Site rengi

Tasarım

Hikmet Kıvılcımlı’nın kaleminden: Yurt Gerçekleri Karşısında Bir Toplu İş Sözleşmesinin Düşündürdükleri (I)

04.08.2023
698
A+
A-

Hikmet Kıvılcımlı’nın bu incelemesi, “Türkiye İdeal Mensucat İşçileri Sendikası” Yayınları arasında 1964 yılında yayımlanmıştır.

Gazetemizin bu sayısında ilk bölümünü yayımlıyoruz. Kalanını diğer sayılarımızda yayımlayacağız.

 

Mensucat Santral TAŞ ile Türkiye Tekstil, Örme ve Giyim Sanayii İşçileri Sendikası [TEKSİF] arasında

25 Ocak 1964 tarihinde akdedilen Toplu İş Sözleşmesi münasebeti ile…

 

“Yılda bir milyar liranın üstünde vergi kaçırılıyor. Bu böyle devam edemez, memleketin her tarafı sosyal sefaletle kaynayıp gitmektedir.”(Başbakan İsmet İnönü’nün 30 Ocak 1964 tarihinde yayınlanan konuşmasından… )

“İmzalanan her toplu iş sözleşmesi bize huzur veriyor.”(Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’in Mensucat Santral Fabrikasındaki konuşmasından… 26 Ocak 1964)

“Sendikamız pazarlıkta hak kazanabilmek için çok evvelden teşkil ettiği ilim heyetleri marifetiyle [bilim kurulları aracılığıyla] hazırlıklarını tamamlamış ve müzakerelere [görüşmelere] başlamıştır…”(Teksif Sendikası’nın Bozkurt İşçilerine yayınladığı bildiriden… Tarihsiz.)

“Yaşasın İçtimai [Sosyal] Adalet…”(Mensucat Santral T.A.Ş. adına Nazım Bezmen’in toplu iş sözleşmesi merasimindeki bağırışı. 24 Ocak 1964)

“Sakın beni (Devlet düşmanı), bir anarşist sanmayın. O zaman size, hiçbir şey anlatamamış olurum. O zaman siz, Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan bütün savunmaları kulağının ardı ile dinleyen, iddianamesi çoktan yazılmış Savcı olursunuz… Ceza kanununun Mussolini’den devletçi maddelerini, Mecelle ülül’emrinin fermanı şahaneleriyle kokteyl etmişe dönersiniz.

“Kırtasiyeciliğimize, idareyimaslahatçılığımıza[1] bir çare gösterebiliyor musunuz?..

Ama kuru lafla, yaş lafla, yazılı lafla, okunmuş lafla değil…” (Sedat Erbil, 1961)

Toplu İş Sözleşmelerinden beklediğimiz; Yurdumuzda Sosyal Güvenlik esaslarının kurulması, çalışanda ve çalıştıranda bir emniyet hissinin yaratılması, bu emniyeti sarsıcı her tehlikeyi ve sebebi yok ederek bu tehlikeleri tesirli surette önleyecek tedbirler sisteminin kurulması, 275 Sayılı Kanunun Hükümet gerekçesinde belirtildiği gibi, sanayicilerimizin işçi ücretleri üzerinde baskı yaparak kötü bir rekabet kurmalarına engel olmak, hizmet akdinin yapılması, uygulanması ve denetlenmesi suretiyle bir toplu iş sözleşmeleri sisteminin kurulmasını temin ve dolayısıyla ticari rekabetin işletmeler dışındaki faaliyetlere yöneltilmesidir:

Bu itibarla yapılacak toplu iş sözleşmeleriyle İşçi Sınıfımızın, toplumumuzun ve memleketimizin yararına bir anlaşmaya varabilmek için;

  1. A) Tarafların kuruluş statüleri[tüzükleri],
  2. B) İşyerinde mevcut üretim ve üretime yardımcı vasıtaların işyerindeki tertiplenmesine ve dağılışına ait plan, kroki ve projeleri,
  3. C) İşyerindeki üretim ve üretime yardımcı vasıtaların emek ve randıman kapasiteleri,
  4. D) Toplu İş Sözleşmesi oturumundan geriye doğru üç vergi dönemine ait kâr ve zarar cetvelleriyle anılan yıllara ait ticari bilançoları,
  5. E) Aynı devrelere ait maliyet bilançoları ve maliyet unsurları,
  6. F) İşyerinin içinde bulunduğu çalışma yılına ait ham ve mamul madde stoklarıyla işyeri imalat programları hususlarının bilinmesi lüzumludur. Aksi takdirde sözleşmede taraf olanların kendi çıkarlarından başka bir maksatlarının bulunmadığının kabulü gerekecektir.

