Hikmet Kıvılcımlı: “İşsizlik ve Pahalılık, Kapitalist düzeninin, İşveren düzeninin en kaçınılmaz, en birinci zehirli sonucudur, zehirli meyvesidir!”

02.04.2021
A+
A-

Hikmet Kıvılcımlı’nın, 12 Mart 1971’de İzmir İkiçeşmelik Kısmet Düğün Salonu’nda Gerçekleştirilen İPSD İzmir Şubesi Kongresindeki Konuşması:

 

Aziz işçi kardeşlerim,

İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği’nin kongresinde, hiçbirinize benim kalkıp, İşsizliğin ve Pahalılığın ne olduğunu anlatmama yer yoktur. Bunu her işçi, her köylü, her esnaf, her aydın vatandaşımız, her gün, her saat iliklerine, kemiklerine dek acıyla duyar, bilir.

Ancak, bu derneğin İşsizlik ve Pahalılıkla savaşı bu kadar yaygın bir kavga iken,  onun küçümsenişi anlamına gelen,  kimi kitaptan öğrenilmiş lâkırdılarla yorumlanışı var. Yani deniyor ki: Yahu, dünya artık kan gövdeyi götürmüş bir durum takınıyor. Siz de Pahalılık gibi, İşsizlik gibi, ufak tefek meselelerle savaşa kalkmışsınız. Bu tarzda bir küçümseme var. Yani, İşsizlikle ve Pahalılıkla savaş sanki en ufak meseleymiş gibi öne sürülüyor. Bununla, birçok arkadaşımızın, kardeşimizin bu savaşta gereği kadar enerjik davranmalarını kösteklemek istiyorlar.

Gerçekte, 100 kişimizde 99 kişimizi her gün, her saat ezen açık İşsizlik yahut onun yanında azgın Pahalılık nasıl küçük bir iş olur? Binde 999 insanımızı ezen böyle bir afet böyle bir illet, nasıl olur da bütün milletimizin, bütün yurttaşlarımızın her günkü en birinci baş belası sayılmaz? Ve ona karşı savaşa çıkmak, nasıl olur da bütün vatandaşlarımızın el birliğiyle girişmeleri gereken en muazzam, en ulu, en kutsal savaş olmaz?

Bunu, ne yazık ki, bazı kitap bülbüllerimiz -kendileri belki de ekmek elden, su gölden geçiniyorlarsa; evlerinde ekmek bekleyen, su bekleyen çocukları yoksa- kolayca; İşsizlik de neymiş, Pahalılık da neymiş? gibi, küçümseyebilirler. Ama burada, salonun çoğunluğunu işçi kardeşlerimin teşkil ettiği bir ortamdayız. Burada, İşsizliğin ve Pahalılığın ne dehşetli bir afet olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Çünkü içimizde hazır yiyici yoktur.

 

İşsizlik nedir?  Pahalılık nedir?

Bunun hakkında her zaman konuşuruz, yazıp çizmeye çalışıyoruz. Burada da birkaç kelimeyle bunu açıklamak yerinde olacak.

Biliyoruz, Pahalılık, İşsizliğin sonucudur. Kendi işinde günde 100 bin [lira] kazanan bir insan, ekmeğin 1 lira olması yahut 100 lira olması arasında hiçbir fark görmeyebilir. Ama günde 20 lira, 10 lira kazanan bir işçi için, ekmeğin 80 kuruştan 90 kuruşa çıkması; evde bir dilim ekmeğin eksilmesi, bir çocuğun aç kalması demektir.

Bu bakımdan, asıl felâket; işsiz kaldığı zaman bir işçi, köylü, aydın vatandaşımız, bir bardak su bile ona pahalı gelir. Ama işinde gücünde, iyi kötü bir kazancı yerindeyse o vatandaşımızın, tabiî o zaman Pahalılık da onu o kadar sarsmaz.

Şu halde, asıl problem bugün: Pahalılık değil, İşsizliktir başta gelen. İşsiz bir millet haline getirilmişizdir. Bu

Nasıl ve Niçin olmuştur?

Onu ben size yaşlı bir arkadaşınız olarak, özetlemek istiyorum. Ki, içyüzünü öğrendiğiniz bu İşsizliğe karşı, dolayısıyla Pahalılığa karşı savaşımızda, hangi devleri yenmek gerektiği gözümüz önünde daha iyi belirsin.

