Av. Metin Bayyar Yoldaş’ım, Halkların Kurtuluşu Uğruna Verdiğin Mücadelen Elbet Bir Gün Başarılacak
Dr. Mustafa Şahbaz
Hikmet Kıvılcımlı Usta’yla omuz omuza savaşmış üç Yoldaş:
(Soldan Sağa) Mustafa Şahbaz, Nurullah Efe, Av. Metin Bayyar
O, benim 77 yıllık ömrümün 70 yılında hep yanı başımda yer almış bir Arkadaş, bir Kardeş, bir Yoldaş’tı.
Metin Yoldaş, Konya Sedirler İlkokulundaki beş yıllık süreçte Sınıf Arkadaşımdı. İlkokuldaki beş yıl boyunca en yakın arkadaşım; mahalle arkadaşım, kardeşim kadar sevdiğim kapı komşum, bir trafik kazasında kaybettiğimiz Bekir Nükte’ydi. Metin ise yalnızca sınıf arkadaşımdı. Ben, Bekir ve Metin önceden sözleşerek Konya Karma Ortaokuluna kayıtlarımızı birlikte yaptırmıştık, velimiz olan ve okuma yazma bilmeyen annelerimize. Ortaokula başlamamızla Bekir, Metin ve ben artık üç kardeş olmuştuk. Bekir ne yazık ki bize ayak uyduramayıp iki yıl devam ettiği ortaokuldan ayrıldı, işçileşti. O günden sonra Metin ve ben en yakın iki, arkadaştan da öte, Kardeş olduk. Halkımızın deyişiyle gerçek anlamda yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu. Hatta okuduklarımız bile ayrı gitmiyordu. Konya’nın Alaaddin Tepesi’nde ya da Yeni Sinema’nın karşısındaki, sonradan Belediye binası inşa edilecek olan, boş arsada Teksas, Tom Miks, Kinova, Teks gibi çizgi romanları okumak beş kuruştu. Biz yan yana oturarak beraber okur; ücreti, 2,5 kuruşa ya da o günlerdeki adıyla delikli “Yüzpara”ya getirirdik. Bu çizgi romanların Yeni Sayılarını okumak ise 10 kuruştu. Aynı yöntemle Yeni Sayıları biz kişi başına 5 kuruşa okurduk. Piyasada bulunamayan Eski Sayıları okumak ise daha pahalıydı, 15 kuruştu; bize 7,5 kuruşa mal olurdu.
Metin Bayyar, Yaşar, Mustafa Şahbaz
Ortaokul ikinci sınıftan itibaren, bizden bir yıl daha kıdemli olan mahallemizin çocuğu Şişko lakaplı Yaşar Arkadaş sayesinde İl Halk Kütüphanesinin Evlere İare (Ödünç Verme) Servisine 5 lira depozito vererek kaydolduk, Metin Yoldaş’la birlikte. Kitapları bir haftalığına ödünç alıyor; okuduktan sonra iade ediyor, başka bir kitap alıyorduk. Tabiî bunun için bir ücret ödemiyorduk. Klasikler de dahil olmak üzere kitapların dünyası açılmıştı önümüze…
Daha sözün başında anılar denizine daldı zihnim. Böyle devam edersem kitaplar dolusu anı anlatmam gerekeceğinin farkındayım. Kendimi tutacağım. Ama yine de Yoldaş’ımın hastaneye yattığı günden başlayarak onu soğuk bir Ankara havasında soğuk toprağa bıraktığımız güne kadar bir saniye bile beynimi rahat bırakmayan ve zihnimde gece gündüz demeden bir sinema şeridi gibi akan anılarımıza değinmekten de kendimi alamayacağımın farkındayım.
1958-1959 Eğitim Yılının ikinci yarısında (biz dördüncü sınıftayken) öğret
menliğimize atanan ve bizi 1959-1960 Eğitim Yılında mezun eden; eğitim
hayatımıza ve kişiliğimize büyük katkıları olan İlkokul öğretmenimiz Fethi
Yeğen’i İzmir Karşıyaka’daki evinde ziyaretimiz. Nisan 2021
Bir İşçi Oğlu İşçiydi
Metin Yoldaş
Metin Yoldaş, Konya’nın kenar ve yoksul ama tarihi bir semti olan Sedirler’de 1949 yılında, kendi iddiasına göreyse 1948 yılında, annesinin deyimiyle “kayısılar zamanı” doğar. Kendisi yaşlı bir anne babanın tek evladı olarak büyür. Oysa kendi deyimiyle “Annesinin Oğulları” (üç kişidirler) ve “Babasının Oğulları” (onlar da üç kişidir) olarak toplamda altı kardeşi-ağabeyi vardır, Metin’in. Fakat Metin doğduğunda (annesinin üç oğlundan biri olan ve saflığından dolayı ömrü otobüs muavinliğiyle geçen ve hiç evlenememiş bir abisi dışındaki) abilerinin hepsi evli barklı yoksul insanlardır ve bu yüzden Metin’in yaşamına maddi ve manevi bir katkıları olamamıştır. Burada, babasının en küçük oğlu Fahrettin Abisi ayrı tutulabilir. Kalabalık ailesini geçindirmeyi güçlükle sağlayabilen, ayakkabı ustası-işçisi olan bu abisinin de ancak manevi desteğinden söz edilebilir.