Belirtilen gerçekler karşısında yetkililerin ve sorumluların “Örnek” olarak gösterdikleri Toplu İş Sözleşmesinin amacından başlayarak kimlere fayda sağladığını, işçilere, toplumumuza ve memleketimize yararlı olup olmadığının araştırılması incelememizin konusunu teşkil edecektir…

 

Genellikle Toplu İş Sözleşmesinin Görünüşü

Yurdumuzda Sosyal Güvenlik esaslarının kurulmasında ve Sosyal Adaletin gerçekleşmesindeki önemi bakımından Toplu İş Sözleşmesinin düzenleyeceği çalışma şartlarının, gerçekte her satırının birer madde olarak düşünülmesi gerekirken, en mühim problemlerin üç beşini bir arada geçiştiriveren halde olması, ister istemez kuşku uyandırmaktadır.

“Umumi [Genel] Hükümler” adıyla isimlendirilen bölümde, çelişik menfaatlerin telifi [çıkarların uzlaştırılması, uyuşturulması] mümkünmüş gibi gösterilerek tümünün bir arada düşünülmesi ve hükümlendirilmesi, bir düzen kurulmasından çok, açık bir düzenden kaçınıldığını göstermektedir.

Çalışma şekil ve şartlarının tamamının düzenlenmesinin işverene terk edilmiş, binlerle ifade edilmesi gereken işçi sayısı bakımından şekil itibarıyla bile toplu iş sözleşmesi kavramına uymayan bir tertipleniş [düzenleniş], taraflar bütün çabalarını kendi çıkarlarına harcamış olduklarından toplum için zararlı bir uygulanış…

 

Amaç Bakımından Sözleşme

Sözleşmenin amacı; “İşverenle İşçiler ve Sendika arasındaki beşeri münasebetleri [insani ilişkileri] düzenleyip iş ahengi [uyumu] ile çalışma barışını sağlamaktır”, şeklinde belirtiliyor.

Taraflar sözleşmenin amacını sınırlamakta ve beşeri münasebetlerin [insani ilişkilerin] düzenlenmesini, kimlerin yararına olup olmadığını belirtmeksizin yeterli bulmaktadır. Bu suretle kişisel ilişkiler dışında kalan sosyal, ekonomik ve işletme ile ilgili diğer benzer ilişkilerin düzenlenmesini ve bu düzenin de toplum ve memleket yararına olması gerektiğinin sözleşme konusu edilmesinden taraflar kasıtlı veya kasıtsız sanki kaçınmışlar.

Sözleşmedeki bu amaç, esas itibarıyla 275 Sayılı Kanunun Hükümet gerekçesinde belirtilmiş olan amaçtan ayrılmakla işverenin işçi ücretlerinde baskı yaparak kötü ticari rekabeti işletmenin bünyesinin dışına çıkarıcı bir karakter taşımamaktadır. Bu sebeple, çalışanlarda işinden emin olma hissi doğmasına engel olunmuştur. Bu karakteriyle toplu iş sözleşmesi işyerindeki çalışma hayatını bir düzene sokamayacağı gibi, kendisinden beklenen ve Milli Gelirin bölüşülmesindeki nispetsizliği [orantısızlığı] azaltıcı etki yapamayacağı gibi Milli kalkınmamıza da yararlı olmayacak ve bir özenti olmaktan da kurtulamayacaktır.

Modern toplulukta hiçbir sınıf, yalnız kendisini görmek ve düşünmekle sorunlarını çözemez. Toplumsal sınıflar Milletin ve Memleketin en geniş ilişkileri içinde, etkili olabilecek davranış ve düşüncelerle rol oynayabilirler ancak… İşveren sınıfı, toplumumuza ileri gidişi sağlamada başarı kazandığı ölçüde millet ve memleket kaderine hâkim olmuştur. İşçi Sınıfımız da, ister istemez kendi bencilliğinden sıyrılıp Millet ve Memleket ölçüsünde ilerlemeyi ve yararlığı sağlayacağına inanır ve Halkımızı inandırırsa Milletçe tutulur… İşte; bugün toplu iş sözleşmeleri sisteminin kuruluşu sırasında Sendikacılığımızın tek amacı, Türkiye İşçi Sınıfını ve onun temsilcilerini, Millet ve Memleket ölçüsünde ilerlemeyi ve yararlığı sağlayıcı olduğuna Halkımızı inandırmaktır.

Bundan dolayı Milletin ve Memleketin en geniş ilişkileri içinde, etkili olabilecek davranış ve düşüncelerle bezendirilmemiş, yalnız ve sözün gelişi insani ilişkilerin düzenlenmesini amaç bilen bir toplu iş sözleşmesi, amacı bakımından bile yeterli sayılamaz.

 

İşverenin Faaliyetlerinde Örtü

(A Listesi)

274 sayılı Sendikalar Kanununun 2. maddesinin birinci bendinde işçinin tarifi yapılırken; “Esas itibarıyla fiziki veya fikri emek arzı suretiyle bir işyerinde çalışanlar bu kanun bakımından işçi sayılır…” demektedir.

Ve bu kimselerin de işçi sendikası kurabilecekleri gibi üye de olabileceklerini kabul etmiş bulunmaktadır.