Biliyoruz -köyden gelmemiş arkadaşlarımız çok azdır- orta bir köylü hayatı için İşsizlik denilen şey yoktur. Pahalılık, kendiliğinden yoktur. Köy ailesinin reisi kimse, meselâ tarlamızın şurasına şu kadar buğday ekeceğiz, der, şurasına şu kadar başka şey… Yahut şu hayvanları besleyeceğiz. Böyle bir plân yapar. Ve ailece o işe girişirler. Hiç kimse işsiz kalmaz. Kadınsa [eğer köylü yurttaş] ona; “Sen, evin tahılından yapılmış unla ekmek yapacaksın. Koyundan aldığımız yünü, eğirip iplik, ondan da dokuma yapacaksın. Vb…”, görevler verilir.

Dolayısıyla, orta bir köylü… Ama bu köylü bizim artık Türkiye’de de silinmek üzere. Gerçekte böyledir köylü hayatı için. Bir yandan alınteri ile ekmeğini çıkaran, kazanan insan için İşsizlik diye bir şey yoktur. Evin bütün aile üyeleri; kadını, çoluğu, çocuğuyla bütün insanları, kendi işlerine giderler, çalışırlar ve orada ekmeklerini çıkarırlar. Bu ekmeğin ucuz mu, pahalı mı olduğunu akıllarına bile getirmezler. Onlar için, demek, ne İşsizlik vardır ne de Pahalılık.

O yüzden, biliyorsunuz, köylümüz (dünya ölçüsünde birçok köylü aileleri için olduğu gibi) çok misafirsever sayılır. Yani, onun için yarattığı değerlerden: ekmekten, giysiden, yiyip içecekten hiçbirisi pahalı veya ucuz kavramına girmez. Ürünüdür. Ortadadır. Kendisi yediği kadar yer. Misafirine de ondan biraz verebilir. Ve bunu hiç yadırgamaz. Yani, ortada ideal köylülüğün bu fazileti de, İşsizlik ve Pahalılık denilen şeyi bilmemesinden ileri gelir.

İnsanlar, bundan birkaç yüzyıl yahut daha evvel, daha sonra için bu kadar basit bir hayat yaşardı. Buna tabiî ekonomi diyorlar yahut kapalı ekonomi, diyorlar. İnsanlarımızın bizim de, başka ülkelerin de, yüzlerce yıl önce bütün çalışma alanları böyle kapalı ekonomi içinde ürün yapmak ve böylece İşsizlik ve Pahalılığı bilmemek biçimindeydi.

Peki, nasıl oldu da, insanlığın içine hangi kurt girdi de, kemire kemire bir de baktık ki, bugünkü durum ortaya çıktı?

Bunu kısa, yakın, bizim tarihimizde olduğu gibi, hepimizin günlük deneylerinde de her gün görmüşüzdür. Bunun izahı, açıklaması, her gün binbir örnekle ortadadır. Ben onun uzun tarihçil gelişimini burada açıklamayı, fazla yormak olur sizi diye, yapmayacağım. Yalnız bir söz, tanım vardır, biliyorsunuz…

İşçi arkadaşlarımızın her gün savaştıkları canavar: İşveren dediğimiz insan tipinin, İşverenler Sınıfı’nın toplumda sahneye çıkmasıyla birlikte, bir de bakarız ki, ortada yavaş yavaş işsizlik başlar. Ve tabiî, her İşsizlik her keseyi boşalttığı için, işsiz kalan insanlarımız her şeyi pahalı görmek durumuna düşerler.

Demek ki, bir ülkede İşsizlik ve Pahalılık, zannettiğimiz gibi bir semavi, yani gökten inen bir afet yahut herhangi bir politikacının gelişigüzel arzusu yahut yanlışı konusu değildir. Her ülkede, kurulu düzen adını alan Kapitalist düzeninin, İşveren düzeninin en kaçınılmaz, en birinci zehirli sonucudur, zehirli meyvesidir.

Yani bize çok basit bayağı bir olaymış gibi görünen İşsizlik ve Pahalılık, gerçekte İşveren sınıfının kurduğu soygun ve çapul düzeninin önüne geçilmez bir hastalığıdır. O düzen ortada durdukça, falan beyefendinin iktidarda olması yahut düşmesi, filan tedbirin alınmış olmaması… ne İşsizliği kaldırır ne de Pahalılığı.