Metin’in babası Mustafa Amca kerpiç ustası bir ameleydi. Maiyetindeki biri çamurcu, ikisi teskereci (çamuru teskereyle ustaya, kalıba taşıyan elemanlar) olmak üzere üç kişiyle birlikte yani dört kişilik bir ekiple kerpiç keserdi. Kerpiç denilen şey, kalıba dökülmüş çamurun yaz güneşinde kurutulmasıyla oluşan yapı malzemesidir. Sedirler semti de dâhil Konya’nın kenar mahallelerinin evleri kerpiçten yapılır. İşte bu kerpiç denen yapı malzemesinin oluşabilmesi için suyla karılarak çamur haline getirilmiş toprağın önce bir gün dinlenmeye-olgunlaşmaya-kıvama gelmeye bırakılması, ertesi gün kalıba dökülmesi, sonra da güneşin altında kurutulması gerekir. Kerpiç işçiliği ise ağır bir işçiliktir. Ve bu ağır meslekten para kazanılacak zaman dilimi ise bir yılda toplamı üç ayı geçmeyen bir süreci kapsar. İşte bu üç, bilemedin dört ayda kazanılan parayla üç kişilik aile bir yıl geçinmek zorundaydı.
Metin böylesine yoksul, emekçi bir ailenin çocuğudur.
Metin Yoldaş’ın kişiliğinin ilk taşlarını döşeyen, babasının bu hile nedir bilmez iş ahlâkıdır. Mustafa Amca, alacağı parayı hak ekmek için işini hiç şişirmeden yapardı, en kaliteli kerpici üretirdi. Dolayısıyla herkes Mustafa Amca’ya (mahalledeki lakabıyla Bozoklu Mustafa’ya) kerpicini kestirmek isterdi. O yüzden sıraya girerdi insanlar. Yani Bozoklu Mustafa’nın kerpici markaydı.
Ve eli kürek tutacak yaşa gelince Metin de Mustafa Amca’nın ameleleri arasındaki yerini almış; yeni yetme kaslarını zorlayarak bu ağır işçilik gerektiren işin altından kalkmıştır.
Ezcümle Metin Yoldaş, işçi çocuğu işçidir.
Metin Yoldaş’ın işçiliği bundan ibaret değildir. Ortaokuldan sonra, eğitimi için para biriktirmek amacıyla, eğitimine bir yıl ara verdi. Ve bir yıl boyunca bir esnaf çay ocağında askıcılık (çay ocağında çay, kahve vb. dağıtıcılığı) yaptı. Aynı durumu liseyi bitirdikten sonra da yaşadı. 1968-1969 ders yılında okulda olmak yerine, teyzesinin oğlu olan türkücü Rıza Konyalı’nın plakçı dükkânında işçi olarak çalışmak üzere İzmir’e gitti. Fakat Rıza Konyalı’yla birlikteliği uzun sürmedi. Anlaşmazlık sonrası bir esnaf lokantasında (tek öğlen öğünü için yemek çıkaran ve menüsü köfteden ibaret olan) ustanın yanında tek işçi olarak çalıştı. Yani hem çırak hem kalfa hem garson hem de bulaşıkçılık görevlerini yerine getirdi. Geceleri bu dükkânın asma katındaki, hiç de hijyenik olmayan, yatağında uyumak zorundaydı. Nitekim kendisini ziyaret etmek, daha doğrusu özlem gidermek için İzmir’e gittiğimde bu yatakta bir gece birlikte yatmıştık. Üniversite yıllarında da Ankara’da benzin istasyonlarında pompacılık yaparak sürdürdü eğitimini. Yani onun İşçi Sınıfından yana saf tutması, İşçi Sınıfı adına düşünüp davranması, kitaplardan edinilmiş düşüncelerden dolayı oluşturulmuş bir yaşam biçimi değildi; bizzat kendi yaşamının bilince çıkarılmış haliydi.