Bu itibarla kanun nazarında işçi sayılan, üstelik taraf işçi sendikasının da üyesi bulunan kimselerden kurulu, sözleşmenin amacının da işyerinde çalışanlar ve sendika arasındaki insani ilişkilerin düzenlenmesine hasr ve tahsis edilmiş iken[2], şimdilik 122 kişilik bir imtiyazlılar veya gözdeler grubunun sözleşme hükümleri dışında bırakılmasında ve bu grubu teşkil edenlere işverenin dilediği menfaat, hak, ücret ve ikramiye verebileceğinin kabul ettirilmesinde veya kabulünde saklı bir maksadın bulunduğunu sezmek ve üzerinde önemle durmak gerektiğini açıklamak zorundayız.

“Sendikaya üye olsun veya olmasın ekli A listesinde sıfatları yazılı hizmet ve iş mevkiinde [yerinde] çalışanlara işbu toplu iş sözleşmesi dışında hak, menfaat, ücret ve ikramiye ödemekte işveren serbesttir.”

İşveren bu serbestliği niçin istemiştir?..

İşçi Sendikası işverene bu hakkı neden tanımıştır?..

Bu gruba dahil olanların bilinen bir ücret ve ikramiye düzenine bağlanmamasından işverenin menfaatinin mahiyeti [çıkarının niteliği-içyüzü] neler olabilecektir?..

Hiç şüphe yok, bu soruların nedenlerinin aydınlığa çıkarılması, saklanmak istenen maksatların mahiyetlerini [niteliklerini-içyüzlerini] gösterecektir. Maksatlar anlaşıldıktan sonra da yapılan toplu iş sözleşmesinin işçilere, sendikalılara ve topluma ne derece zarar vereceği veya fayda sağlayacağı da belli olacaktır.

İşverenin, A listesinde yazılı hizmet ve iş mevkilerinde [yerlerinde, konumlarında] bulunanları, işyerinde çalışanlar arasında imtiyazlı veya gözde kimseler olarak kabul etmesindeki gerçek sebep, kendilerine dilediği ücreti ve ikramiyeyi vermek arzusundan çok, toplu iş sözleşmesinin işyerindeki para ilişkilerini düzenlemesi yönünden açıklık prensibine pek taraftar olmadığı sanısını uyandırmaktadır.

Ücret ve ikramiyelerde açıklık prensibinden kaçınma isteğinin ise, A listesindeki hizmet ve iş mevkilerinde bulunanların aldıkları ücret ve ikramiyelerin yaptıkları hizmet ve işlerle oranlı olmasının diğer hizmet ve iş mevkilerinde bulunanlar üzerinde uyandıracağı heves kırıcı etki olabileceği gibi, gerçekte A listesinde bulunan hizmet ve iş mevkilerinde bulunanlara ödenen ücret ve ikramiyelerin muhasebeleştirilmesinde işverenin özel bir maksadının mevcudiyetini de hatıra getirmektedir. Bu ihtimallerin ikisinin de gerek işçiler ve gerekse toplum bakımlarından huzur verici olduğu kolay, kolay savunulamaz.

Kaldı ki belli prensipleri açık bir ücret ve ikramiye sisteminin, bu şekildeki tertiplerle [düzenlerle, hilelerle] karıştırılması, örtülmesi işverenin mali konularda hareket kabiliyetini muhafaza etmek arzusundan da ileri gelebilir. Kanaatimiz odur ki, toplu iş sözleşmesi sisteminin, bu kabil muğlak [bu tür belirsiz] işleri bertaraf edici [ortadan kaldırıcı], açıklıkla kolay hesap verilebilir bir düzen kurması gerekirdi. Bu itibarla işçi sendikasının işverene bu imkânı bırakan tutumu ne işçiler ne sendikalılar ve ne de toplumumuz için faydalı olarak kabul ve tasvip olunamaz.

İşçi ile işveren arasında hak, çıkar, ücret ve ikramiye bakımlarından, adedinin işverenin isteğine uygun bir şekilde arttırıp azaltabileceği şimdilik 122, daha ilerde 152 ve belki de 222 olabilecek bir imtiyazlılar veya gözdeler kadrosunun kurulması, işçiler arasına nifak sokabilecek, iş ahengi ile çalışma barışını yok edecek bir haldir. Çünkü toplu iş sözleşmesine bağlı olmaksızın hak, çıkar, ücret ve ikramiye almak isteyen her hizmet ve iş sahibi, işverenin iltifatına ve güvenine kavuşabilmenin fırsatını arayacak, bu suretle işverenin hangi özel maksadına hizmet ettireceğini anlamadan, bilmeden A listesine girebilmenin yolunu arayacaktır. Bu suretle Sendika da işyerinde gerçek ödevini yapamaz duruma girecek, netice itibarıyla namuslu, ödevini bilen ve yapan, işinin ehli ve yükselmeye hak kazanan işçilerin haklarını arayamayacak, işyerinde iş ahengi ve çalışma barışı kurulamayacaktır.

