İhanette (Hainde) Sınır Olmuyor
Dr. Mustafa Şahbaz
Savaş, sadece politikanın başka araçlarla devamıdır.
Carl von Clausewitz
Tayyip Erdoğan, 7 Ağustos 2026’da Pakistan ve Suudi Arabistan’la “Saldırmazlık Antlaşması” imzaladı. Dikkat edersek Türkiye imzaladı, demedik; Tayyip imzaladı, dedik. Bu olayın da gösterdiği gibi, Padişahlarda bile bulunmayan yetkilerle donatılmış ya da kendini donatmış Tayyip, ülkemizin kaderini tek başına belirleyebilmektedir.
Haklı olarak, birçok eleştirmen bu antlaşmayı NATO Antlaşması’na benzetti. Çünkü Tıpkı NATO’nun 5’inci maddesi gibi bir madde yer alıyordu bu antlaşmada.
Deniliyordu ki; “bu antlaşmanın tarafı olan bir ülkeye herhangi bir saldırı olursa diğer ülkeler bu saldırıyı kendilerine yapılmış sayacaklar.”
Yani örneğin Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri’ne üslerini kullandırttığı için İran tarafından hedef alınırsa bu saldırı aynı zamanda Türkiye’ye ve Pakistan’a da yapılmış sayılacak. Ya da yıllardır süren ve bitip tükenmeyen Hindistan ile Pakistan arasındaki, Keşmir bölgesinden kaynaklanan çatışmalar, bir savaşa dönüşürse yani Hindistan’la Pakistan Savaş durumuna girerse Türkiye ve Suudi Arabistan da Pakistan’ın yanında Hindistan’a karşı savaşa girecek ya da girmek zorunda kalacak bu anlaşma gereğince. Suudiler de yıllardır Yemen’deki Husilerle savaş halindedir. Husilerin Suudilere saldırması da aynı şekilde Türkiye’ye ve Pakistan’a yapılmış sayılacaktır.
Pekiyi, Türkiye, hangi ülkeyle savaş durumuna girerse Suudi Arabistan ve Pakistan onun yanında savaşa girecek?
Antlaşmanın kaçınılmazca sordurduğu soru budur?
Demek ki bu antlaşmayı yaptıran gizli güç (AB-D ve İsrail), komşu ülkelerle aramızda bir savaş halinin doğmasını ya da yaratılmasını öngörüyor.
En büyük aday kim?
Tabiî ki İran…
Suudiler için adayların zaten adı konulmuş, belli: İran ve Yemen’deki Husiler…
Pakistan için de hasımlar bellidir: Hindistan ve Afganistan…
Hani Türkçede bir deyim vardır: “Alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete.”
Türkiye’ye, daha doğrusu Mehmetçiğe, biçilen rol de aynen bu deyimin kapsamındadır: Alavere dalavere Türk Ordusu nöbete… Daha doğrusu salhaneye…
Bazı aklıevveller şöyle bir yorum yapıyorlar: Suudi Arabistan’ın para gücü yani petrolden gelen petro-dolarları, Pakistan’ın nükleer silahları ve Türkiye’nin (ABD Ordusundan sonra) NATO’nun ikinci büyük ordusu olan ordusu, bu antlaşma gereğince caydırıcı bir güç olacak. Böylece de Türkiye hem güvende olacak hem de kendi savunma sanayisini hızla geliştirecek.
İyi de hangi ortak düşmana karşı, hangi coğrafyada “caydırıcı” güç olacak?..
Suudi Arabistan için konu anlaşılabilir: Dediğimiz gibi başı Yemen’deki Husilerle belada. Uzun süredir savaş halinde. Nitekim Antlaşmanın üzerinden daha on beş gün geçmeden yani daha antlaşmanın mürekkebi kurumadan, Husilerle Suudiler arasında yeni bir çatışma başladı. Ayrıca Suudiler, ABD’nin sıfır numara uşağı olduğu için son ABD-İsrail saldırısında İran, Suudi Arabistan’daki ABD üslerini, dolayısıyla da Suudileri vurdu, haklı olarak.
Pakistan için de anlaşılabilir: Birkaç yıl arayla “Keşmir Meselesi”nden dolayı Hindistan’la savaş durumuna girip çıkıyor. Ayrıca ABD’nin istekleri doğrultusunda yardım ve yataklık yaparak bizzat kendi eliyle büyütüp yine kendi başına bela ettiği Taliban Rejimindeki Afganistan’la da ikide bir savaş haline girip çıkıyor.