Sırım gibi genç bir delikanlı: Metin Bayyar
Üniversite Yılları
Bu zorlu hayat koşullarında çok istediği tıp fakültesini kazanması mümkün olmadı. Sınava ilk girdiği 1968 yılında hukuk fakültesine kayıt yaptırabilecek kadar puanı vardı. Fakat o eğitimine bir yıl ara vererek bir sonraki yılda tıp fakültesini kazanmak istiyordu. O yüzden 1968-69 ders yılını yukarıda sözünü ettiğim gibi İzmir’de çalışmaya, para biriktirmeye ayırdı. Tabiî bu şartlarda üniversite sınavlarına istediği gibi hazırlanamadı. Yine tıp fakültesine kayıt yaptırmak için ön kayıtlar yaptırdı; Diyarbakır Tıp Fakültesine puanı yeter görünüyordu. Diyarbakır’a giderek orada bir hafta, on gün kadar kalarak kayıt yaptırmaya çabaladı. Fakat kendi gözlemlerine göre, yerel bazı kayırmalar yüzünden, puanı yeterli olmasına rağmen, kayıt yaptıramayarak döndü. O zamanlar Türkiye’deki iki hukuk fakültesinden biri olan Ankara Hukuk Fakültesine kaydoldu. Yükseköğrenim yaşamımızda yeniden bir aradaydık.
Fakat artık arkadaşlıktan kardeşliğe yükselmiş olan ilişkimiz, Yoldaşlık’a yükselmişti. Bu, Lenin’in deyişiyle, insanları en üst düzeyde bir arada tutan dava-mücadele-savaş birlikteliğiydi. Artık aynı zamanda insanlığın kurtuluşu davasına kendini adamış iki Yoldaş’tık.
Hikmet Kıvılcımlı’yla Tanışma
Burada bir eksiği gidermem, Nurullah Efe Yoldaş’la olan ilişkimize değinmem gerekiyor. Ben, Nurallah Yoldaş’la 1965 yılında Konya Erkek Lisesinde ikinci sınıfta (5 Edebiyat B sınıfında) bir araya gelmemizle tanıştım. Sınıfta birbirimize uzak sıralarda oturmamıza rağmen hemen kaynaştık. Onunla arkadaşlık olarak başlayan ilişkimiz de yoldaşlık düzeyine yükseldi ve 61 yıldır aynı davanın savaşçıları olarak bir ve beraberiz.
Tabiî benim Nurullah Yoldaş’la tanışmam, Metin Yoldaş’ın da onunla tanışması demekti.
Biz, lise yıllarından itibaren kendimizi hem Müslüman hem Sosyalist olarak tanımlıyorduk. Yani sınırlarını henüz çizemediğimiz bir Sosyalizm anlayışımız vardı. İnsanın insanı sömürmesine karşıydık.
Bilimsel Sosyalizmle tanışmamız daha doğrusu benimsememiz ise 1967-68 yıllarına rastlar. Bilimsel Sosyalizmin Türkiye’deki en üst düzeydeki temsilcisi, hatta daha doğru bir söyleyişle, tek temsilcisi olan Hikmet Kıvılcımlı’yla önce isim bazında, sonra hareket bazında hatta fiziken tanışmamız, Nurullah Yoldaş sayesindedir.
Nurullah Yoldaş ve arkadaşları, İstanbul’da “Devrimci İşçi Köylü Öğrenci Birliği (DİKÖB)” adıyla bir dernek kurmuşlardı. Bu derneğe “İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği (İPSD)” dayanışma amacıyla bir odasını vermişti. Bu bir araya geliş ve Nurullah Yoldaş’ın, bir sınıf arkadaşının (bugünlerde kaybettiğimiz Sefer Güvenç Yoldaş’ın) elinde görerek kısa bir göz atması sonucunda etkilenerek satın aldığı Usta’nın “Tarih-Devrim-Sosyalizm” kitabını okumuş olması ve Hikmet Kıvılcımlı’yı teorik düzeyde benimseyerek kurduğu düşünsel bağ; bu olayla pratik bağa da dönüşmüştü. Ve bizim (Metin Yoldaş’ın ve benim) Eneski Sosyalizmle tanışmamız, Nurullah Yoldaş kanalından gerçekleşti.