 

İşçiler, Sendikalılar

Sözleşmede, taraf sendikanın üyeleri kadar çalışsalar bile aynı ücretin işçilere verilemeyeceği, aynı ücreti alabilmeleri için daha fazla randıman vermeleri şartı, kanunsuzluğuna rağmen ileri sürülmüş… Bir sendikaya üye olan işçilerle o sendikaya üye olmayan işçiler arasında aynı emek ve randımanı vermeleri şartıyla ücret ayrımı yapılamayacağını; bunu 274 Sayılı Kanunun 19’uncu maddesi yasaklamış olduğu gibi, aynı kanunun 31’inci maddesi de bu suçu işleyenlere 500 liradan 2000 liraya kadar para cezası verileceğini belirtmiş bulunmaktadır.

Sözleşmede deniliyor ki: “Sendikaya üye olmayan bir işçiye, üye olan işçilere ödenen ücretlerle bağlı olmaksızın bir ücret verilebilmesi ancak bu işçinin emsali sendika üyesinden daha liyakatli olması veya daha yüksek verimli bir çalışma göstermesine bağlıdır.”

Sendika, sözleşmenin bu hükmüyle kendi üyelerine, sendikaya üye olmamış işçilere nazaran bir üstünlük sağlamış olduğu sanısına kapılmış veya bu şekilde gözükmek istiyorsa da, işveren aynı hükmün içinde (aynı maddenin diğer fıkrasında) bir elden vermiş gözüktüğünü öbür elden almasını bilmiştir.

Nitekim;“Sendikaya üye olsun veya olmasın hizmetlilere verilecek ücretlerin veya ikramiyelerin takdiri ve bunların terfii işverenin kararına bağlıdır.”

İşte bu kadar…

Demek oluyor ki, Sendikanın işyerindeki insani ilişkilerin düzenlenmesinde söz hakkı yoktur… Ama bir taraftan işçiler, Sendikaya üye olmadıkları takdirde emek ve randıman bakımlarından sendikaya üye olanlarla aynı ücrete müstahak [hak kazanmış] olamayacakları belirtilmiş, işçilerin sendikaya yazılmaları sağlanmak istenmiş, diğer taraftan işçilere verilecek ücret ile ikramiyeler ve terfilerinin takdirinin işverenin kararına bağlı olduğu kesin olarak ifade edilmiş… Bu çelişmezliğin sonunda işçiler sendikaya yazılmakla aynı emek ve randımanla çalışmalarına rağmen ücretlerinin artacağı zehabına [sanısına] kapılacaklar ve sendikanın aidat geliri artacak, beride işveren işçilerin bu zehabından [sanısından] faydalanarak takatlarının [güçlerinin] üstünde emek ve randıman [verim] vermelerinin yolunu bulmuş olacak. Üstelik işçiler arasında aynı emek ve randımanı vermeleri halinde sendikalı diye değişik ücret ödenmesinin cezai sorumluluğundan da kurtulmuş bulunacak… Bu suretle toplu iş sözleşmesi işçilerden, sendikalılardan ve toplumdan yana değil, işverenin ve işçi sendikasının özel çıkarlarını düzenleme vasıtası olmaktan başka işe yaramayacak…

 

En Yüksek Randıman Palavrası

Gizlenmek İstenen Gerçekler

“En iyi çalışma şartlarının, işyerinin mümkün olan en yüksek randımanla, en iyi kalitede mal imal edilmesiyle sağlanacağı hususunda Sendika mutabıktır…”

Sözleşmede böyle söyleniyor. Demek oluyor ki, işçiye en çok para kazandıran, halinden memnun olmasını gerektiren çalışma şartlarının sağlanması için işyerinde en yüksek randıman ve en iyi kalitede mal imal etmek lazım. Bu hususta sendika da mutabık. Ama ötesi ne olacak?..

İşçinin verimi, kuru telkinlerle, sendikanın mutabakatıyla, sayın bilim kurullarının tavsiyeleriyle çoğalamaz. Hatta ve hatta işçilerin teker teker fizik ve moral seviyelerinin yükseltilmesiyle de netice alınmaz. Bunu en kara cahil patron bile denemeleriyle bilir. Yani üretim en iyi alet ve araçlarla ve en ileri usullerle yürütülmedikçe, işçi ne seviyede olursa olsun verimi arpa boyu artmaz. Modern verimin kökü “Bilimsel Metotlar”la “Teknik”e dayanır. Demek işçinin en iyi çalışma şartlarının sağlanmasında veya hayat seviyesinin yükselmesinde verim, bir şart gerçektir. Ama sebep gerçek değildir. Bu gerçeğin içinde saklanan öz gerçek şudur: Verimi artırmak işçinin elinde olmadığı gibi şahsi ve ferdi [kişisel ve bireysel] çabasıyla da yaratılamaz. Üretimde kullanılan metotların ve tekniğin gelişmiş olmasını ister. Avrupa işçisinin Türk işçisinden iki veya üç kat verimli olması, iki veya üç kat çaba sarf etmesinden değil, Avrupa üretiminin bizimkinden iki veya üç kat daha iyi aletler ve usullerle yapılmasındandır. Böyle olmasa deli midir Alman işvereni Türkiye’mizden on binlerce ucuz verimsiz işçiyi, başına belâ etsin?.. Türkiye’mizi yakan birinci öz gerçek budur.