Dolayısıyla bu iki ülkenin uzaklardan kendi saflarında savaşmaya gelecek Türk askerlerine ihtiyaç duyacakları açıktır ve anlaşılırdır. Tıpkı 1950’de ABD için savaşsın diye Menderes’in Kore’ye, Anayasanın gereği olan Meclis onayını almaya bile gerek duymadan, bir tümen askerimizi göndermesi ve 868 (kayıplarla beraber bu sayı 1350’yi aşkındır) vatan evladının şehit olmasına sebep olması, daha doğrusu kurban etmesi gibi.
Tarih öğretir. Bu Kore Savaşı’na hain Menderes iktidarının nasıl girdiğini ve nelere mal olduğunu yalnızca kısa bir bilgi notuyla görmekte yarar var:
“Kore Savaşı ve İzleri” adlı internet sitesinden okuyalım:
“Kore Savaşında (25 Haziran 1950-27 Temmuz 1953) Türk Ordusu’nun Kunuri Muharebeleri’nde Amerikan 8’inci Ordusu’nu İmhadan Kurtarması ve Kore Cumhuriyeti’nin Kalıcı Bir Devlet Olmasına Katkısı
“Türk Ordusu Kore Savaşı’nda kendi vatanını savunurmuş gibi olağanüstü bir azim ve fedakârlıkla savaşarak, BM Kuvvetleri’nin saflarında barışı korumak amacıyla bağlı olduğu Amerikan 8’inci Ordusu’na büyük destek vererek Kunuri Muharebeleri’nde Amerikan birliklerinin geri çekilmesine imkân sağlayarak imha edilmelerini, yapılan ileri taarruzlarda ön hatta yer alarak Amerikan Ordusu’nun ağır zayiat vermesini engelledi.
“Kendi vatanından binlerce kilometre uzakta savaşarak şehit düşen 892 askerimiz (41 subay, 25 astsubay, 826 er) Pusan Şehitliği’nde yatıyor.
“Ruhları şad olsun…..” (https://koresavasiveizleri.com/unutma/)
Anlatıma bakar mısınız: Türk Ordusu, “Kunuri Muharebeleri’nde Amerikan birliklerinin geri çekilmesine imkân sağlayarak imha edilmelerini, yapılan ileri taarruzlarda ön hatta yer alarak Amerikan Ordusu’nun ağır zayiat vermesini engelledi.”, deniliyor. Ve de olay, tam-çıplak gerçekliğiyle anlatılıyor.
İşte olay bu kadar nettir. Menderes denilen ABD uşağı, Mehmetçikleri ABD’nin Yankee’leri ölmesin diye kurbanlık koyun gibi ateşe, ateş hattına, Yankee’lerin yerine ölüme göndermiştir. Onlar imha edilmesinler diye Mehmetçikler imha ettirilmiştir.
Celal Bayar-Adnan Menderes iktidarının Mehmetçiği böylesine ölüme göndermekteki ana amaçları ise Türkiye’nin NATO’ya girmesini sağlamaktır.
Bayar-Menderes iktidarının NATO’ya girmeye bu kadar hevesli olmasının sebebi ise Mustafa Kemal’in söylemiyle; “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı” verilen Antiemperyalist bir Kurtuluş Savaşı’yla kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, Kurtuluş Savaşımız boyunca en büyük müttefikimiz olan Sovyetler’den etkilenerek, Sosyalist bir düzene geçmesi ihtimalini ebediyen yok etmekti.
Türkiye’yi ABD’nin yarısömürgesi konumuna sokan ikili:
Adnan Menderes, Celal Bayar
Finans-Kapital temsilcisi Celal Bayar ile Tefeci-Bezirgân Sermayenin temsilcisi (kendisi Aydın ilimizin toprak ağalarındandır) Menderes; NATO’nun, daha doğrusu onun nezdinde ABD’nin, emrine girerek Türkiye’de bir ABD sempatisi oluşturmak ve ABD’nin “Hür Dünya”nın hamisi görünümünden yararlanarak halk düşmanı yüzlerini halkın gözünden saklamak ve daha da önemlisi sınıf çıkarlarının gereği olarak en büyük düşman belledikleri Sosyalizm heyulasından korunmak istemişlerdir. ABD’nin koltuğu altına sığınarak, kendilerine uygun görülecek bir komisyon karşılığında, halkı ve ülkeyi satmakta hiçbir beis-sakınca görmemişlerdir. Üç kuruşluk komisyon ve ün-şan-makam karşılığında bu ihaneti yaparken 1350 Mehmetçiği ABD Emperyalizmine kurban olarak sunmuşlar ve hiçbir vicdan azabı duymamışlardır. Halkımızın deyimiyle “kâr” etmişlerdir; “âr” etmeye gerek görmemişlerdir.