1970 Eylül’ünde Nurullah Yoldaş’la birlikte İstanbul’a gittim. Amacım Usta’yla ve hareketle daha yakından tanışmaktı. Ayrıca, özellikle Nurullah Yoldaş’ın talebiyle, 1967’de Usta’nın ancak 7 sayı çıkarabildiği “Sosyalist Gazetesi”, yeniden yayın hayatına başlayacaktı. Gazetenin çıkışını hazırlayacak olan ekibin başı Orhan Müstecaplı Abi’ydi. Nurullah Yoldaş’la ben de tüm günümüzü Orhan Abi’nin atölyesinde geçirerek, onunla hazırlıkları yürüten ekibi oluşturduk. Öğrencisi olduğum Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi o yıl öğrenim yılına boykotla başladı. Boykot ekim ayının sonuna kadar devam etti. Benim de Nurullah Yoldaş’la ve Orhan Abi’yle ve o zamanlar aynen bizim gibi her gününü hazırlıkları tamamlamak için harcayan öğretmen Tahsin Abi’yle birlikte çalışmam ekim sonuna kadar uzamış oldu. Ve Sosyalist’in duyurusu için bastırdığımız afişlerini, Nurullah Yoldaş’la birlikte içinde yer aldığımız bir ekiple Edirne Kapı taraflarında yapıştırırken gözaltına alındık. Gözaltı süremiz, Cumhuriyet Bayramı tatilinin arifesine geldiği ve bize kefil olmak isteyen Orhan Abi’nin kefilliğinin polis nezdinde kabul görmemesi nedeniyle biraz uzadı. (Alemdar Karakolunun Başkomiseri Kara Bela’nın deyişiyle: “Orhan’a kim kefil olacak?”tı…) O zamanlar İşsizlik ve Pahalılıkla savaş Derneği’nin (İPSD’nin) Genel Başkanı olan Prof. Dr. İsmet Sungurbey’in kefil olması ve hafta başında savcılığa ifade vermeye gitmemiz şartıyla salıverildik. İlk mesai gününde savcılığa ifadeye gittik ve hakkımızda herhangi bir soruşturma başlatılmadı.
İstanbul’da bulunduğum bu sürede Ustamız Hikmet Kıvılcımlı ile tanışmayı çok istedim. Nurullah Yoldaş’la Konya’dan İstanbul’a gelirken bunu da konuşmuş ve anlaşmıştık. Fakat Orhan Abi’nin beni yeni tanıyor olmasından dolayı gösterdiği aşırı duyarlılık yüzünden, Usta’nın İstanbul Göztepe’deki evine yapacağımız bu ziyaret gerçekleşemedi. İçimde bir ukde olarak kaldı. Fakat o günlerde Usta’nın bir noter işi için Cağaloğlu’na gelmesi gerekmiş. Noterdeki işlemden sonra Usta, Orhan Abi’nin atölyesine uğradı. Yarım saat ya da kırk beş dakika kadar bizimle oturup sohbet etti.
Tabiî bu anı, belleğimde hep capcanlı durur.
O günlerde Antiemperyalist ve bağımsızlık ilhamını Mustafa Kemal’den aldığı için ona hayran olan Mısır Lideri Celal Abdülnasır ölmüştü. Cenazesine bir milyonu aşkın bir kalabalık katılmış ve izdihamdan kırkı aşkın insan ölmüştü. Usta, C. Abdülnasır’ın kişiliği ve yaptıkları üzerine kısa bir değerlendirme yaptıktan sonra cenazesindeki ölümlerle ilgili yorumunda; “Bu Arap Milleti ne kadar santimental bir millet!”, diye bir cümle kurdu. “Santimental” kelimesinin anlamını bilmemekle birlikte Usta’nın ne demek istediğini anlamıştım. Sonradan doğru anlayıp anlamadığımı test etmek için kelimenin sözlük anlamını araştırdım; aynen anladığım gibi kelimenin anlamı; “Duygusal”, demekti.
Usta’yla bizzat, fiziken tanışmaktan söz etmişken Metin Yoldaş’ın da Usta’yla tanışıklığını anlatmam gerekiyor.
Sosyalist Gazetesi’nin yeniden yayımlanan ilk sayısı 8 Aralık 1970’te çıktı. Gazeteyi Ankara’ya Nurullah Yoldaş otobüsle taşıyarak getiriyordu. Sümer Sokak’taki “Sosyalist Bürosu” artık günlük mesai yerimizdi. Tabiî gazetemizi okullarımızda ve meydanlarda satmak; kitlelerle buluşturmak da rutinlerimizdendi. Ve bu süreçte Sosyalist Gazetesi’nin 2 Mart 1971 tarihli 18’inci sayısında bir duyuru yer aldı:
“ANKARA’DA:
“Açık Oturum
“5 Mart 1071 Cuma günü saat 18’de Siyasal Bilgiler Fakültesi konferans salonunda, açık oturum vardır. Konu: BÜYÜK DERLENİŞ ve PROLETARYA PARTİSİ. Konuşmacılar:
“Dr. HİKMET KIVILCIMI, MİHRİ BELLİ, MAHİR ÇAYAN”
Bu “Açık Oturum”, Ankaralı biz Usta’nın öğrencileri için ayrı bir önem taşıyordu ve bizde bir heyecana neden oluyordu. Çünkü hem Ustamızın tezlerini bizzat Usta’dan dinleyecek hem Usta’yı bizzat (benim için ikinci kez) tanıma fırsatı bulacaktık hem de teorimizin gücüyle Mihri Belli ile Mahir Çayan’ın da Usta’nın önerdiği “Devrimci Derleniş”e ikna olarak Proletarya Partisinin Reorganizasyonu yönünde davranışa geçebilecekleri umudunu taşıyorduk. Ne yazık ki, bu “Açık Oturum” gerçekleştirilemedi. Ustamız söylenen yer ve zamanda hazırdı, her zaman göreve hazır olduğu gibi. Fakat diğer tartışmacılar toplantıya gelmediler, daha da doğrusu gelmeye cesaret edemediler. Bunun üzerine Ustamızın bir konferans vermesine dönüştürüldü gündem. Fakat o zaman Mahircilerin önde gelenlerinden Yusuf Küpeli, Konferans Salonunun anahtarını vermeyerek engelledi bu konferansı.