Demek ki Sözleşmede Sendikanın “En iyi çalışma şartları” hakkında işverenle vardığı mutabakat bir şart gerçektir, ama sebep gerçek değildir… Sendika için gerçek problem, bu şart gerçek için mutabakata varmak değil, sebep gerçek için çalışmak ve mutabakata varmaktır.

En iyi çalışma şartları veya işçinin hayat seviyesi, mümkün olan en yüksek randımanla ve en iyi kalitede mal imâl etmek, kendiliğinden düzelmemiştir. Tersine; Avrupa’da işçiler, [verimi] iyice arttırdıktan sonra bile, uzun yıllar yaşama seviyelerini yükseltmek için çetin mücadelelere girişmişler ve kanter dökmüşlerdir… Dünyanın neresinde olursa olsun işverenler, işçinin verimini, onu kıyasıya sömürmekle elde ederler. İşverenlerin yüzde doksan dokuzu melek olsalar, içlerinden biri milyonda bir sömürme sağladı mı, hepsi sömürücü olmak zorunda kalırlar. Rekabet kanununun süngüsü onları bu yola zorlar. Bu hal işvereni büyük sermaye bulma kaygısından kurtarmakla kalmaz, hatta ölümden kurtarır. Çünkü işletmede, makinalar gibi değişmez değerli tesislere yatırılan para ne kadar büyükse, kâr normu o kadar küçük olur. Bu yol gittikçe daha büyük sermaye bulmaya zorlar. Türkiye’mizde on beş yıl önce 1000 liralık işverenler vardı. Şimdi ise 100.000 lirasız özel teşebbüs verimsizlikten ve kârsızlıktan batmaya mahkûm oluyor.

İşverenler başlarına bela olan ağır ve pahalı makinaları, Yurdumuzda sanayi ilerlesin diye çoğaltmazlar, işçilerin yaşama seviyesi de kendilerinin umurunda değildir. Avrupa işverenlerini her gün daha ileri sanayi kurmaya zorlayan ana sebep, Avrupa işçilerinin, kendi yaşama seviyelerini yükseltmek için giriştikleri mücadeledir. Serbest rekabet bu ana düzenin ikinci derecede mahsulüdür. Demek Avrupa’nın hayran olduğumuz kalkınışı ve bu günkü seviyeye ulaşması, işverenlerinin açıkgözlüğünden değil, İşçi Sınıfının insanca yaşama mücadelesini göze almasından doğmuştur.

Gözümüzden kaçan ve boyuna kaçırılmak istenen ikinci öz gerçek budur.

Sendika imzaladığı sözleşmede “En yüksek randıman” başlıklı maddesinde bu ikinci öz gerçekten habersiz olarak işverenle mutabakatını koskoca laflarla beyan etmiş ne çıkar?

Görülüyor ki işçilerle işverenlerin çıkarları müşterek (ortak) olmadığından, Sendika sözleşmede mahiyetini [niteliğini-içyüzünü] bilmediği, hatta kavrayamadığı, bilim kurulları aracılığıyla pazarlıkta hak kazanabilmek için çok evvelden hazırlıklarını tamamlamış olmasına rağmen işverenle mutabakata varmış, karanlıkta göz kırpmış, işçiler yararına olmadığı gibi toplumumuza da fayda sağlayacak bir çaba göstermekten de aciz kalmış bulunmaktadır.

 

Her Şey İşveren İçin

(Kar’da Gezmek İz Bırakmamak)

“Çalışma, üretim metotları, üretim ölçüleri ve çalışma zaman ve kalite standartlarının, işçi kadrolarının tespiti ve uygulanması, iş programlarının tanzim ve tadili, makina ve teçhizatın tadil ve tevsi ve bunların yerlerinin değiştirilmesi, imalat nev’i ve usul projeleriyle stok seviyesini ve işyerinde prodüktif çalışma için işgücünü tespit ve tadil etme, randıman ve verimliliği kendi gayesine uygun bir tarzda ayarlayıp bu hususlarda gereken tedbirleri almak, işin icap ettirdiği miktar ve nitelikte işçi istihdam etmek, prodüktiviteyi arttıracak tedbir ve imkânları kullanmak gibi işin ve işyerine ait salahiyetler sadece işverene aittir.”

İlk akla gelen soru, taraf Sendikanın ve birlikte çalıştığını iddia ettiği bilim kurulunun işçiye ve toplumumuza kastının sebebinin ne olmasıdır? Sözleşmenin bu maddesinin ilk akla getirdiği de; “Bir hakkın sırf gayrı izrar eden suiistimalini kanun himaye etmez.”[3], olmakla iş bu yeter gerekçe ile batıl olduğu ve ölü doğduğudur.