O gün bu gündür dünyada ilk başarılı kurtuluş savaşını vermiş ve tüm mazlum halklara örnek olmuş, ilham vermiş ülkemizi, bu ABD kuklası Antika-Modern Parababalarının temsilcileri yönetmiş ve ülkemizi ABD’nin yarısömürgesi konumuna getirmişlerdir.
Türkiye’nin yarı sömürgeliğini pekiştiren Tayyip, faşist, pedofil Trump’tan alacağı
“Meşruiyet”, iktidarda kalma karşılığında Türkiye’yi peşkeş çekerken…
Bayram Değil Seyran Değil Eniştem Beni Niye Öptü?
Türkiye Halkı olarak bizim böyle bir antlaşmadan, antlaşma imzalanmadan önce, hiç haberimiz olmadı. Bir gün bir de baktık ki hazret, Mekke’de hem de Cuma Namazından sonra yani kutsal kentte ve kutsal günde ve de kutsal Cuma Namazından sonra hiç de kutsal olmayan bir antlaşma imzalayıvermiş.
Başlıkta kullandığımız deyimin uyarlamasıyla söylersek: Tayyip, ortada Türkiye’nin bir savaşa girme ihtimali yokken, dolayısıyla da bu iki ülkenin Türkiye’nin safında savaşa girmesiyle ilgili bir beklentisinin olmaması gerekirken, Türkiye Halkını böyle sonu felakete varacak bir ateşin içine niçin attı?
Türkiye’nin, yakın bir savaş tehdidi altında olduğu için denizaşırı ya da karaaşırı bu iki devletle bir antlaşma yaparak güvenliğini sağlamaya ihtiyacı mı vardı?
Yok öyle bir şey!..
Ya da uzak bir geleceğe ait bir güvenlik tedbiri midir bu antlaşma?
Hayır… Türkiye’yle ne karadan ne de denizden hiçbir sınırı olmayan bu iki ülkeyle böyle bir antlaşma yapmanın hiçbir gerekçesi ve ülke savunmasına hiçbir yararı olmaz, olamaz.
Meseleyi daha net algılayabilmek için şu meşhur ve meşum (uğursuz) BOP haritasına bakmamız yeterlidir:
Türkiye’nin Başkenti Ankara ile Pakistan’ın Başkenti İslamabad arasındaki kuş uçuşu (havayolu) mesafe, yaklaşık 3.588 km ile 3.614 km arasındadır. Karayoluyla rota mesafesi yaklaşık 5.188 km civarındadır. Ve bu kilometreleri kat etmek için birkaç ülkenin hava sahasından ya da kara sınırından geçmeniz gerekir. Ya da en azından İran hava veya kara sahasının tümünü kat etmeniz gerekir.
Ankara ile Suudi Arabistan’ın Başkenti Riyad arası kuş uçuşu direkt mesafe 2128 kilometre, karayolu ile 2.693 kilometredir. Bu ülkeye varabilmek için ise daha fazla ülkenin hava ve kara sahasını geçmeniz gerekir.
Yani hiçbir sınırımız olmayan bu iki ülkeyle böyle bir “Saldırmazlık Antlaşması” imzalamamızın hiçbir coğrafik, siyasi, askeri gereği yoktur. Dolayısıyla da halklarımıza hiçbir getirisi de yoktur. Tam tersine halk evlatlarımız, Mehmetçiklerimiz için ölüm fermanından hiçbir farkı yoktur, bu antlaşmanın.
Her şey BOP’un Hayata Geçirilmesi İçindir
Biz öteden beri biliyoruz ki; ABD’nin ve onun güdümündeki AB Emperyalistlerinin, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adını verdikleri ve 22 Müslüman ülkenin sınırlarının yeniden ve kanla çizilmesi için oluşturdukları bir planları var. Tabiî bu denkleme Siyonist İsrail’i de eklemek gerekir. Devrimci şairimiz Ahmet Arif’in deyişiyle söylersek bu BOP denen hain plan; “rivayet sanılır belki” ama değil… Önce Irak’ta, sonra Libya’da ve daha sonra Suriye’de bu senaryo aynen uygulandı. Ve de sonuçları ortadadır…
Sanılmasın ki, diğer 19 ülke unutuldu. Emperyalizmin acelesi yok. O; on yıllık, elli yıllık, yüz yıllık planlar yapmanın ve uygulamanın ustasıdır.