Aynı günün akşamında Usta’nın Sosyalist Bürosu’na gelmesiyle; “5 Mart Tartışmalı Toplantısı” adıyla daha sonra birçok kez yayımladığımız bir toplantı gerçekleştirdik. O toplantı için Sosyalist Bürosu’nda, sandalyeleri duvarlar boyunca tek sıra olarak dizerek oturmuştuk. Ben, Metin ve Nazmi Yoldaş, giriş kapısının sol tarafında oturuyorduk. Usta, salona girince tabiî hepimiz ayağa kalkarak karşıladık. Ve Usta, sağdaki ilk arkadaştan başlayarak tek tek hepimizle tokalaşarak selamlaştı. En son bizim bulunduğumuz sıraya geldi; o ana kadar belki 50-60 yoldaşla tokalaşmıştı. Kanser illetiyle baş etmeye çalışan ve 69 yaşındaki bedeni, hâlâ sırım gibiydi. Tokalaşırken hissettiğimiz kas kuvveti, biz gençlere taş çıkartacak kadar güçlüydü. Metin Yoldaş’ın Usta’yla bir araya ilk gelişi budur. Bir de bir gün sonra Usta’nın Ankara Hukuk Fakültesi Konferans Salonunda verdiği ve “Durum Yargılaması” adını vererek daha sonra yayımladığımız konferansında bulunmuştur, Metin Yoldaş.
Bilindiği gibi, bu etkinliklerin hemen sonrasında 12 Mart Muhtırası verilmiş; 26 Nisan 1971’de de Sıkıyönetim ilan edilmiştir. Bu tarihten sonra Usta, kanser hastalığının tedavi edilmesi umuduyla Sosyalist Kamp’a gitmek üzere yeraltına çekilmiş ve Kıbrıs-Suriye yoluyla Avrupa’ya geçmiştir. Usta, ömrünün bu son günlerini bilindiği gibi, “Yol Anıları”nda anlatır.
Yani ne yazık ki, Usta’yla pratik birlikteliğimiz bu kadar kısa olmuştur. Ama hani denir ya; “Bir ömre bedel”, olmuştur.
Nitekim Usta’yla teorik birlikteliğimiz; Metin Yoldaş bakımından bir ömür sürmüştür, bizim için de son saate kadar sürecektir.
Metin Yoldaş,
Kelimenin Tam Anlamıyla
Gerçek Bir Yoldaştı
Türkçe’de anlatılmak istenen kavramı en üst düzeyde dile getiren bir kelime vardır: Yoldaş. Tıpkı bir anadan doğanlara verilen kardeş (karındaş, aynı karından, aynı rahimden, aynı anadan doğan) kelimesi gibi derin bir anlam taşır-içerir, Yoldaş sözcüğü de. Yol, bir davayı gerçekleştirmek üzere yaşanacak süreç; o amaç uğruna alınacak tavır, tutum anlamlarını da taşır. Aynı yolu yürüyen, insanlığın kurtuluşunu (Komünist Toplumu gerçekleştirmeyi) amaçlayan ulu davayı, devrimci mücadeleyi, arkadaşlarıyla birlikte yürüten kişidir Yoldaş. Yetmez, aynı davaya kendini adamış; kellesini ortaya koymuş insan anlamına gelir Yoldaş.
Kimi sosyal-demokratlar, CHP’liler Yoldaş diyemiyorlar (demesinler de zaten); onun yerine “Yol Arkadaşı” diyorlar. Ve de doğru söylüyorlar. Çünkü onlar gerçekten Marksist literatürde tanımlanan anlamıyla Mitläufer yani Yol Arkadaşı’dırlar. Almanca Marksist literatürde, bir davada varmış gibi görünen ama ilk zorlukta davayı terk eden kişi anlamına gelir bu kavram.
Kendini devrimci sanan fakat ABD rotasında gitmeyi, ona hizmetkârlık etmeyi meşrep edinen Kürtlerde de bu moda var. Türkçedeki Yoldaş kelimesini tam karşılamasa da “Heval (Arkadaş)” kelimesini kullanmak bu kişilere yeterli gelmiyor; “Rê Heval (Yol Arkadaşı)” demeyi; “Mitläufer” olmayı uygun görüyorlar. Elhak doğru da yapıyorlar.
59 yılı bulan devrimci mücadelemizde ne Mitläufer’ler geldi geçti Hareketimizden ve Türkiye Devrimci Hareketlerinden…
67’den bu yana yürüttüğümüz Devrimci Mücadelemiz boyunca
hep bir arada olduk.