Pazarlıkta hak kazanabilmek için, çok evvelden bilim kurulları aracılığıyla hazırlıklarını tamamlayarak görüşmelere başladığını iddia eden işçi sendikasının, toplu iş sözleşmesi kavramı hakkında en iyi ilkel bilgilerden bile yoksun olduğunu kabul etmezsek, tarafların kötü niyetli olduklarına inanmak zorunda kalırız.

İşverenin kendisine aidiyetini taraf sendikaya kabul ve tasdik ettirdiği yetkiler tek taraflı olarak işveren tarafında uygulandıkça, gerçek anlamıyla ortada bir toplu iş sözleşmesinin var olduğu söylenemez. Bu anlayışla ve tek taraflı hareketle işyerinde çalışan işçiler, sendikalılar kendi hal ve mukadderatlarına [kaderlerine] terk edilmiş, işveren, sendikayı bütün fonksiyonlarından tecrit ederek; “Sen alacağın aidatlarına bak, üst tarafına karışma, ortadan çekil”, deyip işi bitirmiş… Herkes kör, âlem sersem olmuş.

İşveren işyerindeki makina ve teçhizatı dilediği gibi yerleştirecek, yerlerini değiştirecek, tadil ve tevsi edecek [değiştirip geliştirecek, yayacak] hiç kimse karışamayacak. Haydi Sendika hak ve yetkilerinden vazgeçiyor, kendi bilir diyelim, halen yürürlükte bulunan İşçi Sağlığı ve İş Emniyeti Nizamnamesinin [Tüzüğünün] işverenin bu yetkilerini kısıtlayan hükümlerini taraflar kendi aralarında nasıl yok edebilecekler?..

İşyerindeki makina ve teçhizatın emek kapasiteleri açıklanmayarak üç işçinin yapabileceği bir işi işveren bir işçiye yaptırmaya kalkar veya devam edecek olursa o üç kişilik işi yapan işçinin hakkını, o işi yapabilecek iki işçinin aç sokaklarda gezişinin sorumluluğunu kim kimden soracak, emek kaçakçılığının sorumlusu kim olacak?..

İşçilerin de birer insan oldukları birer özel hayatları bulunduğu, kendilerince düzenlendiği düşünülmeden işverenin veya imtiyazlı ve gözdelerinin keyfince bir vardiyadan diğerine, vardiyasız iken vardiyalıya pamuk çuvalı gibi itilip kakılmalarına imkân ve fırsat verilmekle bozulacak aile düzenlerinin doğuracağı toplum facialarının hesabını kim kimden sorabilecek?..

“Fiyatlar düşüyor, stoklar fazlalaştı, uygun fiyat bulununcaya kadar üretim programını değiştiriyor, işgücünü azaltıp işçi çıkaracağım”, diye işçi tensikatına[4] başlayan işverenin işten çıkardığı işçilerin çoluk ve çocuklarına kim ekmek verecek, aç ve işsiz kalanların içine düşecekleri sefaletin sorumlusu kim ve kimler olacak?..

İş ve imalat programlarının düzenlenmesi Aşir Efendi Caddesi’ndeki bezirgânların hesaplarına uygun olarak hazırlandığında, standart maliyet unsurlarının değişiklikler göstermesi halinde kan ter içinde çalışan işçilerin ücretlerinin değerlendirilmesini kim kontrol edecek?..

İşverenin dilediği gibi kadro yaparak, istediği gibi prodüktivite[5] ve işgücü hesaplaması yaptığında, maliyet unsurlarının dışında kendi bendelerine [kullarına, kölelerine] ödenecek ücret ve ikramiyelerin hesap dışı tutulabilmesi imkânını kim, nasıl önleyecek, ücret ve prim eksilmelerine kim engel olabilecek?..

Pazarlıkta hak kazanabilmek için çok evvelden bilim kurulları aracılığıyla hazırlıklarını tamamlayarak görüşmelere başlamış olduğunu iddia eden işçi sendikasının pek sayın bilim kurullarının pek sayın bilim adamları [insanları] neden bu hususlarda [konularda] sustukları veya susturulduklarını korkmadan, çekinmeden, sıkılmadan açıklayabilecekler mi?..

Yoksa; “Düşünemedik, bizi aldatmışlar, bir daha gözümüzü açar ve böyle toplu iş sözleşmesine imza koymayız.” diye mertçe yanıldıklarını itiraf edebilecekler mi?..

Sözleşmede işverene terk edilen yetkilerin niteliklerini daha yakından inceleyecek olursak, gerçeklere daha çok yaklaşabiliriz.

İşçi kadrolarının tespitine ve tadiline [değiştirilmesine] Sendika karışmayacak olursa, Toplu iş sözleşmesiyle de bir düzene sokulmayacak, işveren standart maliyet sistemini uygularken standartların tayininde, değil işçi kadrosunda, idare ve hizmet kadrosunda bile dilediği gibi tasarrufta bulunmak suretiyle gerçek maliyetlerin toplum yararına belli olmasına engel olabilir.