Kapitalistin bu açmaza insanlığı ve bu arada Türkiye’mizi düşürüşünün nedeni, hepiniz gene örnekleriyle bilirsiniz, ya da bildiğiniz gibi; iflâs etmiş esnafları, iflâs etmiş köylüleri yani geçinemez, toprağından geçim sağlayamaz yahut toprağını Tefeci-Bezirgâna kaptırmış, topraksız kalmış olması yüzünden şehirlere akın eden, işsiz kalmış yığınla vatandaşları, kapitalistin bir çatı altında toplayıp, onların arasında bir işbölümü yapıp; hadi bakalım, siz şimdi İşçi oldunuz, diyerek sömürmeye başlamasıyla ortaya çıkar.

Peki, iş vermiyor mu kapitalist?

Böylece işsiz kalan köylülere, işsiz kalan esnaflara, işsiz kalan aydınlara iyi kötü bir çatı açıyor; onun altında bir ekmek kapısı gösteriyor. Tamam, gösteriyor ama bunun altında yatan şöyle bir sonuç kendiliğinden çıkıyor.

Kapitalist, oraya topladığı işsiz köylü, esnaf, aydın vb… bütün toplum döküntülerine, işsiz kalmış insanlara ekmek vereyim diye açmadı orasını. Daha yüksek verimli bir iş yapayım da, oradan daha üstün bir Kâr edeyim. Budur onun gönlünde yatan. Yani işçileri, işsiz kalmış vatandaşları düşünerek, onlara ekmek çıksın diye değil. Kendisine yağlı kârlar çıksın diye; han, apartman kurup, fabrika bir çatı iken, onu göğe tırmanmış bir apartman biçiminde büyük fabrika haline getiririm, diye girişir bu işe.

Şimdi, bu iş de böyle gelişti mi, ne olur?

Her gün teknik gelişir. Yani, eskiden esnaf bir küçük çekiçle, köylü bir karasaban ve bir paslı orakla bütün işini görürdü. Sanayileşme başladı mı, kapitalist üretim dediğimiz gelişim yürümeye başladı mı, orada ister istemez âletler daha mükemmelleşmeye başlar, işbölümüne göre daha mükemmel çeşitlere girer.

Sonra bu aletlerin, insansız da çalıştırılması için, mekanizmalar kurulur. Ki ona, Makine adını veriyoruz. Şu halde, makineleşme, kapitalistin kârını artırdığı için, kapitalist bunu sürekli olarak arttırır. Ama her makinenin ortaya çıkması, o zamana kadar makinesiz, elle iş yapan yüzlerce insanın ister istemez makinenin yaptığı iş karşısında geri çekilmesi, kapı dışarı edilmesi sonucunu getirir.

Evet makineler çok daha büyüdükçe, çok daha büyük verimler için yüzlerce, binlerce işçi gene bir taraftan işe alınır. Ama her alınışta, gene o büyük üretim ve randıman sağlayan makinelerin yaptığı işi artık küçük esnaf yapamadığı, hatta küçük köylü yapamadığı için, artık onlar da iflâsa yavaş yavaş daha süratle girerler.

Bugün bütün büyük şehirlerimizde görülen manzara, hepinizin bildiği gibi, çepçevre her tarafımızı sarmış büyük varoşlar, gecekondular, teneke mahalleleridir. Bunlar nelerdir?

Bunlar köyden, kentten, küçük taşra dediğimiz sanayinin bulunmadığı bölgelerden küçük üretmen insanların, düne kadar kendi toprağıyla ekmeğini sağlayan insanların işsiz kalmasıyla, şehirlere bir lokma ekmek bulmak için akın etmelerinden ileri geliyor. İşte buna yabancı dilde: Proletarizasyon diyorlar. Proleterleşme. Türkçesi: İşçileşme.

Bütün geniş çalışan yığınlarımız, bir de bakıyoruz, kapitalizm azıttıkça, arttıkça, büyük yığınlarımız işsiz kalma durumuna düşüyor.

Neden?

Çünkü en basit bir olaydır, hepinizin görüp bildiği gibi, köylü kadının evindeki yünden iplik yapması çok basit bir iştir. Sağlam falan olur ama onu makine yaptığı zaman, o kadının bir senede yapacağı ipliği bir saatte yapar makine. Ve o oranda da ucuz olur.