Metin Yoldaş, Türkçedeki “Yoldaş” kavramını, 59 yıllık devrimci mücadelesinin her aşamasında tam anlamıyla yaşama geçirmiş bir devrim savaşçısıdır, gerçek anlamda bir Yoldaştır. Tek bir saniye görev yerini terk etmemiştir. Ne 12 Mart Faşizmi ne 12 Eylül Faşizmi ne de 24 yıllık Tayyip’in Dinci Faşizmi onu yolundan bir milim bile saptıramamıştır.
O, Kelleyi Koltuğa Almış
Bir Devrim Savaşçısıydı
12 Mart Faşizminin hemen öncesinde, kalmakta olduğumuz Konya Öğrenci Yurdu, polisin gözetiminde ve polisin açık desteğiyle işgal edildi faşistlerce. O gün laboratuvar dersinde olduğum için olaylardan habersizdim. Benim yurda geliş saatim, faşistlerin yurdu işgal ettiği saatten sonraya denk geliyordu. Bunu bilen, Metin Yoldaş başta olmak üzere, yoldaşlar, beni haberdar etmek için yurda rutin olarak gidip geldiğim güzergâhta beni beklemişler. Fakat ben o gün bir sınıf arkadaşımla birlikte yürümüş, yolumu biraz uzatsa da farklı bir yoldan yurda gitmiştim. Yani yurda her zamanki gittiğim güzergâhtan değil de farklı bir yoldan gitmiştim. Öyle olunca da Faşistlerin tuzağına düşmüş oldum. İşkenceler sonrası beni o zaman karargâhları olan Site Yurdu’na götürdüler. Ve başta Metin Yoldaş’ın gayretleri ve yönlendirmesiyle Fakültemizin devrimcileri, bir faşisti rehin alarak ve benimle takas ederek kurtulmamı sağladılar.
Konya Öğrenci Yurdu’nu faşistlerden geri almak biz devrimciler ve mahalleli devrimci gençler ve özellikle de benim için bir onur meselesi oldu haliyle. İşgal sonrası Siyasal Bilgiler Fakültesi Yurdu’nda kısa bir süre kaldıktan sonra Ankara Hukuk Fakültesinin Yurduna yerleştik. Hukuk Yurdu’nda olası bir faşist baskına karşı tutulan nöbetlere katıldık. Her iki yurdun da resmiyette birer yönetimi var idiyse de fiilen Dev-Genç’in yönetimindeydiler. Bu süreçte mahalleli devrimci gençlerle (ki Av. Fettah Ayhan Erkan Yoldaş bu gençlerden biridir) ve Kızıldere’de kalleşçe katledilen ONLAR’dan biri olan Dev-Genç Genel Sekreteri Sinan Kâzım Özüdoğru’nun koordinatörlüğünde; Siyasal Bilgiler Fakültesinin, yanlış hatırlamıyorsam, Öğrenci Derneğinin Odasında toplantılar yaptık. Kelleyi koltuğa alarak Konya Yurdu’nu faşistlerden geri almaya kararlıydık. Harekât planları yapıyorduk ki, 12 Mart Faşizmi geldi. Planı uygulamamız mümkün olmadı.
Nitekim 12 Mart Muhtırası’nın verildiği gün, biz Metin Yoldaş’la birlikte, iyice azgınlaşan faşist saldırılara karşılık vermek ve Konya Yurdu’nu kurtarmak için yapacağımız harekâta hazırlıklı olmak amacıyla, önceden planladığımız gibi, Hukuk Fakültesi Yurdunun (Resmi adı Cebeci Atatürk Öğrenci Yurdu idi) bir bodrumunda, kendimizi askeri bakımdan geliştirmek, deneyim kazanmak amacıyla Yurdun Dev-Genç adına görevlisi olan Turgut isimli yoldaşın temin ettiği tabanca ve mermilerle atış talimi yaptık.
Derken 12 Mart Faşizmi, önce Siyasal Yurdunu ardından Hukuk Yurdunu kapattı. Aynı süreçte Site Yurdunu da kapatarak faşistleri ve biz devrimcileri, ayrı koğuşlarda kalmakla birlikte, aynı yurda, Yıldırım Beyazıt Yurduna yerleştirdiler. Ateşle barutun bir arada olamayacağı belliydi. Nitekim ahşap dolaplarımızdan birine konan bir bombanın patlamasıyla yurtta yangın çıktı. Ve bu yurt da tümden boşaltıldı.
Sokağa atılmıştık.