Satış servisinin vereceği programlara göre, maliyet standardını tespit ederken, işçilik standart fiyatları ve kalifiye işçilikte kalite standart fiyatları bakımlarından, fiyat ve maliyet tespitinde insan unsuru, ticari meta olarak kabul edilecektir.

Standart maliyet masraf unsurları meyanında sayılması gereken direkt işçilik masrafını bir unsur telakki [anlayarak] ve kabul ederek işyeri bütçesinde değişen kıymet olarak, işyerinde çalışan işçilerin kadrosunda istikrar tanınmayacak, bir senelik çıraklık var diyerek büyük sayıda işçi almak ve çıkarmak imkânını elinde bulundurmakla işveren, kendi iç, iş ve ticari politikasında işçileri bir emtia [mal] gibi kullanmaktan çekinmeyecektir.

İşveren ticari programında yaptığı hataları, iş programına intikal ettirebileceğinden, stoklarını bahane ederek işçi kadrosundaki değişikliklerini istediği şart ve zamanlarda yaparak işçinin işyerindeki işte çalışma güvenliğini hiçe indirebilecektir. Yıllarca emek vermiş işçilere “git” diyebilecektir.

İşgücü kapasitesini hesaba katmaksızın, makina ve teçhizatın emek kapasitesini uyulması gereken bir unsur kabul etmeyeceğinden, üç beş işçinin yapacağı bir işi, bir veya iki işçiye yaptırmak suretiyle emek maliyetini daima ucuzlatacak, üretim dışındaki kadrosunu dilediği gibi düzenleyerek aynı maliyet yüksekliği yapabilecektir.

Randıman ve verimin mahiyetini [niteliğini] kendisi ve tek taraflı ölçümleyerek, işçinin gerçek kazancının miktarının kontrolünü imkânsızlaştırabilecektir.

Çalışma ve istihsal üretim metotlarının uygulanmasında dilediği şekilde hareket edebilme imkânını elinde bulundurmakla, standart maliyet unsurlarının kendi kusurlarından dolayı olan standart değişikliklerinden doğacak hataları işçilere yüklemekten kaçınmayabilecektir.

İşverenler arası koordine bir çalışmanın lüzumunu düşünmeyen işçi sendikası, işverenin sanayici olarak değil, işyerini manifatura taciri sıfatıyla ve anlayışıyla yönetmesi yüzünden işçilerin moral ve insanlık haysiyetiyle ahenkli bir iş ve çalışma düzenine kavuşmalarına engel olacaktır.

Taraf işverene ait işyeri, niteliği itibarıyla sınırlı ve gelişmeye elverişli olmayan bir sahada kurulmuştur. Bu itibarla fabrika işverenin istediği bilimsel metotlar tekniğiyle bezendirilemeyeceğinden, münhasıran [özellikle]kâr peşinde koşan bir zihniyetle tertiplenecektir [anlayışla düzenlenecektir]. Bu sebepledir ki, orada çalışacakların birer insan oldukları, çalışma yer ve şartlarının belli bir nizama [düzene, kurala] uyması gerektiğini düşünmeksizin, makina ve teçhizatın yerleştirilmesi ve yer değiştirmesi işverenin kendi çıkarına göre terk edilmiştir. Kaldı ki, işyerinde mütemadiyen [sürekli] yapılagelmekte olan değişikliklerin, inşaatların teknik zorunluluk ve ihtiyaçtan çok, masraf arttırmak suretiyle, topluma karşı olan borçların hafifletilmesi kadar, daha sıkışık bir işletme kurulması suretiyle randımanda meydana gelecek azalmayı, işçiyi daha fazla emek sarfına zorlamak suretiyle telâfi etmek endişesine varacaktır.

Makina ve teçhizatta yapılacak değiştirmelere ve değişikliklere gelince, amortisman hesapları itibarıyla çoktan amorti edilmiş bulunmalarına, aynı makinalarda yıllarca emek vererek ustalaşmış, kalifiye olmuş işçilerin müktesep [kazanılmış] hakları düşünülmeksizin elden çıkarılmasının, eski makinaların piyasaya dağılmasıyla Mahmutpaşa atölyelerinin ve ucuz işçi piyasasının doğması, ihbar ve kıdem hakkını ödemekteyiz gerekçesiyle işçilerin yıllarca alıştıkları ve çalıştıkları işten uzaklaştırılmaları ve bunlara benzer, toplumumuza zarar veren neticelerin düşünülmemesi toplu iş sözleşmesinin kavramıyla bağdaşamaz.

Birbirinden önemli işletme problemlerini ve neticelerini tek bir sözleşme maddesiyle geçiştirivermek maliyet hesaplarını, vergilendirmekte esas olacak bilgileri, stok durumlarını, emek ve randıman kapasitelerini işverenin titizlikle saklamak arzusunun toplumumuz yararına yorumlamaklığımızı güçleştirmekle kalmayıp, hatta imkânsızlaştırmaktadır.