Ve biz yine öteden beri biliyoruz ki bu kanlı senaryo, etnik ve mezhepsel ayrılıklar körüklenmeden uygulanamaz. Bunun sonuçlarını da yine Libya’da ama daha yoğun olarak Irak’ta ve Suriye’de netçe gördük.
Ve yine bu planın bir parçası olarak bizzat emperyalistlerin ürettiği bir kavram olan ve “Şii Hilal” adıyla betimledikleri Şii İran’ı ve İran’ın etkilediği Şii dünyasını ifade eden coğrafyayı kuşatmak için “Sünni Hilal” adını verdikleri, jeopolitik ve mezhepsel bir eksen oluşturmayı amaçladılar. Türkiye’den başlayıp Suriye, Irak’ın bir kısmı ve Ürdün üzerinden Körfez ülkelerine (Suudi Arabistan ve Katar gibi) uzanan, Sünni nüfusun veya Sünni yönetimlerin ağırlıkta olduğu coğrafyayı içine alan ve bir yaya ya da hilale benzeyen bir kuşak oluşturmayı hedeflediler.
İşte bu “Mekke Antlaşması” denen şey bu planın kısmen hayata geçirilmesidir. Zaten adamlar gizlemiyorlar: Bu ittifaka körfez ülkeleri, Ürdün, Suriye vb. de katılabilir. Daha uzun süreçte Mısır da bu ittifaktaki yerini alabilir, diyorlar.
Ortadoğu’daki Müslüman coğrafyayı böyle bölünce, Siyonist İsrail ve ABD için BOP’u hayata geçirmek artık çocuk oyuncağı olacaktır. Bu kanlı senaryoyu hayata geçirmek için tıpkı Irak’ta, Libya’da, Suriye’de olduğu gibi ne Yankeelerin ne de Siyonist İsrail’in askerlerinin ölmesine hatta yaralanmasına bile ihtiyaç kalmayacaktır. Kan gölüne dönüşmüş BOP ülkelerini atomlarına kadar parçalamak, site devletçiklerine dönüştürmek için emperyalistlerin ellerini kavuşturup beklemeleri yetecektir. Tabiî bu kan gölünün oluşması için gerekli etnik ve mezhepsel her türlü provokasyon, fitilleme yapıldıktan sonra…
Emperyalistlerin ve Siyonistlerin Suriye’deki Başarısının Ürünüdür “Mekke Antlaşması”
Bilindiği üzere BAAS Rejimi yani Beşşar Esad Başkanlığındaki Suriye Rejimi, Filistin’in en büyük dostu ve İsrail’in en büyük düşmanıydı. ABD ve AB Emperyalistlerinin ve tabiî arka planda İsrail’in ve en önemlisi de önce “Kardeşim Esat” derken sonra “Zalim, Katil Esed” diyen Tayyip’in büyük desteğiyle “eğitilip donatılan” gerici, emperyalistlerin (Hıristiyanların ve Siyonistlerin) kucağında “cihat” yaptıklarını sanan meczuplarca bu rejim yıkıldı. Yerine sıfır numara ABD, İsrail hizmetkârı Ahmet Eş-Şara ya da Colani denen sıfır numara uşak iktidara getirildi. Şimdi artık İsrail, Suriye’de kendi toprağı imişçe dolaşmakta; istediği zaman, istediği yerde, istediği eylemi koyabilmekte, istediği yerleri ilhak edebilmektedir. İdlib’deki hava üssünü Türkiye kullanmasın diye vurması da bu nedendendir. Yani, Suriye artık benden sorulur, demektedir, İsrail. Tayyip’e: “Seni, ABD ile birlikte, Suriye’yi ele geçirinceye kadar piyon olarak ya da kukla olarak kullandık. Artık torbana ya da kutuna girmeyi bil! Suriye’de bir işin kalmadı. Boş yere Yeni Osmancılık heveslerine kapılma”, demektedir.