Herhangi bir malın değeri, onun üzerine harcanan insan emeği ile ölçülür, kardeşlerim. Bunu hepiniz bilirsiniz. Emek ne kadar çok yığılırsa bir malın üstüne, o malın değeri o kadar yüksektir. Tabiî, köylümüzün küçük atölyesinde yaptığı yün ipliği de, dokuduğu yün kumaşı da çok değerlidir. Ona karşılık, makine ile kapitalistin yaptığı mallar yüzde 99 ucuz duruma düşer.

O ucuz malları sürünce büyük emekçi yığınlarımıza doğru, köylerimize, kentlerimize, kasabalarımıza doğru, elbet oradaki köylü artık; Yeniden ben yünden iplik yapayım, ondan kumaş dokuyayım, çoluk çocuğumu bununla giydireyim, demeye varamayacak duruma düşer. Ucuz malları almaya başlar. Ve ucuz malı alınca, evdeki çıkrık işlemez hale gelir, durur. Sonra, tabiî, bu iş çıkrıkla sınırlı kalmaz; buğdayı da ona göre kapitalist daha randımanlı biçimde elde eder makinelerle vb. ile.

Ötede Tefeci-Bezirgânlık yolundan, köylünün geçimini haraca bağlar. 100 lira verirse, yıl sonunda 200 lira, 500 lira alır. Ben hatırlıyorum: İzmir’de 1929 yılında “Hizmet” gazetesi çıkardı. Orada rakamlar görmüştük, o zaman: bire 3 bin… Evet, Ege bölgesinde Tefeciler, 1 lira verdiği adamdan, 3 bin lira karşılık; faizi, hesabı, iskontosu vesairesiyle yığmış almıştı, o zaman. E, şimdi de zaten, bu kadar belki değilse bile, bire yüz alan Tefeciler, Anadolu’da çok, biliyorsunuz.

Bu yükün altından küçük üretmen çıkamaz. Nasıl çıksın? Ama o yıl için, işte aç kaldık, çoluk çocuk perişan olmasın: Borç ver ağa, ver tefeci, ver hacıağa, der. Ertesi yıl, hadi ödeyemeyince…  Neyle ödeyecek? Zaten aldığı parayla doğru dürüst bir üretim yapamamıştır. Çünkü küçük üretimdir. Yüksek faizi ödeyemez. O zaman, gider ağanın karşısına, boynu bükük. E, tarlaları ipotek edeceğiz, der ağa, mademki veremedin. Ve böylece tarlalar yavaş yavaş Tefeci-Bezirgânlara geçer.

Tarlasız, topraksız kalan köylüler de, işte hepiniz gibi; acep Türkiye’nin hangi bölgesinde bir fabrika, bir iş açılmıştır? Oraya gidelim de, bir lokma ekmek sağlayalım, derdine düşerler. Artık yorganını, çulunu kapan, büyük şehirlere gelir. Ve gördüğümüz gibi, teneke evlerde, çamur yapıların içinde çoluk çocuğuyla sürünerek işçileşirler.

Fakat bu işçileşenler, bildiğiniz gibi, büyük sanayinin geliştiği ölçüde, hiçbir zaman tamamıyla işe girecek bir olanak bulamazlar. Yani, hemen gelir gelmez köyden, iş bulan vatandaşımız hemen hemen yok gibidir. Aylarca dolaşır. Hele bizim şartlarımızda…

Biliyorsunuz, kapıcı olmak için bile, adeta bir iltimas bekler. Elinden gelse rüşvet verir. Yani, ben kapıcılar biliyorum, 5 bin lira borç altına girmiş, kapıcılık alsın diye. Ayda 2-3 yüz lira oradan gelecek, geçineceğim diye. Satmış tarlasını köyünde falan, gelmiş. Çünkü tarladan hayır yok artık.

İşte bütün bu nedenlerle, özetlersek, demek; İşsizlik afeti tesadüf yahut alınyazısı değildir, kardeşlerim. Dünya, topraklar, sular, dağlar, ovalar ve bütün madde varlıkları, Allah’ın hepinize eşitçe, bol bol verdiği şeylerdir. Biz onları eğer bir avuç hazır yiyici ve soyguncunun tekeline geçirirsek, onlar da bu çeşit; “işte iş veriyorum işsizlere”, deyip; fabrika falan açıp, onları sömürdükçe, ister istemez bu sistem, bu düzen insanlarımızı İşsizliğin de, Pahalılığın da en korkunç batağı içine düşürür.

