratmakla yükümlüsünüz. Hepimizin görevi bu.
Şunu siz de görüyorsunuzdur, görmüyorum diyen yoldaşım var mıdır bilmiyorum ama eskiden, geçen yıla kadar, geçen 19 Mart’a kadar insanlar bizi tanımıyor, diyorduk. Ama geçen yıldan bu yana, eğer siyasetle uğraşan bir insansa, az çok siyaseti takip eden bir insansa artık Partimizi biliyor, tanıyor, duymuş durumda. Geçen gün Kadirli’de, Osmaniye Kadirli’de bir örgütlenmeye gittik, ilçe örgütü kurduk Tacettin Yoldaş’ımızla, İzmir İl Başkanımız, Merkez Komite Üyemizle birlikte, tanıyorsunuz. Bir lokantada yemek yiyorduk, garson geldi, benden de yaşlı birisiydi; “Abi bıyıklar konuşuyor, devrimcisiniz değil mi?” dedi. Hiçbir tanışıklığımız yok, yemek yiyoruz. Devrimciyiz, dedi Tacettin, ben telefonla konuşuyordum. Kurtuluş Partiliyiz, dedi. Garson hemen, Kurucu Genel Başkanı’ımız Nurullah Efe’nin mahkemelere girerken ve çıkarken yaptığı onunla özdeşleşmiş sembolik hareketi gösterdi. Tanımaz mıyım, dedi.
(Alkışlar…)
Mesele bu Yoldaşlar…
Bir petrol istasyonunda durduk aynı görevde. “Abi nereden geliyorsunuz?” dedi görevli. Tacettin; örgütlenmeden geliyoruz, Halkın Kurtuluş Partiliyiz, dedi. Görevli yine aynı hareketi yaptı.
(Alkışlar…)
Bir petrol istasyonunda çalışan bir görevli arkadaş…
Biz bunu, ben bunu çok görüyorum. Sizler de görüyorsunuz Partimiz tanınıyor, Partimiz biliniyor. Eskisi gibi şunu söyleyemeyiz, kendimizi biraz tatmin etmek için; “ya yeterince tanınmıyoruz, adımız duyulmuyor, bilinmiyoruz.”
Hayır, bunu aştık Yoldaşlar. Sizlerin mücadelesiyle özellikle, bunu aştık.
Herkesin hayranlıkla ve özlemle duymak istediği, görmek istediği şeyleri söyleyen bir liderimiz var bizim.
“Herkes senin gibi olsa”, diyor insanlar. “Bu kadar yiğit, bu kadar cesur nasıl olabiliyorsun?”
Dolayısıyla bunun da yol göstermesiyle sizler bu mücadeledesiniz. Tanınıyoruz, biliniyoruz dolayısıyla kitleselleşmek sizlerin omuzlarında. Her kesimden yoldaşlarımızın, kamu çalışanlarımızın ve gençliğimizin omuzlarında Yoldaşlar.
Sözlerimi daha fazla uzatmayayım, bir saat olmuş…
İnsana güven veren, demin de söylediğim gibi, insanı harekete geçiren, motive eden ve onu kararlılıkla mücadeleye sevk eden birincisi belki, şeylerden bir tanesi, örgütsel bakımdan söylersem; önderliğe güvenmektir. Bizim bu bakımdan hiçbir sorunumuz yok.
İki; ideolojimize güvenmektir Yoldaşlar. Doğru bir hatta, kararlı bir hatta olduğumuzu düşünebilmektir. Bu da bizde var.
Pratik mücadelede bizim önümüze çıkacak kimse yok Yoldaşlar. Onu da biliyorsunuzdur.
Kimi genç yoldaşlarım bilmeyebilir. Bizler 2007 yılında Sevrci Solcularla iradi olarak ilişkilerimizi kopardığımızda: artık bu hatta onlarla birlikte bu mücadeleyi vermeyeceğiz, Antiemperyalist-Antifeodal-Antişovenist olmayan, ABD ve AB Emperyalizmine karşı olmayan hiçbir hareketle, hiçbir şekilde iş ve eylem birliği yapmayacağız, dediğimiz 2007 yılından bu yanaki mücadelemiz bunun kanıtıdır.
16 siyasi grup (Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu, Demokratik Haklar Platformu, Devrimci Hareket, Emekçi Hareket Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Platformu, HALKEVLERİ, Haklar ve Özgürlükler Cephesi, KALDIRAÇ, KÖZ, ODAK, Özgürlükler İçin Mücadele Platformu, PARTİZAN, Proleter Devrimci Duruş, Sosyalist Barikat, Sosyalist Dayanışma Platformu, Yeni Dünya İçin Çağrı) bize siyaset yasağı getirmeye kalktılar, yazılı deklarasyon yaptılar. Oysa bugün hepsi bizimle ortak eylemlere geliyorlar. Bize hiçbirinin gıkı çıkmıyor. Çıkamaz. Çünkü biz, haklı bir davanın savunucusu olduğumuzu biliyoruz. Programatik hattımızı biliyoruz, pratik hattımızı biliyoruz ve önderliğimizin gerçek anlamda önderlik olduğunu biliyoruz.
O yüzden de bizi hiçbir güç korkutamaz, yıldıramaz, sindiremez Yoldaşlar.
Biz haklı bir davanın savunucuları olarak mutlaka bu ülkede Demokratik Halk İktidarını, sosyalist iktidarı kuracağız Yoldaşlar. Bundan adımız gibi eminim.
Dolayısıyla beni buraya davet ettiğiniz için, beni dinlediğiniz için hepinize yürekten, tüm devrimci duygularımla teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun, size başarılar diliyorum. Emeğinize sağlık.
(Alkışlar…)