İşte Suriye bu hale getirilince yedekte tuttukları, şartlarının olgunlaşmasını bekledikleri “Sünni Hilal”in gerçekleştirilmesinin, hayata geçirilmesinin zamanı gelmiş oldu. Beşşar Esad zamanında yönetimde Suriye Alevileri etkindi ve kendilerini İran’a daha yakın hissediyorlardı. Dolayısıyla İran’ı kuşatmayı amaçlayan “Sünni Hilal”ine Suriye’nin katılması mümkün değildi. Ama şimdi ABD’nin her dediğine hiç itirazsız uyacak bir yönetim; Sünni Colani iktidarı var Suriye’de. Demek ki artık Suriye de bu ittifakın bir parçası olabilir, denildi ve düğmeye basıldı.
Sonuç: Mekke Antlaşması…
Ne Kadar Yüceltilmeye Çalışılırsa Çalışılsın Bu Antlaşma Mehmetçiğin Kurban Edilmesi Antlaşmasıdır
Halk TV Dış Haberler Müdürü Işın Eliçin, bu antlaşmayı sıcağı sıcağına yorumluyor ve NATO sözleşmesinin 5’inci maddesiyle benzerliğe dikkat çekerek şöyle değerlendirmelerde bulunuyor:
“1- ANLAŞMANIN SİYASİ ÖNEMİ NE?
“Anlaşma, Suudi Arabistan’ın mali gücü ile Türkiye ve Pakistan’ın askeri kapasitesini ve savunma sanayilerini aynı çerçevede buluşturuyor. Pakistan aynı zamanda nükleer silaha sahip bir devlet. Türkiye ise NATO üyesi ve Washington Antlaşması uyarınca ayrı bir kolektif savunma sisteminin parçası.
“(…)
“Savunma sanayisinde de mevcut ilişkilerin üzerine yeni bir yapı kuruluyor. Türkiye ve Pakistan İHA geliştirilmesinde zaten işbirliği yapıyor. Suudi Arabistan’ın Baykar’la büyük İHA tedarik ve eğitim anlaşmaları bulunuyor. Financial Times, üçlü ittifakın Riyad’ın mali kaynaklarını Türkiye ve Pakistan’ın savaş tecrübesine sahip orduları ve savunma üretim kapasiteleriyle bir araya getirebileceğine dikkat çekti.”
Sanırsınız bu üç ülke de birer bağımsız, kararlarını kendileri veren ülke, daha doğrusu sanki bu ülkelerin mevcut yöneticileri sanki kendileri bağımsızca kararlar verebilirmiş gibi anlatılıyor. Oysa biz netçe biliyoruz ki, bu üç lider de ABD Başkanının direktiflerinden bir milim bile dışarıya çıkamazlar. Suudi Veliaht Prensi Salman, Trump’tan; “Bizim desteğimiz olmasa bir hafta bile iktidarda kalamazsınız”, zılgıtı üzerine yüz milyarlarca dolarlık antlaşmalara imza atan bir uşak. Bizimki; Trump kendisine; “Aptal olma, papazı bırak yoksa ekonomini çökertirim. Kişisel varlığını açıklarım”, deyince mahkemeyi olağanüstü toplatarak papazı (Branson’ı) serbest bırakan, Washington’a gidip Trump’tan “Meşruiyet” talep eden sıfır numara bir hizmetkâr. Pakistan da hakeza…
Bunlar; sanayiyi de savunmayı da politikayı da savaşı da ABD’nin istediği doğrultuda ve izin verdiği oranda yapabilirler.
Tayyip, halkımızın alınterinden milyar dolarlar vererek aldığı S-400’leri kullanabiliyor mu?
ABD izin vermedi diye hangarlarda çürütüyor. Şimdilerde müşteri bulunamayınca nasıl imha ederiz diye kafa yoruyorlar. Bunlar mı savunma sanayisini geliştirecekler. Gülerler kedinin çamaşır yıkayışına…
Işıl Eliçin’in bir başka değerlendirmesi ise şudur:
“Kamuoyuna açıklanan en önemli hüküm şu:
“Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak. Bu nedenle anlaşma kısa sürede ‘İslam NATO’su’ olarak anılmaya başladı. Gerçekten de açıklanan formül, NATO’yu kuran 1949 tarihli Washington Antlaşması’nın 5. maddesindeki kolektif savunma ilkesiyle örtüşüyor
“İki düzenleme de BM Şartı’nın 51. maddesindeki bireysel ve kolektif meşru müdafaa hakkına dayanıyor.
“Ancak önemli bir fark var: Washington Antlaşması’nın metni elimizde. Mekke Anlaşması’nın tam metni henüz açıklanmadı.