Çatı Katı
Konya Yurdu’ndan devrimci dört arkadaş, Ankara Maltepe’de küçük bir çatı katı kiraladık. Tek somya ve tek masa koyabildiğimiz dikdörtgen, küçük bir oda (ki salon görevi görüyordu) ve üç somya yerleştirebildiğimiz çatı eğimi ile giderek alçalan ve çatıya bakan üçgen bir penceresi olan ikinci bir odadan oluşuyordu evimiz. Küçücük yine çatı eğimiyle daralan mutfağımız ve küçük sıfatını bile zorlayan, küçücük diyebileceğimiz ve çatı eğimiyle iyice küçülüp daralan; aynı nedenden dolayı üçgen bir kapısı olan ve mutfağa açılan bir de tuvaletimiz vardı. Hakkını yemeyelim, ilk odanın açıldığı birkaç metrekarelik bir de terasımız vardı. Gerçi bu teras çatıya gömülüydü; nereye baksan çatı kiremitlerini görüyordun ama… Terastı işte…
Ben, Metin ve Nazmi Yoldaş, üç ranzalı odada kalıyorduk. Üçümüz de aynı ideolojiyi benimsiyor ve aynı örgütsel yapıda yer alıyorduk. Sosyalist Gazetesi’nin çizgisini benimsiyorduk ve Hikmet Kıvılcımlı’nın öğrencileriydik. Bir de yaşını başını almış, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Edebiyat Bölümünde okuyan Orhan Hoca dediğimiz bir arkadaşla paylaştık bu küçücük Çatı Katı’nı. Ev küçüktü ama misyonu büyüktü. Hareketimizin Ankara’daki üssü görevini görüyordu. Ayhan Yoldaş da müdavimler arasındaydı. Nitekim hareketimizi tam olarak benimsemesi de bu süreçte olmuştur. Bir diğer müdavim de Bekir Ceylan Yoldaştır. O da o süreçte bize katılmıştır.
Nurullah Yoldaş da misafirlerimiz arasındaydı. O zamanlar kendisi Konya’daydı. Hatta bir seferinde Türkiye Taekwondo Şampiyonası yarışmaları için gelmiş ve bir hafta kadar Çatı Katı’nda misafirimiz olmuştu ve o yarışmada içinde yer aldığı Konya Taekwondo Takımı, Türkiye İkinciliğini kazanmıştı.
Metin Yoldaş
Hep Örgüt Adamı Olmuştur
12 Mart Faşizminden sonraki yıllarda 1974’te biz Ankara Tıplılar Tıbbiyeliler Kültür ve Dayanışma Derneği’ni (Tıp-Der’i) kurmuştuk. Üç oda bir salondan oluşan hayli geniş bir yer kiralamıştık. Bu aynı mekânda Hukuk Fakültesinden Metin ve Ayhan Yoldaş’ın önderliğindeki Yoldaşlarımız, Hukuk Fakültesi Derneği’ni (Huk-Der’i), Ankara Eczacılık Fakültesinden yoldaşlar da Ecza-Der’i kurdular.
Aynı zamanda hepimiz; TSİP’in kurdurduğu, öğrenci derneklerinin çatı örgütü olan Ankara Yüksek Öğrenim Derneği’nin (AYÖD’ün) de üyeleriydik.
Sözünü ettiğim üç dernek Hikmet Kıvılcımlı’nın öğrencilerinin yönetimindeydi ve Ankara Devrimci Ortamında saygın bir güçtü.
Metin Yoldaş, bu süreçte Konya’daki örgütlenmemizi hızlandırmak için görev üstlenerek TSİP’in yayın organı olan “Kitle Gazetesi”nin Bürosunu açtı. Bu büro, o yıllarda Konya’da yalınızca hareketimizin değil, Konya Devrimci Ortamının da üssü görevini yerine getirmiştir. O zamanlarda Nurullah Yoldaş’ın öğrencileri olan ve onun tarafında saflarımıza kazanılan başta şimdi Başkanlık Kurulu üyelerimiz Ali Serdar Çıngı, Mehmet Gürdal Çıngı, MYK üyelerimiz Özler Çakır, Arif Çakır, Antalya İl Başkanı Mine Yavuz Yoldaş ve diğer Yoldaşlar, eskilerin deyimiyle; Kitle Bürosu’nun, dolayısıyla da Metin Yoldaş’ın rahle-i tedrisinden geçmişlerdir.
TSİP’ten kopuştan sonra “Devrimci Derleniş” adıyla örgütlenerek siyasi mücadeleye devam edilmiştir. Aynı isimle bir siyasi gazete çıkarılmıştır, bilindiği gibi. Bu süreçte de Metin Yoldaş Kurucu Kadroda yani her zaman olduğu gibi en ön saftaki yerini almıştır.
Ve yine 12 Eylül Faşizminin en azgın zamanlarında Ankara’da Âdem Yavuz Sokak’taki Avukatlık Bürosu, Ankara’daki örgüt merkezi görevini görmüştür, o çetin şartlarda.