Şu halde, İşsizlik ve Pahalılık, gerçekte bütün dünya için artık çökmek üzere olan bu sistemin sonucudur. Bereket versin böyle bir çağdayız. Artık kapitalizm bundan 70 sene önceki kapitalizm değil, bildiğiniz gibi. Emperyalizm çapına girdi. Gerici ve tekelci çağına girdi.

Bu çağda ayakta durabilmek için, her gün dünyanın her yerinde en azgınca kanlı serüvenler, maceralar açıyor, savaşlar, ihtilâller, patırtılar kışkırtıyor. Ve böylece, ayakta durabilir miyim? diye uğraşıyor. Ama patır patır dökülüyor, her gün her yerde gördüğümüz örnekleriyle. Onun için önümüz açık. Kapitalizm ölüm döşeğine girmiş : “Emperyalizm Çağı” diyoruz buna.

Şu halde, böyle bir çağda bütün dünyanın tek kurtuluş yolu ancak kapitalizmin kaçınılmaz surette yarattığı, her gün arttırdığı İşsizlik ve Pahalılık afeti karşısında, önce bunun nereden geldiğini anlayıp, bununla nasıl savaşılacağını bilmemizle çözümlenecektir. Ve bu çözümle, elbette ilk başta, ilk adımda ilgili vatandaşlarımız, bu söylediklerimizden de çıkan sonuçtan anlaşılacağı gibi, İşçi vatandaşlarımızdır.

Birçok aydınımız bugün belki bir işçi kadar kazanamıyor. Onu biliyoruz. 30 yaşında hekim çıkıyor. Gidiyor devlet kapısına: 500 lira maaştan başlıyorsun, diyorlar. Şimdi bir çırak bile, işçiliğe giderken, daha en ufak bir uzmanlığı yokken: Ben 300, 500 [lira] isterim, diyebiliyor. Ona göre bir büyük kazanç olmuyor tabiî ama aydınlar da, sefaletin gırtlağı geçen çamuru içinde debeleniyorlar.

Gençliğimizin bugün bu kadar ateşli hamleler yapmasının nedeni, yarın hayata atıldığı andan itibaren işsiz kalacağını çok iyi bildiği, önceden gördüğü içindir. Temelinde bu yatıyor Gençliğimizin acılarının ve yaptığı kanlı, kansız savaşların.

Ama İşverenle en doğrudan doğruya savaşta, her gün savaşta olan, İşsizlik ve Pahalılık biçimiyle savaşa giren büyük sınıfımız, ister istemez İşçi Sınıfımızdır. Ve ancak İşçi Sınıfımız, bu kavgayı, bu savaşı gereği gibi benimsediği zaman, dünyayı düzeltecek manivelâ olacaktır.

Ve düzeltiyor. Dünyanın her yerinde İşçi Sınıfı, her gün, bütün geniş halk yığınları adına, bu düzeltmeye doğru gereken savaşı, kimi kendisi dahi farkına varmadan yapıyor.

İşçi Sınıfı ordulaşıyor bir kere, bildiğiniz gibi işçi, daha fabrikaya girerken, küçücük bir savaş birliği halindedir, dikkat edersek. Hepsi az çok eşit, üç beş lira farkla aynı ücreti alır duruma girerler. Yüzü, beş yüzü bir arada çalışırlar. Böylece bir kardeşleşme hayatı içine girerler.

Ondan sonra, bu kardeşleşme sayesinde, İşverenin yaptığı bir yığın soygunlar, kötüye kullanmalar, baskılar karşısında derlenip toplanma gereğini duyarlar. E, duyunca, bir araya gelelim derler… Çünkü İşverenin karşısında çok zayıf teker teker her işçi. Her gün birini alıp attı mı, dışarıda aç kalacak. İşverende böyle korkunç bir güç var. Ona karşı işçinin tek tek savaşması akla sığan bir şey değildir.

Ama köyde olsa… Köyde; “Boynum bükük, ne yapayım? Kaderim böyleymiş”, der, kalır. Çünkü tek başınadır zavallı. Yapacak savaşı yoktur.