“NATO’nun 5. maddesi “birine saldırı hepsine saldırıdır” dedikten sonra müttefiklerin ne yapmakla yükümlü olduğunu da tarif ediyor. Her müttefik saldırıya uğrayan tarafa yardım etmekle yükümlü; ancak silahlı kuvvet kullanımı dahil hangi tedbiri ‘gerekli gördüğüne’ kendisi karar veriyor. Dolayısıyla 5. madde bütün NATO ülkelerinin otomatik olarak savaşa girmesi anlamına gelmiyor.”
Dedikten sonra değerlendirmesini detaylandırarak sürdürüyor. Bize göre Müslümanın Nafile Namazı kılması gibi nafile (gereksiz) bir uğraşı içine giriyor.
Lafı hiç uzatmaya gerek yok: NATO, Libya’ya müdahale edeceğim dediğinde Tayyip ne dedi?
“NATO’nun ne işi var Libya’da”, dedi, değil mi?
Sonra ABD’den zılgıtı yiyince, emrin olur, buyurun komuta üssü olarak da İzmir NATO üssünü kullanın, dedi. Ve Türkiye dostu Muammer Kaddafi’nin katlinde başrollerden birini üstlendi.
Ya Suriye’de… Bir gün öncesine kadar “Kardeşim Esat” dediği Beşşar Esad’a ABD’den emri alınca “Zalim, Katil Esed” demeye başladı. Ve bu ABD uşaklığını Suriye’yi İsrail için bir yağma sofrasına dönüştürünceye kadar sürdürdü. Suriye’yi kucağına çeken İsrail’in pervasızca Filistinlileri; erkek kadın, yaşlı çocuk demeden katletmesinin ve Lübnan’da kıyım yapmasının anahtarını Siyonist Faşist Netanyahu’ya altın tepside sundu.
Uzun lafın kısası bu üç kukla liderin ve ne yazık ki onların eline düşmüş mazlum halkların nasıl bir savaşa, ne zaman, kime karşı, nasıl gireceklerine; ne o halklar ne de o halkların yöneticileri karar veremeyecektir. Karar mercii ABD’dir, Whait House’dur, Pentagon’dur, CIA’dır.
Tayyip Saltanatını Sürdürebilmek İçin Her Şeyi Yapabilir
Alt başlıkta yer verdiğimiz Carl von Clausewitz’in; “Savaş, sadece politikanın başka araçlarla devamıdır.”, sözüne gelirsek…
Tayyip, Türkiye ekonomisini öyle bir yağmaya tabi tuttu ki, öylesine bir yıkıma uğrattı ki, halkın kanını kuruttu. Ve bu vurgunu, soygunu durdurabilmesinin, ekonomiyi düzeltebilmesinin imkânı kalmadı. Bunun doğal sonucu olarak saltanatı sallanmaya, halk nezdinde itibarı, güvenilirliği yerlerde sürünmeye başladı. Musa Eroğlu’nun güzelim türküsünün sözleriyle söylersek: Tayyip için artık; “Yolun sonu görünüyor.”
Tarihte, ülke içinde böylesine açmaza düşmüş liderlerin; dış maceralara, savaşlara girmeyi kurtuluş yolu olarak seçmeleri çok görülmüştür. Tayyip de sırf kendisinin ve sülalesinin ikbali için Türkiye’yi savaşa ya da savaşlara sokmakta bir an bile tereddüt etmez. Ama jeopolitik ve ekonomik askeri imkân ve kabiliyetleri onun tek başına herhangi bir ülkeye savaş açmasına yetmez. O ancak ABD Emperyalizminin kendisine açacağı kulvarda bu tür maceralara girebilir. Bunun açık örnekleri meydandadır: Yugoslavya’nın 7 parçaya bölünmesinde, Libya’nın paramparça edilmesinde, Irak’ın üç parçaya bölünmesinde ve en son Suriye’nin parçalanması ve yerle bir edilmesinde hep ABD ne demişse onu yapmıştır, Tayyip. Karşılığında 24 yıldan bu yana ABD’den “Meşruiyet” yani iktidarını sürdürme ödülünü almış, içeride ise; yerine göre milliyetçi, yerine göre ümmetçi hamasetle, “Türkiye’nin bekası” demagojisiyle halkımızın gözüne kül serperek gerçekleri göremez hale getirmiş iktidarını sürdürebilmiştir.
Ama sözü yine Musa Eroğlu’yla bitirelim: “Yolun sonu görünüyor.”