Metin Yoldaş bu görevleri yaparken herhangi bir riski aklına bile getirmemiş; bir an bile bir çekinme, bir tereddüt göstermemiştir. Usta’nın söylemiyle; “Devrimcilik yapmıştır. Muhallebi değil”. Vurmayı da vurulmayı da hiç ikircikliğe yer vermeksizin kabullenmiş, görevini yerine getirmiştir.
12 Eylül Faşizminin halkımızın üzerinden bir buldozer gibi geçtiği günlerde ayrım gözetmeksizin Sıkıyönetim Mahkemelerinde devrimcilerin avukatlığını üstlenmiştir. Benim de aynı süreçte 146/1’den yani idamdan yargılandığım davada avukatlığımı, yiğit avukat İsmail Sami Çakmak’la birlikte, Metin Yoldaş üstlenmiştir. Hatta bu dava nedeniyle görüştüğü bir Sıkıyönetim Savcısı; “Yahu senin de bu davada tutuklu olman gerekir. Nasıl oluyor da dışarıdasın?”, deyince, Metin Yoldaş; “Savcı olan sizsiniz. Bu soruya cevap vermek size düşer.”, demiştir. Yani korkusuzca; “Ne yapacaksan yap!”, demiş; meydan okumuştur savcıya.
12 Eylül sonrası hareketimiz “Devrimci Mücadele” adıyla devrimci mücadelesine devam etmiştir ve Metin Yoldaş yine Kurucu Kadrodadır…
15 Haziran 2005 tarihinde kurulan Partimizin, Halkın Kurtuluş Partisi’nin (HKP’nin) yine Kurucu Kadrosundadır, yine en ön saftadır. Ölünceye kadar Partinin Genel Başkan Yardımcılığını yapmıştır. Son soluğunu görevi başında vermiştir.
Bir devrimciden daha ne beklenir…
O, Emekçilerin Avukatıydı
İsminin başına eklenen “Avukat” ya da kısaltılmış haliyle “Av.” sıfatı elbette onun mesleğini yani avukat olduğunu belirtmektedir. Ama onun başına bir de “Emekçilerin” ibaresini eklemek, “Emekçilerin Avukatı” demek gerekir. O, avukatlık mesleğini hiçbir zaman bir kazanç aparatı, mal mülk biriktirme, para kazanma aracı olarak görmedi. Tüm meslek hayatı boyunca başta İşçi Sınıfımız gelmek üzere emekçi kesimlerin avukatlığını yaptı. 12 Eylül öncesi Makina-İş’in avukatıydı. Bir dönem Ankara Tabip Odasının avukatıydı, son nefesini verene kadar Nakliyat-İş’in ve Liman-İş’in avukatıydı. Ve kapısını çalan hukuki yardım talep eden tek tek her emekçinin, devrimcinin avukatıydı.
Tabiî her şeyden daha önemlisi, Halkın Kurtuluş Partisi’nin (HKP’nin) avukatıydı. HKP’nin yaptığı yüzlerce suç duyurusunda imzası olan bir adalet savaşçısıydı. Öylesine ki, 3 Ocak 2026 tarihinde ABD’nin haydutça Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i kaçırmasına karşı Uluslararası Ceza Mahkemesine HKP olarak suç duyurusunda bulunmamızı öneren yine Metin Yoldaş olmuştur. Oysa o sırada bedeni, dörtnala ölüme doğru gitmektedir. Ölümü aratan; “Ölümü özledim”, dedirten ağrılar çekmektedir. O şartlarda bile Metin Yoldaş, adına da yaraşır bir dirayetle[[1]], insanlığın kurtuluşu uğruna verdiği mücadeleden bir saniye bile kopmamıştır.
***
Ben bu yazıyı bitiremem… Metin Yoldaş’ı sayfalara sığdıramam… Kendimi anılardan arındırarak O’nu anlatamam… İyisi mi sözü burada keseyim…
İspanyol oyun yazarı Alejandro Casona’nın “Los Árboles Mueren de Pie” adlı eseri Türkçeye “Ağaçlar Ayakta Ölür” adıyla çevrilmiş ve hem tiyatro oyunu olarak sahnelenmiş hem de 1964 yılında Memduh Ün tarafından filme çekilmiştir. Bu eserin adı, adeta bir atasözü gibi yer etmiştir insanların belleğinde. Bu sözü Metin Yoldaş’a şöyle uyarlayabiliriz:
O, Devrimci Bir Çınardı ve tıpkı bir Çınar gibi Ayakta Öldü…
Ama sadece bedence…
O, devrimci mücadelemiz başarıya ulaşana kadar, tüm insanlık tek bir aile olana kadar insanlığın verdiği her mücadelede yanı başımızda savaşmaya devam edecek…
9 Şubat 2026
[1] Metin: Acılar karşısında dayanma gücünü yitirmeyen, sağlam, dayanıklı, metanetli.