Şehirdeki fabrika ve atölye işçisi öyle değildir. Yüzü, beş yüzü bir arada duruyor. İçimizden birini attı mı, yarın hepimizin başına gelecek… O halde birleşelim, diyor. Ve zaten birleşik durumdadır. Hemen, en azından bir Sendika kuralım, diyor. Ve nitekim işçi kardeşlerimizin her gün yaptıkları da bu.

Bugün Türkiye gibi dünyanın en geri bıraktırılmış bir ülkesinde bile, sendika gibi Amerikan ajanlarının, gangsterlerinin yetiştirdiği bir cihaz içinde dahi olan, örgütlenme çabası, önüne geçilmez bir durum yaratmıştır.

Biliyoruz Türkiye’de, hiçbir toplum sınıfımız, hiçbir insan kalabalığımız, milyonlarca İşçinin girdiği gibi bir örgüt içinde değildir. Ama İşçi Sınıfı böyledir. Bugün İşçi Sınıfımız: 1.5 milyon sendika üyesi biçiminde, yazılı bir örgüt durumuna girmiştir. 1.5 milyonluk bir ordu haline gelmiş, demektir.

Böylesine örgütlü, bu kadar birbirini tutan insanların, Türkiye’nin kaderinde söz sahibi, iş sahibi olmalarından doğal hangi sonucu verebilir? Hiçbir sonuç veremez.

Ve işte bugün, İşçi Sınıfımıza düşen en büyük görev de, bu durumu mertçe karşılamak, sineye çekmek ve bunu, İşveren sınıfının bütün kalleşliklerine, yalanlarına karşı göğüsleyip sonucuna vardırmaktır.

Bu da, biliyoruz, yalnız başına Sendika ile olmaz. Daha başka, daha geniş Türkiye’nin bütününü gören, dünyanın bütününü gören, oradan dersler, ibretler çıkaran örgütlenmeler, birleşmelerle olur ki ona Siyasi savaş diyoruz.

Yani, siyaset denilen mekanizma bütün suların başını keser. Eğer biz o suların başını Hacıağalara, onların veletlerine yahut İşverenlere, onların Avrupa’dan torbayla diploma getirmiş beyciklerine bırakırsak, elbette onlar suyun başını kesecekler (politika yoluyla) ve bize, ancak Sendikada bir metelik fazla, bir metelik eksik arama kavgasını tavsiye edeceklerdir.

Onu da bittabi [doğal olarak] İşçi Sınıfı her gün biraz daha geliştikçe, fabrikadaki tecrübeleriyle görecek ve ister istemez yeni savaş, politika savaşı alanına geçecektir.

Bu, bizim küçücük görülen, gerçekte Türkiye ölçüsünde ve dünya ölçüsünde (dünyanın en azından üçte biri ölçüsünde) büyük bir dava demek olan İşsizlik ve Pahalılıkla savaşımız, böyle bir savaştır. Bu savaş sadece ekonomik bir savaş, metelik kavgası değildir. Çünkü metelik kavgası, bizi o kadar ayrıntılar içinde kaybediverir ki bazen; bir ağacın peşine düşeriz, koca ormanı gözümüzden kaçırıveririz.

Orman, Türkiye ölçüsünde, bütün İşçi Sınıfımız ölçüsünde -bir fabrika, bir atölye ölçüsünde değil- Türkiye’nin 35 milyonu içindeki İşçi Sınıfımızdır. Onu göreceğiz. O ormanın kurtuluşu, bütün milletin kurtuluşunu getirmek için, İşverenlerin, Hacıağaların soyguncu politikalarına karşı; çalışanların, namuslu alın teriyle çalışan insanların, hak ve adalet prensibine -ama çalışan insan adaleti prensibine- dayanan yeni bir politikasını çıkaracaktır.

Bizim derneğimiz, karınca kaderince, İşsizlik ve Pahalılıkla savaşın nasıl bir siyasi savaş olduğunu ve bu siyasi savaşın en çok ve en başta İşçi Sınıfımız tarafından benimsenilmesi gerektiğini anlatmak için kurulmuştur.

Ben kıymetli vakitlerinizi daha fazla işgal etmek istemem. Sözlerim burada bitiyor. Sağ olun.