 

İşverene Kalsa

İşçinin Hayat Seviyesi Umurunda Değildir

“İş veya işgücünü azaltma” diye isimlendirilen madde, gerçekten tarafların ortak bir anlayışının ifadesi olarak belirtilebilir. Demek oluyor ki, işveren ve işçi sendikası iş ile işçi arasında bir fark gözetmemektedir. Taraflar bu bakımdan da mutabıktırlar. Bir evvelki açıklamamızla tamamıyla işverenin takdirine ve anlayışına bırakıldığı anlatılmış iken, yetişmiyormuş gibi bu madde ile işçinin her an için işsiz kalması teminat [güvence] altına alınmış bulunmuyor mu?

“İş veya işgücünü azaltmak icap ettiği takdirde, işveren sebepleri ile birlikte, taraf olan sendikaya on gün evvel bildirir ve bu sürenin sonunda tensikatı resen [kendiliğinden] yapar.”

Pek tabiî bir önceki maddelerden bütün yetkileri, işçinin çalışmasına ve özüne ait bütün hakları işverene teslim eden bir zihniyetin [anlayışın], elbette ki Aşir Efendi Caddesi’ndeki fiyatlarda ufak bir kıpırdanma olunca işveren “tensikat” diyecek, tek kuruş zarar etmemeyi manifaturacılığın şanından bilecektir. Ama maddenin sonuna doğru “Sendika işverenin tatbikatını [uygulamasını] uygun bulmazsa” imiş… Lâf ola padişahım…

Gerçekten gülünç, alttan alan bir zihniyetin sakil [kaba] örneğiyle karşı karşıyayız. Sendika, İşverenin tatbikatını uygun bulmazsa Hakem Kuruluna gitmekte serbest imiş…

Daha önce “İşçi kadrolarının tespiti ve uygulanması, iş programlarının tanzim ve tadili, randıman ve verimliliği gayesine kendi uygun bir tarzda ayarlayıp, bu hususta [konuda]  gereken tedbirleri almak, işin icap ettirdiği miktar ve nitelikte işçi istihdam  etmek[çalıştırmak] gibi salahiyetler [yetkiler] sadece işverene aittir…” diyen maddeyi kabul ve tasdik eden Sendika, işverenin bu hükmü uygulaması karşısında Hakeme gidecekmiş…

Cin olmadan adam çarpma hevesine kapılan bu halin biçarelikten başka bir manası olabilir mi?..

Hani Sendika kendi üyelerini kurtarabilseydi bari!..

O basit hakkı dahi kurtaramamış ki, “Çıkarılacak işçilerin sendikalı olup olmadıklarına bakılmaz. Ancak verimlilik veya kıdemin müsavi [eşit] olduğu hallerde evvela toplu iş sözleşmesinin kapsamına girmeyen işçiler çıkarılır.” denmiş…

Olur mu bu hiç?..

Neylersiniz ki işçiyi bir kilogram pamuk veya 50 gram boya telâkki eden zihniyetin düzenlediği toplu iş sözleşmesinden, Memleketin ve Milletin yaralarına merhem çıkmıyor işte!..

Toplu iş sözleşmesinin bu şekilde tertiplenmesi [düzenlenmesi], işverenin sanayici olarak değil, manifatura taciri sıfatıyla yalnız kendisini düşünmesindendir. Hâlbuki modern toplumlarda hiçbir sınıf, yalnız kendisini görmek ve düşünmekle meselelerini çözemez. Toplumsal sınıflar, Milletin ve Memleketin en geniş ilişkileri içinde etkili olabilecek davranış ve düşüncelerle rol oynayabilirler ancak. İşverenler, toplumumuza ileri gidişi sağlama gösterilerinde başarı kazandığı ölçüde, Millet ve Memleket kaderine hâkim olmuşturlar. İşçi Sınıfımız da ister istemez kendi bencilliğinden sıyrılıp Millet ve Memleket ölçüsünde ilerlemeyi ve yararlılığı sağlayacağına inanır ve Halkımızı inandırırsa Milletçe tutulur. İşte bugün sendikacılığımızın tek amacı bu olması gerekirken, sözleşmede taraf sendikanın bu amacın tamamıyla tersinden bir tutum ve anlayışla davrandığı anlaşılıyor.

[1]İdareyimaslahat: Bir şeyi oluruna bırakma, üstünde esaslı şekilde durmadan şöylece idâre ediverme, geçiştirme.

[2] Hasretmek: Bir şeyin bütününü birine, bir şeye vermek; Tahsis etmek: Bir şeyi bir kimse veya yer içinayırmak, özgülemek.

[3] Bir hakkın sırf gayrı izrar eden suiistimalini kanun himaye etmez: Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. (Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinin birinci fıkrası)

[4]Tensikat: İşyerindeki kadro fazlasını işten çıkarma.

[5]  Prodüktivite: Verilen emeğe ve yapılan masrafa oranla üretilen miktar, ürün verme gücü, üretkenlik.